Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

About ŞeyhmusÇakırtas

Işığın rotasında bir yolcuyum. Elimde işe yaramayan iki diploma, ferman tarzında göksüme asılı KHK belgesi ve ucuz sayılan bir iki fotoğraf makinam var. Değişik düşüncelere, dünyalara yolculuğu seviyorum. Kural, kaideleri çok sevmem, ama ilkesiz de yaşamam. Fotoğraf ve yazı peşinde ki yolculuğum henüz orta okul sıralarında başladı. Yıllardır da devam ediyor. Henüz iyi bir fotoğraf emekçisi olamadım, ilk göz ağrım bir kitabım var. Aynadaki Zamandan/İzler adlı kitabım aynı zamanda fotoğraf ve kalemle uğraşımı anlatıyor. İnsanların hikayesini, fotoğraflarını okuyucuya ulaştırmaya çalıştım. Hayatımın en iyi karesi yakalamak için gezmeye, o anı dondurmaya, kalemi oynatmaya çalışıyorum. Mutlaka bulacak, Kaf dağında olsa da fotoğraflayacağım diye düşünüyorum. Belgelemek, yoksul ve yoksunların duygularını ölümsüzleştirmek hoşuma gidiyor. Sokakları seviyorum, insanları, değişik kültürleri, tarih ve doğayı seviyorum. Bir de sevmediğim bir şey var. Saydıklarıma tezat olan, yıkan ve yok eden savaşı hiç sevmiyorum... Bu yolda bana destek olmanızı istiyorum. Destek derken yazdıklarımı okuyun, fotoğraflarımı inceleyin, hesabımı takip edin ve beni acımasızca eleştirin... Hatta siz de fotoğraflayabilir, yazabilir ve blogumda yayınlaması isteyebilirsiniz. Sizinle canlı bir ilişkilenme sağlayabilirsem, mutlu olacağımı, çok şey öğreneceğimi biliyorum... Hepimize selam ve saygılarımla..

Susamayan üretim…

“Susamam”, Rap müziğin kökenine kadar hakkını veren bir protest üretim. Rap müziğin tanımında kafiyeli şiirsel anlatım, break-dance ve graffiti sanatı var.

Özlem Yalım T24

Bu yazı yazılırken arka fonda 18 Rap sanatçısının bir araya gelerek hazırladığı Susamam parçası çalıyor. Ben çok severim; Rap sevip sevmememiz bir yana, müzik yaratıcı bir ifade formudur ve bu müzik eseri, milyonların sevgisini bir gecede kazanması ile tanıdık olmadığımız bir şey başardı: insanları bir kez daha yaratıcı düşünce etrafında birleştirdi;

“Biz” çağındayız ne de olsa!

Diğer yandan; içinde bulunduğumuz düzene büyük bir “diss attı” 18 rapçi; diğer bir bakış açısıyla, yaratıcı üretim! Kuşkusuz popüler kültür tarihinde de yerini aldı. (Şimdi annem anlamayacak, açıklamalıyım: Diss atmak, İngilizce’deki disrespect/saygı göstermemek kelimesinin konuşma dilindeki kısaltılmışı. Küçümser ve aşırı eleştirel olmak anlamında kullanılan bir terim.)

Yaratıcılık kelimesinin tasarım işi ile ilgili basın bültenlerinden çıkarıldığı zamanları hatırlıyorum. O dönemde yükselen değerler doğrultusunda “yaratıcılık Allah’a mahsustur” düşüncesi incitilmek istenmiyordu belli ki. Reklam dünyası kendine “kreatif” kelimesini seçti, hayatını kurtardı. Zorlandığım zamanlar olmadı desem yalan olur; zira ben kişisel tarihimde yaratıcılıktan ve yaratıcı kelimesinden korkmayanlardanım. Allah’a şükür maneviyatım yerinde; Tanrı’ya olan inancım ile tasarım işlerini birbirine karıştırmıyorum o kadar!

