UBUNTU :”Ben, biz olduğumuz zaman ben’im.

il_794xN.1669352604_n4ri“Afrika’da çalışan bir antropolog bir kabilenin çocuklarına bir oyun oynamayı önerir, ağacın altına koyduğu meyvelere ilk ulaşanın ödülü o meyveleri yemek olacaktır.
Onlara;
“Haydi, şimdi başla! Birinci olan alacak!”

O an bütün çocuklar elele tutuşur, koşarlar ağacın altına beraber varırlar ve hep beraber meyveleri yemeye başlarlar.

Antropolog neden böyle yaptıklarını sorduğunda şu cevabı verirler;
“Biz “ubuntu” yaptık: Yarışsa idik, yarışı kazanan bir kişi olacaktı. Nasıl olur da diğerleri mutsuzken yarışı kazanan bir kişi ödül meyveyi yiyebilir?
Oysa biz ubuntu yaparak hepimiz yedik.”

Ubuntu’nun anlamını açıklarlar onların dilinde:

Ubuntu: BEN, BİZ OLDUĞUMUZ ZAMAN ‘BEN’İM…

Varlığı bir dert, yokluğu başka bir dert.

İnsanın bir işi olsa bile para kazanmak çok zor. Kazanılan parayı elde tutmak daha bir zor. Dolayısıyla para yönetimi dünyanın en meşekatlı meselesidir demek mümkün.

Her adım başı insana kurulan tuzak, elinizde ki iç beş kuruşu da tüketmeye yönelik. Öyle bir aldatma üzerine kurulan bir çark var ki, insanın kafası bulanıyor.

Her şey tüketime çıkıyor ve insan elindekini farkında olmadan kaybediyor.

Hayat kredi kartının sanal dünyasında tükenip, gidiyor.

Para görünür bir tanrı gibi.

İnsanı sevindiren ama yokluğunda cehennemi yaşatan bir güç gibi.

Neyse ki parayı tanrı gören bir anlayışa sahip değilim. Günü paranın sihirli gücünden uzak yaşamaya çalışıyorum.

Çünkü biliyorum ki varlığı da, yokluğu da büyük bela.

Yeni bir yol, yeni bir ufuk gerek….azparadijitalpazarlama

Bir tapınak yazısı

 

Gürültü ve patırtının ortasında sükunetle dolaş , sessizliğin içinde huzur bulunduğunu unutma . Başka türlü davranmak açıkca gerekmedikce herkesle dost olmaya çalış . Sana bir kötülük yapıldığında , verebileceğin karşılık unutmak olsun …

Bağışla ve unut . Ama kimseye teslim olma , içten ol ; telaşsız , kısa ve açık seçik konuş . Başkalarına da kulak ver . Aptal ve cahil oldukları zaman bile dinle onları ; çünkü dünyada herkesin anlatacak bir öyküsü vardır …

Yanlız planlarının değil , başarılarının da tadını çıkarmaya çalış . İşinle ne kadar küçük olursa olsun ilgilen ; hayattaki dayanağın odur . Seveceğin bir iş seçersen , yaşamında bir an bile çalışmış ve yorulmuş olmazsın . İşini öyle sev ki , başarıların , bedenini ve yüreğini güçlendirirken verdiklerinle de yepyeni hayatlar başlatmış olacaksın …

Olduğun gibi görün ve göründüğün gibi ol . Sevmediğin zaman sever gibi yapma . Çevrene önerilerde bulun ama hükmetme . İnsanları yargılarsan onları sevmeye zamanın kalmaz . Ve unutma ki , insanlığın yüzyıllardır öğrendikleri , sonsuz uzunlukta bir kumsaldaki tek bir kum taneciğinden daha fazla değildir …

Aşka burun kıvırma sakın , o çöl ortasındaki yemyeşil bir bahçedir . O bahçeye layık bir bahçıvan olmak için her bitkinin sürekli bakıma ihtiyacı olduğunu unutma …

Kaybetmeyi , ahlâksız bir kazanca tercih et . İlkinin acısı bir an , ötekinin vicdan azabı bir ömür boyu sürer . Bazı idealler o kadar değerlidir ki , o yolda mağlûp olman bile zafer sayılır . Bu dünyada bırakabileceğin en iyi miras dürüstlüktür …

Yılların geçmesine öfkelenme ; gençliğine yakışan şeyleri gülümseyerek teslim et geçmişe . Yapamayacağın şeylerin yapabileceklerini engellemesine izin verme . Rüzgarın yönünü değiştiremediğin zaman , yelkenlerini rüzgara göre ayarla . Çünkü dünya , karşılaştığın fırtınalarla değil , gemiyi limana getirip getiremediğinle ilgilenir . Arasıra isyana yönelecek olsan da hatırla ki , evreni yargılamak imkansızdır . Onun için kavgalarını sürdürürken bile kendi kendinle barış içinde ol …

Hatırlarmısın doğduğun zamanları ? ; sen ağlarken herkes sevinçle gülüşüyordu . Öyle bir ömür geçir ki , herkes ağlasın öldüğünde , sen mutlulukla gülümse . Sabırlı , sevecen , erdemli ol . Eninde sonunda bütün servetin sensin . Görmeye çalış ki , bütün pisliğine ve kalleşliğine rağmen , dünya yine de insanoğlunun biricik güzel mekanıdır …

(Xsentos , İ.Ö. IX)

Eski Bir Tapınak Yazıtı65389050_465193164057761_967900931377817175_n

Wengo yeno şima?

