Beyazın aydınlığı…

Beyazın aydınlığıyla siyahın gölgesi arasına sıkışmış bir zaman diliminde mevsim kışın sert modunda. Yakınlarda bulunan Karacadağ’da zemheri ayının etkisi olsa gerek. Çünkü kar az yağar berrî şehrinde. Berrî ova demek. Bazen yıllar geçer, zaman titrer ama kar bir türlü yağmaz. Yağsa da daha yeryüzüne inmeden erir, gider.
Bu günde o günlerden biriydi.
Gökyüzünü kaplayan puslu gri,  üzerimize düşen kar tanelerini değil; kentin, sokakların ve insan zihninin üzerini örten o sessiz melankoliyi de beraberinde getiriyordu.

​Bina görevlisi olduğu herhalinden belli olan reben elindeki şemsiyesiyle kendi gölgesini taşıyarak sokakta yürüyen tek figür; kalabalıklar içinde yalnızlaşan, kendi içine çekilen insanın zamansız bir simgesi gibi. Başının üstündeki şemsiye, onu yalnız kar yağışından değil, dünyanın tüm gürültüsünden ve karmaşasından da koruyan sığınak bir çatı gibi duruyor. Adımları yavaş, duruşu durgun; sanki bir yere gitmekten ziyade, o anın dondurucu sessizliği içinde kaybolmayı seçmiş.

​Yanı başında boylu boyunca uzanan karla kaplı aracın yüzeyi ve yukarı doğru çekilen elektrik telleri, şehir yaşamının o yapay ve soğuk katılığı ile doğanın beyaz örtüsü arasındaki çatışmayı gözler önüne seriyor.

​Bu hava bana; hayatın akışı içinde bazen en duru, en içe dönük ve en hakiki anların, sadece tek bir insanın soğuk bir kış sabahında attığı sessiz adımlarda saklı olduğunu fısıldıyor. 
Fotoğraf hayata akıyor, hayat ise zamana…

Payiz ve zamanın çarkı…

Urfa’da iki yok yok üç ay süren yüksek ama çok yüksek sıcaklık eylülün ortalarında az da olsa düşmeye başlar. Bu günlerde biz Kürtlerin xeyr bereket dediğimiz baranê payiz yağmasa da arada bir sonbahar rüzgarları kadim kuçeler daracık kısımlarında hissedilir. Buna rağmen güneş sıcak ve yakıcıdır. Bu zamanlarda gökyüzü ise görsel bir şölene ev sahipliği yapar. Kızıllaşır günün son demleri. Güneş battı batacak. Bir kaç bulut ise ateş rengine döner, güneşin ışınlarında. Güneş sanki yeni bir zamana yolculuk başladı demeye getirir….
Bu nedenle kızıllaşan gökyüzü güzün ilk yüzüdür. Sevgilinin yüzü gibidir. Doğru zamanda gördün gördün, görmedinse karanlıkta danstır zamanın çarkı…

Zam û zam

Mazot 100 lirayı aşınca

Uzun süredir petrol ürünlerine gelen zam yeni bir eşiğe ulaştı. Bugün itibarıyla mazotun litresi 100 lirayı aştı. Bunun ne anlama geldiğini toplum olarak çok iyi biliyoruz. İğneden ipliğe herşeyin fiyatı artacak. Çarşıda, pazarda, mutfakta herkesin canını sıkan bu durum nereye kadar gidecek? Mazot ve diğer akaryakıt zamları nerede duracak?

Bunu bilen yok.

Artık otomatikleşen zamları kanıksamış durumdayız. Hatta zam haberlerinin gelmediği günlerde bile insanlar, “Yakında zam gelir” diye konuşmaya başlıyor. Halk kendi arasında fısıltıyla konuştukça zam haberleri de peşi sıra geliyor.

Oysa akaryakıta gelen her zam, yalnızca aracın deposuna yansıyan bir maliyet değil. Yakıt, hayatın hemen her alanında kullanılan temel bir girdidir. Tarladan fabrikaya, nakliyeden market raflarına kadar uzanan bir zincirin parçasıdır. Bu nedenle yakıt fiyatındaki artış, doğal olarak satın aldığımız hemen her şeyin fiyatına yansıyor. Ekmeğin fiyatı artıyor, su pahalılaşıyor, eğitim giderleri karşılayamaz noktaya geliyor.

Yakıta gelen zama karşın, gelirler artmıyor.