Yaratıcı düşüncenin toplam yaşam kalitesindeki önemi, ilk öğretimden itibaren aşılanan yaratıcılık temelli eğitim anlayışı, iş dünyasına, ülke ekonomisine, sosyal yaşama etki eden yaratıcılık.. tüm bunlar yaşamımızı adadığımız meseleler. Dünyanın gelişmiş ekonomileri, büyük şirketleri bu değerlere verdiği önem ile yol alıyor. Bizler de bir avuç ilgili meslek erbabı, modacısından ürün tasarımcısına, mimardan grafik tasarımcısına bu alanlarda toplumsal bilinç yaratmaya çalışıyoruz. Bilinç talep demektir; daha iyi bir yaşam ideali için talepte bulunabilmek.


Gambialı Griotlar (1974)

Susamam, Rap müziğin kökenine hakkını veren bir protest üretim. Rap müziğin tanımında kafiyeli şiirsel anlatım, break-dance ve graffiti sanatı var. Temellerini 13. Yy’daki Batı Afrika Griot’larından aldığı belirtilen bir sanatsal ifade türü. Griot’lar aslında bizim halk ozanlarımızın Afrika kıtasındaki bir karşılığı. Kafiye ile şiirsel bir sözlü anlatım yapan kimselere Griot deniyor. Bu anlatımı destekleyen, Anadolu için nasıl saz ise, Afrika için baskın bir davul ritmi (beat). Amerika’daki Afro-Amerikan topluluğun sokaklarda kendi dertlerini kültürel bir iç güdü ile ritmik bir biçimde anlatagelmeleri ile rap müzik türü yaygınlaşıyor. Tabii her eğilim gibi bunu da yaygınlaştıran öncüler var. Özellikle New Yorklu DJ’lerin sokaktaki bu sözlü ritmik anlatım kayıtlarını alıp dönemin soul, caz gibi müzik türlerinin notaları ile harmanladığı performansları, Rap’in bir tür olarak ortaya çıkmasında etkin oluyor.


DJ Kool Herc (1970)

Genel bir kanıya göre, 70’li yıllarda Bronx’ta, DJ Kool Herc’in okul partilerinde sergilediği performanslar bugün Rap müzik türünün başlangıcı olarak gösteriliyor. 80’lere kadar DJ’lerin kendi performanslarını kayıt etmek gibi bir yönelimleri yoktu; bu müzik üretiminin bir tür (genre) olarak tanımlanması, 1982 tarihinde Melle Mel ve Ed Fletcher’in kâr amacı gütmeyen bir ortak kayıt olarak gerçekleştirdiği “The Message” isimli parça ile oluyor*.

Rap müzik sever ve dinler bir kişi olarak açıkçası, bu kelimenin nereden geldiğini araştırmamıştım. Rapso kelimesinden geldiğini öğrendim. Rapso, Karayip bölgesinin Afro-Amerikan kültürüne ait bir Tirinidad müziği imiş. Ritmik ama sözlü anlatım ağırlıklı bir Calypso türünden ortaya çıkmış; zamanla ucundaki ek atılmış ve dönüşen versiyonlarına Rap denir olmuş. Bu türdeki ilk kayıt olarak belirtilen Lancelot Layne imzalı Blow Yay isimli parça şuradan dinlenebilir:

Rap müzik, tüm bunlardan da anlaşılabileceği gibi hikâye anlatıcılığının notalarla birleştirilmiş hali. Tasarımın da bir hikâye anlatım formu olduğunu savunan pek çok görüş var. Tasarımın sadece üründen, estetikten ibaret olduğunu düşünmek artık epey geri kalmışlık. Tasarım bir kritik aracı, sosyal bir dönüştürücü. İyi tasarım demek en iyi hikâyeleri anlatabilen demek. O hikâyenin içine sizi çekebiliyorsa, bir ürün, bir hizmet, bir anlayış, işte orada uzun soluklu ve nitelikli bir tasarım anlayışından bahsedebiliriz.

