Zumrüt-u Anka Kuşu ve Feqiyê Teyran…

Bahçesaray yani Miks’in eşsiz doğasında kulağımıza fısıldanan Feqiyê Teyran’ın sesinin peşinden güneye, daha aşağılara düşen yolda ilerliyoruz. Yol bir süre asfalt olarak devam ettikten sonra dağlara doğru ana yoldan ayrılan stabilize yola sapıyoruz. Yol çay boyunca ağaçlar içinde ilerlerken, derin vadinin kenarından giderek dağların içine doğru, yine dağların yamacından yükselerek ilerliyor. Kimi yerde uçurumlar bizi karşılıyor, kimi yerde dağlardan süzüp, vadiye akan küçük şelaleler bize eşlik ediyor. Bu ıssız yolda, yer yer toprak kayması yaşansa da, yolun köylüler tarafından kullanıldığı anlaşılıyor. Her ne kadar yol boyunca tek araç görmesek de, çevre köylerin dünya ile bağlantısı bu yol olsa gerek. Kış mevsimini düşünemiyorum. Bunca uçurum, bunca viraj nasıl aşılıyor, aklım ermiyor, hayret ve şaşkınlık içinde ilerliyorum.

Yolun sağı vadiye, solu müthiş yüksek dağlara dayanıyor. Vadi oldukça derin, belki bin metre, belki daha fazla bir derinliğe sahip. Yolun kenarında bulunan uçurumdan aşağıya baktığımda içim korkudan titrese de, Feqiyê Teyran’ın yıllarca yaşadığı, kuşlarla konuştuğu, sularında sevgilisinin sülieti gördüğü kaynaklara ve hayatının son demlerini yaşadığı yerlere gitme merakım bütün korkularımı bastırıyor.

Vadinin en dibinde akan Miks Çayı bir yılan gibi kırılarak ilerliyor. Yanılmıyorsam buralardan akan bütün suları toplaya toplaya önce Botan Çayına, sonra Dicle Nehrine karışıyor.

Feqiyê Teyran kendi şiirlerinde belirtildiğine göre Hicri 971, Miladi takvime göre 1561 yılında, o zamanlar Hakkâri’ye bağlı olan Miks(Bahçesaray)’de Mirlik yapan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. Anlatımlara göre daha çocuk yaşta doğaya, hayvanlara, özellikle de kuşlara karşı ilgisi gelişmiş, güzel sözler etmeye başlamıştır. Medresede eğitim alan ve asıl adı Muhammedê Ebdullah olan Feqiyê Tayran yaşı ilerledikçe ailenin sahip olduğu Mir/beylik ve bütün ailesel olanaklara sırtını döner, kendini okumaya, şiire ve doğaya verir. Bir yandan eğitim alır, bir yandan da çevreyi gezmeye başlar. Halkın konuştuğu sade, anlaşılır bir Kürtçe ile şiirler yazar, çiroklar, destanlar toplar, bir anlatıcı olarak halkın içine karışır. Kısa zamanda çok yer gezer, ünü uzak diyarlara ulaşır, kendisi de uzun yolculuklar çıkar. Gittiği her yerde bir dengbej edasıyla köy meydanlarında, kasaba ve kent konaklarında şiirler okur, çirok ve destanlar anlatır, yenileri dinler, öğrenir.

Bu nedenle bir diğer adı da Faqîyê Gerok’tur. Yani Gezgin Fakî. Bu ismi de sürekli bir derviş gibi gezmesinden hiçbir yerde durmamasından dolayı almıştır. Söylendiğine göre Feqiyê Gerok Mezopotamya’da gitmediği köy, kasaba ve kent kalmamıştır. Her gittiği yerde şiirlerini okumuş, doğanın, kuşların sesinin peşinden gitmiştir.

Yazılı kaynaklara göre Feqiyê Teyran önce Bitlis’teki medreselerde eğitim alır, sonra Cizre’de bulunan ve Kürt Edebiyatı için önemli bir yere sahip olan Medreseya Sor’da eğitimine devam eder. Aslında onun eğitimi hiç bitmez, o hep öğrenci yani Faqî kalır, bir ömür kendini öğrenmeye adar.

Derler ki, bu cihanda bir Hz Süleyman, bir de Feqiyê Teyran kuşların dilinden anlardı ve onlarla insanın, insanla konuştuğu gibi konuşurdu. Feqiyê Teyran bir kuş sesi duysa hiç tereddütsüz peşinden gider, kilometrelerce yol alır, kuşun söylediklerini duymak için dervişçe bir yaşam sürdürürdü.

Bu yönünü bir çok yazar, araştırmacı ve tarihçi anlatsa da, en etkili anlatımı Yaşar Kemal Karıncanın Su içtiği kitabında sihirli sözcüklerle dile getirir, uzun tasvirler eşliğinde yazar.

