Mevsimlik Tarım İşçileri: Görünmez Emek

Türkiye’de her yıl mevsimlik tarım işçilerinin sorunları, çoğu zaman trajik olaylarla birlikte gündeme geliyor. Bu bazen bir trafik kazası ya da sel sularına kapılma, boğulma, düşme, haşere ısırığı ve hijyenik sorunlardan kaynaklanan hastalıklar; kimi zaman da arka planda ötekileştiren, ırkçılık kokan; sonuçları ağır saldırılar oluyor. Bütün bunlar bir süre kamuoyunda tartışılıyor, haber bültenlerine ve sosyal medyaya yansıyor; ardından unutuluyor. Sorunların kalıcı biçimde çözülmesine yönelik kapsamlı bir plan oluşturulmadan mesele olduğu gibi bir sonraki yıla devrediliyor. Yıllardır değişmeyen bu döngü, her geçen yıl daha ağır ve daha trajik sonuçların ortaya çıkmasına neden oluyor.

Mevsimlik tarım işçiliği meselesi sadece Türkiye’de değil, tarımsal üretimin yapıldığı birçok ülkede yaşanıyor. Her devlette farklı uygulama ve kurallar olsa da ağır ve güvencesiz çalışma koşulları göze çarpıyor.

Türkiye’de bu sorunun tarihçesi bir asırdan daha geriye uzanan ağır çalışma koşullarının ve ucuz iş gücü sürecine dayanıyor. Bugün yaşananlar; geçmişten devralınan çalışma ilişkilerinin, yoksulluğun, topraksızlığın, işsizliğin, bölgesel eşitsizliklerin ve vahşi kâra dayalı politikaların günümüzdeki yansımalarıdır.

Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu (ITUC)’ün  Küresel Haklar Endeksi’ne göre Türkiye; Bangladeş, Belarus, Mısır ve Filipinler gibi ülkelerle birlikte çalışanlar için dünyanın en kötü 10 ülkesinden biri olarak kabul edilmektedir. Keza aynı durum, Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) tarafından da teyit edilerek, mevsimlik tarım işçiliği en ağır ve tehlikeli işler listesinde en başta tutularak soruna dikkat çekilmektedir.

Bu nedenle mevsimlik tarım işçiliğine yalnızca “işgücü hareketliliği” ya da geçici bir istihdam biçimi olarak bakmak yeterli değildir. Ortada aynı zamanda ciddi toplumsal ve sınıfsal sorunlar yumağı bulunmaktadır.

Bilindiği üzere mevsimlik tarım işçiliği, birkaç işsizin kendi kararlarıyla uzak kentlere gidip geçici olarak çalışmasından ibaret değildir. Yıllar içinde oluşmuş, kendi kuralları ve aracılık mekanizmaları bulunan sistematik ucuz emek düzeninin bir parçasıdır.

Her yıl sayısı 1 milyonu bulan insan, çoğu zaman herhangi bir sosyal ve hukuki güvence olmadan, aracılar üzerinden Kürt illerinden Anadolu’nun farklı bölgelerindeki tarım alanlarına yönlendiriliyor. İnsanlar yüzlerce kilometrelik yolları aşarak ürünün hasadına katılıyor, üretimin bir parçası oluyor.
Özellikle Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerdeki yoksul ve işsiz nüfus, uzun yıllardır mevsimlik tarım sektörünün temel kaynaklarından biri durumunda. Son yıllarda Suriyeli sığınmacıların da bu işgücü piyasasına dahil olduğunu görüyoruz. Ancak mevsimlik tarım işçiliğinin ana havuzlarından biri hâlâ Kürtlerin yaşadığı kentlerdir. Özellikle Urfa, diğer illere işçi veren kentlerin başında yer alıyor.
Kürt kentlerindeki işsizlik ve yoksulluk, insanları bu ağır çalışma koşullarını kabul etmeye zorluyor, çaresiz bırakıyor. Her yıl binlerce insanın yollara düşüp ekmek derdinin peşinden koşması, keyfi istediği için yaşanmıyor. Bir zorunluluk ve mecburiyet söz konusu.
Dolayısıyla mevsimlik tarım işçiliğini yalnızca bugünün koşullarıyla açıklamak yeterli gelmez. Tarıma dayalı sanayinin gelişmesi ve endüstriyel bitkilerin ekim alanlarının yaygınlaşması, mevsimlik tarım işçisi ihtiyacını ortaya çıkarmıştır. Özellikle pamuk ekimi, yıllardır süren döngünün temelini oluşturmuştur.
Mevsimlik tarım işçiliğinin tarihsel köklerinden ilki, Çukurova’daki pamuk üretiminin gelişmesiyle görülür. Çukurova’dan Akdeniz’e, Ege’den Karadeniz’e uzanan bu çalışma düzeni maalesef sorunlu başlamış, emek sömürüsüne dayalı bir döngü hâline gelmiştir.

Osmanlı coğrafyasında pamuk tarımı XIX. yüzyılda ortaya çıkmış değildi. Mısır, Suriye ve Batı Anadolu başta olmak üzere farklı bölgelerde pamuk, daha önceki yüzyıllardan itibaren kendi ihtiyaçları kadar yetiştiriliyordu. Ancak Çukurova’da pamuk üretiminin geniş ölçekli ve ticari bir üretime dönüşmesi özellikle XIX. yüzyılda hız kazandı.

Çukurova pamukçuluğundaki asıl büyük genişleme ise 1861’de başlayan Amerikan İç Savaşı sonrasında yaşandı. Savaş nedeniyle Amerika Birleşik Devletleri’nden Avrupa’ya pamuk ihracatının büyük ölçüde kesilmesi, başta İngiltere olmak üzere Avrupa tekstil sanayisini ciddi bir hammadde sıkıntısıyla karşı karşıya bıraktı. Avrupa yeni pamuk üretim alanları ararken Osmanlı coğrafyasının bazı bölgeleri, özellikle Çukurova ve Batı Anadolu, giderek daha fazla önem kazandı.

Osmanlı yönetimi de İngilizlerin teşvikiyle pamuk üretiminin yaygınlaştırılmasına yöneldi. Çukurova’nın sıtma kokan bataklıkları pamuk üretimine ayrıldı. Zaman içinde Çukurova pamukla anılır hâle geldi.

Ancak pamuk üretiminin büyümesi yalnızca tarımsal üretimin artması anlamına gelmiyordu. Büyük ölçekli tarımsal üretimin en temel ihtiyaçlarından biri insan emeğiydi. Bu ihtiyaç, farklı dönemlerde farklı toplulukların emeğiyle karşılandı.

İlk dönemlerde Mısır’dan getirilen işçilerin yanı sıra bölgede yaşayan Ermeniler ve Nusayriler de pamuk ekonomisinin emek gücünün önemli unsurları arasında yer aldı. Daha sonra Toroslar’da yaşayan ve Osmanlı yönetiminin kontrolü dışında kalan Yörüklerin zorunlu iskân politikalarıyla ova ekonomisine dahil edilmesi süreci başladı.

Bu süreç kolay yaşanmadı. İskân kararlarına direnenlere karşı zor kullanıldı. Yörükler zamanla ovada yaşamaya zorlandı; sıtma, bataklık ve ağır çalışma koşullarıyla karşı karşıya kalarak tarımsal üretimin parçası hâline getirildi.

Tam bu düzen kalıcı hâle gelirken 1915’te Ermeni nüfusunun tehcir ve kitlesel kopuşlarla bölgeden uzaklaştırılması, Çukurova’daki toplumsal ve ekonomik yapıyı bir kez daha değiştirdi. Emeğe dayalı tarım metotlarının işçi ihtiyacı da adresini değiştirdi. Böylelikle ihtiyaç duyulan ucuz tarım emeğinin önemli bir bölümü Çukurova’ya yakın yoksul Kürt köylülerden ve çevre illerden karşılanmaya başlandı.

Böylece farklı dönemlerde farklı toplulukların emeği üzerinden sürdürülen ucuz tarım emek düzeni, biçim değiştirerek varlığını devam ettirdi.

Cumhuriyet döneminde de aynı durum korundu. Mevsimlik tarım işçiliği giderek daha belirgin bir emek göçü biçimine dönüştü. Özellikle Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde işsizlik, topraksızlık, yoksulluk ve ekonomik imkânların sınırlılığı, binlerce insanı her yıl Türkiye’nin farklı kentlerine gitmek zorunda bıraktı. Aynı manzara tekrarlandı.

Binlerce aile, göçmen kuşlar gibi yüzlerce kilometrelik yolları aşarak başka kentlere geçici olarak göç ediyorlar. Çadırlarda yaşıyorlar, ağır koşullarda çalışıyorlar ve kazandıkları az parayla bir sonraki hasat mevsimine kadar hayata tutunuyorlar.

Ne kadar tutundukları da ayrı bir tartışma konusu…

Mevsimlik tarım işçisi resmî olarak çoğu zaman görünmez; fakat binlercesi yollarda, tarlalarda, dağlarda ve ovalarda varlıklarını sürdürür. Yani Türkiye ekonomisinin bir parçasıdır ama bu işçi kitlesiyle ilgili herhangi bir kanun ya da yönetmelik yoktur. İllerde yevmiye belirleme komisyonları dışında herhangi bir hukuksal güvence bulunmamaktadır. Binlercesi güvenlik nedeniyle kayıt altına alınıyor ama sigorta meselesinde kayıt dışı olarak varlığını sürdürüyor.

