Mevsimlik Tarım İşçileri: Görünmez Emek

Türkiye’de her yıl mevsimlik tarım işçilerinin sorunları, çoğu zaman trajik olaylarla birlikte gündeme geliyor. Bu bazen bir trafik kazası ya da sel sularına kapılma, boğulma, düşme, haşere ısırığı ve hijyenik sorunlardan kaynaklanan hastalıklar; kimi zaman da arka planda ötekileştiren, ırkçılık kokan; sonuçları ağır saldırılar oluyor. Bütün bunlar bir süre kamuoyunda tartışılıyor, haber bültenlerine ve sosyal medyaya yansıyor; ardından unutuluyor. Sorunların kalıcı biçimde çözülmesine yönelik kapsamlı bir plan oluşturulmadan mesele olduğu gibi bir sonraki yıla devrediliyor. Yıllardır değişmeyen bu döngü, her geçen yıl daha ağır ve daha trajik sonuçların ortaya çıkmasına neden oluyor.

Mevsimlik tarım işçiliği meselesi sadece Türkiye’de değil, tarımsal üretimin yapıldığı birçok ülkede yaşanıyor. Her devlette farklı uygulama ve kurallar olsa da ağır ve güvencesiz çalışma koşulları göze çarpıyor.

Türkiye’de bu sorunun tarihçesi bir asırdan daha geriye uzanan ağır çalışma koşullarının ve ucuz iş gücü sürecine dayanıyor. Bugün yaşananlar; geçmişten devralınan çalışma ilişkilerinin, yoksulluğun, topraksızlığın, işsizliğin, bölgesel eşitsizliklerin ve vahşi kâra dayalı politikaların günümüzdeki yansımalarıdır.

Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu (ITUC)’ün  Küresel Haklar Endeksi’ne göre Türkiye; Bangladeş, Belarus, Mısır ve Filipinler gibi ülkelerle birlikte çalışanlar için dünyanın en kötü 10 ülkesinden biri olarak kabul edilmektedir. Keza aynı durum, Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) tarafından da teyit edilerek, mevsimlik tarım işçiliği en ağır ve tehlikeli işler listesinde en başta tutularak soruna dikkat çekilmektedir.

Bu nedenle mevsimlik tarım işçiliğine yalnızca “işgücü hareketliliği” ya da geçici bir istihdam biçimi olarak bakmak yeterli değildir. Ortada aynı zamanda ciddi toplumsal ve sınıfsal sorunlar yumağı bulunmaktadır.

Bilindiği üzere mevsimlik tarım işçiliği, birkaç işsizin kendi kararlarıyla uzak kentlere gidip geçici olarak çalışmasından ibaret değildir. Yıllar içinde oluşmuş, kendi kuralları ve aracılık mekanizmaları bulunan sistematik ucuz emek düzeninin bir parçasıdır.

Her yıl sayısı 1 milyonu bulan insan, çoğu zaman herhangi bir sosyal ve hukuki güvence olmadan, aracılar üzerinden Kürt illerinden Anadolu’nun farklı bölgelerindeki tarım alanlarına yönlendiriliyor. İnsanlar yüzlerce kilometrelik yolları aşarak ürünün hasadına katılıyor, üretimin bir parçası oluyor.
Özellikle Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerdeki yoksul ve işsiz nüfus, uzun yıllardır mevsimlik tarım sektörünün temel kaynaklarından biri durumunda. Son yıllarda Suriyeli sığınmacıların da bu işgücü piyasasına dahil olduğunu görüyoruz. Ancak mevsimlik tarım işçiliğinin ana havuzlarından biri hâlâ Kürtlerin yaşadığı kentlerdir. Özellikle Urfa, diğer illere işçi veren kentlerin başında yer alıyor.
Kürt kentlerindeki işsizlik ve yoksulluk, insanları bu ağır çalışma koşullarını kabul etmeye zorluyor, çaresiz bırakıyor. Her yıl binlerce insanın yollara düşüp ekmek derdinin peşinden koşması, keyfi istediği için yaşanmıyor. Bir zorunluluk ve mecburiyet söz konusu.
Dolayısıyla mevsimlik tarım işçiliğini yalnızca bugünün koşullarıyla açıklamak yeterli gelmez. Tarıma dayalı sanayinin gelişmesi ve endüstriyel bitkilerin ekim alanlarının yaygınlaşması, mevsimlik tarım işçisi ihtiyacını ortaya çıkarmıştır. Özellikle pamuk ekimi, yıllardır süren döngünün temelini oluşturmuştur.
Mevsimlik tarım işçiliğinin tarihsel köklerinden ilki, Çukurova’daki pamuk üretiminin gelişmesiyle görülür. Çukurova’dan Akdeniz’e, Ege’den Karadeniz’e uzanan bu çalışma düzeni maalesef sorunlu başlamış, emek sömürüsüne dayalı bir döngü hâline gelmiştir.

