Feyzi Çelik yazdı.

Arkadaşlık hele çocukluk arkadaşlığı gibisi yok. Birbirine yakın olabilmek ve de uzak olabilmek. Ne kadar da iç içe bu iki hal. Bunu bir kez daha anladım. Bir araya gelmemek için neler yapmışız, bir araya gelmek için küçücük bir adım attık, bunu da gençliğin merdiven çıkışında değil de yaşlılığın merdiven inişinde yapabilmek insanı yaşlılığa değil gençliğine, çocukluğuna doğru götürüyor. Bir kaç ay içinde fotoğraf sanatçısı gezgin gözlemci gazeteci arkadaşım çocukluğumuzda birbirimize verdiğimiz bir sözü hatırlatmıştı. Bir trenin karanlıkta yolunu buluşu gibi anılara dalmıştım. Bir söz vermiştim. Fotoğraf makinesini koyabileceği bir çanta armağan etmek. İşte o an, kısacık bir tren yolculuğundan sonra Sirkeci’de gerçekleşme şansını yakaladı. Sirkeci’de ne kadar da fotoğrafçı ve fotoğraf malzemesi, çantası satıcısı varmış. Sanki ayrı bir dünya burası. Esnafı çok farklı ve özenli. Bittiğini sandığımız mesleklerini icra etmeye devam ediyorlar. Anıları, eski filmler, negatifler burada yeniden canlanıyor, dijitale dönüşüyor. Siyah beyazlar, ilk renkliler gecenin şafağından sabahın ışıklarına kavuşuyor.
Fotoğraf makineleri sergilenmiş, kamera ayakları, objektifler boy boy kendidini gösteriyor. Telefonların içine girdiğimizi sandığımız kameralar alıcılarını, meraklılarını bekliyorlar, geliyorlar, alıyorlar. Makine ile fotoğraf çekme ayrıcalığını yaşatıyorlar. Bir de fotoğraf makinesi çantaları var. Çok pahallı markalar da var. Arkadaşım beni de düşünüyor. Orjinal çantaların fiyatları çok yüksek. Çocukluk sözümü yerine getirmem için bana kolaylık sağlıyor. Sonunda aradığımız çantayı bulduk. O söz tam 38 yıl sonra yerine gelmiş oldu. O ana kadar fotoğraf çantasının diğer sırt çantaları gibi olduğunu düşünmüştüm. İçine baktım hiç de öyle değilmiş, sadece makineyi koymak için yapılmış. Özel korumalı bölmeleri makine ve aksamını koruyormuş.
Gerçek bir sanatçı vardı yanımda. Aşkla makinesini taşıyor, durmadan fotoğraf çekiyordu. Yenikapı’da Trene binmesini ben teklif etmiştim. Gidene kadar hamalları, çöp toplayıcıları, koşuşturanları durmadan çekti. Marmaray’ın kesif kokulu, loş ışıklı ortamı ona bir stüdyo gibiydi. Durak ve istasyonlar onun tutkusuydu. Treni kaçırma telaşı da yoktu. Bir o yana bir bu yana gidiyordu. İnenleri, binenleri çekiyordu. Gelecek treni bekleyen yolcuları çekmek ona ayrı bir zevk veriyordu. Bazen, objektifine girenlerle yüzyüze geliyordu. Gülümsemesi ile onların da gönlünü alıyordu.
Galata köprüsü ile Yeni Cami arasında yürürken gün batımının oluşturduğu kızıl pembemsi hale dönüşmüş güneş ışığıyla bir araya gelmiş minarelerin ışıkla dansını ölümsüzleştirdi. Fotoğraf çekişi bile bambaşkaydı. İstediği görüntüyü elde etmek için sırtını adeta bir dansçı gibi kıvırıyordu. Bacaklarını kırıyor, sırtını yere doğru eğiyordu. Onu, izlemek bile insana zevk veriyordu. Balık tutanları, gemileri, gemiden inenleri, gemiye binenleri, mısırcıları, kestanecileri, sevgilileri, öpüşleri çekti. Bu ne sevdadır, bu ne aşktır senin için fotoğraf çekmek. “Hiç tanımadığın insanları çekiyorsun, sana kızmazlar mı” dedim. “Kızan, döven, dayak atan, küfür edeni de gördüm. Kan revan içinde de kaldım. Ama çekmeye devam ettim.” Dedi.
Sirkeci Garında Orient Expres durağından Galata Kulesini’ boğazı çekti. Eski bir çanı çalan iki sevgiliyi çekti. Çanın sesi garı kapladı. Çan sesi objektifine işlendi. Orient ekxpresin hareket saati gelmişti, takvim 1890’ı gösteriyordu.