Kar, 2025’in son günlerinde ansızın geldi. Uzun zamandır gökyüzünde görülmeyen bulutlar, gece yarısı habersizce toplanarak kurak geçen zamana bir darbe vurdu. 29 Aralık sabahı, yıllardır yolunu unuttuğu Urfa’ya, sanki gecikmiş bir misafir gibi indi. Yalnızca kentin değil; zamanın da üstünü beyaz örtüsüyle kapattı. Henüz herkes uykudayken sokaklar, yollar beyaza kesti. Okullar tatil edilmiş, kar beklentisi kamuoyuna açıklanmış olmasına rağmen kimse bu denli yoğun bir yağışı tahmin etmemişti. Uyananlar hem şaşkın hem sevinçliydi.
Kar, titrek ışıklar altında yağmaya devam ediyor; ortalık sütliman kesiliyordu. Bütün hareketler dinmiş, kent usulca yağan kara adeta teslim olmuştu. Sessizlik ağırlaşmış, motor gürültüleri bıçakla kesilir gibi susmuştu.
Gökyüzünden lapa lapa inen kar; ağacın dalına, çatının kenarına, unutulmuş sokak aralarına bir hatıra gibi konarken kentin sesi geri çekilmişti. Gürültü, acele, bağırış çağırış bir anda silinmiş; sanki Urfa, uzun zamandır ilk kez dinlenmeye çekilmişti. Bu sessizliğe, kar beyaz örtüye ve doğanın olağanüstü değişimine tanıklık etmek amacıyla soğuk demeden; bir süredir hasta olduğumu da umursamadan kendimi sokağa attım. Elimde fotoğraf makinem, sırtımda birkaç kilogram ekipmanla sokak aralarına daldım.
Rahmetli annem bu tür havalara “hamam gibi” derdi. Gerçekten de kar, soğuğun üzerini örten bir örtü gibidir; üşütür ama aynı zamanda ısıtır da. Tanecikler yeryüzüne düşerken insanın içindeki yaraları da bir süreliğine sarar, yüzlerde tebessüme yol açar.
İtiraf etmeliyim: Uzun zamandır görmediğim umut parıltılarını, kar yağdığında insanların gözlerinde gördüm. Tanımadığım insanlar bile tebessüm ediyor, yağan karın ahengine katılıyordu. Bu güzeldi; gülen gözleri görmek içimi ısıtıyordu.
Ben kendimi dışarı attığımda henüz erkendi ve sokak lambaları sönmemişti. Amacım ne turizme hizmet eden kartpostallık görüntüler yakalamaktı ne de sokakların hâlini gösterip yöneticileri eleştirmekti. Ben bir sosyal belgeselciyim. Doğanın ve toplumsal olayların insan davranışları üzerindeki etkisini fotoğraflamak, asıl amacım. Yaptığım çalışmalara bir nevi tanıklık denebilir. Sosyal belgeselciler hayatı, zamanı ve insan-mekân ilişkilerini fotoğraflar; anı ölümsüzleştirip tarihin akışına sunar.
Biraz teorik oldu galiba; ana dönmeliyim.
Gökyüzünde oluşan beyaz bulut örtüsü ortamı aydınlatıyor, günü muştuluyordu. Sokak lambalarının karla kurduğu kısa süreli dans, sihirli dokunuşlarıyla yüzeyde unutulmaz izler bırakıyordu. Kısa bir zaman sonra lambalar sönünce, masalsı ortam ile karın göz kamaştıran ışıltısı arasında gidip geldim. Işığın kar, kar ışığı güzelleştiriyordu. Fotoğraf dediğin, biraz da ışığın yansıması, gölgesi ve kırılmasıdır.
Kar yağmaya devam ediyor; usulca ve sessizce. Sokaklar boş. Tek tük meraklı insan köşe başlarında beliriyor, birer karartı gibi göze çarparak sükûneti bozuyor. Karın sessizliği, insanı sokağa çağıran bir davet gibiydi. Herkes uyuyor görünse de biliyorum ki kimi pencereden, kimi perdenin aralığından yağan karı izliyordu. Okullar tatil, trafik yok, bazıları için işe yetişme telaşı yok. Ana caddelerde ağır ağır ilerleyen bir iki araç dışında bir hareket yok. Her şey sessiz, her şey durağan.
Karın asıl gücü, gürültüyü susturmasındadır. Bütün seslerin üstünü beyaz bir örtüyle kapatması olağanüstüdür. Ne teknoloji, ne motor, ne insan bağırtısı… Hiçbiri bu sessizliğe karşı koyamaz. Kar yağdığında insan geçmişe doğru yürür. Bellek açılır, çocukluk konuşmaya başlar.