Tasarımı hikâye anlatıcılığı ile buluşturan nokta, öncelikli olarak bu mesleğin empati yapabilme özelliği. Tasarımın çözüme ulaştığı problemler kullanıcıların kendi deneyimlerinden ve algılarından yola çıkılarak tanımlanıyor. Sonrasında ise tasarlanan ürün veya hizmet, kendi hikâyesini anlatmaya başlıyor. Kullanıcısını bu hikâyenin içine entegre edebilen tasarım başarıya ulaşıyor.Tasarımın hikâye ile buluştuğu bu en kritik nokta aynı zamanda o ürün veya hizmetin pazarlanmasındaki ana arterleri de belirliyor; hikâye kendini ne kadar kabul ettirebilirse, o kadar yaygınlaşıyor; böylece yeni bir fikrin kendini kabul ettirmesi de o kadar başarılı oluyor.


İstanbul vapurlarında bir kabak soyucunun hikâyesini kim bilir kaç kez dinlemişsinizdir. O ürünü sattıran seyyar satıcının anlattığı hikâyenin ta kendisidir

Yaratıcı bakış açısı, problemleri fark edip bunları tanımlayarak kendi araçları ile ortaya koymak demek. Ortaya koyduğunuz yeni meta, yaratıcı bir üretim. Bu ister bir Rap parçası olsun, isterse bir saç kurutma makinesi, ikisi de yaratıcı insan beyninin ortadaki bir soruna gösterdiği tepkimenin usa yansıması ile oluşturulan bir değer.

Genellikle yaratıcı potansiyelin ortaya çıkması için, insanların özgürlüklerinin sınırsız olduğu, bağımsız kararlar verebildiği koşulların olması gerektiği vurgulanır. Grubert, Inglehart, Putnam, Sternberg, Wei-Ming gibi siyaset bilimi, psikoloji veya ekonomi alanında çalışan pek çok düşünür bu bağlamdaki görüşlerini ifade etmişlerdir. Rus psikolog Nikolay Danilevsky “Büyük Kültürlerinin Dinamiği” isimli çalışmasında şöyle diyor: “Potansiyel olarak, yaratıcı olan bir grubun medenileşmesi / gelişmesi için, o grubun ve tüm alt gruplarının siyasi olarak bağımsız olmaları gerekir.”

Bu çalışmaların tümünde tanımlanan yine de demokrasi değil; oligarşi veya aristokrasiler altında da yaratıcılık boy göstermiştir, burada kastedilen insanların yaşamın çeşitli yönlerinde sahip olduğu, düşünce ve yargılarının yasal sorumluluklarını üstlenebildikleri türden bir özgürlüktür. (Törnqvist 2004)

Diğer uçtaki pek çok çalışma da yaratıcılığın aksine zor koşullar altında tetiklendiğinden bahseder. Lebuda’ya göre “Disiplin değiştirici yaratıcı üretimler zorlu koşullar ve ihtiyaçlar altında ortaya çıkar.” Roberson’un 2010’da ortaya koyduğu üzere sosyal karışıklık dönemleri yaratıcı düşüncenin ve üretimin tetiklendiği zamanlardır. Emery, Henzen, Perkins gibi isimler de çeşitli baskılar, hayal kırıklıkları ve yoksunluklar karşısında yaratıcılığın arttığını ortaya koyan çalışmaları sunmuşlardır.

Toplumların siyasi atmosferleri yaratıcılık üzerinde etkilidir. Siyasi bağlamın kültür üretimi üzerinde etkili olduğunu Mark Runco, Theories of Creativity isimli kitabında anlatıyor (2014).

Amerikalı psikoloji profesörü Jay Seitz’a göre toplumun maruz kaldığı politik güç, kaynakların insanlar arasındaki farklı dağılımı, kişisel çıkara dayalı kapitalist yaklaşımlar, tarihsel faktörler de bireylerin yaratıcı düşüncelerini kısıtlayan faktörler arasında. Bütün bunlara kurumsal kontrol mekanizmaları, siyasi erk baskısı ve dini sansür eklendiğinde yaratıcılık üzerinde de ciddi bir baskı oluşuyor.