Ücretli çalışanlar, emekliler, işsizler ve sabit gelirle yaşamaya çalışan milyonlarca insan artan fiyatlar karşısında ne yapacak? Elde edilen para, artık temel ihtiyaçları karşılamaya yetmiyorsa insanlar harcamalarını nasıl sürdürecek?

Ne yapılacak, nereye başvurulacak?

Alın size güncel bir soru? Cevaplayana aşk olsun….

Artık biliyoruz ki mesele yalnızca bir litre mazotun kaç liraya satıldığı değil. Mesele, insanların gelirleriyle yaşam maliyetleri arasındaki makasın giderek açılmasıdır.

Bugün mazot 100 lirayı aşıyorsa bunun yarın ulaşım ücretlerine, gıda fiyatlarına, üretim maliyetlerine, lojistiğe ve dolayısıyla bütün yaşam giderlerine nasıl yansıyacağını düşünmek gerekiyor. Bu zamlar öyle masumane sonuçlar doğurmayacak.

Peki, bu zamlarla nasıl baş edeceğiz?

Vatandaşın önüne sürekli “zam” konulurken, gelirlerin nasıl korunacağı da aynı ciddiyetle ele alındığını söylemek mümkün değil. Devlet bu durumu fırsata çevirmiş görünüyor. Dünyada petrol fiyatları yukarıya doğru artıkça, içte de fiyatlar daha hızlı yükseliyor. Bunun toplumu sarstığı ortada. Herkes muzdarip. Zam yapan kurumlar, fiyatları artırmanın ötesinde, bunun toplum üzerindeki sonuçlarını da düşünmek zorunda. Yıkıcı yönünü de görmek zorunda.

Çünkü insanların artık sadece “Bir sonraki zam ne zaman gelecek?” sorusunu değil, “Bu hayat pahalılığı karşısında nasıl yaşayacağız?” sorusunu sormaya başladığı bir yerdeyiz.

Ve bu soru, görmezden gelinecek bir soru değil.

Çünkü oldukça gerçekçi.

…

Kriz kâr…

Ekonominin dönüşümü; kâr, kriz ve sermaye üzerine birkaç kelam…

Şeyhmus Çakırtaş

Günümüz dünyası alışık olunmayan bir değişim ve dönüşüm sürecinden geçiyor. Devlet yapılarında ve ekonomik sistemlerde köklü, sarsıcı değişiklikler yaşanıyor. Para ve kaynak yönetimi, üretim, pazarlama ve paylaşım süreçleri her geçen gün daha karmaşık hale geliyor.

Eşitliğin bozulduğunu söylemeyeceğim; çünkü ekonomik sistem içerisinde eşitlik zaten büyük ölçüde teorik bir kavramdı. Gerçek yaşamda mutlak eşitlik hiçbir zaman var olmadı. Para ve gücün hükmettiği alanlarda bugün yeni ama özünde oldukça vahşi yöntemler devreye giriyor.

Bu değişimin temelinde teknolojik gelişmeler, bilişim ve savunma sanayisindeki baş döndürücü yenilikler yatıyor. Küresel ekonomik sistemin yeni argümanları, insanlık tarihinin farklı bir evresine işaret ediyor. Yaşanan dönüşüm yalnızca teknik ilerlemelerle açıklanamaz. Aynı zamanda ekonomik sistemin, devlet yapılarının ve toplumsal ilişkilerin yeniden biçimlendiği tarihsel bir döneme denk geldiği açıkça görülüyor. Kripto para, yeni enerji kaynakları ve robotik üretim modelleri yeni dönemin şifreleri olarak karşımıza çıkıyor.

Her şeyden önce, bugüne kadar geçerli olan küresel ekonomik sistem son birkaç on yılda üretimden çok finansal hareketlerin belirleyici olduğu yeni bir yapıya doğru evrildi. Sanayi boyut değiştirdi, tarım alabildiğince makineleşti, ticaret ise her zamankinden daha fazla tekelleşti.

Sermaye dolaşımı hızlandı, dijital teknolojiler ekonomik hayatın merkezine yerleşti ve sanal ekonomik araçlar günlük yaşamın ayrılmaz bir parçası haline geldi. Bir zamanlar güvenli yatırım olarak görülen birçok emtia ve üretim biçimi gözden düştü ya da düşürülmeye çalışıldı. Nakit para yerine kredi kartı kullanımı olağan hale geldi. Bu dönüşüm yalnızca piyasalarda değil, devletlerin işleyişinde ve üretim alanlarında da etkisini gösterdi.

