#müzik #çingelerzamanı #Ederlezi #DenizTekin
#müzik #çingelerzamanı #Ederlezi #DenizTekin
Özlem Yalım T24
Çay en eski dost. Yıllardır yanı başımızda. En dar zamanda, en mutlu anımızda çay bir dost olarak yanımızda. Benim için çay saati…
Rahmetli annem okur yazar olmamasına rağmen İstanbul ve çevresinde yaşanan depremler üzerine “İstanbul’da deprem olmasın da, nerede olsun? Bunca bina, bunca betona toprak mı dayanır?” derdi.
Bu gün yine depremle anılır oldu İstanbul. Bir panik içinde sevdiklerimize ulaşmaya çalıştık. Telefonlar mevta. Kısa süreliğine de oksa dış dünya ile temas kesildi,hala da sağlıklı iletişim yok.Allah muhafaza daha şiddetli olsaydı ne yapacaktık?
Neyse herkese geçmiş olsun. Unutmayın deprem değil, binalar öldürür…
Bazen kendim bile tuhaf ve ilginç bulduğum düşünceler kafamda belirir. Her şeyin daha şeffaf ve anlaşılması için insan bedeninde bir ışık ya da alarm sistemimin olması gerektiğini düşünürüm.
İnsan yalan söylediğinde lamba yansın ya da alarm sistemi kendiliğinden devreye girsin.
Bakalım o zaman insan yalan söyleme cesaretti gösterebilir mi?
Bu gün yalan üzerine kurulan yığınca iş var ve insanlar yalan söyleyerek işlerini yürütüyor.
Hatta bazı işler var ki gerçeğin zerresi yok. Her şey bir yanılsama ve kurgu. Ama buna rağmen binler, onbinler hatta yüzbinler peşinde koşturur, yalanı gerçek olarak kabul eder, yatırım bile yapar.
Bahsettiğim sanal dünya değil. Sanal dünyanın bile bir fiziksel alt yapısı ve düzeneği var.
Yalanın bir alt yapısı ve fiziksel düzeneği yok. Bu nedenle hızlı yayılır, kısa sürede yeryüzünü dolaşabilir. Hiç bir hız ona ulaşamaz. Yalanın hız birimi yoktur. Yeryüzünü bir saniyede de gezebilir, çağlar sürecek bir zaman diliminde de dolaşabilir.
Yani yalanın niteliği ve tasarım gücü onun dolaşım hızını ve etkisini oluşturur.
Çevremize bakalım, insanları göz önüne alalım. Uzaklara, sanal ve banal dünyalara bakalım.
Gördüğümüz nedir?
Kocaman bir yalan mı?
Değil elbette. Gerçek olan kocaman bir cihan. Yalan fiziksel gerçeklikle ilgili değil, asıl özüyle ilgilidir.
Karpuz iriliği ve alımlı rengiyle vardır, ortadadır. Ama tadıyla ilgili gerçeklik satıcı açısı dan her daim yalan üzerinedir. Bal gibi karpuz denildiğinde aslında bir gerçeklikten çok, bir olasılıktan bahseder. Ama insanlar karpuzu bal tadında olacağına inanarak alır. Karpuzun kabak çıkma olasılığı olsa da; kıpkırmızı, şireli bir içe sahip olacağına olan inancıyla hareket eder.
Hayat bir meyve değil tabi. Karpuz kabak çıksa da hayatımız çok kesintiye uğramaz. Bir sinek ışırığı bile karpuzun kabak çıkmasından daha acı vericidir.
Asıl mesele hayatımızı yönlendiren, bir ömür boyu etkileyen yalanlar karşısında durabilmektir. Çünkü öyle yalanlar var ki insanda bir ömür yaşar, yetmez geleceğe miras kalır.
Uzatmanın anlamı yok. İnsan yalan üzerine bir dünya kuruyor. Alıcısı da oldukça fazla. Hatta yalandan uzak olanlar, bir nevi dışlanıyor, cezalandırılıyor.
Gerçek ahlakla ilgidir,yalan ise basit bir zeka oyunudur. Ahlaklı olanlar yalana ihtiyaç duymaz, hayatını doğruluk üzerine inşa eder. Amaçlarına ulaşmak için gerçeklerden uzaklaşmaz, yalan sistematiğe girmez.
Ama bunun çok zor olduğunu belirtmek gerekiyor. Hatta imkansız da diyebilmek mümkün.