Yaratıcılığı etkileyen unsurlar arasında sosyal modu, yani zamanın ruhunu ilk dile getiren Simonton olmuş. Bu psikolog çeşitli tarihsel geçmişlere sahip 772 sanatçı ile yürüttüğü çalışmalarını 1984 yılında yayınlamış. Simonton’un 1990 yılında sürdürdüğü çeşitli çalışmalar da yaratıcılığın politik şartlardan doğrudan etkinlendiğini ortaya koyan bilimsel araştırmalar arasında.

Maslow’a göre yaratıcılık, bireysel ifadenin bir formu ve kişisel saygınlığın tezahürüdür (1963.) Buradan hareketle zorlu zamanlarda, protesto etmek ve toplumsal algıyı yeniden düzenlemek üzere duyguların ifadesi için, yaratıcı üretimin ortaya çıkması kaçınılmazdır. Jamison, yaratıcılığı “zulme karşı içsel direnç göstermenin bir yolu” olarak tanımlamaktadır. Olumsuz deneyimler, psikolojik olarak yaratıcılığı tetikleyici güce sahiptir. Tarihteki pek çok yaratıcı atak bu türden olaylar sonrasında patlak vermiştir. Grevler, salgınlar, baskıcı rejimler, dini yaptırımların insanlar üzerindeki baskısı sonrasında insanlık her zaman yaratıcı fikirler etrafında kümelenmiş ve eşi benzeri görülmedik biçimde değişimlere sebep olmuşlardır.

Sorokin’in 1937-67 yıllarında yaptığı çalışmalar sonucunda ortaya koyduğu “Kutuplaşma Yasası”na göre, yaratıcı düşünce jenerasyonlar arasında da çeşitli tepkimelerle ortaya çıkabiliyor. Örneğin aşırı milliyetçi olan bir jenerasyon sonrasında milli eğilimler bakımından bu türden bir homojenliğe rastlanmıyor veya dini inanışların, baskıcılığın yüksek olduğu bir dönemin ardından gelen yeni nesil bu anlayışın tam tersi kutupta eğilimler gösterebiliyor.

1930’lardan günümüze dek yapılmış olan sayısız araştırma ve bilimsel çalışma gösteriyor ki, insanın iç güdüsel olarak sahip olduğu ve onun yaşamını sürdürülebilir kılan özelliklerinden biri yaratıcı üretim. İnsanlığın tüm uygarlığı bu dürtü ile şekillenmiş. Aşırı uçlardaki baskıcı kısıtlayıcı yönetim biçimleri altında, totaliter rejimler zamanında bile insanlığın yaratıcı üretim gücü bir an olsun eksilmemiş; aksine tetiklenmiş; yasaklar bana mısın dememiş, kazanan her zaman insanın özgün doğası olmuş.

Yaratıcı düşünce bir türlü susamamış.


 (*) Meraklısı için bu kayıt resmi olarak “Flash and The Furious Five” ismi ile yayınlanmıştır.

İstanbul depremi üzerine…

Rahmetli annem okur yazar olmamasına rağmen İstanbul ve çevresinde yaşanan depremler üzerine “İstanbul’da deprem olmasın da, nerede olsun? Bunca bina, bunca betona toprak mı dayanır?” derdi.

Bu gün yine depremle anılır oldu İstanbul. Bir panik içinde sevdiklerimize ulaşmaya çalıştık. Telefonlar mevta. Kısa süreliğine de oksa dış dünya ile temas kesildi,hala da sağlıklı iletişim yok.Allah muhafaza daha şiddetli olsaydı ne yapacaktık?

Neyse herkese geçmiş olsun. Unutmayın deprem değil, binalar öldürür…

Yalan ve gerçek

Bazen kendim bile tuhaf ve ilginç bulduğum düşünceler kafamda belirir. Her şeyin daha şeffaf ve anlaşılması için insan bedeninde bir ışık ya da alarm sistemimin olması gerektiğini düşünürüm.

İnsan yalan söylediğinde lamba yansın ya da alarm sistemi kendiliğinden devreye girsin.

Bakalım o zaman insan yalan söyleme cesaretti gösterebilir mi?