Mevsimlik tarım işçilerinin yaşadığı sorunlar artık yalnızca çalışma koşullarıyla da sınırlı değil. Uzun ve çoğu zaman güvenli olmayan yolculuklarda meydana gelen trafik kazaları, barınma sorunları, temiz suya erişim, hijyen, sağlık hizmetlerinden yeterince yararlanamama, düşük ücretler, ücretlerin zamanında veya kimi zaman hiç ödenmemesi ve iş güvencesinin bulunmaması her yıl binlerce insanın hayatını doğrudan etkiliyor.

Çocuklar ise bu döngünün en ağır bedelini ödeyenler arasında bulunuyor. Aileleriyle birlikte mevsimlik göçe katılan çocukların eğitim hayatı kesintiye uğruyor. Okuldan uzak kalma, eğitimde geride kalma ve zamanla eğitim sisteminden kopma riski, mevsimlik işçiliğin kuşaktan kuşağa aktarılan sonuçlarından biri hâline geliyor.

Dolayısıyla mesele yalnızca bir işçinin tarlada ne kadar ücret aldığı meselesi olmaktan öte bir hâl almıştır. Artık sorun; barınmadan sağlığa, eğitimden ulaşım güvenliğine, çalışma hakkından insan onuruna kadar uzanan çok boyutlu bir insan hakları sorunudur.

Son yıllarda bu ağır koşullara bir başka sorun daha eklenmiş durumda: Etnik kimlik üzerinden dışlanma, tehdit ve saldırılar görülüyor, adli vaka olarak kayıtlara geçiyor.

İnsanlar geçimlerini sağlamak için aileleriyle birlikte yaşadıkları yerlerden yüzlerce kilometre uzaklara gidiyor. Ancak bu yolculuğun ve çalışmanın ne yeterli bir güvencesi ne de ortak bir standardı bulunuyor. Üstelik özellikle bazı bölgelerde etnik yapıları nedeniyle hedef gösteriliyor, aşağılanıyor, tehdit ediliyor veya saldırıya uğruyorlar.

Bunların artık yalnızca tekil ve münferit olaylar olarak değerlendirilmemesi gerekiyor. Çünkü siyasal ortam bu saldırıları tetikliyor, bazı grupların Kürt siyasetine duyduğu kin daha da boyutlanarak bu insanlara saldırıya dönüşüyor.

Bu olaylardan biri yakın zamanda Zonguldak’ın Alaplı ilçesine bağlı Bektaşlı köyünde yaşandı. Fındık hasadında çalışmak üzere Şırnak’tan bölgeye gelen ailelerin köy çeşmesinden su temin ettiği sırada başlayan basit gerginlik, kısa zamanda saldırıya dönüştü.

Olayın yaşandığı tarihte başka illerden de başka haberler de geldi. Trafik kazaları yaşandı, saldırılar oldu. Zonguldak’ta olay sırasında çekilen görüntüler, yaşananların boyutunu göstermesi bakımından ayrıca önem taşıyor.

Aralarında çocukların da bulunduğu işçiler ile köylüler arasında başlayan gerginliğin ardından jandarma olay yerine gelmesine rağmen bazı kişilerin saldırılarını sürdürmesi, olayın yalnızca anlık bir tartışma olarak görülmemesi gerektiğini ortaya koyuyor.

Burada iki temel noktaya dikkat etmek gerekiyor.

Birincisi, bu tür saldırılar sıradan adli vakalar gibi ele alınmamalıdır. Olayların arka planında etnik kimliği hedef alan ayrımcı veya ırkçı bir yaklaşım bulunup bulunmadığı bütün yönleriyle araştırılmalıdır. Saldırıya uğrayan insanların Kürt olması, olayın toplumsal boyutunu daha da ağırlaştırıyor.

Eğer bir insan yalnızca kimliği nedeniyle çalıştığı yerde hedef hâline getiriliyorsa, ortada bireysel bir kavganın çok ötesinde bir sorun olduğu kabul edilmelidir. Bu nedenle soruşturmanın yalnızca “kim kime saldırdı?” düzeyinde kalmaması gerekir. Saldırının nasıl başladığı, kimlerin hangi gerekçelerle hareket ettiği, kullanılan söylemler, tehditler, varsa örgütlü veya kolektif tutum ve olayın etnik kimlikle bağlantısı bütün yönleriyle ortaya çıkarılmalıdır.

İkinci olarak, fındık ekonomisinin kendisi açısından da meseleye bakmak gerekiyor. Fındık, Karadeniz’in en önemli ekonomik ürünlerinden biri. Her yıl binlerce mevsimlik işçi fındık hasadına katılmak için Türkiye’nin farklı bölgelerinden Karadeniz’e geliyor. Onların emeği olmadan hasadın önemli bir bölümünün gerçekleştirilmesi ciddi biçimde zorlaşabilir.

Yani bugün dışlanan, hor görülen veya saldırıya uğrayan insanlar, aslında bölge ekonomisinin temel unsurlarından birini oluşturuyor.

Buradaki çelişki son derece açık: Ürünün toplanması için bölgeye getirilen işçi, emeğine ihtiyaç duyulduğunda kabul ediliyor; fakat aynı insan, kimliği nedeniyle dışlanabiliyor veya hedef hâline getirilebiliyor.

Bu artık yalnızca bir çalışma ilişkisi meselesi olmaktan çıkmış, ortamın giderek siyasal hâle geldiğini gösteriyor.

Bu nedenle yaşananlar görmezden gelinmemelidir. Cezasızlık yeni saldırılara cesaret verebilir. Savcıların ve kolluk güçlerinin bu tür olayları bütün boyutlarıyla soruşturması büyük önem taşıyor. Eğer olayın arkasında ırkçı veya etnik ayrımcılığa dayalı bir neden varsa bunun ortaya çıkarılması ve hukuk çerçevesinde cezalandırılması gerekir. Çünkü cezasız kalan her saldırı, bir sonraki saldırının önünü açma riski taşır.

Bu insanların emeğine ihtiyaç duyuluyorsa onların can güvenliğine, barınma hakkına, sağlık hizmetlerine ve eğitim hakkına saygı gösterilmelidir. İşçilerin ulaşımından barınmasına, ücretlerinin güvence altına alınmasından çocukların eğitimine, sağlık hizmetlerinden sosyal güvenliğe kadar bütün süreci kapsayan kalıcı bir kamu politikası oluşturulmasının zamanıdır.

Çünkü yüzlerce kilometrelik yolları her yıl insanlara yeniden kat ettiren şey yalnızca tarımın mevsimsel döngüsü değildir. Bu döngünün arkasında ekonomik eşitsizlik, yoksulluk, topraksızlık, işsizlik ve güvencesizlik vardır.

Artık şu soruyu sormamız gerekiyor:

İnsanların emeğine ihtiyaç duyuyoruz; peki neden onların yaşam hakkını, onurunu ve eşit yurttaşlığını aynı ölçüde korumuyoruz?

Bu sorunun cevabı yalnızca tarım politikalarında değil, Türkiye’nin emek, yoksulluk, yurttaşlık ve eşitlik anlayışında aranmalıdır.

Mevsimlik tarım işçisi, tarlaya gelip ürün toplayan geçici bir işgücü değildir. O, bu ülkenin üretiminin parçasıdır. Onun emeği soframıza, ekonomimize ve yaşamımıza doğrudan dokunmaktadır.

Artık bu realite görülmelidir.

Karın belleği

Kar, 2025’in son günlerinde ansızın geldi. Uzun zamandır gökyüzünde görülmeyen bulutlar, gece yarısı habersizce toplanarak kurak geçen zamana bir darbe vurdu. 29 Aralık sabahı, yıllardır yolunu unuttuğu Urfa’ya, sanki gecikmiş bir misafir gibi indi. Yalnızca kentin değil; zamanın da üstünü beyaz örtüsüyle kapattı. Henüz herkes uykudayken sokaklar, yollar beyaza kesti. Okullar tatil edilmiş, kar beklentisi kamuoyuna açıklanmış olmasına rağmen kimse bu denli yoğun bir yağışı tahmin etmemişti. Uyananlar hem şaşkın hem sevinçliydi.

Kar, titrek ışıklar altında yağmaya devam ediyor; ortalık sütliman kesiliyordu. Bütün hareketler dinmiş, kent usulca yağan kara adeta teslim olmuştu. Sessizlik ağırlaşmış, motor gürültüleri bıçakla kesilir gibi susmuştu.

Gökyüzünden lapa lapa inen kar; ağacın dalına, çatının kenarına, unutulmuş sokak aralarına bir hatıra gibi konarken kentin sesi geri çekilmişti. Gürültü, acele, bağırış çağırış bir anda silinmiş; sanki Urfa, uzun zamandır ilk kez dinlenmeye çekilmişti. Bu sessizliğe, kar beyaz örtüye ve doğanın olağanüstü değişimine tanıklık etmek amacıyla soğuk demeden; bir süredir hasta olduğumu da umursamadan kendimi sokağa attım. Elimde fotoğraf makinem, sırtımda birkaç kilogram ekipmanla sokak aralarına daldım.

Rahmetli annem bu tür havalara “hamam gibi” derdi. Gerçekten de kar, soğuğun üzerini örten bir örtü gibidir; üşütür ama aynı zamanda ısıtır da. Tanecikler yeryüzüne düşerken insanın içindeki yaraları da bir süreliğine sarar, yüzlerde tebessüme yol açar.

