Gökyüzü hep onların…

İnsanın düzenli bir işi olmayınca gece boyunca uyuyamıyor. Tam tersi günün ilk ışıklarıyla uyanıp, kendini dışarı atmak istiyor. Yani işsizlik garip bir duygu. İnsanda huzur bırakmıyor. Gece düşman oluyor, duvarlar üstüne üstüne geliyor insanın. Işık biraz umut oluyor sanırım. Kendini dışarıya atmanın nedeni ışık olmalı ya da başka karmakarışık nedenler!..

Kaygılar,

özlemler,

hayaller…

Belki  bir iş…

Yeni bir umut…

Güne karışıyorum artık.

Yabancısıyım bu kentin. Bildiğim ama hiçbir zaman yerlisi olmadığım şehri anlamaya çalışıyorum. Bu kent benim geçmişim değil, geçmişim başka kentlerde parça parça kaldı. Ben düşünce hükümlüsü, yani bir vaka i adliyeyim. Serbestim ama aynı zamanda tutsak birisiyim. Hem varım, hem yokum, prangalardayım.

Alıştım, zararı yok diyorum artık. Var olmak da bir anlam ifade ediyor evrende. “Var olmanın dayanılmaz ağırlığı”* altında böylelikle belki şair olurum, yazarım Ahmed Arif gibi, yani “bir yürek işçisi”** olurum ben de.

Ne de olsa hükümsüz bütün belgelerim. Vasıfsız birisiyim artık. Ne okuduğum okullar ne de yıllarca yaptığım resmi işler…Hiç birisinin hükmü yok.

Her şey KHK ile iptal.

Hüküm boynumda yazılı sanki, alın yazısı gibi. Sokaktan geçenler dönüp bakıyor, boynumdaki yazılara. Bir sessizlik, bir sessizlik… Sadece bakıyorlar tepkisiz.

Hepsi o…

Sokaklarda turlamak, buraları tanımaya çalışmak, sanırım beni mutlu ediyor. Belki de yapacak başka bir iş olmadığından, bu durum beni rahatlatıyor. Ne de olsa insan içine karışıyor, konuşuyor, değişik düşüncelerle tanışıyorum. Benim için iyi olan bu.

Sabah saatlerinde yeni yüzler, değişik kültürler ve toplumsal farklılıklar daha bir belirgin oluyor. Herkes daha yalın, daha bir doğal ve abartısız…

Mesela bu saatlerde kimse makyajlı değil. Yüzler geceden kalma, uykusuz ve yorgun. İnsanlar genellikle suskun oluyor, zorunlu olmadıkça kimse konuşmuyor.

Bir telaş, bir yetişme, yetiştirme kaygısı var herkeste. Bir benim gibi işsizler rahat. Yetişeceği bir gemi, kaçıracak bir otobüs ve gecikecek bir randevuları yok. Bütün zaman işsizlerin. Rahatım, rahatız yani bu nedenle. Toplu ulaşım araçları tıklım tıklım , arı gibi işliyor her şey. İşçiler servislerde uyukluyor, simitçi yorgun argın bağırıyor.

“Simitçiiii”

İzliyorum hayatı, ağır adımlarla. Zaman yavaşlamış, her şey kendi mecrasında. İş güç, kâr olmayınca izlemek düşüyor payıma.

Gün yeni başlıyor, doğu ile batının sentezlendiği ama her zaman doğu olan kentlerde. Kağıt topluyor genç delikanlılar, üniversite diplomalılar. Başlarında şapka, kollarında Che Guevara dövmesi. Fısıltıyla “Sokak isyandır!” diyor birisi.

Sayıları her gün biraz daha artıyor. Mafya söylentileri dolanıyor çöp bidonlarının etrafında. Deniliyor ki; “Artık adamı olan kağıt toplayacak, öyle beleş çöp bidonlarını karıştırmak yok…”

Yasak, çöp toplamak da yasak.

Duvar yazıları yalnızlıklardan, ihanetten bahsediyor, kırık kalplerden ve isyandan.

Nasıl bir isyan, işte o tam bir muamma.