Bugün özellikle küresel ölçekte etkili olan devletler, ekonomik ve teknolojik değişime uyum sağlayacak şekilde yeniden yapılanıyor. Karar alma süreçleri merkezileşirken ekonomik politika alanları uzmanlaşma adı altında daraltılıyor. Devlet ile büyük sermaye arasındaki ilişki her zamankinden daha görünür hale geliyor. Yer yer sermaye, devlet aygıtının önüne geçiyor ve hayati kararlarda belirleyici rol oynuyor.

Ekonomik büyümenin temel ölçütü olan üretim, sürekli tüketimi esas alan bir mantıkla sürdürülüyor. Üretim, dağıtım ve pazarlama süreçleri insan ihtiyaçlarını karşılamaktan çok yeni ihtiyaçlar üretmeye yöneliyor. Tüketim özendirilirken sermaye birikimi yeni bir boyuta taşınıyor. Küresel markalar ve uluslararası şirketler dünyanın farklı coğrafyalarında benzer yaşam tarzları yaratırken, yerel üretim ve yerel kültür giderek daha fazla baskı altında kalıyor.

Yediğimiz gıdadan kullandığımız teknolojiye, giydiğimiz elbiseden okuduğumuz kitaba, izlediğimiz içeriklerden gündelik alışkanlıklarımıza kadar pek çok unsur küresel ekonomik ağların etkisi altında şekilleniyor. Milyonlarca insan aynı tüketim kalıplarına yönlendiriliyor.

Bu süreçte yalnızca ekonomik tercihler değil, düşünce ve yaşam biçimleri üzerindeki müdahaleler de sistematik hale geliyor. Yayınevleri, basın-yayın kuruluşları ve çeşitli düşünce merkezleri küresel ölçekte etkili yapıların etkisi altında şekilleniyor.

Rekabet, verimlilik ve daha fazla kâr kavramları hayatın hemen her alanına nüfuz ediyor. İnsan ilişkilerinden eğitime, kültürden siyasete kadar birçok alan piyasa mantığının etkisi altına giriyor. Böylece insan ihtiyaçlarını merkeze alması beklenen ekonomik sistem, giderek daha fazla kârı esas alan bir yapıya dönüşüyor.

Bu öyle bir noktaya geliyor ki, kâr sistematiğinin işlemesi için neredeyse her şey olağan kabul ediliyor. En yüksek kârın temel ölçüt haline gelmesiyle insan ve doğa ikinci plana düşüyor; aşınıyor, yıpranıyor ve gerçeklikten uzaklaşıyor.

Bu yapı, geçmişten gelen tahakküm sistemlerini büyüterek yeni bir boyuta taşıyor. Tarih boyunca devletler ve imparatorluklar ekonomik çıkarlar doğrultusunda yayılmış, savaşmış ve nüfuz alanlarını genişletmiştir. Günümüzde ise aynı süreç farklı araçlarla yürütülüyor. Askeri müdahalelerin yanı sıra ekonomik yaptırımlar, finansal baskılar, teknolojik üstünlük ve veri kontrolü yeni dönemin temel güç unsurları haline geliyor.

Devletlerin yurttaşları üzerindeki denetim kapasitesi de benzer biçimde artıyor. Dijital teknolojiler, veri toplama sistemleri ve gelişmiş bürokratik mekanizmalar sayesinde bireylerin ekonomik ve toplumsal faaliyetleri daha kolay izlenebilir hale geliyor. Demokrasi, özgürlük ve eşitlik gibi kavramlar siyasal söylemlerde önemini korusa da, bu değerlerin pratikte ne ölçüde karşılık bulduğu giderek daha fazla tartışılıyor.

Küresel dönüşümün en dikkat çekici çelişkilerinden biri de burada ortaya çıkıyor. Sermaye için sınırlar büyük ölçüde ortadan kalkarken, sıradan insanlar açısından yeni sınırlar ve yeni kırılganlıklar oluşuyor. Dev finans şirketleri dünyanın bir ucundan diğerine kolaylıkla hareket edebilirken, milyonlarca insan ekonomik güvencesizlik, işsizlik, savaş, kredi yükü ve artan vergi, yaşam maliyetleriyle karşı karşıya kalıyor. Adeta yeni bir kölelik dalgası şekilleniyor. Mülteci krizleri ve insani felaketler ise ucuz emek sömürüsünü daha da görünür hale getiriyor.