İtiraf etmeliyim: Uzun zamandır görmediğim umut parıltılarını, kar yağdığında insanların gözlerinde gördüm. Tanımadığım insanlar bile tebessüm ediyor, yağan karın ahengine katılıyordu. Bu güzeldi; gülen gözleri görmek içimi ısıtıyordu.

Ben kendimi dışarı attığımda henüz erkendi ve sokak lambaları sönmemişti. Amacım ne turizme hizmet eden kartpostallık görüntüler yakalamaktı ne de sokakların hâlini gösterip yöneticileri eleştirmekti. Ben bir sosyal belgeselciyim. Doğanın ve toplumsal olayların insan davranışları üzerindeki etkisini fotoğraflamak, asıl amacım. Yaptığım çalışmalara bir nevi tanıklık denebilir. Sosyal belgeselciler hayatı, zamanı ve insan-mekân ilişkilerini fotoğraflar; anı ölümsüzleştirip tarihin akışına sunar.

Biraz teorik oldu galiba; ana dönmeliyim.

Gökyüzünde oluşan beyaz bulut örtüsü ortamı aydınlatıyor, günü muştuluyordu. Sokak lambalarının karla kurduğu kısa süreli dans, sihirli dokunuşlarıyla yüzeyde unutulmaz izler bırakıyordu. Kısa bir zaman sonra lambalar sönünce, masalsı ortam ile karın göz kamaştıran ışıltısı arasında gidip geldim. Işığın kar, kar ışığı güzelleştiriyordu. Fotoğraf dediğin, biraz da ışığın yansıması, gölgesi ve kırılmasıdır.

Kar yağmaya devam ediyor; usulca ve sessizce. Sokaklar boş. Tek tük meraklı insan köşe başlarında beliriyor, birer karartı gibi göze çarparak sükûneti bozuyor. Karın sessizliği, insanı sokağa çağıran bir davet gibiydi. Herkes uyuyor görünse de biliyorum ki kimi pencereden, kimi perdenin aralığından yağan karı izliyordu. Okullar tatil, trafik yok, bazıları için işe yetişme telaşı yok. Ana caddelerde ağır ağır ilerleyen bir iki araç dışında bir hareket yok. Her şey sessiz, her şey durağan.

Karın asıl gücü, gürültüyü susturmasındadır. Bütün seslerin üstünü beyaz bir örtüyle kapatması olağanüstüdür. Ne teknoloji, ne motor, ne insan bağırtısı… Hiçbiri bu sessizliğe karşı koyamaz. Kar yağdığında insan geçmişe doğru yürür. Bellek açılır, çocukluk konuşmaya başlar.

Yani kar devrimcidir; engel tanımaz, makam mevki bilmez. Toprağı dönüştürür, su kaynaklarını besler, bahara can katar. Değiştirir, dönüştürür, yeniden doğuşlara neden olur. Her şey susar; tabiat kara biat eder. Kar herkese eşit yağar ama  insan eşitliği bozar. İnsandan  insana soğuğun yüzü de farklı hissedilir. Kar masumdur ; ama insanın içine işleyen, ciğere hançer gibi saplanan bir yanı da vardır.

Kar yağdığında insanı üşüten, karın soğukluğu değil; bu dünyanın adaletsizliğidir. İnsana barınacağı bir konutu çok gören, insanca yaşamı reva gören sistemler, kar soğuğundan daha yakıcıdır. Ah, insanı yaşarken ölüme mahkûm eden bu tırı vırı rejimler… Yalanlarınız kara batsın.

Birden, yıllar önce gazetelerin birinde yayımlanan bir karikatür geldi aklıma. Nereden, nasıl estiyse artık…

Lapa lapa kar yağan bir ortamda iki insan dramatize edilmişti. Şişmanca olanın üzerinde kürkler, sıcak tutan elbiseler, başında kalpak vardı. Kar yağsa da keyfi yerindeydi; elbiseleri ıslak bile değildi. Kar, ona ulaşmadan bir metre yukarıda eriyip doğaya karışıyordu. Diğer kişi ise her hâlinden  yoksul olduğu anlaşılıyordu. Üzerindeki elbiseler, ayağında ki yırtık botlar kışa uygun değildi. Kar durmadan onun üzerine yağıyordu. Üstü başı kardı. Karikatür bu ya; ironisiyle etkisini hissettiriyordu. Sanatçı açıkça yazmasa da şunu söylüyordu: İnsanı üşüten karın soğukluğu değil, yoksulluktur; yoksunluktur.

Kar altında üşüyeceğimi biliyordum. Üstüm başım, ayakkabılarım çok kötü değildi ama kara  da uygun sayılmazdı. Herkes gibi ben de hazırlıksızdım. Hatta bütün şehir hazırlıksızdı. Urfa, yazın elli dereceye göre imar edilmiş bir kent. Yollar, binalar, ağaçlar, kuşlar… Hepsi kara kışa yabancı. Sabahın köründe insanlar, binaların damında biriken karı telaşla temizlemeye çalışıyordu. Demek ki üst üste inşa edilen apartmanlar kar suyuna karşı zayıftı. Yani anlayacağınız, kent hafızası olmayan bir çocuk gibi şaşkındı. Kar herkesi sarsıyordu.

Bu şehir soğuğu, karı sevmez. Ekranda kar görse ürperir. Oysa çocukluğumda kar her kış birkaç kez yağardı; hem de günlerce kalarak varlığını sürdürürdü. Erimeyen kar avlularda kalır, sokaklar geçit vermez hâle gelirdi. Kar daha çabuk erisin diye üzerine siyah boya dökmek, kazan kazan su kaynatıp yağmur yağdırmak gerektiğini düşünürdüm. Hem kar yağsın isterdim hem de bir an önce bahar gelsin.

Sanırım çocukluk böyle bir şey işte: Gerçekle hayal arasında gidip gelmek, kar zamanında baharı düşlemektir.

Sahi, bu kentte baharı hatırlayan, düşleyen kaldı mı?

Çocukluk yıllarımda kar yağmaya başladı mı sokaklarda delice oynar, her çocuk gibi akşam eve ateşler içinde dönerdim. Annem közde soğan pişirir; varsa, bulabilirse bir tas süt içirirdi. Sabah hiçbir şeyimiz kalmaz, yine karda oynamaya devam ederdik.

Hâlâ kar yağıyor ve ben sokakları arşınlıyordum. Bu mevsimde Urfa’da lapa lapa kar ilginç geliyor insana. Çocuklar yok ortalıkta; henüz erken olmalı. Oysa kar çocukları çağırır; onlara bembeyaz sofrasını açar.

Fırınlar da kapalı. Kent, doğanın mucizesine geç kalmış gibi.

Ey ahali, uyanın. Elli yıldır Aralık’ta yağmayan kar, yağıyor. Buna tanıklık edin. Çünkü kar yalnızca bir hava olayı değildir; bellektir, çocukluktur, umuttur diyorum içimden. Sessizliği bozacak cesaret nerede?

Kar heyecandır.
Sevinçtir.

Yağsın kar.
Yazın kavurucu sıcağına hükmetsin.
Urfa’yı yeniden eski dünyanın cennetine çevirsin.
Kurak hikâyeler bitsin.

Yağsın kar.
Yağsın kar diyerek fotoğrafın izinde gezindim, kentin ruhuna aktım.