Yani kar devrimcidir; engel tanımaz, makam mevki bilmez. Toprağı dönüştürür, su kaynaklarını besler, bahara can katar. Değiştirir, dönüştürür, yeniden doğuşlara neden olur. Her şey susar; tabiat kara biat eder. Kar herkese eşit yağar ama insan eşitliği bozar. İnsandan insana soğuğun yüzü de farklı hissedilir. Kar masumdur ; ama insanın içine işleyen, ciğere hançer gibi saplanan bir yanı da vardır.
Kar yağdığında insanı üşüten, karın soğukluğu değil; bu dünyanın adaletsizliğidir. İnsana barınacağı bir konutu çok gören, insanca yaşamı reva gören sistemler, kar soğuğundan daha yakıcıdır. Ah, insanı yaşarken ölüme mahkûm eden bu tırı vırı rejimler… Yalanlarınız kara batsın.
Birden, yıllar önce gazetelerin birinde yayımlanan bir karikatür geldi aklıma. Nereden, nasıl estiyse artık…
Lapa lapa kar yağan bir ortamda iki insan dramatize edilmişti. Şişmanca olanın üzerinde kürkler, sıcak tutan elbiseler, başında kalpak vardı. Kar yağsa da keyfi yerindeydi; elbiseleri ıslak bile değildi. Kar, ona ulaşmadan bir metre yukarıda eriyip doğaya karışıyordu. Diğer kişi ise her hâlinden yoksul olduğu anlaşılıyordu. Üzerindeki elbiseler, ayağında ki yırtık botlar kışa uygun değildi. Kar durmadan onun üzerine yağıyordu. Üstü başı kardı. Karikatür bu ya; ironisiyle etkisini hissettiriyordu. Sanatçı açıkça yazmasa da şunu söylüyordu: İnsanı üşüten karın soğukluğu değil, yoksulluktur; yoksunluktur.
…
Kar altında üşüyeceğimi biliyordum. Üstüm başım, ayakkabılarım çok kötü değildi ama kara da uygun sayılmazdı. Herkes gibi ben de hazırlıksızdım. Hatta bütün şehir hazırlıksızdı. Urfa, yazın elli dereceye göre imar edilmiş bir kent. Yollar, binalar, ağaçlar, kuşlar… Hepsi kara kışa yabancı. Sabahın köründe insanlar, binaların damında biriken karı telaşla temizlemeye çalışıyordu. Demek ki üst üste inşa edilen apartmanlar kar suyuna karşı zayıftı. Yani anlayacağınız, kent hafızası olmayan bir çocuk gibi şaşkındı. Kar herkesi sarsıyordu.
Bu şehir soğuğu, karı sevmez. Ekranda kar görse ürperir. Oysa çocukluğumda kar her kış birkaç kez yağardı; hem de günlerce kalarak varlığını sürdürürdü. Erimeyen kar avlularda kalır, sokaklar geçit vermez hâle gelirdi. Kar daha çabuk erisin diye üzerine siyah boya dökmek, kazan kazan su kaynatıp yağmur yağdırmak gerektiğini düşünürdüm. Hem kar yağsın isterdim hem de bir an önce bahar gelsin.
Sanırım çocukluk böyle bir şey işte: Gerçekle hayal arasında gidip gelmek, kar zamanında baharı düşlemektir.
Sahi, bu kentte baharı hatırlayan, düşleyen kaldı mı?
Çocukluk yıllarımda kar yağmaya başladı mı sokaklarda delice oynar, her çocuk gibi akşam eve ateşler içinde dönerdim. Annem közde soğan pişirir; varsa, bulabilirse bir tas süt içirirdi. Sabah hiçbir şeyimiz kalmaz, yine karda oynamaya devam ederdik.
Hâlâ kar yağıyor ve ben sokakları arşınlıyordum. Bu mevsimde Urfa’da lapa lapa kar ilginç geliyor insana. Çocuklar yok ortalıkta; henüz erken olmalı. Oysa kar çocukları çağırır; onlara bembeyaz sofrasını açar.
Fırınlar da kapalı. Kent, doğanın mucizesine geç kalmış gibi.
Ey ahali, uyanın. Elli yıldır Aralık’ta yağmayan kar, yağıyor. Buna tanıklık edin. Çünkü kar yalnızca bir hava olayı değildir; bellektir, çocukluktur, umuttur diyorum içimden. Sessizliği bozacak cesaret nerede?
Kar heyecandır.
Sevinçtir.
Yağsın kar.
Yazın kavurucu sıcağına hükmetsin.
Urfa’yı yeniden eski dünyanın cennetine çevirsin.
Kurak hikâyeler bitsin.
Yağsın kar.
Yağsın kar diyerek fotoğrafın izinde gezindim, kentin ruhuna aktım.