Yarı uykuda yarı uyanık dalmışken kulağına bir kuş sesi geldi, uyandı. Sesi duyar duymaz içine bir sevinç geldi oturdu. Sevincin esrikliğine kaptırdı kendisini. Kuş bir daha öttü, mutluluk

içine gömüldü. Kuşun üçüncü ötüşünde göklere uçtu. Üstündeki kuşlar da ötmeye başladılar. Mutluluk cennetine girdi, ölümsüzlüğe kavuştu. Bütün bedeni mest oldu. Şimdiye kadar böyle bir mutluğu, esrikliği, tadı hiç yaşamamıştı. Kendinden geçmiş, başka bir dünyada gözünü açmıştı. Bu ses o kuşun sesiydi.

Kuş birkaç kez daha üst üste öttü. O artık kendinde değildi. Şimdiye kadar insanların görmediği, bilmediği tanrısal bir semah tutturdu, dönmeye başladı. Öylesine esriklik, sevinç içinde, hiç yaşanmamış bir cennette yaşıyordu ki, bir ömür böyle dönebilirdi.

Seher yelleri esti, gün ışıdı ışıyacak, gökten bir hışıltı koptu. Fakî daha dönüyordu, az sonra önüne ışıktan bir kuş kondu. Fakî kuşa bakar bakmaz gözlerini kapadı, ışığın karanlığı taş gibi üstüne çöktü. Kendine geldiğinde gün doğmuş, vakit kuşluğa erişmiş, kuş da uçmuş gitmişti.”*

Yol giderek daha fazla dağların içine doğru ilerleyerek, yörede anlatıldığı gibi Kartal Yuvalarına varıyor. Etrafta kendiliğinden yeşeren meşelikler daha sık olurken, su kenarları ceviz ve meyve ağaçlarıyla doludur.

DSCF2697.JPG

Nihayet yolun sonuna geliyoruz. Feqiyê Teyran’ın yaşadığı ve son nefesini verdiği yerdeyiz. Gerçekten de burası hem çok yüksek bir dağ yamacı, hem de bir kartalları barındıran bir yere  benziyor. Miksliler buraya Kürtçe Werazüz diyarlar,resmi ismi ise Kartal. Burası bayağı yüksek bir dağın yamacında, yeşillikler içinde oldukça bakir ve ıssız bir yer.  Çevrede kendiliğinden yetişen meşe ve daha değişik ağaçları göze çarpıyor. Taşlardan yapılmış, sade bir türbe ve sonradan yapıldığı anlaşılan bir çevre düzenlemesi. Bir ara kurumuş odun toplayan birkaç kadın dışında kimseyle karşılaşmadığımız için Feqiyê Teyran hakkında sohbet etme şansını yakalayamıyoruz.  Sadece kuş sesleri arasında sonsuz uykusunda olan Faqiyê Teyran’ın sükûneti bizi karşılıyor. Bir zamanlar kuşlarla konuşan, kavalıyla insanları mest eden, şiirleriyle kuşları çeken, suda sevgilisinin sülieti gören Feqiyê Teyran’ın türbesini  görünce, Teyran lakabını boşuna verilmemiş olduğunu anlaşılıyor.. Teyr kuş demek Kürtçe’de. Faqi ise öğrenci. Yani ismi kuşların öğrencisi anlamına geliyor. Gerçekten de kartalların, çeşit çeşit kuşun bulunduğu bir alanda hayata gözlerini yumması da başka bir güzellik.

DSCF2700.JPG

Bu yüksek dağın yamacında, meşeliklerin içlerine  ve türbeye doğru açılan kısa bir yol boyunca, yakın bir zamanda yapıldığı anlaşılan,  Kürtçe ve Türkçe levhalar bulunuyor. Bu levhalara Feqiyê Teyran şiirlerinden dizeler yazılmış.  Bu ağaçlar arasında bulunan  kısacık yola sevgi yolu deniliyormuş. Bu levhalarda 15-16 yy’da yaşayan ve Kürtlerin üç önemli şairi arasında gösterilen Feqiyê Teyran’ın şiirlerinden dizeler okumak mümkün.

Şu an ne durumda bilmiyorum ama yedi yıl önce o levhalarda Teyran’ın doğa ve aşk üzerine söylediği dizeler yer alıyordu…

Feqiyê Teyran yıllarca kuşların peşinde dolaşır; kaval çalar, hikaye ve destan söyler, dengbejlik yapar. Ve  Zümrüt-û Anka kuşunun peşinde diyar diyar gider. Kimisine göre Zümrüt-û Ankayı görür, kimisine göre görmez.

Ama kuşlarla ilişkisi bir ömür sürer. O hep kuşların kanadında özgürlüğü düşler, onların dilinden dökülen nameleri şiirlerine ekler ve bir ömür derviş gibi yaşar.