İşte bu nedenle insan anlında bir ışık olmalı. Yalan söylediğinde yansın. Başka da bir çözün aklıma gelmiyor.
Şu dünyanın haline bir baksanıza. Koca koca insanlar, milyonlarca kişinin gözlerine baka baka yalan sistemlerini tıkırında geliştiriyor. Beyaza kara diyor, iyiye kötü, aça tok, yalana doğru, büyüğe küçük, batı’ya doğu diyor ve başarılı oluyor.
Hatta bu koca bir yalandır. Beyaz denilen renk karadır;bakın, görün diyenler yerlerde sürüklenir, kodes yolu gösterilir…
Nasıl bir ruh haliyle yalansız bir düzenek yok gibi. Her şeyde bir yalan var.
Neyse bu sabah sizin içinizi karartmak niyetinde değilim. Bahar tadında bir gün olsun. Yeşil, mavi ve çiçeklerle dolu bir zaman dilimine sahip olun.
Yalana kanmayın diyeceğim ama çok banal kalır.Her ne yaparsanız yapın, yeter ki insana, doğaya zarar vermesin.
Bütün yalanlara rağmen bunu yapabiliriz…
Kalın güzelliklerle.
Dünyanın en eski kütüphanelerinden biri
Nepal ‘ in ashur kütüphanesi – Ashurbanipal kütüphanesi
MÖ 627-668 ‘
Asur Kraliyet Kütüphanesi, Asur ‘ un son kralı ve bunlardan en ünlü olan Ashurbanipal, M.Ö 7. yüzyıldan kalma çeşitli yazılar içeren binlerce kili panel ve parçalar arasında yer almaktadır.
Dünyanın En Eski Kütüphanesi, Ninova Kütüphanesi ( Asurbanipal küütüphanesi de denilir )
M.Ö. 625 yılında kurulan kütüphane Asur İmparatorluğunun başkenti olan Ninova şehrinde kurulmuştur. Ninova, Dicle Nehri ’nin doğusunda yer alan bir Antik Çağ şehridir. Günümüzde Irak’ta bulunan Musul’un hemen yakınındadır. Dünyanın en büyük imparatorluğu olan Asur İmparatorluğunun en son ve en büyük kralı sayılan İmparator Asurbanipal tarafından yaptırılmıştır. Kral Asurbanipal “Dünyanın Kralı” lakabıyla bilinirdi.
Asurbanipal’ın Kitaplığı döneminde, dilbilgisi, bilim, din, sanat, tarih ve astronomi gibi bir çok bilgiye ulaşmamızı sağlamış olan, önemli belgelerin saklandığı bir yerdir.
Ninova Kitaplığı’nın, kitaplıktan ziyade bir kütüphane olmasının en büyük etkeni tüm resmi belgeleri, anlaşmaları kopyalarıyla birlikte arşivlemesidir. Kütüphanede bulunan tüm belgeler düzenli bir biçimde toplanıp listelenmiş, kategorik şekilde muhafaza edilmiştir.
Asurbanipal, değerli sayılabilecek her kitabın ve belgenin bir kopyasını istemiş ve yazıcılarına Dünyanın tüm bilgilerini bir yerde toplamak üzere imparatorluğun çeşitli yerlerine göndermişti. Kütüphane kil tabletler ve parşömenlerden oluşmaktaydı. Kitaplar çoğunlukla kil tabletlere, çivi yazısıyla yazılmıştı. Arkeolojik kazılarda yaklaşık 26.000 tablet iyi korunmuş şekilde bulunmuştur. Elde edilen bulguların yaklaşık 20.000’den fazlası günümüzde British Museum‘da sergilenmektedir.
Asurbanipal’ın Kitaplığı
Ninova Kütüphanesi’nden günümüze ulaşmış en değerli sayılan bazı metinler Yaradılış, Gılgamış, Irra, Etana ve Anzu gibi geleneksel Mezopotamya destanlarıdır. Ayrıca el yazmalarının, bilimsel belgelerin ve Bin Bir Gece Masalları’nın ilk örneği olan “Nippur’la Yoksul Adam” gibi bazı halk öyküleri de bu dev kütüphanede günümüze kadar korunabilmiştir. Sadece bunlarla kalmayıp dini bilgiler, dualar, atasözleri, tarihi olaylar, sanatsal belgeler, astronomik bilgiler, bitkilerin özellikleri, insan ve hayvanların davranışları, büyücülük ve ayin metinleri, Akadça, Sümerce ve farklı dillerin sözlükleri gibi çok farklı konuda bilgiye Ninova Kütüphanesi sayesinde ulaşılmıştır.