Ewro ayam weşo. Tiji insanê kena germ. Tı wanê zek amnano. Perro nêliweno.

Durira wengêno yeno…Koyanra, deştra wengo yeno. Hem dûrîra, hemzi nezdira.

Sanki jewo dêri wano. Zerîra wano, xuerê weşeno, qesbay kesi weşneno.

No kamo,

sevano?

Wengo yeno şima?

Albert Einstein wano “Weng bi, wengê wengi mebi…”

Salvador-Dali-Critical-Solitude-1935-678x381

Salvador-Dali-Critical-Solitude-1935-678×381.rar

Zamanın kiymetini bilenler için

Zaman her zaman akıp giden, aynı hız ve güçle geçen bir kavram. Herkes eşit, herkese cömert. Ama zamanın kiymetini belirleme insanın elinde. Kimisi için zaman ağır bir yük, kimisi için de bir kovalanan bir varlık…

Sizin için zaman nedir?

Ne anlama gelir?

Yaşlanmak mı,

yoksa sevgiliye koşar adım koşmak mı?

Ya da hiç biri?

Zaman her yerde,

her mekanda bizden bir adım önde.

Sizin zamanınız, ne zamanı gösteriyor?

Şimdi ki zaman,

geçmiş zaman,

ya da gelecek zaman mı?IMAG1646.jpg

DIDEROT ETKİSİ

18. yüzyıl aydınlanma çağı düşünürlerinden Fransız yazar ve filozof Denis Diderot’nun borç içinde olduğunu duyan Rus imparatoriçesi Büyük Katerina Diderot’nun kütüphanesini satın alıp 25 yıllık maaşını da peşin ödeyerek onu zor durumdan kurtarır. Maddi durumu düzelen Diderot’ya bir arkadaşı çok şık bir kadife sabahlık hediye eder. Giydiği yeni sabahlığın verdiği keyifle çalışma masasına oturan Diderot bu eski masanın yeni ve gösterişli sabahlığına hiç uymadığını fark eder. Aldığı yüklü miktar paranın verdiği rahatlıkla yeni bir çalışma masası alır. Ancak bu kez yerdeki eski halı sabahlığına ve masasına yakışmamaktadır. Yeni bir halı alır. Bu şekilde eski resimlerini, koltuğunu, duvar halısını, sandalyelerini derken evindeki her şeyi tamamen yeniler. Sonunda bütün parası biter ve yine borçlanır. Ancak o zaman aklı başına gelir ve kendisini nasıl bir tüketim çılgınlığına kaptırdığını anlattığı “Eski Sabahlığım İçin Pişmanlık” adlı bir yazı yazar. Bilinçli bir alışveriş düşüncesiyle yapılmayan ve ihtiyaç olmadığı halde alınan şeyleri açıklayan bu tüketim sarmalından bahseden ilk kişi olduğu için anlattığı kavrama “Diderot Etkisi” denmektedir.

Diderot şöyle der: “Eski sabahlığımın efendisi idim, yeni sabahlığımın kölesi oldum.”

Alıntı

Bir Medeniyet(!) Projesinin Anatomisi

Hasankeyf’e ilk olarak 1996 yıllında gitmiştim.

Dicle kıyısına paralel yükselen yek pare doğal kaya kütlesi, kayalara oyulan yüzlerce antik mağara ve eski çağ kalıntıları benim için oldukça etkileyiciydi.

Eski köprünün devasa ayakları ve dağlara doğru genişleyen vadi, Dicle’nin nazlı akışında olağanüstü güzellikteydi.

On bin yıllık bir geçmişe sahip Hasankeyf’te kendimi bir an eski zamanlarda bulmuştum. Zaman kavramı adeta yer değiştirmiş, en eski çağlar yaşadığım ana gelmişti.

Binlerce yıllık yapıların büyük kısmı yıkıntı da olsa, müthiş bir ihtişamın izleri taşıyordu. Ortaçağın en görkemli kentlerinden biriydi. Kayalara oyulan devasa mağara evler, insan emeğinin yoğun olarak hissedildiği taş eserler, Dicle kıyısında adeta bir ilk çağ tablosu gibi duruyordu.

Dicle ise bütün çağların kadimliğiyle nazlı ama bir inatla akıyor, yüzlerce yıllık eski taş köprünün ayaklarını yalayarak, yoluna devam ediyordu.

Attığım her adım, dokunduğum her taş bana yüzlerce yıllık uygarlıktan haber veriyor; acılardan, savaş ve yıkımlardan dem vuruyordu.

Zamanın durduğu benzersiz bir mekandı Hasankeyf. En derin acıların umuda dönüştüğü, insanlığın en eski dönemlerinde inşa edilen bir yerdi. Son büyük darbeyi kenti yakıp, yıkan Moğollar’dan alsa da ihtişamından bir şey kaybetmedi, ayakta kalabildi.