Osmanlı coğrafyasında pamuk tarımı XIX. yüzyılda ortaya çıkmış değildi. Mısır, Suriye ve Batı Anadolu başta olmak üzere farklı bölgelerde pamuk, daha önceki yüzyıllardan itibaren kendi ihtiyaçları kadar yetiştiriliyordu. Ancak Çukurova’da pamuk üretiminin geniş ölçekli ve ticari bir üretime dönüşmesi özellikle XIX. yüzyılda hız kazandı.

Çukurova pamukçuluğundaki asıl büyük genişleme ise 1861’de başlayan Amerikan İç Savaşı sonrasında yaşandı. Savaş nedeniyle Amerika Birleşik Devletleri’nden Avrupa’ya pamuk ihracatının büyük ölçüde kesilmesi, başta İngiltere olmak üzere Avrupa tekstil sanayisini ciddi bir hammadde sıkıntısıyla karşı karşıya bıraktı. Avrupa yeni pamuk üretim alanları ararken Osmanlı coğrafyasının bazı bölgeleri, özellikle Çukurova ve Batı Anadolu, giderek daha fazla önem kazandı.

Osmanlı yönetimi de İngilizlerin teşvikiyle pamuk üretiminin yaygınlaştırılmasına yöneldi. Çukurova’nın sıtma kokan bataklıkları pamuk üretimine ayrıldı. Zaman içinde Çukurova pamukla anılır hâle geldi.

Ancak pamuk üretiminin büyümesi yalnızca tarımsal üretimin artması anlamına gelmiyordu. Büyük ölçekli tarımsal üretimin en temel ihtiyaçlarından biri insan emeğiydi. Bu ihtiyaç, farklı dönemlerde farklı toplulukların emeğiyle karşılandı.

İlk dönemlerde Mısır’dan getirilen işçilerin yanı sıra bölgede yaşayan Ermeniler ve Nusayriler de pamuk ekonomisinin emek gücünün önemli unsurları arasında yer aldı. Daha sonra Toroslar’da yaşayan ve Osmanlı yönetiminin kontrolü dışında kalan Yörüklerin zorunlu iskân politikalarıyla ova ekonomisine dahil edilmesi süreci başladı.

Bu süreç kolay yaşanmadı. İskân kararlarına direnenlere karşı zor kullanıldı. Yörükler zamanla ovada yaşamaya zorlandı; sıtma, bataklık ve ağır çalışma koşullarıyla karşı karşıya kalarak tarımsal üretimin parçası hâline getirildi.

Tam bu düzen kalıcı hâle gelirken 1915’te Ermeni nüfusunun tehcir ve kitlesel kopuşlarla bölgeden uzaklaştırılması, Çukurova’daki toplumsal ve ekonomik yapıyı bir kez daha değiştirdi. Emeğe dayalı tarım metotlarının işçi ihtiyacı da adresini değiştirdi. Böylelikle ihtiyaç duyulan ucuz tarım emeğinin önemli bir bölümü Çukurova’ya yakın yoksul Kürt köylülerden ve çevre illerden karşılanmaya başlandı.

Böylece farklı dönemlerde farklı toplulukların emeği üzerinden sürdürülen ucuz tarım emek düzeni, biçim değiştirerek varlığını devam ettirdi.

Cumhuriyet döneminde de aynı durum korundu. Mevsimlik tarım işçiliği giderek daha belirgin bir emek göçü biçimine dönüştü. Özellikle Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde işsizlik, topraksızlık, yoksulluk ve ekonomik imkânların sınırlılığı, binlerce insanı her yıl Türkiye’nin farklı kentlerine gitmek zorunda bıraktı. Aynı manzara tekrarlandı.

