Yitik bir ömrün perdesinde kırmızı

Adıyaman’da halk arasında  Kab  olarak bilinen tarihi bir cami ve yanında eski bir hamam var. Son yıllarda bir yıkıma uğramadıysa halen yerinde duruyor. Kaç asır önce yapıldığına dair çok bilgim yok. Adı ve  taşların örülme biçimine göre eski, bayağı eski bir yapılar. Caminin yanında hamam olması da eski bir kültürün varlığını ortaya koyuyor.

Yıllar önce bu camii duvarın önünde, bir fotoğrafçı vardı. Şimdi ki fotoğrafçılara benzemeyen ama aslında aynı işlevselliğe sahip bir fotoğrafçı. Teni güneşte yanmış, saçları beyazlaşmış, yaşı ilerlemiş bir eski zaman fotoğrafçısı…

(2).jpeg

Biz küçükken sulu fotoğrafçı derdik, bu tür ustalara. Neden sulu fotoğrafçı denildiğine gelince, fotoğrafları müşterilerinin gözleri önünde sulandırılmış kimyasallar içinde tab  edip, müşteriye anında verince insanlar tekniğinden dolayı Sulu Fotoğrafçı demiş olmalılar. Oysa bilimsel ismi alaminüt yani anında fotoğraftır.

Benim fotoğrafa merak salmanın nedenlerin başında da bu sulu fotoğrafçılar geliyor zaten.  Benim merakım depreştiğinde, artık filmli makinalar, siyah beyaz ve hatta renkli fotoğraflar hayatın önemli bir parçası olmuştu.

Ben de önce basit, sonra biraz daha profesyonel makinalarla fotoğraf çekmeye başladım.  Gittiğim her yere makine ile gittim, gördüğüm, ilgimi çeken her şeyi fotoğrafladım. Gazetelere, dergilere fotoğraf gönderdim. Kimisi adımı bile yazmadı, kimisi önemsiz diye yayınlamadı.

Bıkmadım, usanmadım ve bütün paramı fotoğrafa yatırdım. Abartmıyorum temel ihtiyaçlarım kadar para harcadım fotoğrafa…Makineler, lensler aldım, filmler tab ettim ve  karşılığında maddi bir şey kazanmadım. Fotoğraf yüzünden başım belaya girdi ama merakım azalmadı.

Fotoğraf hayatımın ritmi oldu. Her  evden çıkarken ne olur, ne olmaz makinemi yanıma almayı da ihmal etmedim. Bazen makine yük oldu bana, bazen gözaltı nedeni, insanlar da çok hoşlanmadılar fotoğraftan. Kimisi günah saydı, kimisi ayıp, yasak kardeşim anlamıyor musun diyenler çıktı.

Buna rağmen fotoğraf merakım hiç bitmedi, kendimce devam ettirdim. Tek sorunum bir planlama yapmıyor, kara düzen çalışıyordum. En planlı işim gazete ve dergilere arada bir fotoğraf ve kısa yazılar, haberler geçmekti.

İşte o yıllarda, en kaotik yaşlarımda Adıyaman sokaklarında fotoğraflamıştım usta fotoğrafçıyı.

Ben bu tür fotoğraf çekenlere usta diyorum, çünkü müthiş bir dikkat ve hüner gerektiriyor. Film yok, gelişmiş sensor yok. Işığa duyarlı bir kart ve objektiften sızan ışık dışında kimyasallar var. Hepsi bu kadar. Her şey ustanın marifetine kalmış. Bu nedenle bence bu ustalar bütün fotoğrafçılardan daha yetenekli… Zihnim beni yanıltmıyorsa 1990 yıllarıydı. Tarih konusunda yanılmış olabilirim. Bir iki yıl daha yakın da olabilir. O yıllarda elimde benim için çok değerli ve bütçeme göre oldukça pahalı  ikinci el bir nikon vardı. Freelancer  çalıştığım gazetelerden bir kaç dia renkli film edinmiş, Komagene Kalıntılarını çekmek için Adıyaman’a gitmiştim.

Sokaklardan, çarşı pazardan dolaşarak Kap Camisinin oraya geldiğimde artık sıcaklık insan beynini sulandıracak derecede artmış, insanlar bulabildikleri gölge yerlere kaçışmışlardı.

İşte bunlardan biri de o dönem yıllarca aynı yerde alaminüt fotoğrafçılık yapan, adının Mehmet Ali olduğunu öğrendiğim usta vardı. Bir başına oturmuş, derin düşüncelere dalarak, müşteri bekliyordu.