Bütün bunların sonucu olarak ekonomik krizler artık istisnai olaylar olmaktan çıkıp sistemin kalıcı unsurlarından biri haline geliyor. Ulusal paralar değer kaybediyor, gelir dağılımındaki eşitsizlik büyüyor ve insanların geleceğe dair öngörüleri zayıflıyor. Güvenli görünen ekonomik araçlar bir gecede olağanüstü ölçüde değer kaybedebiliyor. Bu durum bazıları için servete servet katmak anlamına gelirken, bazıları için gerçek bir yıkım oluyor.

Çünkü yaşanan dönüşüm aynı anda ekonomiyi, devleti, toplumu ve insanın gündelik yaşamını etkileyen çok katmanlı bir değişimdir. Kârın temel ölçü haline geldiği, krizlerin olağanlaştığı ve kuralların giderek daha esnek uygulandığı bu yeni dönemde asıl soru şudur:

İnsanlık, teknolojik ilerlemeyi ve ekonomik büyümeyi toplumsal adaletle buluşturabilecek mi; yoksa daha merkezileşmiş ve daha eşitsiz bir dünyanın içinde yaşamaya devam mı edecek?

Ekonomik dönüşümün en dikkat çekici yönlerinden biri, insan emeğinin üretim sürecindeki rolünün giderek azaltılması ve yerine robotların ikame edilmesidir.

Sanayi Devrimi döneminde makineler kas gücünün yerini almıştı. Bugün ise yapay zekâ ve robotik sistemler yalnızca fiziksel emeği değil, zihinsel emeğin önemli bir bölümünü de devralmaya başlamış durumda.

Bir zamanlar yalnızca fabrikalarda kullanılan otomasyon sistemleri artık muhasebeden hukuk hizmetlerine, gazetecilikten müşteri temsilciliğine kadar çok geniş bir alana yayılıyor. Yapay zekâ destekli yazılımlar rapor hazırlıyor, veri analiz ediyor, çeviri yapıyor, içerik üretiyor ve belirli ölçülerde karar verebiliyor. Böylece yalnızca mavi yakalı emekçiler değil, beyaz yakalı çalışanlar da teknolojik dönüşümün doğrudan etkisi altına giriyor.

Kapitalist sistem açısından bakıldığında bu gelişme son derece caziptir. Çünkü robot ücret istemez, sendikalaşmaz, emeklilik talep etmez, hastalanmaz ve grev yapmaz. Bir kez kurulan sistem uzun yıllar boyunca düşük maliyetle çalışabilir. Kâr maksimizasyonunu esas alan ekonomik mantık açısından insan emeğinin yerini makinelerin alması kaçınılmaz bir eğilim olarak görünmektedir.

Bugün birçok ülkede teknolojik işsizlik olarak tanımlanan; genç işsizliğinin artması, güvencesiz çalışma biçimlerinin yaygınlaşması ve gelir dağılımındaki bozulma tesadüf değildir. Teknolojik dönüşümün yarattığı verimlilik artışı toplumun tamamına eşit biçimde yansımamakta, ortaya çıkan servetin önemli bir bölümü sermaye sahiplerinin elinde toplanmaktadır. Böylece üretkenlik artarken toplumsal refah aynı ölçüde büyümemektedir.

Daha da önemlisi, insanlık tarihinin ilk kez “gereksiz emek” tartışmasıyla karşı karşıya kalmasıdır. Geçmişte işsizliğin nedeni üretim yetersizliği ya da ekonomik durgunluk olabiliyordu. Oysa bugün üretim kapasitesi artarken işgücüne olan ihtiyaç azalabilmektedir.

Bu durum gelecekte yeni bir toplumsal sınıfın ortaya çıkmasına yol açabilir: Üretim sürecinin dışında kalan, geçici işlerle yaşamını sürdürmeye çalışan ve ekonomik sistem açısından giderek daha az ihtiyaç duyulan geniş kitleler.

Bu nedenle önümüzdeki dönemin temel tartışmalarından biri yalnızca ekonomik büyüme olmayacaktır. Asıl soru, yapay zekâ ve robotların ürettiği zenginliğin toplum içinde nasıl paylaşılacağıdır. Eğer bu zenginlik dar bir sermaye çevresinde birikmeye devam ederse, eşitsizlik bugün tahayyül ettiğimizden çok daha büyük boyutlara ulaşacaktır.

