Author Archives: ŞeyhmusÇakırtas
İstanbul’da zaman
Şehir yaşamı insanlığın yitimidir der düşün insanlarından birisi. Çok sayıda insanın bir arada yaşaması bir çok sorunu da beraberinde getiriyor. Barınma, beslenme, sağlık, eğitim ve güvenlik sorunların başında sayılır. Yani olmazsa olmazlar yani.
Ama bir gerçek ki, şehir yaşamında çok sayıda insan yoksunluk içinde yaşar, görünmez bir açlık için de ömür sürdürür.
Güzel yanları da var elbette. Sosyal hayat canlıdır, hizmetlere ulaşmak kolaydır…
Kalabalık kitlelerin iç içe yaşadığı, binlerce kişinin sırt sırta, üst üste yaşamasının en bariz örneği İstanbul’dur. Dünyada daha kalabalık başka kentler de var tabii.
Ama sanırım İstanbul bambaşka bir boyuttadır.
Yedi düvelden insanların iç içe geçtiği, bir yandan varlığın göz kamaştırdığı, bir yandan da açlık ve yoksulluğun insanlar üzerine bir kara basan gibi çöktüğü gibi bir tezatlar kenttidir. Kalabalıktır, insan selidir.
İstanbul bambaşka bir kaos kenttidir…
Yaşamak için ateş üzerinde yürüyenlerin hikâyesi: Tenere
Gazeteci ve belgesel yapımcısı Hasan Söylemez, 54 Afrika ülkesinin tamamını göreceği bisikletli yolculuğuna ilk uzun metrajlı belgeseli için ara verdi. “Tenere”, yaşamak için “Çöllerin Çölü”nü geçmek zorunda kalan insanların hikâyesini anlatıyor
20 Ekim 2011
Dünya, Libya’da 42 yıllık bir saltanatın bitişine bir cep telefonu kamerası aracılığı ile şahit oluyor.
Afrika ve Arap dünyasının en uzun süre iktidarda kalan liderinin son görüntüleri tarihe, yüzü kanlar içerisindeyken, yaralarla dolu cansız bedeni bir soğuk hava deposunda “sergilenirken” kaydediliyor.
“Afrika krallarının kralı” Muammer Kaddafi devri sona erdikten sonra dünya basınının objektifi, ülkedeki iki başlı iktidar mücadelesiyle harlanan bir iç savaşa dönüyor…
Dört yıl sonrası…
Nijer.
Amadou Baschir (Beşir), 12 çocuklu bir ailede büyürken kurduğu ve gerekçesini “Çünkü insanların hayatlarını en iyi bilenler gazetecilerdir” diyerek açıkladığı “gazeteci olma” hayali yerine ticaret yapıyor. Ve bunun için bir çölü geçmek zorunda…
İkisi öldükten sonra geriye kalan dört çocuğu ve eşini geçindirmek için çölde yüzlerce kilometreyi katederek ticaret yapmak zorunda olan Baschir, bir gün Libya’daki çatışmalar sırasında vuruluyor. 21 gün hastanede kalıyor.
Ne Beşir biliyor onu kimin vurduğunu, ne dünya biliyor bir saltanatın yıkılmasıyla patlak veren iç savaşın, Nijer’de yoksul bir hayatı etkileyebileceğini…
Taa ki Türkiye’den birisi objektifini Beşir’e döndürene kadar…
Hayal Avcısı’nın hayali
Hasan Söylemez.
2010’da tüm Türkiye’yi bisikletiyle gezdikten sonra en büyük hayali Afrika için Ocak 2017’de yine bisikletinin pedalına basan gazeteci ve belgesel programcısı.
Üç yıla yakın sürede Batı Afrika’yı tamamlayan, belirsiz bir sürede 54 Afrika ülkesine de ulaşmak isteyen, gittiği her yerde insanları kamerasının karşısına geçirerek, “Hayalin Nedir?” sorusunu soran “Hayal Avcısı”.
Üç yıldır attığı her adımı, YouTube’da yayınladığı “Journey to Dreams” (Hayallere Yolculuk) belgesel serisinden takip ettiğimiz Hasan’ı Afrika’nın kızıl toprağından alıp Zorlu Performans Sanatları Merkezi’ne getiren ise ilk uzun metrajlı belgeseli “Tenere” oldu.
Ailelerini bazen altı ay bazen bir yıl geçindirecek parayı kazanmak için 800 kilometrelik bir çöl ve hiçlik yolunu, susuzluktan, haydutlardan, kaybolmaktan gelebilecek ölüm riskine rağmen geçenlerin hikâyesi Tenere.