Samsat ve Aze ile Zeze’nin Ölümsüz Aşkı

Fırat’ın kıyısında, Mezopotamya’nın bereketli topraklarında bir zamanlar bir şehir vardı: Samsat. Kökleri antik çağlara uzanan bu kadim kent, yüzyıllar boyunca uygarlıkların, kültürlerin ve inançların kesiştiği bir kavşak oldu. Bugün baraj sularının altında unutulmuş gibi görünse de, taşların arasında, halkın belleğinde ve anlatılagelen efsanelerde hâlâ yaşamaya devam ediyor.
Samsat, Kommagene Krallığı döneminde yalnızca bir başkent değil, aynı zamanda bir kültür ve bilim merkezi oldu. Helenistik kültür, burada Mezopotamya’nın sıcak topraklarıyla buluşmuş; şehir, bilginlerin, sanatçıların ve düşünürlerin yetiştiği bir şehir hâline gelmişti.
Tarihin farklı dönemlerinde Samsat birçok adla anıldı: Sümerler döneminde Semizata, Mısırlılar zamanında Şamşuata veya Şemşiata, Süryanicede Simsat olarak biliniyordu. İslamiyet’in yayılmasıyla “Samosata” ismi Arapçalaşarak Sümeysat biçimine dönüştü. Osmanlıların son dönemlerinde “Semsat” olarak anılan bu kadim isim, zamanla bugünkü halini aldı: Samsat.
Samsat’ın tarihi, bir uygarlıklar geçidi gibidir. MÖ 708’de II. Sargon tarafından zapt edilerek Asur’a bağlanır; ardından Babilliler, Medler, Persler, Makedonyalılar, Selevkoslar ve Romalılar gelir. Kommagene Krallığı döneminde Antiochos’lar hüküm sürerken şehir, altın çağını yaşar. Ancak MS 72’de Roma’ya yenilerek bir eyalet hâline gelir.
Sonraki yüzyıllarda Melikşah’tan Selahaddin Eyyubi’ye, Moğollardan Osmanlılara kadar pek çok hükümdar Samsat’ı ele geçirir. Her biri bir iz bırakır ama hiçbiri şehrin kaderini değiştiremez. Yangınlar, istilalar, depremler… Her defasında Samsat biraz daha yıkılır.
Ve nihayet 1988 yılında, Atatürk Barajı’nın suları yükseldiğinde, binlerce yıllık tarih sessizce Fırat’ın derinliklerine gömülür. Eski Samsat günler öncesinden tahliye edilir, halk daha yüksek bir bölgeye taşınır. Yeni şehir kurulur ama eski Samsat’ın görkemi, ruhu ve sesi bir daha geri dönmez.
Bugün Samsat, geçmişine yaslanan küçük bir kasabadır. Betonarme yapılar taş evlerin yerini almış, rüzgâr artık boş sokaklarda dolaşır olmuştur. Ne mozaik ustaları kalmıştır ne de bilginler. Nar, ceviz, badem ağaçlarıyla süslü yolların yerinde hüzünlü bir sessizlik vardır. Yine de şehir, suyun altında nefes alan bir anı gibi yaşamayı sürdürür.
Samsat’ın efsanelerinde bir hikâye vardır ki, suyun altında bile kendini anlatmaya devam eder:
Aze ile Zeze’nin aşkı.
Rivayete göre Roma İmparatorluğu döneminde Samsat, Suriye’ye bağlı bir eyaletin merkeziydi. Arka sokaklarda yaşayan genç mozaik ustası Aze ile güzelliğiyle nam salmış kilim ustası Zeze, birbirlerine âşık olurlar. Aşkları kısa sürede herkesin diline düşer. Halk onları sever ama dönemin Roma’nın Sümürge valisi Cosius, bu ilişkiye karşı çıkar. Çünkü Zeze’yi kendi sarayına alarak hizmetine almak ister.
Zeze reddedince vali öfkelenir; Aze’yi sürgüne gönderir ve kente dönmesini yasaklar. Aze valinin yasağına karşın Zeze’yi görmek, görüşmek için sık sık için Fırat kıyısına gelir, ancak Roma askerleri tarafından yakalanır. Zindana atılır ve kısa süre sonra öldürülerek cesedi Fırat Nehri’ne atılır.
Aze’nin öldürülüp, Fırat’a atıldığını duyan Zeze kahrolur, Fırat Kıyılarında sevgilisinin cesedini arar, günlerce yeme içmeden kesilir. Günler sonra Fırat’ın serin sularında ilerler, doğduğu kente dönerek haykırır:
“Bize yapılan zulme sessiz kaldınız. Bütün kent kör ve sağır kesildi. Tanrıların laneti üzerinizde olsun!”
Son sözlerini söyledikten sonra kendini Fırat’ın serin sularına bırakır. Efsaneye göre o anda gökyüzü kararır, şimşekler çakar, Fırat taşar ve şehir büyük bir felakete uğrar. Halk, bu olayı “Aze ile Zeze’nin laneti” olarak anlatır.
Aradan asırlar geçse de Aze ile Zeze’nin hikayesi yaşamaya devam eder. Buraya gelenler Fırat kıyısında bu hikâyenin izlerini arar. Her baraj suları çekildiğinde, eski mezarlığın kalıntıları su yüzeyine çıkar. Kimileri bu kalıntılar arasında Aze ile Zeze’nin mezarlarının olduğunu söyler, kimileri ise onların ruhlarının hâlâ Fırat’ın sularında birbirine kavuştuğuna inanır.
Gün batımında suyun üzerinde dalgalanan ışıklar, halk arasında “Aze ile Zeze’nin tebessümü” olarak anlatılır. Belki de gerçekten öyledir; çünkü bazı aşk hikâyeleri, şehirler yok olduktan sonra bile yaşamaya devam eder.
Samsat bugün sessizdir ama hâlâ nefes alır. Fırat’ın derinliklerinde yankılanan o eski hikâyeler, taşların arasından suya karışan hatıralar, bu kentin ruhunu diri tutar.
Aze ile Zeze’nin öyküsü, tıpkı Mem û Zîn ya da Siyabend û Xecê gibi, halkın hafızasında yankılanan bir ölümsüz aşk destanıdır. Samsat belki taşlarıyla kaybolmuştur ama onun kalbinde, suların bile silemediği bir aşk yaşamaya devam eder.
Çünkü bazı şehirler, taşlarla değil hikâyelerle ayakta kalır.
Ve Samsat, suyun altında bile kalbinde bir aşk taşıyan, unutulmuş ama asla ölmeyen kadim bir şehir olarak var olmaya devam eder.

Kara trenle zamanda yolculuk

1989, Hazar Gölü kıyısı…
Kara tren büyük bir gürültüyle ağır ağır yol alıyordu. Ben, Sivas dönüşünde, cam kenarına yaslanmış iki yaşıtım mevsimlik işçiyi izliyordum. Onlar Hazar’ın maviliğine bakarken, ben de onları kadrajıma almıştım. Fark ettiklerinde dönüp bakışlarını bana çevirdiler; o an, fotoğraf değil bir hayat hikâyesi çekildi sanki.

Aradan tam 36 yıl geçti.
O iki genç şimdi nerede, nasıl bir hayat sürdüler, kimlere dönüştüler? Keşke görsem, sarılsam; yılların sıcaklığıyla o kareyi onlara gösterip “Hatırlıyor musunuz?” diyebilsem.

Bu fotoğraf sadece bir hatıra değil; bir iz, bir bağ, bir çağrı.
Sizlerin desteğiyle belki de yeniden o insanlarla buluşmak mümkün.
Ne dersiniz, başarır mıyız?
Başarırız, yeter ki siz fotoğrafı çok kişiye ulaştırın, paylaşın.
Zamanda yolculuk başlasın.

Sessizliğin Çığlığı

Korkunç sıcak bir günün sonuna doğru, hâlâ ortalığı kavuran güneş ışıkları, terk edilmiş köyü adeta tarih sahnesine çıkarıyordu. Yarı yıkık evlerin bir kısmı altın rengine bürünürken, diğerleri dağın gölgesine ve Fırat’ın sularına gömülmüştü. Güneşin değdiği taşlar som sarıya kesilmiş, geriye kalan duvarlar karanlıkta kalmıştı.

Nizip’e bağlı, Halfeti’nin komşusu olan bu eski yerleşim, taş ustalarının ellerinde hayat bulan evleriyle hâlâ ayakta… Ama artık yalnızca baykuşların ve fotoğraf tutkunlarının uğradığı ıssız bir köşe. Ermeni taş ustalarının izlerini taşıyan, Mezopotamya mimarisinin görkemini fısıldayan bu evler, gün batımını derin bir hüzünle karşılıyor. Sarsıcı bir sessizlik hâkim; baykuşlara yuva olmuş bu köy, Fırat’a nazır, dağa yaslanmış eski zamanların tanığı: Gamêj… Türkçe adıyla Kamışlı. Bugün, korkunç bir yalnızlığın kucağında.

Oysa bir zamanlar bu sokaklarda nice aşklar yaşandı, nice hayaller kuruldu, umutlar büyüdü. Şimdi ise her şey yalnızlık makamında dile geliyor. Birecik Barajı’nın yükselen suları köyleri ve kasabaları bir bir yuttu. Göl genişledikçe yemyeşil vadiler, bereketli topraklar yok oldu. Onlarca köy, tarihiyle birlikte sulara gömüldü… Geriye yalnızca baykuşların sesleri kaldı.

Baykuşların sesi, sessizliğin çığlığı ve tarihin iki yüzlülüğü kaldı.

Sınavlara dair bir kaç söz

Bu yıl yaklaşık 2,5 milyon gencimiz Yükseköğretim Kurumları Sınavı (YKS) heyecanıyla sınava girdi. Türkiye’nin dört bir yanında, hem binlerce aile hem de öğrenci büyük bir stres içinde iki gün boyunca ter döktüler. Öğrenciler içeride gelecekleri için ter dökerken, veliler okul önlerinde, duvar diplerinde, ağaç gölgelerinde adeta dokuz doğurdular. Özellikle veliler, tam bir çaresizlik içinde beklediler. Dua okuyan, ağlayan, kaygıyla iyi bir sonuç beklediler. Başarılı olan ya da olmayan, tüm öğrencilerin velileri aynı kaygıyı taşıdı. Düşünsenize, on iki yıllık emekleri 3 saate sığdırılmaya çalışılıyor. Öğrencinin hiç bir şekilde başının ağrımaması, sıcaktan etkilenmemesi, zamanında sınava yetişmesi ve en önemlisi rahatsızlanmaması gerekiyor. Bu faktörlerden herhangi biri yaşansa, gencecik insanların geleceği etkilenecek.

Oysa hepimiz biliyoruz ki hayatta sınavdan, hatta diplomadan daha önemli şeyler var. Mesela sağlık. Ne parayla satın alınabilir ne de diplomayla elde edilebilinir. Binlerce gencin adeta ölümüne yarıştığı sınavlar, öyle bir travma yaratmış ki, sınav öncesi ve sonrası zamanlarda her aile bunalıma giriyor. Bu durum yıllardır böyle devam ettiği de ortada.