DSCF2698.JPG

Gezer, dolaşır,aşık olur, aşkı için çölleri aşar ama  aşkına kavuşamaz. Buna rağmen yaşama küsmez, kuşlara karşı olan sevgisi tükenmez, yaradana bağlılığını şiirlere döker. O hep umudun peşinde koşar, ışığı arar ve tasavvufi bir yaşam sürdürür. Bütün Mezopotamya’yı gezer sonra doğduğu topraklara geri döner, kuşlarda onun arkasından gelir…

Ve bir süre sonra 70 yaşlarında hayatını Miks’e bağlı Werazüz Köyünde  noktalar ve buraya gömülür.

Yaşar Kemal Karıncanın Su İçtiği adlı romanında  Faqiyê Teyran’ın son  anlarını şu cümlelerle ifade eder.

Feqiyê Tayran (2).jpg

“Nerdeyse soluğu kesilecekti. Birden, çok uzaklardan bir ses geldi. Fakinin yüzü ışıdı. Ses bir daha geldi, Usta gülümsedi. Onunla birlikte Halilo da gülümsedi. Ses, kendi gözükmeyip de arada sırada sesi duyulan kuşun sesiydi. Ses, bir daha geldi. Fakinin gözlerinin içi ışılıyordu. Halilo sevindi, Usta diriliyordu. Emir ve ötekiler Faki ha öldü, ha ölecek derken Usta diriliverdi. Herkes şaşkınlık içindeydi. Ustaysa beklemedeydi, üç kez sesi duyulan kuşun kendisi de gözükecekti. Çok beklemedi, uzaklardan, dağların üstünden, göğün ucundan bir top ışık patladı,  ışık hızla bu yana gelmeye başladı. Işık, öyle bir ışıktı ki bakanı kör edecek kadar keskin bir ışıktı. Yaklaştıkça ışığın parlaklığı artıyordu. Az sonra pencerenin önüne gelmiş ışığın içinden geniş kanatlarını açmış kuş çıktı. Faki, gözlerini kapamadı. Kuş, gözlerini Fakinin gözlerine dikti. Göz göze geldiler. Faki gözlerini kuşun som kırmızı parlak gözlerinden bir türlü alamıyordu. Birden ortalığa kurşun geçirmez bir karanlık çöktü. Kuşun sesi çok uzak dağların arkasından geldi. Fakinin başı omuzuna düştü. Halilo yerinden kalktı, Ustasının başını usulca tuttu yastığa koydu, açık kalmış gözlerini kapattı”**

Fekîye Teyran ölür ama adı 400 yıldır Mezopotamya’da yaşayan halklar arasında yaşıyor. Şiirleri, divan ve destanları dilden dile dolaşıyor, el yazma eserlerde nesilden nesile geçiyor.

“Yazmış olduğu şiirlere bakıldığında klasik şairlere has tasavvufî hassasiyetlere sahip olmasıyla beraber, şiirlerinde konuşma diline yakın sade bir dil kullanması, tasavvufî öğeler dışında halk kültüründeki folklorik unsurları da ustaca kullanması Feqîyê Teyran’ı klasik Kürt edebiyatında öne çıkaran önemli bir özelliğidir. Bu nedenle de Divan’ında ya da yazmış olduğu destanlarda, folklora ait çok fazla detay vardır.”

“Kürt edebiyatı içinde farklı bir üslup ve söyleyiş tarzına sahip olan Feqîyê Teyran, özellikle konu seçimi ve seçtiği konuları ustaca işlemesiyle de öne çıkan bir şairdir. Melayê Cizîrî ve Feriduddin Attar’a yakın bir edebi söyleme sahip olduğu görülen şairin Divan’ı dışında, “Şeyh-i Sen’an”, “Zembilfiroş” ve “Bersîsê Abid” gibi manzum hikâyeleri de yazdığı görülür.”***.

Faqiyê Teyran’ın günümüze ulaşan eserleri hakkında bir çok araştırma yapılmış olmasına rağmen, halen gün yüzüne çıkmayan eserleri olduğunu söylemek mümkündür. En çok bilinen şiiri ise Ay Dilberê adlı şiiridir. Aram Tigran tarafından seslendirilen parça 400 yıldır, halk arasında dilden dile dolaşıyor. Li baxê min bû zivistan
Ay dîlberê dem gulîstan
Li baxê min bû zivistan
Ay dîlberê dem gulîstan

Ay dîlberê dem gulîstan
Çilmisî bu, bax û bostan
Wêran ezim malêm xirab

Tu hem gul î hem rihan î
Tu hem derd î hem derman î
Tu hem derd î hem derman î
Tu hem derd î hem derman..

Kaynak:

*

** Yaşar Kemal Karıncanın Su içtiği 8. Bölüm…

*** M. Xalid Sadînî’nin Feqîyê Teyran Nuhbahar Yayınları.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s