Çöllerden 800 kişilik salona…
Hasan Söylemez, tamamı yaklaşık bir ay süren çekimlerin 10 gününü çölde geçirdi. Bazen yirmiye yakın insanın ve onlarca koyunun doluştuğu, kaput kapağı olmayan eski bir kamyonun kasasında, bazen bu kamyonu koruyan askerlerin pikaplarında, 45 derece sıcaklıkta, sınırlı miktarda su ile 10 gün…
Nijer’in başkenti Niamey’de iki hafta süren çeviri ve İstanbul’daki iki buçuk aylık montaj sonrası uluslararası festivallerde yarışacak Tenere’nin Türkiye’deki galası ve tek gösterimi 2 Kasım’da gerçekleşti.
Twitter hesabından da duyurduğu gibi gelen herkesi gerçekten kapıda karşıladı Hasan.
Biletleri internetten satışa sunulan belgesele gösterilen ilginin biraz daha fazlasını en son, aynı salonda izlediğim aylarca kapalı gişe oynayan Arzu Tramvayı’nda görmüştüm.
Kalabalığın yerleşmesi ve Hasan’ın heyecanlı sesiyle seyirciye “Hoşgeldiniz” demesinin ardından Hasan’ın yol hikâyesinin, bir yol hikâyesine sahip olmak zorunda olanlarla kesiştiği 93 dakika başlıyor.
“Çölde ölenlerin sayısı denizde ölenlerden daha fazla”
Sarı renk… Drone kadrajından geçip oturduğunuz koltuğa sizi mıhlayan sarı renk…
Hemen ardından masaya yumruğunu vuracak canlılıktaki diğer renkler ve ilk cümle: Bu yolculukta merak ettiğimiz şey varıp varamayacağımızdır…
Tuareg dilinde “Çöllerin Çölü” anlamına gelen Tenere, Sahra Çölü’nde 400 bin kilometre kare alana yayılmış bir bölge.
Birbirine en yakın iki ağaç arası 400, iki su kuyusu arası mesafe 200 kilometre.
Nijer’in ortasındaki Agadez kentinden bir kamyon tepesinde yola çıkanların “varmak istedikleri” yer, bazen 800 kilometre uzaklıktaki Dirkou, bazen -Çadlı ve Tuaregli haydutlardan geçebilirlerse Libya, bazen Libya’nın Akdeniz’e açılan kapısı Zuvare ve oradan kaçak yollarla Avrupa.
Yani, Akdeniz’i botlarla geçmeye çalışanları kurtarma gemilerinde ya da cansız bedenleriyle kıyıda çeken gazeteciler, aslında bir göç rotasının son durağını haberleştiriyorlar.
Hasan Söylemez’in kamerasındaki ise her şeyin başladığı yer.
“Biz hep Akdeniz’i botlarla geçmeye çalışanları görüyoruz” diyen Hasan, Birleşmiş Milletler rakamlarına göre çölde ölenlerin sayısının denizde ölenlerin sayısından fazla olduğunu söylüyor ve ekliyor: Son üç yılda 22 bin kişinin kurtarıldığı çölde son dört yılda hayatını kaybedenler 4 binin üzerinde.
Kaddafi öldü, Libya yolu kapandı
Hasan’ın “Çöllerin Çölü”nde takip ettiği Amadou Beşir, bugüne kadar sayısız kez çöl yolunu geçti.
Artık 47 yaşında.
“Eskiden herkesin hayali orada yaşamaktı” dediği Libya’ya gitmeyeli uzun süre oldu.
Zira, çatışmalar sırasında vurulması onun için dönüm noktasıydı.
“Geçimimiz onun gidişine bağlı” diyen 10 yıllık hayat arkadaşı bile “Libya haricinde her ülkeye gidebilir” diyor kocasının vurulduğu zamanki yaşadığı endişeyi gözleri dolarak anlatırken.
“Üzüldüğünü kimseye gösteremezsin. Çünkü kocası uzaklarda olan tek kişi ben değilim. Bu yüzden hep içime atıyorum” diyor bu güçlü kadın, yeniden yollara düşmeye hazırlanan Beşir’e “koruyucu muskasını” takmadan önce.
“Sabırlı ol” diyor Beşir, “Mecbur” diyor karısı…
Ve Libya’dan gelen malların satıldığı, “Sahra’nın limanı” denilen Dirkou’ya doğru yolculuk başlıyor.
Bu coğrafyada insan, koyun ve kamyon lastiği “eşit”
Detaylardan utandığınız oldu mu hiç?
Biz üç oda bir salon evlerimize sığamazken, dünyanın bir yerinde, çölü daracık bir kamyon kasasında geçecek insanların, beraber seyahat ettikleri hayvanlar rahatsız olmasın diye, o kasaya bir de odunlardan yaptıkları kafesi yerleştirdiklerinden,
Biz kahvemize eklenen sütün soya değil de normal olmasından şikayet ederken, 25 litre suyun “zenginlik” sayıldığı bir coğrafya ile aynı yer küreyi paylaştığımızdan,
Hırslarımızdan körleşip bizden olmayan her canlı ve cansızı kapı eşiğinden sokmazken, bir insan, ölü bir koyun ve bir kamyon lastiğinin “eşit şansa” sahip olduğu uzak ülkelerin varlığından… ne kadar haberimiz var?