Yorgundu gözleri, bedeni de öyle. Yıllar yıpratmıştı kendisini. Sihirli ahşap fotoğraf  çeken kutusunu ve fon olarak duvara astığı perde kırmızı renkteydi. Belki de hayatının tek renkli anı duvara asılı perde ve kırmızıya boyanmış ahşap fotoğraf makinesiydi.

Öylesine dalmıştı ki, çevresinde olup bitenlerin farkında bile değildi.

Bir ara fotoğraf çekip, çekmeyeceğime karar veremedim. İzinsiz çekimlerin sorun yaratacağını düşünerek biraz duraksadım.  Ama bu görüntülerin tarihe not düşeceğini de biliyordum. Ve izin almadan ve doğal halini bozmadan bir kaç kez deklanşöre bastım. Bu bir hataydı ama o anı yakalamak için bunu yapmak zorundaydım. Seslendiğim gibi o doğal hali bozulacaktı.

Beri görür görmez derin düşüncelerden sıyrıldı. Elimdeki makineden turist olduğumu düşünerek  yanında ki boş iskemleyi işaret etti. Ben konuşmaya başlayınca turisit olmadığımı anladı ve üzerinde ki ağır hava dağılmaya başladı…

Oturduk, kaçak bir sigara sarıp bana uzattı, içmediğimi söyleyince karşıda ki çay ocağına işaret ederek  iki çay söyledi.

Adının Mehmet Ali olduğunu söyledi. Hikayesini pek anlatmak istemedi. O zaman henüz gençtim, sanırım hayat hikayesini paylaşmayı çok gerekli görmedi ya da kendi dünyasını açmayı doğru bulmadı. Ama 35 yıl boyunca aynı yerde fotoğrafçılık yaptığını söyledi sohbet sırasında.  Makinesi de eski bir makine. Yıllarca aynı makineyi kullandığını, fotoğraf stüdyoları açılmadan her gün onlarca kişinin fotoğraflarını çektiğini söyledi.

“Adıyaman’ın yarısı bu makine ile çekilen vesikalıklarla nüfus cüzdanı çıkardı. Hepsinde benim imzam var.” diyerek gülümsedi. Buna rağmen gözlerinde ki yorgunluk yüzüne vuruyor, kendisini bitkin gösteriyordu.

Konuşmasında teknolojisi geliştikçe, müşterisinin azalmış olduğunu, yakında hiç müşterisinin olmayacağını söyledi.

Sesi çatallaştı bir ara. Bütün hayatı üç ayak üzerine oturtulmuş, ahşap fotoğraf makinesi olan ustanın mesleği son demlerini yaşıyordu o tarihte.

“Yıllarca bu makine ile hayata tutundum. Kar kış, kıyamet demedim, burada insanların fotoğrafını çektim. Ama artık yolun sonuna geldik. Ben yaşlandım, makinam eskidi. Artık O da benim gibi tekavit olacak hayattan…”

Karşılıklı sustuk.

 Ne ben bir şey söyleyebildim, ne de usta. İkimizin gözleri boşlukta çakıştı. Yüzündeki hüznü görünce ben de duygusala bağladım.

Bir mesleğin son günlerini yaşadığını ikimiz de biliyorduk. Bir asır yoksullar için sulu fotoğraf can simidiydi. Özellikle resmi işlemler için kullanılırdı. Ucuzdu ve çarçabuk sonuç alıcıydı.

Ama artık teknoloji gelişerek, yeni teknikleri piyasaya sürüyor, eski teknoloji rafa kaldırılıyordu.

Son bir kez makinesine ve kendisine bakarak ayrıldım. Keşke ikimizin bir fotoğrafını çeken birileri olsaydı. Nasıl düşünemedim, akıl edemedim.

Selfi de aklıma gelmedi.

Şimdi usta ne yapıyor, yaşıyor, yaşamıyor bilmiyorum. Aradan çok zaman geçti. Peşine düşsem de izi yoktu. Adıyaman’da herkes biliyordu Mehmet Ali Usta’yı ama hikayesini bilen yoktu.

Mehmet Ali Kollu Usta kısa bir zaman sonra işi bırakmış, kaldırımdaki ekmek teknesini alarak ortalıktan çekilmişti. Belki evine kapanmış, belki başka bir kentte taşınmıştı.

Çünkü teknoloji yeni olanaklar sunmuştu insanlara. Daha kaliteli fotoğraflar çeken makineler üretilmeye başlanılmış, alaminüt fotoğraf müzelik olmuştu.

Artık sulu fotoğrafçılar birer anı olarak kalacaktı. Varlıkları kitap sayfalarında, müze köşelerinde görülecekti…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s