Binlerce aile, göçmen kuşlar gibi yüzlerce kilometrelik yolları aşarak başka kentlere geçici olarak göç ediyorlar. Çadırlarda yaşıyorlar, ağır koşullarda çalışıyorlar ve kazandıkları az parayla bir sonraki hasat mevsimine kadar hayata tutunuyorlar.

Ne kadar tutundukları da ayrı bir tartışma konusu…

Mevsimlik tarım işçisi resmî olarak çoğu zaman görünmez; fakat binlercesi yollarda, tarlalarda, dağlarda ve ovalarda varlıklarını sürdürür. Yani Türkiye ekonomisinin bir parçasıdır ama bu işçi kitlesiyle ilgili herhangi bir kanun ya da yönetmelik yoktur. İllerde yevmiye belirleme komisyonları dışında herhangi bir hukuksal güvence bulunmamaktadır. Binlercesi güvenlik nedeniyle kayıt altına alınıyor ama sigorta meselesinde kayıt dışı olarak varlığını sürdürüyor.

Mevsimlik tarım işçilerinin yaşadığı sorunlar artık yalnızca çalışma koşullarıyla da sınırlı değil. Uzun ve çoğu zaman güvenli olmayan yolculuklarda meydana gelen trafik kazaları, barınma sorunları, temiz suya erişim, hijyen, sağlık hizmetlerinden yeterince yararlanamama, düşük ücretler, ücretlerin zamanında veya kimi zaman hiç ödenmemesi ve iş güvencesinin bulunmaması her yıl binlerce insanın hayatını doğrudan etkiliyor.

Çocuklar ise bu döngünün en ağır bedelini ödeyenler arasında bulunuyor. Aileleriyle birlikte mevsimlik göçe katılan çocukların eğitim hayatı kesintiye uğruyor. Okuldan uzak kalma, eğitimde geride kalma ve zamanla eğitim sisteminden kopma riski, mevsimlik işçiliğin kuşaktan kuşağa aktarılan sonuçlarından biri hâline geliyor.

Dolayısıyla mesele yalnızca bir işçinin tarlada ne kadar ücret aldığı meselesi olmaktan öte bir hâl almıştır. Artık sorun; barınmadan sağlığa, eğitimden ulaşım güvenliğine, çalışma hakkından insan onuruna kadar uzanan çok boyutlu bir insan hakları sorunudur.

Son yıllarda bu ağır koşullara bir başka sorun daha eklenmiş durumda: Etnik kimlik üzerinden dışlanma, tehdit ve saldırılar görülüyor, adli vaka olarak kayıtlara geçiyor.

İnsanlar geçimlerini sağlamak için aileleriyle birlikte yaşadıkları yerlerden yüzlerce kilometre uzaklara gidiyor. Ancak bu yolculuğun ve çalışmanın ne yeterli bir güvencesi ne de ortak bir standardı bulunuyor. Üstelik özellikle bazı bölgelerde etnik yapıları nedeniyle hedef gösteriliyor, aşağılanıyor, tehdit ediliyor veya saldırıya uğruyorlar.

Bunların artık yalnızca tekil ve münferit olaylar olarak değerlendirilmemesi gerekiyor. Çünkü siyasal ortam bu saldırıları tetikliyor, bazı grupların Kürt siyasetine duyduğu kin daha da boyutlanarak bu insanlara saldırıya dönüşüyor.

Bu olaylardan biri yakın zamanda Zonguldak’ın Alaplı ilçesine bağlı Bektaşlı köyünde yaşandı. Fındık hasadında çalışmak üzere Şırnak’tan bölgeye gelen ailelerin köy çeşmesinden su temin ettiği sırada başlayan basit gerginlik, kısa zamanda saldırıya dönüştü.

Olayın yaşandığı tarihte başka illerden de başka haberler de geldi. Trafik kazaları yaşandı, saldırılar oldu. Zonguldak’ta olay sırasında çekilen görüntüler, yaşananların boyutunu göstermesi bakımından ayrıca önem taşıyor.

Aralarında çocukların da bulunduğu işçiler ile köylüler arasında başlayan gerginliğin ardından jandarma olay yerine gelmesine rağmen bazı kişilerin saldırılarını sürdürmesi, olayın yalnızca anlık bir tartışma olarak görülmemesi gerektiğini ortaya koyuyor.