Hasan’ın 2017’de gördüğü bir fotoğrafla, “Bu yolculuğa mutlaka katılmalıyım” diyerek başlayan merakı yıllar sonra Tenere’ye dönüştü. Sayesinde aynı yer küreyi paylaşıp bihaber yaşadığımız hayatlardan haberimiz oldu.
Umarım katılacağı festivallerde ve bir gün Türkiye’de vizyona girmesiyle çok daha fazla insanın haberi olacak.
İki gün çöl esareti ve suya vuslat
Hasan’la konuşurken ona şunu söyledim: Bir yerlerde zamanın gidişatını değiştirdin, bundan eminim.
Ne demek istediğimi, kendisinin de Twitter’da anlattığı, belgeselde de yer verdiği bir anla açıklayayım.
Akdeniz’e ulaşmak için Tenere Çölü’nü geçecek birçok Afrikalının toplanma noktası Agadez’den çıkıp, beş gün çölde yolculuk ettikten sonra karşılarına çıkan bir ağaç ve bir su kuyusunda mola zamanıdır.
O hiçlikte bir adam, yürüdüğü 17 kilometre sonrası Hasanların kafilesiyle o ağaç altında karşılaşır. Yardım istemektedir.
Zira arabaları bozulmuş, aralarında çocukların da olduğu 25 kişi iki gündür çölde mahsur kalmıştır. Suları bitmek üzeredir.
“Bu çölde herkes kendi canının derdinde” diyen Hasan, filmde kaskatı kesildiğimiz sahneyi şöyle anlatıyor Twitter hesabında:
Yardım için kimse gönüllü değildi, yoğun ısrarlarımla mahsur kalan 25 kişiyi kurtarmaya gittik. Biraz daha geç kalsak kavurucu sıcakta susuzluktan öleceklerdi. Suyla buluştukları anı ömrüm boyunca unutamayacağım.
“Kana kana su içmek” deyimini çok yerde boşa kullandığınızı hissediyorsunuz, o insanların suyla buluştukları anı izlerken.
Sahraaltı ülkesine ayak basıp Muhammed’i bulmak…
Tenere, Beşir’in peşine düşerek başlasa da anlattığı insan hikayesi birden çok.
Bunlardan biri de “Boss” (Patron) dedikleri Muhammed.
Muhammed bir insan kaçakçısı. Hasan, “Evet o bir insan kaçakçısı ama çok fazla insanın hayalini gerçekleştirdi” diyor.
“Bir Sahraaltı ülkesindeyseniz ismim bir şekilde size ulaşır” diyen Muhammed de filmde, bugüne kadar binlercesini çölden geçirdiğini, bazılarının çok uzun yıllardır Avrupa’da hatta Amerika’da yaşadığını söylüyor.
Yüz yıl önce deve kervanlarıyla geçilen, köle taşınan yolun “koruyucusu” 1,8 milyar euro
Tenere, aslında her zaman bir “kaçak göç” rotası olmadı.
Amadou Beşir’in çölde bir çay molasında çevresindekilere anlattığı gibi kervanlar, yüzyıllar boyu develerle bu yolu, Libya’daki limanlara ulaşmak ve ticaret için yaklaşık 60 günde geçti.
2012’ye kadar çok yoğun olmayan “Avrupa’ya yasa dışı göç” ise Kaddafi’nin devrilmesinden sonra arttı.
2015’te Malta’nın Vallette kentinde bir araya gelen Avrupa Birliği ve Afrika ülkelerinin, bir Acil Durum Güven Fonu’na imza atması “yasa dışı göç” üzerindeki denetimleri artırdı.
Tam adı “Afrika’da yerinden edilme ve düzensiz göçün kökünde yatan sebeplerin ele alınmasını ve istikrarı amaçlayan Acil Durum Güven Fonu” olan bu meblağ 1,8 milyar euro.
Anlaşmaya göre, 1,8 milyar euronun, sağlık, eğitim gibi temel hizmetleri desteklemesi, aralarında Nijer’in de olduğu 23 Afrika ülkesinde göç ve sınır yönetimi alanında “kapasite geliştirme faaliyetlerinin” yürütülmesini sağlaması gerekiyordu.
Bir röportajında bu durumu “Nijer, Libya ve Cezayir üçgeninde görünmez bir duvar inşa etti” diyerek açıklayan Hasan’a göre o güne kadar yasal olan göç rotası, yasa dışı hâle gelmiş oldu.
Hasan’ın kamerasında olduğu süre boyunca yüzünü saklayan Muhammed’e göre ise “yasa dışı” ya da “kaçakçılık” kavramlarının anlamı geçen yüz yılda oldukça değişti:
Batılılar, yüzlerce yıl önce insanları buradan köle olarak alıp Avrupa’da sattılar. Şimdi neden Avrupa’ya geçmelerini istemiyorlar.