Bu gün yalan üzerine kurulan yığınca iş var ve insanlar yalan söyleyerek işlerini yürütüyor.

Hatta bazı işler var ki gerçeğin zerresi yok. Her şey bir yanılsama ve kurgu. Ama buna rağmen binler, onbinler hatta yüzbinler peşinde koşturur, yalanı gerçek olarak kabul eder, yatırım bile yapar.

Bahsettiğim sanal dünya değil. Sanal dünyanın bile bir fiziksel alt yapısı ve düzeneği var.

Yalanın bir alt yapısı ve fiziksel düzeneği yok. Bu nedenle hızlı yayılır, kısa sürede yeryüzünü dolaşabilir. Hiç bir hız ona ulaşamaz. Yalanın hız birimi yoktur. Yeryüzünü bir saniyede de gezebilir, çağlar sürecek bir zaman diliminde de dolaşabilir.

Yani yalanın niteliği ve tasarım gücü onun dolaşım hızını ve etkisini oluşturur.

Çevremize bakalım, insanları göz önüne alalım. Uzaklara, sanal ve banal dünyalara bakalım.

Gördüğümüz nedir?

Kocaman bir yalan mı?

Değil elbette. Gerçek olan kocaman bir cihan. Yalan fiziksel gerçeklikle ilgili değil, asıl özüyle ilgilidir.

Karpuz iriliği ve alımlı rengiyle vardır, ortadadır. Ama tadıyla ilgili gerçeklik satıcı açısı dan her daim yalan üzerinedir. Bal gibi karpuz denildiğinde aslında bir gerçeklikten çok, bir olasılıktan bahseder. Ama insanlar karpuzu bal tadında olacağına inanarak alır. Karpuzun kabak çıkma olasılığı olsa da; kıpkırmızı, şireli bir içe sahip olacağına olan inancıyla hareket eder.

Hayat bir meyve değil tabi. Karpuz kabak çıksa da hayatımız çok kesintiye uğramaz. Bir sinek ışırığı bile karpuzun kabak çıkmasından daha acı vericidir.

Asıl mesele hayatımızı yönlendiren, bir ömür boyu etkileyen yalanlar karşısında durabilmektir. Çünkü öyle yalanlar var ki insanda bir ömür yaşar, yetmez geleceğe miras kalır.

Uzatmanın anlamı yok. İnsan yalan üzerine bir dünya kuruyor. Alıcısı da oldukça fazla. Hatta yalandan uzak olanlar, bir nevi dışlanıyor, cezalandırılıyor.

Gerçek ahlakla ilgidir,yalan ise basit bir zeka oyunudur. Ahlaklı olanlar yalana ihtiyaç duymaz, hayatını doğruluk üzerine inşa eder. Amaçlarına ulaşmak için gerçeklerden uzaklaşmaz, yalan sistematiğe girmez.

Ama bunun çok zor olduğunu belirtmek gerekiyor. Hatta imkansız da diyebilmek mümkün.

İşte bu nedenle insan anlında bir ışık olmalı. Yalan söylediğinde yansın. Başka da bir çözün aklıma gelmiyor.

Şu dünyanın haline bir baksanıza. Koca koca insanlar, milyonlarca kişinin gözlerine baka baka yalan sistemlerini tıkırında geliştiriyor. Beyaza kara diyor, iyiye kötü, aça tok, yalana doğru, büyüğe küçük, batı’ya doğu diyor ve başarılı oluyor.

Hatta bu koca bir yalandır. Beyaz denilen renk karadır;bakın, görün diyenler yerlerde sürüklenir, kodes yolu gösterilir…

Nasıl bir ruh haliyle yalansız bir düzenek yok gibi. Her şeyde bir yalan var.

Neyse bu sabah sizin içinizi karartmak niyetinde değilim. Bahar tadında bir gün olsun. Yeşil, mavi ve çiçeklerle dolu bir zaman dilimine sahip olun.

Yalana kanmayın diyeceğim ama çok banal kalır.Her ne yaparsanız yapın, yeter ki insana, doğaya zarar vermesin.