Düşünün, Avrupa’daki bazı ülkelerde ailelerin çocukları varsa devlet o çocuklar için ödenek sağlıyor. Türkiye’de ise bırakın ödeneği, çocuğun okula devam etmesi bile çok ciddi bir harcama gerektiriyor. Ülkemizde herkes bu durumdan muzdarip. İktidarlar ise arada bir akıllarına gelirse, “Ne yapalım, binlerce öğrenci var? Sınavdan başka yol mu var?” gibi söylemlerle geçiştiriyorlar.

Yazık ki bu sınav gençleri çürütüyor, üretimsiz kılıyor, hayata bakış açılarını daraltıyor. Ne okuma alışkanlığı kalıyor ne de hedeflerinin peşinden koşan birileri. Herkes sınava kilitlenmiş durumda. Üniversite kapılarında biriken, mezun olan işsiz ordusu da cabası. Oysa hayatı kolaylaştırmak, gençleri bilim yuvalarına çekmek, onlara bunca sıkıntıyı çektirmekten çok daha kolaydır.

Mesele toplumsal yararı öne çekmek, insanları gerçek bir okulla tanıştırmak. İktidarlar bunu yapmıyor. Sorunu piyasa olarak görüyor, endüstirel bir sektör olarak görüyor. Sürekli kâr eden, artı değer yaratan bir sistemle işi kotarmaya çalışıyor. Bunun zararını hepimiz yaşıyoruz. Eğitim piyasalaştı mı, ortada gerçek anlamda bir eğitim kalmaz. Her şey parasal döngünün çarkına döner ve çarkın dişleri arasında kalır.

Okul sistemi insanı çürütüp, düşünmekten alı koyuyorsa sorun büyüktür. Bu gün yaşanan da budur ve tam olarak çürüyen sistemin ortaya çıkartıklarıdır.

4rophotos.com adlı fotoğraf sitesinde yayınlanan dosyam.

Göbeklitepe

Hikaye Hakkında

Bilinen en eski anıtsal yapı

12 bin yıl önce Kuzey Mezopotamya’da yaşayan taş devri insanları içinde bulundukları döneme göre inanılmaz yapılar inşa ettiler. Henüz yerleşik hayata geçişin yaşanmadığı bir dönemde son avcı toplayıcılar tarafından yapılan bu yapılar, asırlar sonra keşfedildiklerinde şaşırtıcı bilgilerle gün yüzüne çıktılar. Taş dışında herhangi bir aletin bilinmediği bir çağda insanlar taşı taşla yontmayı, sembollerle düşünmeyi, taşlara belli düzen vererek duvar örmeyi, hayvanları evcilleştirmeyi öğrendiler. Düşüncelerini taşlara işleyerek, gerçek boyutlu insan/hayvan heykelleri  yaptılar; doğadan topladıkları tohumları zaman içinde ekip biçmeyi öğrendiler ve tarım devrimine gerçekleştirdiler.

Bütün bunlar,12 bin yıl önce taş devri olarak nitelendirilen erken neolitik dönemde gerçekleşti. Bu süreç, asırlarca sürdü ama etkisi çağlar boyu devam etti. O gün bu gün tarım hala insanların en temel gıda faaliyeti; keza aynı şey hayvancılık için de geçerli.

Bu sıra dışı yapıların içinde en çok bilinen ve öne çıkan arkeolojik alan, bu günkü adıyla Göbeklitepe’dir. Arkeoloji dünyasının ilgi odağındaki  kazı alanı Urfa kent merkezinin 18 kilometre kuzeydoğusunda yer alır. Xirabreşk ya da Türkçeleştirilmiş ismiyle Örencik Köyü sınırları içinde bulunan, halk arasında öteden beri Xirabe ya da ziyaret adı verilen, en eski yerlerden biridir. 770 metre rakımlı tepedeki eski harabe keşfedilene kadar bölgede sıradan bir ziyaretti.

Bu gün artık dünya ölçeğinde bilinen Göbeklitepe’nin yer aldığı Köy ve çevresinde ilk defa 1950 yıllarında yüzey araştırmaları yapılmış,  Amerikalı arkeolog Robert.J Braidvood  tarafından  neolitik hayatın merkezi olarak tanımlanmıştır. Aynı arkeolog  1963 yıllarında  İstanbul Üniversitesinden meslektaşı olan Prof Halet Çambel ile birlikte aynı alanda çalışmalar yürütmüş ve araziyi arkeolojik haritada “V52 Neolitik Yerleşimi Yeri”olarak  belirlemiştir.*

Henry Wright adlı araştırmacı ise aynı dönemde, aynı alanda  yüzey araştırmalar yapan Amerikalı Peter Benedict  ve Bruce Howe adlı   arkeologların alanı  tespit ettiklerini ileri sürer.  Arkeolog Peter Benedict  1980 yıllarda yüzey araştırmalarla ilgili yazdığı makalede arkeolojik alan ile ilgili araştırmalardan  bahseder ve makalesinde eski yerleşim yerinin yamaçlarının çakmaktaşlarıyla dolu olduğu, en yüksek iki tepeciğin üstünün gömütlerle kaplı olabileceğini ve alanın büyük bir eski bir mezarlık olduğunu yazar.

1963 yıllarında yapılan yüzey araştırmalara rağmen,  o dönem arkeoloji bilgisi Xirabreşk’in önemini anlamaya yetmemiş, çalışmalar raporlamayla kalmıştır. O yıllarda yüzey araştırması yapan ekipte yer alan Robert. J Braidvood   ve Halet Çanbel Göbeklitepe  yerine   Diyarbakır /Ergani sınırları içinde yer alan,  halk arasında Qota Berçem/yani tarihte ilk gelişkin köy örneği  olan Çayönü’nde kazı yapmaya karar vermiştir. Bu nedenle Karaharabe binlerce yıllık  ıssızlığıyla tekrar baş başa kalmıştır. Bu nedenle, uzunca bir süre Xirabreşk çevresinde  ve neolitik eserlerin gömülü bulunduğu tepede herhangi bir araştırma yapılmaz. Neolitik alan binlerce yıllık uykusuna devam eder ve sıradan bir yerel ziyaret olarak varlığını sürdürür.

Xirabreşk’in binlerce yıllık uykusundan uyanması ancak 1994 yılında mümkün olur.  Mezopotamya’da bir çok arkeolojik  kazıya katılan eski çağ uzmanı ve deneyimli Alman arkeolog Klaus Schmidt, Newala Çori** arkeolojik alanı kurtarma kazılarından çıkan gömütlerden yola çıkarak, çevrede daha eski neolitik yerleşimlerin  olabileceğini ve daha kapsamlı  arkeolojik araştırmalar yapmanın gerektiğini düşünür. Schmidt’in amacı, Newala Çori’de ortaya çıkarılan eserlerin öncesine ulaşmak, neolitik devrin kodlarını çözmek, eski yaşamın izlerini gün yüzüne çıkarmaktır. Bu amaçla ilk adım olarak Newala Çori, çevresinde bulunan tepe ve vadilerde araştırmalar yapmaya başlar. Höyükleri inceler, eski yerleşim yerleri olabilecek arazilerde yüzey çalışmaları yürütür.  Engebeli ve yüksek tepelerde geçmişin izlerini bulmaya çalışır. Yapılan çalışmaların raporlarını inceler, bölge ile ilgili makaleleri okur. Araştırmalarını Newala Çori’nin doğusunda bulunan Urfa merkeze bağlı  Xırabreşk Köyü civarına kaydırır, buraya yoğunlaşır. Nevali Çori’de çıkan eserlerin ışığında, alanda  görülebilen  çakmak taşı, mermer buluntuları, taş parçalarının neolitik devirlerden kalma ihtimali göz önüne alarak çalışmalarını derinleştirir. Alan hem Nevala Çori’ye yakındır, hem de aynı jeolojik zemine sahiptir. Bu benzerliği önemser. Özellikle zeminin yek pare kireç taşı olması, toprak yüzeyinde yoğun  çakmak taşı bulunması, çevrede bulunan vadilerde bloklar halinde mermer kayaçların çokluğu, ağırlıklı olarak burada araştırma yapmasına neden olur. Alan hakkında bilgilerini çoğaltmak ve somutlaştırmak için Urfa Arkeoloji Müzesinde çalışmalarına devam eder. Klaus, eski çağlardan kalma taş eserlerden yararlanıp, bir işaret bulacağını düşünerek müzede daha fazla zaman geçirmeye başlar. Bilinmeyen bir çok taş eserin müzede bulunduğunu  bildiğinden müze bahçesinde, kıyıda köşede bulunan taş eserleri inceleyerek araştırmalarına devam eder.

Müze görevlileri, 1980’li yıllarda Xirabreşk  Köyü sınırlarında bulunan tepede,  çift süren Şavak Yıldız adlı çiftçinin  bulduğu  heykel ve bazı taş parçalarını müzeye getirdiğini söylediğinde heyecanı katlanarak artar. Müzeye getirilen heykeller, o yıllarda neolitik döneme ait eserler  bilinmediği için önemsiz bulunmuş, buna rağmen depoya kaldırılmıştır. Bu bilgi,Klaus’un araştırmasında adeta bir katalizör etkisi yapar ve çalışmalarını hızlandırır. Müze görevlileriyle birlikte heykeller inceledikten sonra doğru iz üzerinde olduğunu anlar. Ancak alınacak çok yol vardır. Müzedeki heykel ve taş parçalarının neolitik dönemden kaldığına neredeyse emindir. Kesin bir sonuca varmak için alandan  aldığı örnekleri radyo karbon testine gönderir. Çıkan sonuç tahminlerini doğrular.