Bütün güzelliğini, tarihi dokusunu ve kültürel yapısını Dicle’den alıyordu. Kayalara oyulan kentin can damarı Dicle’ydi. Kadimlik akardı Dicle ile Hasankeyf’e.

Ama bir sorun vardı.

Hem de Moğol saldırılarından daha ağır bir sorun.

Dicle nazlı akıyordu ama bir süre sonra önünde devasa bir bend yapılacak, su geriye doğru şişerek can verdiği Hasankeyfi yutacaktı.

Hasankeyf’e yıllar içerisinde birkaç kez gittim.Her gittiğimde sular altında kalacak olan antik kenttin yok olma sürecinin, biraz daha belirginleştiğine tanık oldum. ‘Hasankeyf yok olmasın’ kampanyalarının gölgesinde, antik kent yavaş yavaş boğulma süreci yaşadı ve kamuoyunun bütün ısrarlarına rağmen proje adım adım ilerledi.

Her ne kadar baraj suları halen bütün olarak Hasankeyf’i yutmasa da, yapılan müdahaleler, bazı tarihi eserlerin taşınması, betonlaştırılan yollar, tarihi çarşının dozerlerle yıkılması Hasankeyf için hazin sonun geldiğini gösteriyor.

Her gün binlerce insanın ziyaret ettiği, aslında bir turizm cenneti olan Hasankeyf, on bin yıllık tarihiyle eski çağların izlerini taşıyan nadir alanlardan biri olmasına rağmen, baraj sularının altında kalmamasına yönelik tek proje hazırlanmadı. Bazı eserlerin taşınması dışında, ciddi bir çalışma yürütülmedi. Doğası, doğasında yaşayan canlıların yaşam alanları dikkate alınmadı. Gerçeklere gözler kapatıldı, gözler lal, kulaklar sağır oldu.

Oysa bilimsel raporlardan birisi bile dikkate alınsaydı sonuç böyle olmayacaktı.

Hasankeyf insafsızca yok edilme süreci girmeyiyecekti.

10 bin yıllık tarihi geçmişi olan Hasankeyf’in sular altında bırakılması kime, neye yarıyor anlamakta güçlük çekiyorum?

Bir barajın ömrü yüz yıl bile değil ama Hasankeyf korunmuş olsaydı, kim bilir daha kaç asır ayakta kalacaktı?

İlk defa 1954 yıllında gündeme gelen Ilısu Barajı yıllardır tartışılmasına; çevrecilerin, tarihe sahip çıkanların bütün eleştirilerine karşın, hiçbir hükümet projeyi rafa kaldırma iradesini göstermedi.

“Hasankeyf yok olmasın” eylemleri süreci geciktirse de sonuç değişmedi. Mahkeme kararlarına uyulmadı, bölge kültürel varlıkları koruma kurullarının kararları da bay bass edilerek, proje hayata geçirildi. Uluslar arası finans kuruluşları zaman zaman projelerden çekilse de, her seferinde yeni ortaklar devreye girerek, yola devam edildi.

Yani uzun lafın kısası, Hasankeyf için yok olma süreci oldukça ince bir politikayla yıllardır devam ettirilerek, bu günlere gelindi. Ve belki çok kısa bir süre sonra Hasankeyf’in büyük kısmı sular altında kalacak. Binlerce yıllık tarihi doku, yüzlerce çeşit canlı türü ve köyleriyle bir ilçe insanlarıyla hayattan çekilecek…

Ne arkeolojik kazıların bir önemi kalacak, ne de eski neolitik çağların.

Tıpkı Samsat’ta, Halfeti’de, Elazığ’da, Nevala Çori’de oldu gibi bir bütün olarak tarih, doğal yaşam ve insan habitatları bilinçli bir şekilde yok olacak.

Oysa bu alanlarda ki tarihi doku milyonlarca insanı buralara çekmeye yeter, artardı bile.

Baraj ve HES politikaları bölgedeki tarihi dokuyu bitirme noktasına getirmiş, aslında bacasız sanayi olarak bilinen turizme de büyük darbe vurmuştur.

Bu tarihi ve kültürel dokuların insanlığın ortak mirası olduğu gerçekliği ortadayken, barajlarda ısrar etmek anlaşılır bir yanı yoktur. Koruma planlarının daha gerçekçi ve yaşatmaya yönelik olması gerekiyordu.

Ama öyle olmadı.

Dicle’nin rahminde kurulmuş, kadimliğin timsali Hasankeyf artık son demini yaşıyor, ölmesi an meselesi.

Yazık, çok yazık.

Siyah Beyaz fotolar: Gertrude Bell

Yıkım Fotoları: Murat Kılıç ve tviter paylaşımları

Bu yazı http://www.independentturkish.com yayinlanmistir.

https://www.independentturkish.com/node/91111/k%C3%BClt%C3%BCr/hasankeyf-%E2%80%9Cbir-medeniyet-projesi%E2%80%9Dnin-anatomisi