Bütün yalanlara rağmen bunu yapabiliriz…

Kalın güzelliklerle.

DÜNYA’NIN EN ESKİ KÜTÜPHANELERİNDEN BİRİ OLAN ASUR KRALİYET KÜTÜPHANESİ

Dünyanın en eski kütüphanelerinden biri
Nepal ‘ in ashur kütüphanesi – Ashurbanipal kütüphanesi
MÖ 627-668 ‘

Asur Kraliyet Kütüphanesi, Asur ‘ un son kralı ve bunlardan en ünlü olan Ashurbanipal, M.Ö 7. yüzyıldan kalma çeşitli yazılar içeren binlerce kili panel ve parçalar arasında yer almaktadır.

Dünyanın En Eski Kütüphanesi, Ninova Kütüphanesi ( Asurbanipal küütüphanesi de denilir )

M.Ö. 625 yılında kurulan kütüphane Asur İmparatorluğunun başkenti olan Ninova şehrinde kurulmuştur. Ninova, Dicle Nehri ’nin doğusunda yer alan bir Antik Çağ şehridir. Günümüzde Irak’ta bulunan Musul’un hemen yakınındadır. Dünyanın en büyük imparatorluğu olan Asur İmparatorluğunun en son ve en büyük kralı sayılan İmparator Asurbanipal tarafından yaptırılmıştır. Kral Asurbanipal “Dünyanın Kralı” lakabıyla bilinirdi.

Asurbanipal’ın Kitaplığı döneminde, dilbilgisi, bilim, din, sanat, tarih ve astronomi gibi bir çok bilgiye ulaşmamızı sağlamış olan, önemli belgelerin saklandığı bir yerdir.
Ninova Kitaplığı’nın, kitaplıktan ziyade bir kütüphane olmasının en büyük etkeni tüm resmi belgeleri, anlaşmaları kopyalarıyla birlikte arşivlemesidir. Kütüphanede bulunan tüm belgeler düzenli bir biçimde toplanıp listelenmiş, kategorik şekilde muhafaza edilmiştir.

Asurbanipal, değerli sayılabilecek her kitabın ve belgenin bir kopyasını istemiş ve yazıcılarına Dünyanın tüm bilgilerini bir yerde toplamak üzere imparatorluğun çeşitli yerlerine göndermişti. Kütüphane kil tabletler ve parşömenlerden oluşmaktaydı. Kitaplar çoğunlukla kil tabletlere, çivi yazısıyla yazılmıştı. Arkeolojik kazılarda yaklaşık 26.000 tablet iyi korunmuş şekilde bulunmuştur. Elde edilen bulguların yaklaşık 20.000’den fazlası günümüzde British Museum‘da sergilenmektedir.

Asurbanipal’ın Kitaplığı
Ninova Kütüphanesi’nden günümüze ulaşmış en değerli sayılan bazı metinler Yaradılış, Gılgamış, Irra, Etana ve Anzu gibi geleneksel Mezopotamya destanlarıdır. Ayrıca el yazmalarının, bilimsel belgelerin ve Bin Bir Gece Masalları’nın ilk örneği olan “Nippur’la Yoksul Adam” gibi bazı halk öyküleri de bu dev kütüphanede günümüze kadar korunabilmiştir. Sadece bunlarla kalmayıp dini bilgiler, dualar, atasözleri, tarihi olaylar, sanatsal belgeler, astronomik bilgiler, bitkilerin özellikleri, insan ve hayvanların davranışları, büyücülük ve ayin metinleri, Akadça, Sümerce ve farklı dillerin sözlükleri gibi çok farklı konuda bilgiye Ninova Kütüphanesi sayesinde ulaşılmıştır.

