Mavi Çarşaflı Kadın.

İnsan doğduğu toplumdan beslenir, gelişir ve kendini gerçekleştirir.

Uzun yıllar önce tanıştığım, zaman zaman aynı havayı teneffüs ettiğim öğretmen arkadaşım Mahmut İldoğan’nın bir süre önce “Mavi Çarşaflı Kadın.” adlı kitabı yayınlandı.

Eski dost ve uzun süredir tanışıklığımızın verdiği samimiyetle bana da kitabını gönderdi. Bir solukta okudum desem yalan olur. Zaman zaman ara verdim, zaman zaman başa dönme gereği hissettim.  Yani anlayacağınız kitabı bir kaç kez okudum. Amacım hem kitabı tanımak, edebi yönlerini ortaya çıkarmak ve eleştirel bir gözle değerlendirmek.

Kitabı okuyunca çocukluk yıllarıma gittim, yeniden yaşadım geçmiş zamanı. Siverek sokaklarını, tanıdık simaları ve mavi çarşaflı kadınları gördüm sayfa aralarında.

Zaman zaman hayıflandım, üzüldüm, içimde ağıtlar canlandı.

Umutlandığım da oldu elbet. Her şey acının melodisindeydi, buna rağmen Siverek Sokakları umudun ta kendisiydi. Kitabın varlık nedeni de buydu belki de. Doğduğu yerden beslenmek, bütün olumsuzluklara rağmen sevebilmek doğduğu yeri. 

Sevgili dosttum Mahmut İldoğan uzun soluklu bir maratona koşusuna başlıyordu bu kitapla.  Seçmiş olduğu cümleler, kelime ve vurgular, bir ışık huzmesi gibi karanlık tüneli parçalıyor, yarına dair bir yol çiziyordu. Zaman zaman şiirleri devreye giriyor, yarım kalmış tebessümleri anlatıyordu bize.

Ben genellikle kitap okuyunca, eleştirel bakabilmek için, eserin  zaman mekan ilişkisi ve cümle gücüne dikkat ederim. Eğer zaman mekan ilişkisi doğru kurulmuşsa ve cümleler sade ve içten yazılmışsa, kitap benim için değerlidir, edebidir ve incelenmesi gerekir.

Adını Siverek ‘te kadınların giydiği Mavi Çarşaftan alan kitabı okuyunca, ince bir işçiliğin izlerinde kayboldum, Siverek Sokaklarında kendime geldim. Nereye baksam, nereye dokunsam Mavi Çarşafın etkisi görünüyordu.

Kitabın eleştirilecek yanları yok mu? Elbette var, ama mesele çorak bir araziden ürün olunca, insan ürüne bakıyor, eksikliğe değil. 

Okur yazarlığın gözden düştüğü bir mevsimde, cesaretle sözcüklere sığınan, kağıt ve mürekkep kokusunda umutlanan bir dostumun kitap yazması benim için önemliydi. Bu nedenle kitabını derinlemesine okumaya çalıştım. İyi ki okumuşum, doğduğum toprakları tekrardan görme fırsatım oldu. Cümleler ruhumca ince bir sancı bıraksa da, kitap beni, bizi anlatıyordu.

Kitabı daha iyi anlamak için de uzaktan da olsa, kitapla ilgili bir sohbetimiz oldu. Keşke imkan ve koşullar olsaydı da, biz yan yana gelip edebiyatı, öykü ve romanı, şiiri konuşabilseydik.

Ne iyi olurdu?

Ama pandemi süreci ve aradaki mesafe böylesi bir sonuç ortaya çıkardı.

Belki yakın bir gelecekte, başka projelerde buluşur, düşünce dünyasında sörf yaparız.

Şimdilik söyleşi ile yetinecek, kendisinin edebi yönünü tanımaya çalışıp, sizlerle paylaşacağım.

“1961 yılında Siverek’te doğdum. İlkokul ve ortaokul öğrenimi Siverek’te tamamladım. O dönemlerde bizim kuşağın büyük çoğunluğunda olduğu gibi bende de okumaya aşırı bir istek vardı. Ömer Seyfettin ile başlamış, Orhan Kemal’le devam etmiştim.