Ateşe yürüyen değil, dünyadan kopanlardı aslında “deli” olan
Tenere, yüzyılın en büyük insanlık dramından bir kesit…
Tenere, bizim yalnızca denizlere açılan botlar üzerindeki kısmını izlediğimiz “göç krizinin” başladığı nokta…
Tenere, bir insanın, bir yolun, yola çıkmak zorunda olanların, yola çıkmak zorunda olanlarla yolunu kesiştiren bir adamın belgeseli…
Tenere’den çıktığınızda, Hasan için “deli” diyebilirsiniz.
Kendisini üç yıldır takip eden biri olarak ben buna “delilik” demezdim.
“Birçoğumuzun kopardığının farkında bile olmadığı ‘dünya ile bağı’ sıkıca ellerinde tutan adam” derdim.
Hiçliğin ortasına yola çıkmaktan erinmeyen, çıktığı yolda “çay keyfini” ıskalamayan Beşir gibi…
Hasan ve Beşir gibilerini farkında olmadan Muhammed anlatıyor baktığı kameraya:
Eğer biri gitmeyi koyduysa kafasına, çölde değil, ateş üzerinde yürüyerek bile gider.
Tenere, hem ateşin hem de ateşin üzerindekilerin hikâyesi…
Kaynak: The Independentturkish
Benim kentlerim
Sanırım üç ya da dördüncü sınıftaydım. Öğretmenimiz sınıfa bir harita getirdiğinde bütün sınıf, pür dikkat haritaya bakmıştık. O güne kadar ben ve çoğu arkadaşım ilk defa bir haritayı , dokunabilecek kadar yakın görüyorduk.
Öğretmenimiz haritanın ne işe yardığını anlatınca, çoğumuzun kafası almasa da, haritayı görmek zihnimizde bir yer açmıştı.
Kentlerin, hatta ülkelerin harita üzerinde ki yerlerinin küçültüldüğünü , koca dünyanın bir metre karelik kağıda sığdığını öğrendik.
Dünyanın evren de bir nokta kadar yer tuttuğunu da.
Teneffüste bir oyuna dönüşmüştü kendiliğinden. Herkes bir kent bulmalıydı çarçabuk.
Benim de gözüme ilk ilişen Van Gölü olmuştu. Hem göl alanının mavi oluşu, hem de maviliğin çevresinin kahverengi olması, kafamda bir tezatlık yaratmış, Van Gölüne odaklanmıştım.
Ben haritada Van Gölünün yerini ezberlerken, tam da o yıllarda yani 1976 tarihinde, Van Muradiye’de şiddetli bir deprem olmuş, Van çarşı pazarda sık sık duyduğumuz bir kent haline gelmişti.
O yıllarda evlerimizde ne elektrik, ne de televizyon vardı. Olup bitenleri büyüklerimizden öğreniyor, zaman zaman çarşı pazarda ağıt yakan dengbejlerden, ozan ve şairlerden duyuyor, bazen olayın hemen ertesinde, bazen olayın çok sonrasında gezici şairlerin ağzından öğreniyorduk.
Harita üzerinde oynadığımız oyun ve dengbejlerin sesi önce kulaklarımda, sonra zihnimde bir ayraç açmiş, Van diye bir yer olduğunu belletmişti.
Van Muradiye depremini anlatan, gezici ozanın yüzü beli belirsiz hala zihnimde duruyor. Kısa boylu, biraz tıknaz ve iri kafalı bir erkekti. Kürtçe söylediklerini lehçe farkından dolayı çoğunu anlamasam bile acıdan, ölümden bahsettiğini hissediyordum.
Van artık zihnimde şekillenen bir kent olmuştu. Masmavi gölüne tezat depreplerle hatırlar olmuştum.
O yıllarda denizi bilmiyordum. Denizle, göl arasında çok fark yoktu zihnimde. Gözün alabildiği kadar suyun bulunduğu her yer, deniz ya da göldü benim için.
Zaten Vanlılar da aynen benim gibi düşünerek, Van Gölüne, Behra Vanê diyarlardı.
Yani Van Denizi.
Komik değildi deniz yakıştırması. Göl alanı oldukça geniş ve göz alabildiğince yayılmış bir su kütlesiydi.
Deniz gibiydi yani.
Sonra uzun bir sessizlik, uykuya yatar gibi bir dönem.
Van’ın hem yeşil, hem sulak, hem de deniz mavisi gibi bir yer olduğunu anlatımlardan, kartpostal ve kitaplardan öğrendim.
Öylece sürüp gitti. Ben sıcak, düşük rakımlı bir kentin** sakini, Van ise yüksek rakımlı dağların yurdu.
Hem uzak, hem de kar boran.
Yıllar böyle sürüp geçti. Çocukluk dönemini geride bırakıp, gençlik yıllarıma adım atınca, çevremde olan herkes gibi ben de İstanbul’u düşleyen birisi oldum. Van zihnimin arka planına itildi. Artık haritada ilk bakışta İstanbul’u görüyor, İstanbul’u düşlüyordum.