Schmidt, aradığı yeri bulduğuna karar verir ve hiç vakit kaybetmeden alanda arkeolojik çalışma için çalıştığı Alman Arkeoloji Araştırma Enstitüsünü*** bilgilendirip kazıya başlama izni ister. Zaten enstitünün deneyimli arkeoloğu olduğu için işler kısa zamanda yoluna girer, Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığından da gerekli izinler alındıktan sonra 1995 yılında Göbeklitepe’yi tarih sahnesine çıkaracak kazı serüveni resmen başlamış olur. Urfa merkeze bağlı Xirabreşk Köyü sınırları içinde yer alan Karaharabelerde, böylelikle yüzyılın arkeolojik keşfine imza atma süreci start alır.

İlk yıl çalışmalar tepede gözden uzak, ıssız arazide sıradan bir kazı olarak yürür, pek kimsenin ilgisini çekmez. Tek tük meraklı kazıları görmeye gelir. Zamanla yüzeyde bulunan taşların etrafı açılmaya başladığında artık keşfin kapısı aralanır ve dünyanın en eski kült merkezi tarih sahnesine çıkar. Taş devri insanları tarafından inşa edilen gizemli  taş anıtlar 12 bin yıl sonra gün yüzü görür. Bu ilginç anıtsal taşlar gün yüzüne çıktıktan sonra artık adı Göbeklitepe olan alana ilgi artar, kazılarda çıkan eserler arkeolojik çevrelerce konuşulmaya başlanır.

Ben de tam o yıllarda Urfa merkezde öğretmen olarak çalışıyor, zaman zaman belgesel fotoğraf çekimlerine çıkıyordum. Kazıların başlamasından iki yıl sonra ortaya çıkarılan eserleri görmek ve mümkünse fotoğraflamak amacıyla Göbeklitepe’yi ziyaret etmiştim.  Kazı alanında ilk gözüme çarpan ortaya çıkarılan T şeklindeki birkaç dikili taştı. İtiraf etmeliyim ki, ilk anda kafamda  olayın büyüklüğü canlanmamış, taşların anlamını da çözememiş,ortaya çıkarılan dikili taşların kısa sürede bilimsel tarih anlayışını değiştireceğini kavrayamamıştım.

O gün ünlü arkeolog öğretmen olmam nedeniyle, taş devri ustalarının inşa ettikleri taş eserleri, o denemin sanatını ve büyük devrimlerin eşiğinde son avcı toplayıcıların yaşamlarını, inşa ettikleri alanı bizzat kendisi anlatarak büyük bir incelik göstermişti. Kazı alanın çevresinde yürürken  “Kazılan alanda  toprağa dikkat edersen, renkleri farklı toprak kütlesi görürsün. Bu toprağın her katmanı farklı bir devri, yani binlerce yıllık süreci yansıtıyor.” diyordu.

O gün, kazı alanından ayrılırken gün batmak üzereydi ve zihnim 12 bin yıl öncesine gidip gidip geliyordu. Taş dışında hiçbir aletin olmadığı bir dönemde dikili taşların nasıl yapıldığı, kurak tepede bu taşların neden dikildiği zihnimi kurcalayan ilk sorulardı.

Sonraki zamanlarda  birkaç kez daha gidip, geldim. Kazılar ilerledikçe ziyaretlerim biraz daha arttı. Arkeologlarla birlikte kazı alanında zaman geçirdim ve çokça fotoğraf çektim. Her seferinde daha fazla dikili taşın ortaya çıktığına tanıklık ettim ve yeni bilgilerle döndüm. Kazı alanında çıkan gömütlerin  büyüklüğü, taşlar üzerinde bulunan sembol ve yüksek kabartmalar, heykel örnekleri geçmişi anlamamı kolaylaştırsa da zihnimde yeni soruların belirmesine neden oluyordu. Her yeni bir bilgi zihnimde yeni soruların belirmesine neden oluyordu.

Ortaya çıkarılan anıtsal taşlar, Klaus’un verdiği bilgilerine göre  M.Ö on bininci yıllarda taş devri insanları tarafından inşa edilmişti. T şeklindeki dikili taşlar,  akıllara tapınak kavramını getirse de  Klaus Schmidt o dönemde oldukça temkinliydi. “Görevim şimdilik bu en eski kült merkezini sorunsuz kazmak ve gün yüzüne çıkarmak. Yorum yapmak için henüz çok erken. Burası bilinen bilgileri sarsacak ve tarihi çok daha gerilere götürecek. Henüz yolun başındayız, konuşmak için çok erken” diyordu.

Kazılar süreç içinde ilerliyor, benim kafamda ise “Göbeklitepe” isminin nasıl ortaya çıktığı takılıyordu.  Bu merakımı gidermek için ziyaretlerimin birisinde alan hakkında sohbet ederken Klaus’a  kazı alanına verilen Göbeklitepe isminin nereden esinlendiğini sordum. Hiç ciddiyetini bozmadan şunları söyledi: ”Alanın aradığımız yer olduğuna kanaat getirdikten sonra kazmaya karar verdik. O yıllarda bazı köylüler, bu tepeye çoğunlukla Gobekli diyorlardı. Başka özel bir ismini duymadık. Biz de bu isme sadık kalarak Gobeklitepe ismini uygun bulduk. Böylelikle Göbeklitepe ismi tarih sahnesine çıktı. Bu isim bize ait değildi, halkın söylemlerinden yola çıkarak bir senteze gitmiştik. ”

Göbeklitepe, dikkat çekici bir isim olsa da, tepenin yer aldığı köyün asıl adı Kürtçe Xirabreşk’ti. Kürtçe Xirabe, viran ya da terk edilen yer, karaharabe anlamına geliyordu. Alanın geneline Xırabreşk, kazı yapılan yere ise ziyaret, Kürtçe Girê Miraza denildiğini hatırlattığımda  Klaus, “Girê Miraza ismi orijinal bir isim. Keşke kazı başlamadan bu ismi duysaydık. Alanın ruhuna da uygun düşerdi. Ancak kayıtlara ilk duyduğumuz isim geçti.” diyordu.

Göbeklitepe’nin içinde yer aldığı geniş engebeli bölgeye Xırabreşk ya da Kara Harabe,  ziyaret ve  resmi ismi olan Örencik isimlerinin bir tesadüf olmadığı, antik dokusuna uygun verilen adlarla kendini var ettiği anlaşılıyordu.

O yıllarda kazılar sürerken çevre köylere hem fotoğraf çekmek, hem de alanla ilgili mitolojik bilgiler bulabilir miyim düşüncesiyle birkaç ziyaret yapmıştım. Çevre köylerdeki yaşlıların anlattıklarına göre; kazı yapılmadan önce Göbeklitepe’de oldukça yaşlı bir dardağan ağacı varmış. Ağaç tepede görünür olduğu için insanları buraya çeker, tepeye bir kutsiyet kazandırır, ziyaret olarak kabul edilirmiş. Ama ne yazık ki ağaç zamanla kurur ya da birileri tarafından kesilir. Bundan dolayı tepe uzunca bir süre çıplak kalır, ziyaret az da olsa unutulur. Çoğu insan tepedeki ağacı ziyaretle özdeş gördüğü için ziyaretler azalır. Ta ki, bir süre sonra çıplak kalan tepeye yeniden bir ağaç dikilene kadar bu durum sürer. Tepenin ağaçsız kalmasının uğursuzluk getireceğini düşünen köylüler, tepeye bir dut ağacı diker. Bu ağaç, boy vermeye başlayınca  ziyaretler yeniden artar.  İlginç olan yörede bulunan bir kaç tepede halen yaşlı dardağan ağaçlarının  bulunması ve buralara ziyaret denilmesi. Dardağan ağacı hem uzun yaşayan, hem de Kürtlerde kutsiyet bahşedilen bir ağaç. Yer, konum belirlemede en eski zamanlardan beridir kullanılan bir ağaç türü. Mezopotamya genelinde yetişen bu ağacının kesilmesi günah kabul edilir. Bölgede yer yer tepelerde oldukça yaşlı dardağan ağaçlarının bulunması inancın halen sürdüğünü gösteriyor.

O tarihte çevre köylerde hayatlarını sürdüren yaşlıların hemen hemen tümü tepede bir ziyaretten bahsettiler. Keza, aynı durum başka tepe yerleşimlerinde de vardı. Özellikle, gözden uzak ve yüksek tepelerde dardağan ağacı varsa ziyaret olarak kabul ediliyordu. İlginç olan “zîyar” Zazaca görkemli, kutsal ağaç  anlamına gelir. Ve ziyar, yani görkemli ağaçların olduğu tepeler ziyaret olarak kabul edilir. Ziyardan zîyaret türetilmiş olabilir mi bilmiyorum. Belki dilbilimciler bu konuda bir açıklama yapabilir.

Tepedeki ziyaretle ilgili anlatılanlara göre yıllarca hasta olan, çocuğu olmayan kadınlar buraya gelerek şifa bulmak için adaklar adadılar. Ağır kötürüm hastalar geceyi tepede geçirdiler. Geceyi tepede geçiren hastalar,  taşlar arasından beyaz bir yılanın çıktığını, bir nöbetçi edasıyla ortalıkta dolaştıktan sonra tekrar inine geri döndüğünü söyler. Bazı hastalar gece yılanı gördüklerinde tutmayan ayaklarının tuttuğunu, kötürüm gittikleri ziyaretten yürüyerek eve geldiklerini söylüyormuş.