Arkeolojik Kazılar
Asurbanipal’in kütüphanesi yaklaşık 2.000 yıl kadar sarayın yıkılan duvarlarının altında kaldı. Kütüphanenin kalıntıları Ninova’daki ilk arkeolojik kazıyı yapan Sir Austen Henry tarafından 1847 yılında bulunmuş. Arkeolojik kazı çalışmaları Hormuzd Rassam ile George Smith tarafından devam ettirilmiş. Daha sonra British Müzesi’nden Leonard William King devralmıştır. Yapılan bu arkeolojik kazılarda Babil ve Asur devletleri ile ilgili bir çok bilgi ortaya çıkmıştır. 1927’den itibaren Campbel Thompson tarafından kazılar devam ettirilmiştir. Iraklı arkeologlar ikinci Dünya Savaşı sonunda kazıları devralsa da, uzun sürmemiştir. Kaliforniya Üniversitesi’nden David Stronach 1981’den sonraki çalışmaları yürütmüştür.

Ninova Kütüphanesi
Kral Asurbanipal aslında hedefine kısmen ulaşmış, bizlere dünyanın en büyük hazinesini bırakmıştır. Bu hazineyi günümüz imkanlarını kullanarak sizlere sunmak ise bizim kendimize verdiğimiz bir amaç olmuştur. Unutmayın! “Bilgi paylaştıkça çoğalan bir hazinedir.”

Y

Hazırlayan İdris Yiğit

Yardımcı Kaynak; British Museum – Asurbanipal

Malatya; Mişmiş Hasadı

Malatya’ya bahar geldiği zaman kayısı ağaçları çiçeklenip gelinliğini giydiğinde, dağlardaki kar beyazı ile ovadaki çiçek beyazı birbirine karışır ve Halikarnas Balıkçısı’nın dediği gibi “Çiçeklerin Düğünü” başlar.

Yazı ve Fotoğraf: Kasım Gümüş

Bölge ekonomisinde önemli paya sahip kayısıya Malatya’da “Mişmiş” derler. Dünyadaki kuru kayısı üretiminin yüzde seksenini karşılayan Malatya’da yaklaşık 60 bin aile kayısı ile geçimini sağlıyor. Son yirmi yıldır küresel iklim değişikliği ve kuraklık sonucu oluşan mevsimsel anormallikler, aşırı yağış, dolu, don ve mevsimlerin birbirinden ayrılmasının zorlaşması kayısı üretimini olumsuz etkiliyor. Ayrıca zor doğa koşullarını atlatıp hasat edilen kayısı, kaderine terk edilen tarım politikaları ile değerine karşılık gelemeyen rakamlara satılması sorunu ile karşı karşıya. Artık mişmiş üreticiliği iyice zorlu hale geliyor.

   

 

Emekleri ile geçimini sağlayan mevsimlik tarım işçileri, zorunlu ihtiyaçlarını karşılamak için yanlarına aldıkları eşyaların bulunduğu, çoğunlukla kapasitelerinin üzerinde ağırlık taşıyan minibüslerde ya da  kamyonet kasalarında tehlikeli ve zor şartlarda, hasada doğru yolculuğa başlıyorlar. Bu yolculuk çoğunlukla işsizliğin daha fazla olduğu yakın illerden (Adıyaman, Urfa, Diyarbakır gibi) Malatya’ya doğru oluyor. Artık çiçekler çağla olduğunda, çağlalar sarardığında işçiler kayısı bahçelerindeki yerlerini almıştır. Kötü barınma koşullarında, sağlıksız ve güvencesiz ortamlarda  yaşlı, kadın, çocuk demeden güneşin ilk ışıkları ile başlayan çalışma, güneşin batışına kadar devam eder.

Ağaçlardan indirilen kayısılar kasalara konup kükürtlenerek ‘islim’ ya da doğal yoldan kurutularak ‘gün kurusu’ haline getirilir. Ürünün kaliteli olması için bu işler belli bir sırada ve hızlıca yapılması gerektiğinden hasat yapılan bahçelerde telaş çok fazladır. Sergenlerde (kayısıların serilip kurutulduğu yerler) tabloları aratmayan görüntüler oluşurken,  üretici bu görüntülerin farkına bile varmadan mazot parası, ilaç parası, işçilere ödenecek gündelikleri ve geçimini sağlayacak geliri elde edip etmeyeceğini düşünmeye başlamıştır bile.

  
Kaynak: Postseyyahkayısı-say-man-6