Siverek Lisesinde okurken elime geçen paralarımın çoğunu kitaba yatırırdım. Bazen boyumu aşan kitaplar aldığım da olmuştu. Hatırladıklarımdan birisi Anti Dühring’ti. İçinde o zaman bilmediğim bir sürü yabancı kavram vardı, yarım bırakmıştım. Benim için o zamanlar; gökyüzünde en parlak mavinin görüldüğü, rengarenk uçurtmaların uçtuğu günler, lacivert deryada milyonlarca yıldızın, kayıktaki mum ışığı gibi sallandığı  zamanlardı. Bir güz rüzgarı ile her şey sona ermiş, sarı yaprakların döküldüğü solgun gri renkli zamanlar başlamıştı.

İşte o zamanlarda kitaplarla olan aram açıldı. Onları bir süre evimizdeki bahçeye gömdüm. Sonra bir pazar günü banyoya girdim, saatlerce onları yakmaya çalıştım. Kitap yakmanın ne zor şey olduğunu anladım!  Sobaya attığım her kitap, bir tuğla olup ateşi söndürmeye çalıştı. Soba; sayfaları son bir defa daha okumak istermiş gibi yapraklara ağır ağır baktı. Maşa ile ateşi karıştırmadığımda ateş olduğu gibi kararıveriyordu. Kitaplar içindeki bilgiden midir nedir, bilmem; yanmamak için çok direndiler. Uzun bir süre onlardan uzak kaldım. Hatta zorunlu olmadıkça kitapçılara bile uğramadım.

1983 yılında Dicle Üniversitesi Eğitim Fakültesi Tarih bölümünden mezun oldum. 1987 yılında  meslek hayatım başladı. Dört yılı idareci olmak üzere toplam otuz dört yıl sosyal bilgiler ders öğretmenliği yaptım. Öğretmenlikte en büyük idealim; doğduğum yer olan Siverek’te görev yapmaktı. 1989 yılında  Siverek’e atandım ancak beş yıl bitmeden 1994 yılında Nevşehir’e sürgün edildim. Adıyaman-Balıkesir-Tekirdağ  gibi yerlerde  çalıştıktan sonra 2020 yılının Ağustos ayında emekli oldum.

Adıyaman’da görev yaparken kitap tanıtımı ve söyleşi için gelen usta  yazar Mehmet Uzun’un dinletisine  tüm hemşeriler toplanıp gitmiştik. Adıyaman’ın tüm aydınlık yüzlü insanları oradaydı. Halkın ona ilgisi, onun  insanlara yaklaşımı görülmeye değerdi. Onun kuyumcu maharetiyle işinin en iyisini yapmaya çalışması beni çok etkilemişti! Söyleşi bitince imzaladığı kitaplarını koltuğumun altına alıp eve geldim. O gece kitaplarla aramızda yeniden bir bağ oluştu.” diyor sevgili Mahmut. Kendini açıyor, geldiği kaynağı işaret ediyor.

“Kitaplarla aram düzeldikten sonra içimde yazma isteği oluştu. Amacımı, hedefimi belirledikten sonra aklımda yazacağım öykülerin taslağını belirlemeye başladım. Ancak yazmak biraz da cesaret ister, özellikle ailemin ve dostlarımın teşviki ile bir kaç denmem oldu; beğenilince her halde cesaret almış olacağım ki geçen yıl “Ben artık yazacağım!” dedim. “Mavi Çarşaflı Kadın” kitabım böylece ortaya çıktı.” diyor gülümseyerek.   “Mavi Çarşaflı Kadın.” Cumhuriyet Döneminden sonra yasaklanan kara çarşafın yerine ikame edilen ve halen az da olsa Siverek sokaklarında görülen bir örtü. Mahmut bu örtünün arkasında ki dünyaları aralamaya çalışmış.