Halk arasında anlatılan beyaz yılan hikayesine paralel  kazılarda ortaya çıkarılan anıt taşlar üzerinde çok sayıda yılan kabartmaları bulunması işi ilginç kılıyor. Bu bir tesadüf mü yoksa  ortak bir algı mı? Bilemiyorum binlerce yıllık ilginç bir metafor…

Kazılar ilerlediğinde Göbeklitepe’nin ziyaretçi profili  değişir ama işlevi değişmez. Bütün dinlerden, etnik yapılardan, kültürlerden insanlar burayı görmek amacıyla gelse de ağacın dallarına dilekte bulunarak bez bağlama devam eder. Uzaklardan gelenlerin ağacın etrafında zaman zaman ayine benzer ritüeller yaptıkları da görülür. Bin yılların eski çağ ziyareti artık dünyaya mal olmuş bir dilek tepesine döner. Göbeklitepe’nin belki de 12 bin yıldan fazla bir süredir aynı amaca hizmet ettiğini söylemek yanlış olmayacak. Bir mabet demek belki kavram olarak tam karşılamayabilir. O dönemin ruhuna uygun bir buluşma yeri, ritüel merkezi, belki de üreme amacıyla cinselliğin kutsandığı sıra dışı bir yer…

Göbeklitepe geniş görüş mesafelerine hâkim, stratejik coğrafi konumu, inanılmaz büyüklüğü, alanın neolitikten kalma özel bir yer olduğunu kanıtlar niteliğinde. Klaus Schmidt, kazıya başladığında dünyanın en eski kült merkezine ulaşacağını o günlerde belki de hayal etmiyordu. Ancak kazı alanının eski dünyanın önemli bir yeri olduğunu tahmin ettiği kesindi.

Kazı ilerledikçe,  tarih öncesi yaşam ve uygarlığa geçişle ilgili yerleşik bilgileri altüst edecek buluntular ortaya çıkacak, sarsıcı bilgilere ulaşılacaktı. Kazıların başladığı tarihten önce bilimsel tarihin Sümerlerle başlanıldığı düşünülürken, ortaya çıkarılan Kült Merkezinin 12 bin yıllık olması nedeniyle tarih anlayışı da kendiliğinden değişecekti. Tarih öncesi karanlık devirler olarak adlandırılan zaman dilimi, en eski kült merkezi sayesinde daha somut verilerle yorumlamaya elverişli hale geliyordu. Yazının bulunduğu M.Ö üç  bininci yıllar  somut tarihin başlangıcı kabul ediliyordu. Öncesi ise karanlık dönem olarak tanımlanıyordu. Oysa ortaya çıkarılan Göbeklitepe,   “Bilimsel Tarih Sümer’le başlar“ tezini sarsıyor, tarihsel süreç çok daha gerilere giderek, bilimsel tarihin başlangıcı da artık Sümer değil, çok daha gerilere, neolitik topluma kadar geriye gidiyordu. Burada ki kazılar arkeoloji dünyası açısından bir devrim niteliğindeydi.  Yazının bulunması önemli  bir başlangıçtı ama tarih çok daha gerilerden ses veriyordu artık. Yazı yoktu ama soyut semboller vardı.

Göbeklitepe’de ortaya çıkarılan taş yapılar hem tarihsel süreci 7 bin yıl daha gerilere hem de  karanlık devirlere olan bakış açısını değiştirir. Yeni düşünceler, yeni arayışlar ve inşa edilen kült merkezlerinin öncesi tartışılmaya başlanır. Göbeklitepe inşa edildiğinde yazı yoktu, bildiğimiz anlamda bir hiyerarşik kurum ortaya çıkmamıştı ve en önemlisi avcı toplayıcı toplumlarda gelişmişlik düzeyleri bilinmiyordu. Göbeklitepe gibi anıtsal  yapıların inşası, yapının asırlarca kullanılması akıllara bir çok soru getiriyor, neolitik dönemin bilinenden daha farklı bir zaman olduğu düşüncesini gelişiyordu.

Göbeklitepe’nin keşfi  bütün bunlara yeni yaklaşımlar getirdi.  Tarım devrimin henüz yaşanmadığı, yerleşik düzene geçilmediği düşünülen  bir dönemde neolitik çağın taş ustalarının etkisi asırlar sonra ortaya çıkacak eserlerle yerleşik hayata ve tarım devrimine geçişi hızlandırdıkları anlaşılıyordu. Karanlık  dönemlerde dikilen taşlar, gerçek boyutlu  heykeller, anıtsal stellere işlenen yüksek kabartmalar o dönemin zihin dünyası hakkında önemli bilgileri yansıtıyor,  tarihin karanlık dehlizini 12 bin yıl geriden aydınlanıyordu. Kazı alanında yerleşik hayatla ilgili izler bulunmasa da bilinen bilgilerin dışında bir hayat sürdürüldüğü açığa çıkıyordu. Karanlık dönem olarak bildiğimiz zaman diliminde insan toplulukların yaşam tarzları ve ortaya koydukları eserler insan zihnini zorlayacak türdendi. Gerek olağanüstü taş anıtların dikilirken kullanılan mühendislik hesaplamaları, gerekse de taşlara işlenen yüksek kabartma örnekleri, soyut semboller o dönemin hiç kuşkusuz gizemli olduğuna tanıklık ediliyordu.

Göbeklitepe ve daha sonra kazılan benzer alanlarda ortaya çıkarılan buluntular, hem tarihin en gizemli kapılarını aralıyor, hem de insanlığın geçmişine güçlü bir ışık tutuyor. 12 bin yıl önce yani  erken neolitik dönemde, son avcı toplayıcılar tarafından inşa edilen bu sıra dışı kült merkezinin gizemi henüz çözülmese de tarihsel sürecini değerlendirme imkânı var artık. Henüz çok bilinmeyeli bir denklemle karşı karşıya olunsa da eserler adeta binlerce yıl öncesinin ışığını günümüze taşıyor. Bu alanlarda vurulan her kazma yeni keşiflerin kapısını aralıyor, tarihin karanlık perdesinde gedik açıyor…

Devam edecek…

@Şeyhmus Çakırtaş

Paylaş:

Yıldızları sönen kent: Ani

        

      Kars’a seyahat edenlerin çoğunlukla ziyaret etmek istedikleri Ani Harabeleri son yılların en popüler ören yerleri arasında yerini aldı. Şubat ortalarında Kars’a seyahat etmişken harabeleri görmek, gezmek ve fotoğraflamak için Ani’ye doğru yola çıktığımda, ören yeri ile ilgili doğru dürüst bilgi sahibi değildim. Kıyıda köşede okuyup, duyduklarımın dışında bildiğim yoktu. Bu nedenle seyahat öncesi tüm bildiklerimin üzerine sünger çekerek; tarihi kalıntıları yerinde görmek, geçmişle günümüzü kıyaslamak istedim. Elimde ne bir broşür, ne de yanımda rehberlik edecek birileri vardı. Her şeyi doğalına bırakarak biraz tarih, biraz gözlem ve çokça fotoğraf çekerek bin yıllık süreci anlamak istedim. Ani Harabelerini gezerken, hikâyesinde kayboldum, yıkıntılarına üzüldüm, taş ustalığına hayran kaldım. Tarihin parlak kentlerinden biriyken; terk edilen, baykuşlara yuva olan kadim kentin kederini gördüm,  hikâyesinin izini sürerek, yazıyı kaleme almaya çalıştım.

1001 kilise veya 40 kapılı şehir olarak bilinen Ani Antik Kenti, Kars’ın güneydoğusunda yer alır. Çağlar boyu birçok istilaya uğrayan Ani, Arpaçay Vadisini gören yüksek bir konuma inşa edilmiş. 78 hektar alan üzerine kurulu kentin ilk sakinleri Urattular olmasına rağmen süreç içinde çok kavim görmüş, savaş ve istila nedeniyle pek çok kez el değiştirmiş.

933 yıllarına gelindiğinde Ermeni Bagraduni Hükümdarları Tarihi İpek Yolu üzerinde Ani adında müthiş bir kent inşa ederek tarihe geçtiler. Çok sayıda kilise, han, hamam, çarşı yaparak ticari ve dini avantajları kullandılar. Dönemine göre oldukça parlak, çağdaşlarına göre canlı, stratejik ve kutsiyeti olan bir şehir yarattılar. Giderek zenginleşen, ticaret merkezine dönen, nüfusu artan kent haliyle dikkatleri üzerine çeker. Önceleri irili ufaklı saldırılar zamanla savaş ve istilaya döner. Yönetimler düşer, kent bir çok kez el değiştirir.

Tarihteki adıyla Ani, bugünkü ismiyle Ocaklı Köyü sınırları içinde olan kent, 1522 metre yüksekliği olan bir arazi üzerinde kurulmuştur. Kentin yakınına gelindiğinde ilk göze çarpan, halen ayakta olan görkemli surlarıdır. Yöreye özgü volkanik taşlardan inşa edilen surlar kasvetli görünürken, arkasında uzanan karlı dağlar masalımsı bir âlemi andırır. Kenti çevreleyen Surların dibine kadar gelindiğinde artık sessizlikten öte bir durağanlık görülür, zaman yavaşlar, tarih usulca geriye akar. Burada Ani bambaşka bir dünyaya açılan kapı gibidir. Ne zaman dündür, ne de şimdiki zaman bu gündür. An, belirsiz bir vaktin tanımsız kalıntısıdır.