Zamanla şunu anlıyordum. İnsan için bazı kentler sadece harita üzerinde kalmıyor. İnsan onlarla büyüyor, onlardan etkileniyor ve onlara benziyor.
Ben de öyle oldum. Düşlerimde ki kentlere benzedim.
Çocukluk, gençlik yıllarımın kenti Diyarbakır’dı.
Diyarbakır benim için çok yakın, sıklıkla gidip geldiğim bir yerdi. Akrabalarımız vardı Diyarbakır’da.
Sonra arkadaşlarım…
…
Axla başlayan, axla biten şiirlerim.
Bu nedenle doğduğum kent Siverek neyse, Diyarbakır benim için oydu. Ruhumun bir parçası, zihnimde çakan kıvılcımdı. Haritada ki yerinden öte, bir sığınacak evdi benim için.
Ve İstanbul…
Uzak ama bir o kadar yakın olan İstanbul. Kocaman bir kent. Öylesine karmaşık,
öylesine görkemli ve öylesine kalabalık ki.
Başım dönmüştü ilk gördüğümde. Beton binalar, sürekli hareket halindeki araçlar; insanlar, durmadan koşturan insanlar, beni ilk anda şok etmişti.
Bütün şairleri kendine çeken deniz; kokuyordu, küf kokar gibi.
Kaybolmuştum, her kes gibi, milyonların birbiri içinde kaybolduğu gibi. Kimsenin, kimseden haberi olmadığı kocaman bir dünyaydı İstanbul.
Sonra bütün bunlar çocukluk, ergen ve gençlik yıllarımın kenar süsleri olarak zihnimde kaldı.
Bambaşka hikayeler, bilgiler, tarihin dehlizlerinde saklı gerçekler, bazı kentlerin haritadaki yerlerinden daha önemli olduğunu öğrendim.
Ne İstanbul bildiğim İstanbul, ne de Diyarbakır bildiğim Diyarbakır’dı.
Uzakta, doğuda olan Van ise bambaşka bir kentti. Ne İstanbul’a benziyordu, ne Diyarbakır’a. Kendine has, kendi olan.
Bir sınır kentiydi. Sınırda yaşayan, uçurumlarda düşleyen ve yeşillikler içinde bir kentti.
35 yaşına kadar gidemediğim ama her seferinde zihnimde canlandırdığım bu şehir, Asya’ya açılan kocaman bir kapıydı. En doğunun bütün trenlerinin son durağıydı Van.
Okul sıralarında öğrendiklerimin dışında, şailerin ve demgbejlerin seslerinde saklı ağıtların izinde şekillenen kentlerin, bambaşka gerçeklikler taşıdığını öğreniyordum.
İşte o gün, bu gün bazı kentlerin isimlerini duyunca zihnimde bazı kıvılcımlar çakar…
Diyarbakır, üniversiteyi bitirdiğim yoksul ama bir o kadar da devlemend* bir kent. Yaşamla ölümün iç içe geçtiği, birbirinin kucağında büyüdüğü kadim bir şehir.
Van, hayatımın ilk kıvılcımı, haritada öğrendiğim ilk yer ama ancak 35 yaşında gidebildiğim, çocuk gülüşlerinde maviliği aradığım ve her zaman özlediğim bir kent.
Ve İstanbul.
Her şeyin bol olduğu ama aynı zamanda yoksun ve yoksulluğun korkunç hissedildiği kaotik bir kent.
Yedi düvelden insanın harmanlandığı; dillerin lal, renklerin mat olduğu yetmiş yedi tepeli bir kent.
Deniz kokan, balık ve metal kokan, çağlar sarmalı bir kent:İstanbul
Düşlerim kentten kente değişse de, güneşi erken doğan kentlere vuruldum. Bütün düşlerim bu kentlerde saklı kaldı.
Suyun müzik hali
Son renk..Sonbahar..
Bütün renklerin sarıya, kızıl ve kırmızıya döndüğü bir zaman sarmalında şiirdir sonbahar.
Biraz hüzün, biraz umuttur.
En çok da sert rüzgarlara karşı koymaktır belki de.
Bütün güzelliklerini kaybetme pahasına da olsa kendini yaşatmaktır,
Sonbahar.

1.Fotoğraf: Heather Rushton / Can Geo Fotoğraf Kulübü
2.Fotoğraf: Craig Robison / Can Geo Fotoğraf Kulübü
3.Fotoğraf: James Anderson / Can Geo Fotoğraf Kulübü
4.Fotoğraf: Aslinah Safar / Can Geo Fotoğraf Kulübü
Deniz güzeldir.
Gün akşama dönerken, denizi dinlemek güzeldir. Sessiz bir ortam, dalgaların sesine teslim olmuş bir ruh hali ve yüksekçe bir yerden seyr-i alem.
Deniz güzeldir, suyu tuzlu olsa da.
Dalgası hırçın, suyu serin olsa da. Deniz güzeldir. Hele süt liman sessizken. 