“ Beğendiğim bir çok yazar var ama örnek aldığım yok gibi. Beğendiklerim;  Mehmet Uzun, Orhan Pamuk, Ahmet Altan, Yaşar Kemal, Zülfü Livaneli, Sabahattin Ali ve post modern edebiyatın en iyi temsilcilerinden biri olan Hasan Ali Toptaş .

Yabancı yazarlardan beğendiklerim; Franz Kafka, Paulo Coelho,  Honore de Balzac’tır.”  Bir çok yazarın kalemini beğeniyor, ama örnek aldığı bir yazar yok. Sanırım bir kolektif etki görülüyor Mahmut’ta.

“Önüme bir hedef koydum. 5 yıllık bir plan yaptım, sistemli bir çalışma sonunda çalışmalarımın ilk aşamasını tamamladım. Sırada roman tarzında dört kitap yazımı var. Emekli olduğum için zamanım çok.” diye konuşuyor…

“Öykü kitabım çıktıktan sonra vakit kaybetmeden yeni çalışmalarıma başladım. Büyük bir heyecanla uzun süredir aklımda tasarısı halinde  olan romanımı yazmaya koyuldum. Bir çok insanı çok yakından ilgilendiren konulara değineceğim güzel ve faydalı bir çalışma olacağını düşünüyorum.” diyor. Anlaşılan o ki, yeni kitap doğum sancısında, belki de doğdu, doğacak.

Neden Siverek, neden bütün kitap Siverek’i anlatıyor, merkeze koyuyor sorusuna “Mazisi 5000 yıl öncesine dayanan ve Milli Mücadele yıllarında Fransız işgalcilerine karşı gösterdiği yararlıklarından dolayı 1923 yılında vilayet yapılan ancak hangi sebepledir pek bilinmez, 1926 yılında ilçeye dönüştürülen Siverek doğduğum, büyük hayaller kurduğum, aşık olduğum, şekillendiğim şehirdir. Ona vefa borcunu ödemek hem benim hem de eli kalem tutan her Sivereklinin vicdani  borcudur. Tabi ki benim ilk çıkış yerim Siverek olmalıdır diye düşündüm. Burada daha yazılması gereken bir çok hikaye var.

Zamanının çoğunu dört duvar arasında acılarını içine akıtarak geçiren, gördüğü baskıları, kimseyle paylaşamayan, ketum bir hayatı olan, mavi çarşaflı kadınların dertlerini bizden önceki yazar ve çizerlerimizin yeterince dile getirdiklerine inanmıyorum. Bu bir eksikliktir. Onun için ilk kitabımın adı,” Mavi Çarşaflı Kadın” oldu. Tabi ki hep Siverek’i yazacak değilim, başkalarının da mavi çarşafı yazması için bir ışık tuttum. O çarşaf şefkatin, sevgini, sabrın ve çekilen acıların sembolü olarak görülmeli. Ayrıca her ne kadar kitaptaki öykülerimin büyük çoğunluğunun  çıkış noktası Siverek olarak görülse de dikkatli bir bakışla, yerelden evrensele doğru bir çıkış olduğu fark edilecektir.” diye cevap veriyor.

Kitapta size yazara ait olan şiirler var, öykü aralarında. Şiir mi öykü mü, hangisi daha ağır basar diye sorduğumda:

Aslında benim amacım roman yazmaktı ama önce bir öyküyle başlamanın daha iyi bir fikir olacağını düşündüm, iyi de yapmışım. Öykü kısa soluklu bir iştir, az sözcük kullanılarak kısa sürede neticeye ulaşırsın. Roman öyle değil, uzun soluklu daha komplike bir çalışmayı gerektirir. Bu arada şiir yazmaya devam ediyorum.  Şiirlerimin bir kısmını ilk kitabımda kullandım. Okuyucularımın bir çoğu beğenmiş ama bu, bundan sonraki yazılarımda kendi şiirlerimi yoğun bir şeklide kullanacağım anlama gelmemelidir.” Diyor ve noktalıyor burada…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s