Bugün için kesin görünen tek şey şudur:

Sermaye sınıfı her zamankinden daha fazla güçlenirken, yoksulluk da aynı ölçüde derinleşmektedir.

Mevsimlik Tarım İşçileri: Görünmez Emek

Türkiye’de her yıl mevsimlik tarım işçilerinin sorunları, çoğu zaman trajik olaylarla birlikte gündeme geliyor. Bu bazen bir trafik kazası ya da sel sularına kapılma, boğulma, düşme, haşere ısırığı ve hijyenik sorunlardan kaynaklanan hastalıklar; kimi zaman da arka planda ötekileştiren, ırkçılık kokan; sonuçları ağır saldırılar oluyor. Bütün bunlar bir süre kamuoyunda tartışılıyor, haber bültenlerine ve sosyal medyaya yansıyor; ardından unutuluyor. Sorunların kalıcı biçimde çözülmesine yönelik kapsamlı bir plan oluşturulmadan mesele olduğu gibi bir sonraki yıla devrediliyor. Yıllardır değişmeyen bu döngü, her geçen yıl daha ağır ve daha trajik sonuçların ortaya çıkmasına neden oluyor.

Mevsimlik tarım işçiliği meselesi sadece Türkiye’de değil, tarımsal üretimin yapıldığı birçok ülkede yaşanıyor. Her devlette farklı uygulama ve kurallar olsa da ağır ve güvencesiz çalışma koşulları göze çarpıyor.

Türkiye’de bu sorunun tarihçesi bir asırdan daha geriye uzanan ağır çalışma koşullarının ve ucuz iş gücü sürecine dayanıyor. Bugün yaşananlar; geçmişten devralınan çalışma ilişkilerinin, yoksulluğun, topraksızlığın, işsizliğin, bölgesel eşitsizliklerin ve vahşi kâra dayalı politikaların günümüzdeki yansımalarıdır.

Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu (ITUC)’ün  Küresel Haklar Endeksi’ne göre Türkiye; Bangladeş, Belarus, Mısır ve Filipinler gibi ülkelerle birlikte çalışanlar için dünyanın en kötü 10 ülkesinden biri olarak kabul edilmektedir. Keza aynı durum, Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) tarafından da teyit edilerek, mevsimlik tarım işçiliği en ağır ve tehlikeli işler listesinde en başta tutularak soruna dikkat çekilmektedir.

Bu nedenle mevsimlik tarım işçiliğine yalnızca “işgücü hareketliliği” ya da geçici bir istihdam biçimi olarak bakmak yeterli değildir. Ortada aynı zamanda ciddi toplumsal ve sınıfsal sorunlar yumağı bulunmaktadır.

Bilindiği üzere mevsimlik tarım işçiliği, birkaç işsizin kendi kararlarıyla uzak kentlere gidip geçici olarak çalışmasından ibaret değildir. Yıllar içinde oluşmuş, kendi kuralları ve aracılık mekanizmaları bulunan sistematik ucuz emek düzeninin bir parçasıdır.

Her yıl sayısı 1 milyonu bulan insan, çoğu zaman herhangi bir sosyal ve hukuki güvence olmadan, aracılar üzerinden Kürt illerinden Anadolu’nun farklı bölgelerindeki tarım alanlarına yönlendiriliyor. İnsanlar yüzlerce kilometrelik yolları aşarak ürünün hasadına katılıyor, üretimin bir parçası oluyor.
Özellikle Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerdeki yoksul ve işsiz nüfus, uzun yıllardır mevsimlik tarım sektörünün temel kaynaklarından biri durumunda. Son yıllarda Suriyeli sığınmacıların da bu işgücü piyasasına dahil olduğunu görüyoruz. Ancak mevsimlik tarım işçiliğinin ana havuzlarından biri hâlâ Kürtlerin yaşadığı kentlerdir. Özellikle Urfa, diğer illere işçi veren kentlerin başında yer alıyor.
Kürt kentlerindeki işsizlik ve yoksulluk, insanları bu ağır çalışma koşullarını kabul etmeye zorluyor, çaresiz bırakıyor. Her yıl binlerce insanın yollara düşüp ekmek derdinin peşinden koşması, keyfi istediği için yaşanmıyor. Bir zorunluluk ve mecburiyet söz konusu.
Dolayısıyla mevsimlik tarım işçiliğini yalnızca bugünün koşullarıyla açıklamak yeterli gelmez. Tarıma dayalı sanayinin gelişmesi ve endüstriyel bitkilerin ekim alanlarının yaygınlaşması, mevsimlik tarım işçisi ihtiyacını ortaya çıkarmıştır. Özellikle pamuk ekimi, yıllardır süren döngünün temelini oluşturmuştur.
Mevsimlik tarım işçiliğinin tarihsel köklerinden ilki, Çukurova’daki pamuk üretiminin gelişmesiyle görülür. Çukurova’dan Akdeniz’e, Ege’den Karadeniz’e uzanan bu çalışma düzeni maalesef sorunlu başlamış, emek sömürüsüne dayalı bir döngü hâline gelmiştir.