Arkeolojik Kazılar
Asurbanipal’in kütüphanesi yaklaşık 2.000 yıl kadar sarayın yıkılan duvarlarının altında kaldı. Kütüphanenin kalıntıları Ninova’daki ilk arkeolojik kazıyı yapan Sir Austen Henry tarafından 1847 yılında bulunmuş. Arkeolojik kazı çalışmaları Hormuzd Rassam ile George Smith tarafından devam ettirilmiş. Daha sonra British Müzesi’nden Leonard William King devralmıştır. Yapılan bu arkeolojik kazılarda Babil ve Asur devletleri ile ilgili bir çok bilgi ortaya çıkmıştır. 1927’den itibaren Campbel Thompson tarafından kazılar devam ettirilmiştir. Iraklı arkeologlar ikinci Dünya Savaşı sonunda kazıları devralsa da, uzun sürmemiştir. Kaliforniya Üniversitesi’nden David Stronach 1981’den sonraki çalışmaları yürütmüştür.
Ninova Kütüphanesi
Kral Asurbanipal aslında hedefine kısmen ulaşmış, bizlere dünyanın en büyük hazinesini bırakmıştır. Bu hazineyi günümüz imkanlarını kullanarak sizlere sunmak ise bizim kendimize verdiğimiz bir amaç olmuştur. Unutmayın! “Bilgi paylaştıkça çoğalan bir hazinedir.”

Y



Hazırlayan İdris Yiğit
Yardımcı Kaynak; British Museum – Asurbanipal

Malatya’ya bahar geldiği zaman kayısı ağaçları çiçeklenip gelinliğini giydiğinde, dağlardaki kar beyazı ile ovadaki çiçek beyazı birbirine karışır ve Halikarnas Balıkçısı’nın dediği gibi “Çiçeklerin Düğünü” başlar.
Yazı ve Fotoğraf: Kasım Gümüş
Bölge ekonomisinde önemli paya sahip kayısıya Malatya’da “Mişmiş” derler. Dünyadaki kuru kayısı üretiminin yüzde seksenini karşılayan Malatya’da yaklaşık 60 bin aile kayısı ile geçimini sağlıyor. Son yirmi yıldır küresel iklim değişikliği ve kuraklık sonucu oluşan mevsimsel anormallikler, aşırı yağış, dolu, don ve mevsimlerin birbirinden ayrılmasının zorlaşması kayısı üretimini olumsuz etkiliyor. Ayrıca zor doğa koşullarını atlatıp hasat edilen kayısı, kaderine terk edilen tarım politikaları ile değerine karşılık gelemeyen rakamlara satılması sorunu ile karşı karşıya. Artık mişmiş üreticiliği iyice zorlu hale geliyor.
Emekleri ile geçimini sağlayan mevsimlik tarım işçileri, zorunlu ihtiyaçlarını karşılamak için yanlarına aldıkları eşyaların bulunduğu, çoğunlukla kapasitelerinin üzerinde ağırlık taşıyan minibüslerde ya da kamyonet kasalarında tehlikeli ve zor şartlarda, hasada doğru yolculuğa başlıyorlar. Bu yolculuk çoğunlukla işsizliğin daha fazla olduğu yakın illerden (Adıyaman, Urfa, Diyarbakır gibi) Malatya’ya doğru oluyor. Artık çiçekler çağla olduğunda, çağlalar sarardığında işçiler kayısı bahçelerindeki yerlerini almıştır. Kötü barınma koşullarında, sağlıksız ve güvencesiz ortamlarda yaşlı, kadın, çocuk demeden güneşin ilk ışıkları ile başlayan çalışma, güneşin batışına kadar devam eder.

Ağaçlardan indirilen kayısılar kasalara konup kükürtlenerek ‘islim’ ya da doğal yoldan kurutularak ‘gün kurusu’ haline getirilir. Ürünün kaliteli olması için bu işler belli bir sırada ve hızlıca yapılması gerektiğinden hasat yapılan bahçelerde telaş çok fazladır. Sergenlerde (kayısıların serilip kurutulduğu yerler) tabloları aratmayan görüntüler oluşurken, üretici bu görüntülerin farkına bile varmadan mazot parası, ilaç parası, işçilere ödenecek gündelikleri ve geçimini sağlayacak geliri elde edip etmeyeceğini düşünmeye başlamıştır bile.