#deniz #akşam #bulut
Bir ölümsüzlük hikayesi
Çocukluk yıllarımda Nemrut’la ilgili çok şey duydum, efsaneleriyle büyüdüm. Nemrut kimi zaman Hz İbrahim’i Urfa’da ateşe atıyor, kimi zaman dağın başında ölümsüzleşen bir tanrı kral olarak karşımıza çıkıyor; yer, mekan ve zamana göre farklı bir kişilik olarak, odalarımıza konuk oluyordu.
Bir de bir dağ vardı, Fırat’ın öte yakasında.
Aslında çok da uzak bir yer değildi Nemrut. Havanın açık ve berrak olduğu dönemde, çıplak gözle bile görülebilen, Torasların en yüksek tepesinde yer alan bir yerdi.
Çok şey anlatılıyordu dağ hakkında. Devasa heykellerden, kendini tanrı gören krallardan, mitolojilerden bahsediliyordu.
Sonra uzunca süren bir kopuş ve birden bire içimde depreşen Nemrut merakı.
1992 yılının yaz aylarında zorlu bir yolculuktan sonra, antik yoldan tırmanarak nefes nefese kutsal alana vardığımda, gözlerime inanamamıştım. Çetin ve yorucu bir yolculuktan sonra kendimi dünyanın tepesinde hissetmiş, Fırat Vadisini kuş bakışı izleme sarhoşluğuna kapılmıştım.
Nemrut Dağının zirvesinde bulunan devasa heykellere şaşkınlık ve hayretler içinde bakakalmış, insan eliyle yapılan tümülüssün doğu, batı, kuzey teraslarında inşa edilen anıtsal kültler karşısında bayağı etkilenmiş, kalıntıları olağanüstü bulmuştum.
Oldukça engebeli bir dağın başında, dik yamaçların en yüksek noktasında inşa edilen devasa anıtsal heykellerin nasıl inşa edildiğini düşüne düşüne ortalıkta dolaşmış, gün batımını büyük bir merakla izlemiş, gün doğumu için de kutsal alanda sabahlamıştım.
Soğuk ve rüzgardan uyumak mümkün olmasa da, anıtsal tümülüssün görkemini ve gökyüzünde ki yıldızların parlaklığı karşısında mest olmuştum. İki bin yıl önce inşa edilen bu olağanüstü tapınakta sabahlamak, üşümek ve rüzgardan deng olmak pahasına da olsa, benim için bambaşka bir duyguydu.
Yorgun, argın güneşin doğuşunu beklerken, dünyanın dört bir tarafından ziyaretçilerin olduğunu tanıklık etmiş, buranın sandığımdan da çok ama çok özel bir yer olduğunu anlamıştım.
Doğu terasında, bir sıra halinde dizilen ve zamanla yıkılan devasa tanrı kral heykellerin önünde, büyük bit ihtimalle ayin alanı olarak kullanılan sunağı sırtımıza alarak, güneşin doğuşunu beklerken nefesimi tutmuş, içimden ya güneş doğmazsa demiştim. Güneş doğmaya başladığında, irice bir portakalı çağrıştıran, döne döne yükselen bir ateş topu gibiydi. Ortalığı kızıllığa boğan Güneş, kesinlikle başka hiçbir yerde bu kadar müthiş güzel doğmaz diye düşünmüştüm. Bir iki dakika süren ufuk çizgisinde ki güneşin doğuş anı, izleyen herkeste olağanüstü duygular yaratmış, burayı 2 bin yıl öncesine götürmüştü.
Güneşin ilk tapınan bir varlık olduğunu duymuş, okumuştum ama doğuşunun bu kadar güzel ve etkileyici olacağını hiç düşünmemiştim.Duygu yüklü, şiirsel bir doğuştu.
O gün Nemrut tümülüssün tarihinden çok, devasa taşların nasıl yerleştirildiğini ve güneşin doğusunun en güzel yerinin nasıl tespit edildiğini merak ediyordum. Heykellerin olağanüstü işçiliği, devasa büyüklüğü ve tapınaktaki estetiksel düzen ise içime işlemişti.
Olağanüstü atmosferiyle insanı kendine çeken, antik çağların havasını yaşatan bu müthiş yer, çağlar öncesinden günümüze seslenerek, varlığını bir gizem içinde korudu. Şiirsel şölenin yanında, kalıntıları da olağanüstü idi.
Bu gün hala öyle.
Nemrut Tümülüssü ve Komagene Hanedanlığı ile ilgili çok sayıda arkeolojik çalışma ve kazı yapılsa da, özellikle anıtsal kültlerin, devasa heykellerin nasıl dağın başına taşındığını konusu bir muamma olarak karşımızda duruyor.
Bu gizemli alanı inşa eden Kral I.Antiochus’un izini sürmek, kim olduğunu bilmek için belki de daha gerilere, uzanmak gerekiyor.
Yani hikaye burada hem başlıyor, hem de son buluyor.