Osmanlı coğrafyasında pamuk tarımı XIX. yüzyılda ortaya çıkmış değildi. Mısır, Suriye ve Batı Anadolu başta olmak üzere farklı bölgelerde pamuk, daha önceki yüzyıllardan itibaren kendi ihtiyaçları kadar yetiştiriliyordu. Ancak Çukurova’da pamuk üretiminin geniş ölçekli ve ticari bir üretime dönüşmesi özellikle XIX. yüzyılda hız kazandı.

Çukurova pamukçuluğundaki asıl büyük genişleme ise 1861’de başlayan Amerikan İç Savaşı sonrasında yaşandı. Savaş nedeniyle Amerika Birleşik Devletleri’nden Avrupa’ya pamuk ihracatının büyük ölçüde kesilmesi, başta İngiltere olmak üzere Avrupa tekstil sanayisini ciddi bir hammadde sıkıntısıyla karşı karşıya bıraktı. Avrupa yeni pamuk üretim alanları ararken Osmanlı coğrafyasının bazı bölgeleri, özellikle Çukurova ve Batı Anadolu, giderek daha fazla önem kazandı.

Osmanlı yönetimi de İngilizlerin teşvikiyle pamuk üretiminin yaygınlaştırılmasına yöneldi. Çukurova’nın sıtma kokan bataklıkları pamuk üretimine ayrıldı. Zaman içinde Çukurova pamukla anılır hâle geldi.

Ancak pamuk üretiminin büyümesi yalnızca tarımsal üretimin artması anlamına gelmiyordu. Büyük ölçekli tarımsal üretimin en temel ihtiyaçlarından biri insan emeğiydi. Bu ihtiyaç, farklı dönemlerde farklı toplulukların emeğiyle karşılandı.

İlk dönemlerde Mısır’dan getirilen işçilerin yanı sıra bölgede yaşayan Ermeniler ve Nusayriler de pamuk ekonomisinin emek gücünün önemli unsurları arasında yer aldı. Daha sonra Toroslar’da yaşayan ve Osmanlı yönetiminin kontrolü dışında kalan Yörüklerin zorunlu iskân politikalarıyla ova ekonomisine dahil edilmesi süreci başladı.

Bu süreç kolay yaşanmadı. İskân kararlarına direnenlere karşı zor kullanıldı. Yörükler zamanla ovada yaşamaya zorlandı; sıtma, bataklık ve ağır çalışma koşullarıyla karşı karşıya kalarak tarımsal üretimin parçası hâline getirildi.

Tam bu düzen kalıcı hâle gelirken 1915’te Ermeni nüfusunun tehcir ve kitlesel kopuşlarla bölgeden uzaklaştırılması, Çukurova’daki toplumsal ve ekonomik yapıyı bir kez daha değiştirdi. Emeğe dayalı tarım metotlarının işçi ihtiyacı da adresini değiştirdi. Böylelikle ihtiyaç duyulan ucuz tarım emeğinin önemli bir bölümü Çukurova’ya yakın yoksul Kürt köylülerden ve çevre illerden karşılanmaya başlandı.

Böylece farklı dönemlerde farklı toplulukların emeği üzerinden sürdürülen ucuz tarım emek düzeni, biçim değiştirerek varlığını devam ettirdi.