Kenti üç taraftan çevreleyen surların uzunluğu 4500,  yüksekliği 8 metredir. Hisarlı şekilde inşa edilen surların birden çok kapısı olduğu anlaşılıyor. Ana girişi bir kamyonun rahatça geçebileceği büyüklükte inşa edilmiş. Ani kent surlarında uygulanan mimari teknik diğer kent surlarından biraz farklıdır. Dışardan gelecek saldırıları etkisizleştirmek,  kenti daha iyi savunmak, saldırılar sırasında zaman kazanmak için surlar karşılıklı iki duvar halinde inşa edilmiş, yüksek duvarların arası da hendek görevi görsün diye boş bırakılmıştır. Bu nedenle kentin Aslanlı Kapısından giriş yapıldığında karşınıza görkemli başka bir taş duvar çıkar. Yönlendirme tabelasını izleyerek sola doğru ilerleyince, aynı görkem ve büyüklükte başka bir kapı sizi karşılar. Ani’de sur kapıları savunma stratejileri gereği karşılıklı olmayıp, farklı konumlarda inşa edilmiştir. Bu mimari teknik saldırılara karşı önemli avantajlar sağladığı için düşünülmüş.

Eski zamanların her iki kapısından geçince yüksek duvarlar, görkemli hisarlar dikkat çekerken, antik kenttin inşa edildiği geniş alan göz alabildiğince uzanır, kalıntılar dağ dokusuna karışır. Benim gibi ilk defa ziyarete gelenler muhtemelen bu noktada geçmişe ışınlandıklarını düşünürler. Kenttin içlerine doğru sağa, sola ve batıya açılan sokaklar, patika yollar bir zamanlar alanda gerçek anlamda bir şehrin olduğunu gösterir.

İnsan Ani sokaklarını adımlarken, geçmişin görkemi ile yıkıntıları arasında gidip gelir. Kah üzülür, kah yapıların ihtişamı karşısında hayran kalır. Özellikle yüksek kubbeli kiliseler insanda müthiş bir etki bırakır. Ses akustiği,  taş duvarların mükemmel estetiği yapılarda yoğun bir emeğin olduğunu gösterir. Kentin derinliklerine doğru keşişsen bütün yollar kiliselere çıkar. Her köşe başında bir kilise inşa edildiği yön levhalarından anlaşılıyor. Halen ayakta olan ama kaderleriyle baş başa kalan birçok kilise kalıntısının kentin dört bir yanında olması Ani için kutsal kenti tezini destekliyor.

Artık harabe olan kentin sokaklarında geçmişten gelen derin bir sessizlik var. Kalıntılar, yıkıntılar, her şey o kadar sessiz ve ıssız ki insan biraz ürküyor. Nereye baksan tarih,  taşlara dokunsan dile gelecek çığlık. Kimler gelmiş, kimler göçmüş bu topraklardan? Ani ilk çağlarda Urartu, Med, Pers egemenliğini görmüş. Gelen yıkmış, giden bir iz bırakmış. Kent her türlü dış baskı ve saldırıya karşın dini inancını, mimari yapısını korumuş. Ermeni taş ustalarının duvar örmede, taşa ruh katmada dünya ölçeğinde usta olduklarını az çok bilirdim. Ani Kalıntılarını gezince bu düşüncem biraz daha pekişti.  Kalıntılarda ustalıktan öte bir durum söz konusu. Her açıdan yapılan ince hesaplamalar, estetik kaygılar; mühendislik bilgileri ne kadar yetenekli olduklarını gösteriyor.

Kentin çoğunluğu Hristiyan olsa da, ilk dönemlerinden kalan cami ve bir Ateşgâh günümüze kadar ulaşmış. Bu gün ibadete açık olan Cami, İslam mimarisini pek yansıtmasa da cami olarak tarihe geçmiş ve bu günlere ulaşmış. Belki başka bir kamusal bina camiye çevrilmiş de olabilinir. Tarihi kaynaklara göre bu güne ulaşan cami Ani’ye hakim olan Kürt Şeddadi Keyası Ebû’l Şücâ Menûçehr tarafından inşa edildi yazılı.

Ayrıca ören yerinde kilise ve kamusal kalıntılar arasında Zerdüştlerden kalma eski bir tapınak/ateş gâh ayrık olarak zamana direniyor. Bu ateşgahın kent sakinlerince mi yoksa  istilası sonucu gelen kavimler tarafından mı  inşa edildiği pek bilinmiyor olsa da ateşgâh Pers izi olarak değerlendiriliyor.

Kentin her tarafı tarih demek pek abartı sayılmaz. Nereye baksan geçmişte görkemli bir yapının izleri görülür. Kimisi tümden yıkılmış, kimisi halen belli oranda ayakta kalmayı başarmış olmaları oldukça etkileyici. Olağanüstü taş işçiliği, yüksek kubbeli iç mekânlar, zamana direnen taş yapılar insana geçmişe yolculuk yaptıran koca bir Orta Çağ kentidir. Ani Harabelerinin ötesi ise artık Ermenistan’dır. Kars Ermenistan sınırı ise 1920 yıllarında Arpa Çay kanyonu olarak belirlenmiş.

Ani inşa edildiği yıllarda bir dini merkez, kültür ve ticaret şehri oldu, zenginleşti. Kafkasların Akdeniz’e açılan kapısı olarak bilindi. Arpaçay üzerine kurulan Taş Köprü İpek Yolunun daha hızlı ve transit geçişini sağladı. Onlarca ticaret kervanı Kafkaslardan Anadolu ve Mezopotamya’ya geçmek, oradan Akdeniz’e ulaşmak için Ani yollarını kullandı; konaklayıp, ruhani atmosferini teneffüs etti.

Bu kutsanan kentin stratejik konumu ve iktisadi geleceği düşmanlarının iştahını kabartı, kısa sürede ortaya konulan başarı hazmedilmedi, saldırılara maruz kaldı. İlk saldırı dindaşları olan Bizans’tan olur. 1045 yıllarında Bagraduni Ani’ye saldırarak Bağraduni Krallığını yıkar, ciddi zarar verir. Ani’nin Bizans hükümetinden çok uzakta olması egemenliklerini de gevşetir. Bu durumdan faydalanan  Kürt Şeddadi Beyliği 951 yıllarında kenti kontrol altına alır. Ermenilerle akrabalık bağı kurarak, kent yönetimini ele geçirir. Bir süre idare yönetir, yapıları tamir eder, ticareti geliştirmeye çalışır.  Ancak Selçuklu Sultanı Alparslan 1064 yıllarında Ani’yi ele geçirerek,  Şeddadilerin egemenliklerine son verir. Selçuklular tam bir yönetim kuramadan kent bu kez 1236’da Moğol saldırılarına maruz kalır, yakılır, yıkılır, yağma edilir. Kent bu süreçlerde başsız, yönetimsiz kalır. Her gelen kenttin birazını yıkar, kontrolü altına almak için de kendine benzetmeye çalışır.

Bu tarihsel kaos ortamında kent ihtişamını kaybeder. Ordular kapılarına dayanır, İmparatorlara ait atların  toynakları altında inler. Savaş, istila, yıkım derken bölgede 1319 yıllarında yaşanan şiddetli depremlerde kenttin büyük kısmı yıkılır, hayatta kalanlar göç eder, kentte az sayıda nüfus kalır. Kent toparlanmaya, yeniden ayağa kalkmayı çabalarken; bu kez Timur’un saldırılarında ciddi yaralar alır. Buna rağmen kent az nüfusla varlığını sürdürür ta ki  1500  yılların başlarında başlayan Osmanlı İran savaşları son noktayı koyar. Kenttin güvensiz bir ortama sürüklenmesi, savaşın sık ve sürekli olması başta İpek Yolunda ticari hareketliği olmuşuz yönde etkiler. İklim koşulları, tarımsal faaliyetlerin azalması ve artan Osmanlı tehdidi kent sakinlerinin bir daha dönmemek adına yurtlarını terk etmesine neden olur.  Kiliseler, mabetler, çarşılar sahipsiz kalır, harabeye döner ve bir kent sönükleşerek tarih sahnesinden çekilir. Ani kutsiyetini, kentinin görkemli yapılarını, ticaretini savaşlarla, depremlerle kaybetmeseydi belki de Hristiyan dünyasının önemli dini merkezi olarak günümüze ulaşacaktı.

Sonsuz enerji

Her şeyin bir ömrü var. Sonsuz olan nedir, düşünce mi yoksa maddenin kendisi mi?
Madde zamanla yok oluyor. Onu biliyoruz. Düşünce ise sonsuzlukla yarışıyor. Düşüncenin bir ağırlığı yok, hacmi de. Ama yeryüzünde en ağır ve en geniş yer kaplayan kavram düşüncedir. Elle tutulmaz, ama hep senledir. En küçük yere sığar ama bütün evreni kapatacak güçtedir.
Çünkü düşünce tanımlanmamış enerjidir. Her yerdedir, ışıktan hızlı, sesten güçlü, ateşten daha yakıcıdır.