İşte iki bin yıldır yaşayan bir ölümlünün, ölümsüz hikayesi.
Persli bir soydan gelen I. Antiokhos’un babası Kral Mithridates (M.Ö. 109) tahta çıkış anı, Mezopotamya ve Anadolu’da siyasi dengelerin değişmeye başladığı bir döneme denk gelir. İç karışıklıkların artığı, bu dönemde Roma İmparatorluğu artık Anadolu’ya yerleşmek için ilerlemeye, genişleme başlamıştır.
Kommagene Krallığı bu büyük güç mücadelesinin içinde varlığını devam ettirmek için kimi zaman savaş, kimi zaman ise barış ve ittifak yolunu tercih ederek varlığını sürdürmüştür. Suriye ile Kommagene arasında yapılan barış ittifakının sonucu olarak da, I. Mithridates Kallinicus, Suriye’nin Grek kökenli Büyük İskender’in soyundan gelen prenses VII. Laodice Thea ile evlenmiştir.
İşte bu evlilikten Kommagene Hanedenlığının’nın en ünlü kralı I. Antiokhos Theos doğar,ismini annesinin soyundan, gücünü kral babasından alır. Çocukluk ve gençlik yılları, kral babasının, prenses annesinin yanında geçer, devlet yönetiminde deneyimler kazanır, babasının izini sürme yetisi edinir.
Kral babası Kallinikos Mithradetes ülkesinde süren iç karışıklıkları sonlandırmış, değişik kültür ve dilleri barındıran Yukarı Mezopotamya’nın zenginliğinden yararlanmayı bilmiştir. Başkentleri Samsato, Fırat sayesinde ticari bir merkez haline gelmiş, zenginleşerek varlığını sürdürmüştür.
Kral babası dirliği ve düzeni korumak için ülke genelinde çok sayıda tapınak, kale ve yol yaptırmış, halkıyla iyi geçinmiştir. Dillerine, inançlarına saygılı davranmış, çok dilli bir yaşam sürdürmüştür.
Kralı I.Antiochus da babasının izinde yürümüş, ülkesinin çok kültürlü yapısına denk bir yönetim modeli ve kutsal bir anıtsal devlet kültü inşa ettirmiştir.
Hem de etkisi çağlar boyu sürecek bir anıtsal kült. Teraslarının bir yönü batıya, bir yönü doğuya bakan, siyasal bir sentez.
Kralı I.Antiochus Adıyaman’a bağlı Kahta sınırları içerisinde yer alan, bu anıtsal kültü inşa ettiğinde tümülüs ve kültün asırlara, bütün zamanlara meydan okuyacağını, varlığını sürdüreceğini tahmin ediyor muydu, bilinmez.
Ama bilinen kesin olan bir şey var ki, o da I.Antiochus’un inşa ettiği, anıtsal kült merkeziyle sonsuza kadar var olmak istediğidir. Bu kült anıtla hem kendisini Yunan Tanrılarıyla eşitlemiş, hem de gözden uzak, ıssız bir dağın başında doğu batı kültürlerini sentezleyen, çok kültürlü bir kutsal devlet kültü ortaya çıkarmıştır.Etkisi ve gücü bu nedenle çağları aşarak, günümüze ulaşmış, kültün yazıtlarında bu günkü yerel kültürlerin izini görmek, Komialıların yönetim şeklini okumak mümkündür.
Komia Kralı I. Antiochos kutsal dağı: NEMRUT
Fırat vadisinin önemli kesişme noktalarından birinin üzerinde yer alan Nemrut Dağı’ndaki kült merkezi, Kommagene Krallığı’nın en parlak döneminde hükümdar olan Kral I. Antiochos döneminde inşa edilmiştir.
Fırat vadisinin önemli kesişme noktalarından birinin üzerinde yer alan Nemrut Dağı’ndaki kült merkezi, Kommagene Krallığı’nın (MÖ 109-MS 72) en parlak döneminde hükümdar olan Kral I. Antiochos (MÖ 69–32) döneminde inşa edilmiştir. Stratejik önemi nedeniyle tarih boyunca egemen güçlerce ele geçirilmeye çalışılan Kommagene Krallığı’na ait Nemrut Dağı Kült alanı1881 yılında Karl Sester tarafından kayıtlara geçirildikten sonra araştırmacıların ilgisini çekmiştir. Batıda Kahramanmaraş; kuzeyde Malatya ve Toros Dağları ile çevrelenen; antik dönemde, bereketli topraklarıyla tanınan bu krallık, bazı araştırmacılara göre MÖ 163 yılında ilk hükümdar Ptolemaios; bazılarına göre ise MÖ 80 yılında I. Mithradates Kallinikos tarafından kurulmuştur. MS 72 yılında Roma hakimiyetine girene kadar varlığını sürdüren bu küçük krallığın sınırları, Yukarı Mezopotamya’dan Yukarı Fırat’ın batı yakasını takip ederek doğuda Fırat Nehri’ne, güneyde ise Nizip ve Antakya’ya kadar uzanmaktadır.