Cumhuriyet döneminde de aynı durum korundu. Mevsimlik tarım işçiliği giderek daha belirgin bir emek göçü biçimine dönüştü. Özellikle Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde işsizlik, topraksızlık, yoksulluk ve ekonomik imkânların sınırlılığı, binlerce insanı her yıl Türkiye’nin farklı kentlerine gitmek zorunda bıraktı. Aynı manzara tekrarlandı.

Binlerce aile, göçmen kuşlar gibi yüzlerce kilometrelik yolları aşarak başka kentlere geçici olarak göç ediyorlar. Çadırlarda yaşıyorlar, ağır koşullarda çalışıyorlar ve kazandıkları az parayla bir sonraki hasat mevsimine kadar hayata tutunuyorlar.

Ne kadar tutundukları da ayrı bir tartışma konusu…

Mevsimlik tarım işçisi resmî olarak çoğu zaman görünmez; fakat binlercesi yollarda, tarlalarda, dağlarda ve ovalarda varlıklarını sürdürür. Yani Türkiye ekonomisinin bir parçasıdır ama bu işçi kitlesiyle ilgili herhangi bir kanun ya da yönetmelik yoktur. İllerde yevmiye belirleme komisyonları dışında herhangi bir hukuksal güvence bulunmamaktadır. Binlercesi güvenlik nedeniyle kayıt altına alınıyor ama sigorta meselesinde kayıt dışı olarak varlığını sürdürüyor.

Mevsimlik tarım işçilerinin yaşadığı sorunlar artık yalnızca çalışma koşullarıyla da sınırlı değil. Uzun ve çoğu zaman güvenli olmayan yolculuklarda meydana gelen trafik kazaları, barınma sorunları, temiz suya erişim, hijyen, sağlık hizmetlerinden yeterince yararlanamama, düşük ücretler, ücretlerin zamanında veya kimi zaman hiç ödenmemesi ve iş güvencesinin bulunmaması her yıl binlerce insanın hayatını doğrudan etkiliyor.

Çocuklar ise bu döngünün en ağır bedelini ödeyenler arasında bulunuyor. Aileleriyle birlikte mevsimlik göçe katılan çocukların eğitim hayatı kesintiye uğruyor. Okuldan uzak kalma, eğitimde geride kalma ve zamanla eğitim sisteminden kopma riski, mevsimlik işçiliğin kuşaktan kuşağa aktarılan sonuçlarından biri hâline geliyor.

Dolayısıyla mesele yalnızca bir işçinin tarlada ne kadar ücret aldığı meselesi olmaktan öte bir hâl almıştır. Artık sorun; barınmadan sağlığa, eğitimden ulaşım güvenliğine, çalışma hakkından insan onuruna kadar uzanan çok boyutlu bir insan hakları sorunudur.

Son yıllarda bu ağır koşullara bir başka sorun daha eklenmiş durumda: Etnik kimlik üzerinden dışlanma, tehdit ve saldırılar görülüyor, adli vaka olarak kayıtlara geçiyor.

İnsanlar geçimlerini sağlamak için aileleriyle birlikte yaşadıkları yerlerden yüzlerce kilometre uzaklara gidiyor. Ancak bu yolculuğun ve çalışmanın ne yeterli bir güvencesi ne de ortak bir standardı bulunuyor. Üstelik özellikle bazı bölgelerde etnik yapıları nedeniyle hedef gösteriliyor, aşağılanıyor, tehdit ediliyor veya saldırıya uğruyorlar.

Bunların artık yalnızca tekil ve münferit olaylar olarak değerlendirilmemesi gerekiyor. Çünkü siyasal ortam bu saldırıları tetikliyor, bazı grupların Kürt siyasetine duyduğu kin daha da boyutlanarak bu insanlara saldırıya dönüşüyor.

Bu olaylardan biri yakın zamanda Zonguldak’ın Alaplı ilçesine bağlı Bektaşlı köyünde yaşandı. Fındık hasadında çalışmak üzere Şırnak’tan bölgeye gelen ailelerin köy çeşmesinden su temin ettiği sırada başlayan basit gerginlik, kısa zamanda saldırıya dönüştü.

Olayın yaşandığı tarihte başka illerden de başka haberler de geldi. Trafik kazaları yaşandı, saldırılar oldu. Zonguldak’ta olay sırasında çekilen görüntüler, yaşananların boyutunu göstermesi bakımından ayrıca önem taşıyor.