Burada iki temel noktaya dikkat etmek gerekiyor.

Birincisi, bu tür saldırılar sıradan adli vakalar gibi ele alınmamalıdır. Olayların arka planında etnik kimliği hedef alan ayrımcı veya ırkçı bir yaklaşım bulunup bulunmadığı bütün yönleriyle araştırılmalıdır. Saldırıya uğrayan insanların Kürt olması, olayın toplumsal boyutunu daha da ağırlaştırıyor.

Eğer bir insan yalnızca kimliği nedeniyle çalıştığı yerde hedef hâline getiriliyorsa, ortada bireysel bir kavganın çok ötesinde bir sorun olduğu kabul edilmelidir. Bu nedenle soruşturmanın yalnızca “kim kime saldırdı?” düzeyinde kalmaması gerekir. Saldırının nasıl başladığı, kimlerin hangi gerekçelerle hareket ettiği, kullanılan söylemler, tehditler, varsa örgütlü veya kolektif tutum ve olayın etnik kimlikle bağlantısı bütün yönleriyle ortaya çıkarılmalıdır.

İkinci olarak, fındık ekonomisinin kendisi açısından da meseleye bakmak gerekiyor. Fındık, Karadeniz’in en önemli ekonomik ürünlerinden biri. Her yıl binlerce mevsimlik işçi fındık hasadına katılmak için Türkiye’nin farklı bölgelerinden Karadeniz’e geliyor. Onların emeği olmadan hasadın önemli bir bölümünün gerçekleştirilmesi ciddi biçimde zorlaşabilir.

Yani bugün dışlanan, hor görülen veya saldırıya uğrayan insanlar, aslında bölge ekonomisinin temel unsurlarından birini oluşturuyor.

Buradaki çelişki son derece açık: Ürünün toplanması için bölgeye getirilen işçi, emeğine ihtiyaç duyulduğunda kabul ediliyor; fakat aynı insan, kimliği nedeniyle dışlanabiliyor veya hedef hâline getirilebiliyor.

Bu artık yalnızca bir çalışma ilişkisi meselesi olmaktan çıkmış, ortamın giderek siyasal hâle geldiğini gösteriyor.

Bu nedenle yaşananlar görmezden gelinmemelidir. Cezasızlık yeni saldırılara cesaret verebilir. Savcıların ve kolluk güçlerinin bu tür olayları bütün boyutlarıyla soruşturması büyük önem taşıyor. Eğer olayın arkasında ırkçı veya etnik ayrımcılığa dayalı bir neden varsa bunun ortaya çıkarılması ve hukuk çerçevesinde cezalandırılması gerekir. Çünkü cezasız kalan her saldırı, bir sonraki saldırının önünü açma riski taşır.

Bu insanların emeğine ihtiyaç duyuluyorsa onların can güvenliğine, barınma hakkına, sağlık hizmetlerine ve eğitim hakkına saygı gösterilmelidir. İşçilerin ulaşımından barınmasına, ücretlerinin güvence altına alınmasından çocukların eğitimine, sağlık hizmetlerinden sosyal güvenliğe kadar bütün süreci kapsayan kalıcı bir kamu politikası oluşturulmasının zamanıdır.

Çünkü yüzlerce kilometrelik yolları her yıl insanlara yeniden kat ettiren şey yalnızca tarımın mevsimsel döngüsü değildir. Bu döngünün arkasında ekonomik eşitsizlik, yoksulluk, topraksızlık, işsizlik ve güvencesizlik vardır.

Artık şu soruyu sormamız gerekiyor:

İnsanların emeğine ihtiyaç duyuyoruz; peki neden onların yaşam hakkını, onurunu ve eşit yurttaşlığını aynı ölçüde korumuyoruz?

Bu sorunun cevabı yalnızca tarım politikalarında değil, Türkiye’nin emek, yoksulluk, yurttaşlık ve eşitlik anlayışında aranmalıdır.

Mevsimlik tarım işçisi, tarlaya gelip ürün toplayan geçici bir işgücü değildir. O, bu ülkenin üretiminin parçasıdır. Onun emeği soframıza, ekonomimize ve yaşamımıza doğrudan dokunmaktadır.

Artık bu realite görülmelidir.