Merkezde 30–35 derece eğimli konik bir tümülüs ile onu doğu, batı ve kuzey yönlerde çevreleyen üç terastan oluşan Nemrut Dağı Kült alanı yaklaşık 2.6 hektar alana yayılır. Tümülüsün tepe yüksekliği bugün 2206 metre olup, çapı yaklaşık 145 metredir. Doğu ve batı teraslarında kireçtaşından yapılmış, Tümülüs’e sırtını dönmüş şekilde konumlanmış beş tanrı heykeli ile bunların iki yanında aslan ve kartaldan oluşan birer çift koruyucu hayvan heykeli bulunur. Heykel dizisinin arkasında, her iki terasta da birbirine eş olan, Antiochos’un vasiyetini bildirdiği eski Grekçe ile yazılmış yazıt (nomos) yer alır ki; bu yazıtta tanrıların isimleri Helen ve Pers isimleriyle birlikte tanımlanmış, çok kültürlü bir devlet kültü yaratılmıştır.”*
Kral I. Antiochos tebasının arasında farklı inanç ve dillerin gerçeğini gözden uzak tutmayarak, doğu batı sentezi olan bir düşünce ve yönetim biçimi yaratmıştır.
Farklı etnik yapılar, diller kendini yaşatabilmiş, bu yazıtlara da yansımıştır.
Tümülüs ve kutsal alanın keşfi ve başlayan araştırma serüveni.
“Antik dönem kaynaklarında adı geçmeyen ama varlığıyla ortada olan, Nemrut Dağı’ndaki kült merkezi 1881 yılındaki keşfine kadar, Kommagene Krallığı araştırmacıların pek de ilgisini çekmemiştir. Nemrut Dağı Tümülüsü’nün 1881 yılında, bölgede yol çalışması için araştırma yapan, Alman Mühendis Karl Sester tarafından kayıtlara geçirilir. Köylülerin Bâko yani sürekli rüzgar alan dağda bazı devasa heykeller olduğunu söylemesi üzerine, Karl Sester Tümülüs alanına gider, yıkılan ve ayakta duran devasa heykelleri bizzat gözleriyle görür, buranın Asurlardan kaldığını düşünür ve hükümetine rapor eder.
Böylelikle Alman devletinin ilgisini çeken Nemrut Tümülüsü ile ilgili ilk araştırma, 1882 yılında arkeolog Otto Puchstein ile Karl Sester’den kurulu bir ekip tarafından gerçekleştirilir.
Daha sonra Müze-i Hümayun’a 1881’de Müdür olarak atanan Osman Hamdi Bey, Sanayi-i Nefise Mektebi öğretim üyesi heykeltraş Osgan Efendi ile birlikte Osmanlı misyonu olarak 1883 yılında, Nemrut Dağı anıtlarını incelemek, bu konudaki çeşitli soruları aydınlatmak üzere görevlendirilirler.
Osman Hamdi Bey ve Osgan Efendi ile aynı yıl, Haziran 1882’de, Karl Humann ve Otto Puchstein incelemeler yapmak üzere Nemrut’a giderler.”**
Böylelikle Komialıların en kutsal dağı tespit edilmiş olunur. Tarihin en karanlık dönemine denk gelen bu keşif Birinci ve ikinci dünya savaşı nedeniyle araştırmalarını sekteye uğratır. İki büyük savaş bittiğinde araştırmalar yeniden başlar.
Burasının adı yazıtlarda Nemrut olmasa da, artık Komialıların kutsal alanı, Nemrut Dağı olarak anılacak, bütün görkemiyle varlığını ve sırlarını korumaya devam edecektir.
Yani Komia Kralı I. Antiochos hayali bir nebze de olsa gerçekleşecek, ölümsüzlük mertebesine ulaşacaktır.
Bu nedenle adı Nemırd I.Anto’dur.
Siyah beyaz fotoğraflar Uluslararası Nemrut Vakfı’nın sitesinden alınmıştır.
*http://www.aktuelarkeoloji.com.tr/nemrut-dagi-tumulusu
**Kaynak: http://nemrut.org.tr/nemrut/
Bir köy var uzakta
Ahmet Kutsi Tecer
Miyadun Köyü/Siverek
Orda bir köy var, uzakta
O köy bizim köyümüzdür.
Gezmesek de, tozmasak da
O köy bizim köyümüzdür.
Orda bir ev var, uzakta
O ev bizim evimizdir.
Yatmasak da, kalkmasak da
O ev bizim evimizdir.
Orda bir ses var, uzakta
O ses bizim sesimizdir.
Duymasak da, tınmasak da
O ses bizim sesimizdir.
Orda bir dağ var, uzakta
O dağ bizim dağımızdır.
İnmesek de, çıkmasak da
O dağ bizim dağımızdır.
Orda bir yol var, uzakta
O yol bizim yolumuzdur.
Dönmesek de, varmasak da
O yol bizim yolumuzdur