Aralarında çocukların da bulunduğu işçiler ile köylüler arasında başlayan gerginliğin ardından jandarma olay yerine gelmesine rağmen bazı kişilerin saldırılarını sürdürmesi, olayın yalnızca anlık bir tartışma olarak görülmemesi gerektiğini ortaya koyuyor.

Burada iki temel noktaya dikkat etmek gerekiyor.

Birincisi, bu tür saldırılar sıradan adli vakalar gibi ele alınmamalıdır. Olayların arka planında etnik kimliği hedef alan ayrımcı veya ırkçı bir yaklaşım bulunup bulunmadığı bütün yönleriyle araştırılmalıdır. Saldırıya uğrayan insanların Kürt olması, olayın toplumsal boyutunu daha da ağırlaştırıyor.

Eğer bir insan yalnızca kimliği nedeniyle çalıştığı yerde hedef hâline getiriliyorsa, ortada bireysel bir kavganın çok ötesinde bir sorun olduğu kabul edilmelidir. Bu nedenle soruşturmanın yalnızca “kim kime saldırdı?” düzeyinde kalmaması gerekir. Saldırının nasıl başladığı, kimlerin hangi gerekçelerle hareket ettiği, kullanılan söylemler, tehditler, varsa örgütlü veya kolektif tutum ve olayın etnik kimlikle bağlantısı bütün yönleriyle ortaya çıkarılmalıdır.

İkinci olarak, fındık ekonomisinin kendisi açısından da meseleye bakmak gerekiyor. Fındık, Karadeniz’in en önemli ekonomik ürünlerinden biri. Her yıl binlerce mevsimlik işçi fındık hasadına katılmak için Türkiye’nin farklı bölgelerinden Karadeniz’e geliyor. Onların emeği olmadan hasadın önemli bir bölümünün gerçekleştirilmesi ciddi biçimde zorlaşabilir.

Yani bugün dışlanan, hor görülen veya saldırıya uğrayan insanlar, aslında bölge ekonomisinin temel unsurlarından birini oluşturuyor.

Buradaki çelişki son derece açık: Ürünün toplanması için bölgeye getirilen işçi, emeğine ihtiyaç duyulduğunda kabul ediliyor; fakat aynı insan, kimliği nedeniyle dışlanabiliyor veya hedef hâline getirilebiliyor.

Bu artık yalnızca bir çalışma ilişkisi meselesi olmaktan çıkmış, ortamın giderek siyasal hâle geldiğini gösteriyor.

Bu nedenle yaşananlar görmezden gelinmemelidir. Cezasızlık yeni saldırılara cesaret verebilir. Savcıların ve kolluk güçlerinin bu tür olayları bütün boyutlarıyla soruşturması büyük önem taşıyor. Eğer olayın arkasında ırkçı veya etnik ayrımcılığa dayalı bir neden varsa bunun ortaya çıkarılması ve hukuk çerçevesinde cezalandırılması gerekir. Çünkü cezasız kalan her saldırı, bir sonraki saldırının önünü açma riski taşır.

Bu insanların emeğine ihtiyaç duyuluyorsa onların can güvenliğine, barınma hakkına, sağlık hizmetlerine ve eğitim hakkına saygı gösterilmelidir. İşçilerin ulaşımından barınmasına, ücretlerinin güvence altına alınmasından çocukların eğitimine, sağlık hizmetlerinden sosyal güvenliğe kadar bütün süreci kapsayan kalıcı bir kamu politikası oluşturulmasının zamanıdır.

Çünkü yüzlerce kilometrelik yolları her yıl insanlara yeniden kat ettiren şey yalnızca tarımın mevsimsel döngüsü değildir. Bu döngünün arkasında ekonomik eşitsizlik, yoksulluk, topraksızlık, işsizlik ve güvencesizlik vardır.

Artık şu soruyu sormamız gerekiyor:

İnsanların emeğine ihtiyaç duyuyoruz; peki neden onların yaşam hakkını, onurunu ve eşit yurttaşlığını aynı ölçüde korumuyoruz?

Bu sorunun cevabı yalnızca tarım politikalarında değil, Türkiye’nin emek, yoksulluk, yurttaşlık ve eşitlik anlayışında aranmalıdır.

Mevsimlik tarım işçisi, tarlaya gelip ürün toplayan geçici bir işgücü değildir. O, bu ülkenin üretiminin parçasıdır. Onun emeği soframıza, ekonomimize ve yaşamımıza doğrudan dokunmaktadır.

Artık bu realite görülmelidir.