Bir de mülteciler var, mülteci gibi yaşayanlar. Mülteci bir yaşamın tam ortasında, her sokak başında. Yerleşik olup olmadıkları pek anlaşılmıyor. Tıpkı ben gibi. Sanki diken üstünde yaşıyorlar, gözleri geçmişlerinde, bedenleri burada, bilinmezlik içinde bulabilirlerse piyasaya ucuz iş gücü oluyorlar. Çoğunun karın tokluğuna çalıştıklarını biliyorum. Bu telaş belki de ondan. Elde ki ekmeği bulamamak da var. Bu nedenle bana bakıp, bakıp uzaklaşıyor kalabalıklar.

Yoksullar yüzüme tokat gibi iniyor durmadan. Kadraja onlar giriyor hep. Mutlu azınlık aralarda saklanmış sanki ya da bilmediğim semtlerde korunaklı saraylarında varlıklarını sürdürüyorlar.

Ben gördüklerimi yazıyorum, görmediklerimi es geçiyorum. Ben gibi olanların yaşamları tam anlamıyla bir dram. Varlıkla yokluk arasında gidip geliyorlar. O ince çizgi, insanı yoran, çıldırtan ince çizgi.

Mülteciyiz hepimiz belki de. Bir yerden gelmeye de gerek yok. İnsan huzurlu değilse ve insanca bir hayat sürdüremiyorsa mülteci bile değildir aslında. Yaşamsal işlerde irademiz, düşüncemiz görmezlikten gelinir, her şey uzak, yakın başkentlerin dehlizlerindeki görüşmelere bağlı. Ne zaman, ne olacağı bilinmiyor. Yani bilinmezlik sularında yüzen bir geminin yolcuları arasındayız hepimiz. Felçli bir beden gibi kaskatı bir hayatın kıyısında, umuda kürek çekiliyor. Kaygı kokuyor kocaman su kütlesi. Kaygı sadece onlara has değil. Kendilerini ev sahibi görenler de kaygılı. İç içe geçmiş bir kaygıyı yaşıyor bütün sokaklar, meydanlar ve semtler.

Mülteci gibi yaşayanlar, mülteciler, mülteci sayılmayanlar, misafirler, hiçbir şeye itiraz etmeyenler, edemeyenler, işsizler, dolayısıyla  ne iş bulsa yapmak zorunda olanlar. Çoğunlukla bodrum katlarında, köhne apartman dairelerinde çok sayıda nüfus bir arada yaşıyorlar. Kamplar, sokaklar, meydanlar ise kalabalık ve fazlasıyla karışık.

İç içe geçmiş apartmanlar, sırt sırta çoğalan yoksul evler, dar ve dolambaçlı sokaklar değişik kültür ve dünyaları barındırsa da yaşamlar bir yerde kesişiyor.

Bu sokaklarda her kesimden insanla karşılaşmak mümkün. Kentin sağır edici homurtusunda servisler, toplu ulaşım araçları, motor gürültüleri delirmişçesine hareket ediyor. Otobüsler tıklım tıklım, ölüm teğet geçiyor an be an. Kayıtlı, kayıtsız işçiler işe yetişme telaşında. Keza servis şoförleri işçilerden daha bir telaşlı. Zamanında yetişemezlerse, geciken her saniye kaybedilen para ve iş akitlerinin iptali anlamına geliyor.

Yaşamın en ağır saatlerinde, herkes uyku mahmurluğunda ama yaşam her zamanki gibi baş döndürücü hızında.

Bu kentte/kentlerde yaşam öylesine iç içe ki insan nereye baksa duvar, nereye dönse beton…

Evler biraz zindan gibi. Dar, havasız ve ışıksız. Sokak nefeslenecek tek yer, çoluk çocuk sokakta nefesleniyor. En çok da kadınlar kapı önünde, sokak aralarında oturuyor, komşularla yaşamı paylaşıyor. Az olanı bölüşüyor, tencereleri birleştiriyor. Tıpkı evler gibi, sırt sırta, birbirlerinden güç alıyor.

Kent hali yani. Her şey iç içe yaşanıyor, acının kıyısında filizlenen sevinçler gibi. Her şeye rağmen, yaşanmışlıklara, yaşanacaklara rağmen insanlar gülüyor, gülebiliyor, hatta aşık olmuş gibi davranıyor ve fermansız sevişiyor.

Böylesine bir tezatlık yani. Yoksulluğun mengenesinde ama inadına bir direncin kıyısında yaşıyor insanlar.

Hayalleri dikenli tellere takılsa da gökyüzü hep onların.

One comment

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s