Kars ve Qers arasında gidip gelmek.

Bazı kentleri bilmek için mutlaka görmek gerekmiyor. Söylenceleri, yaşam tarzları, iklimi kendini dış dünyaya tanıtır. Kars bu kentlerden biridir. Halk arasında sıkça anlatıldığı gibi “Sekiz ay kış, üç ay ayaz, bir ay yazdır.” Bundandır ki çocukluğumdan bu yana bir alışverişimiz olmamasına rağmen adını sık sık duyar, Kars’ı merak ederdim.

O yıllardan aklımda kalan bilgilere göre Kars’tan Anadolu’nun damı diye bahsedildiğini hatırlıyorum. En doğuda yer alan, Serhat Bölgesinin yüksek rakımlı kentlerinden biri olup, sıcaklığın en düşük seyrettiği iller arasındadır. Kars’ta zemheri aylarında insanın içini üşüten, titreten, soğuğun yakıcı havasına karşın, kar yağdığı anlarda soğuk kırılır, hava yumuşar, hamam etkisi oluşur. Ne zaman kar durur, hava açar, işte o zaman Kars soğuktan qers olur, yani giderek donar, buz keser. Qers Kürtçe’dir , tam da Kars’ın iklimini ifade eder bir kelimedir. Kürtlerin Kars’a  Kers (Qers) deme nedeni de budur zaten. 

Adı kışla anılan Kars’ın bütün hikâyeleri soğuğa dairdir. Dengbejleri, aşık ve hikayecileri kışın çetin günlerini anlatır; soğuğun, beyaz örtünün insan hayatı üzerinde ki etkisini, acılarını ortaya koyar. 1914 kışında Ruslara karşı cepheye sürülen 90 bin askerin, Sarıkamış’ta donarak ölmesi iklimi hakkında yeterince sarsıcı, ürkütücü bilgiyi verir. Kışın bazı göl ve derelerin donması, düşük hava sıcaklığının dipleri görmesi Kars için olağan sayılır. Nobel ödüllü ünlü yazar Orhan Pamuk’un Kar romanı da  zihnimdeki qers tanımlamasını pekiştirmiştir.

Bu nedenle Kars bahsi geçince kilometrelerce ötede, bir ova kentinde  yaşayan ben, kar soğukluğunda üşürdüm. Qers sadece soğuk bir yer değildi. Aynı zamanda zor kış koşullarında yaşayan yüreği sıcak tırpancıların memleketiydi. Her yıl hasat mevsiminde yüzlerce tırpancı bizim ellere gelir, mercimekleri biçer, geçimlerini bununla sağlamaya çalışırlardı. Çalışırken de kendi memleketlerinin özelliklerini ovalara taşır, gün boyu açık çay içer, klam söyler ve tırpanlarını makine gibi kullanarak harika işler çıkarırlardı. Biçerler  yaygınlaşınca tırpancılar giderek azaldı, hayatımızdan tümden çıktılar ama Kars olgusu zihnimde öylece kaldı.  Bu nedenle hep merak ettim, görme isteğim korkularıma rağmen her kış kamçılandı.

Doğu’ya, Erzurum’a, Ağrı ‘ya seyahat etsem de Kars’a yolum düşmedi. Bazen ben uzak kaldım, bazen Kars uzaklaştı benden. Yıllar sonra nihayet Kars’ın soğuk, sert  iklimi beni kendine çekti. Beyaz örtünün insan üzerindeki etkisini fotoğraflamak,  geçmiş yıllarda hayatlarımıza dokunan, Serhat Bölgesinin stranlarını ova kentlerine taşıyan, yoksul ama bir o kadar da sıcak kanlı tırpancıların izlerini sürmek ve Kar’s Foto Safarisine katılmak  için birkaç arkadaşla birlikte kışı dahi sıcak olan Urfa’dan yola çıktık. İçimizde kış ve hava koşullarına dair kaygılar, korkular taşısak da yolumuzdan kendimizi alıkoymadık. Karayolu başlangıçta, ova kentlerin özelliklerini yansıtsa da, Karacadağ kar altındaydı. Sevinsek mi, yoksa kaygılarla yol alsak mı bilemeden yolumuza devam ettik. Karayolu Diyarbakır’ın doğusuna doğru ilerledikçe yeryüzü şekilleri de değişerek, dağ silsilesi  farklı bir dünyaya yolculuk yaptığımızı anlatıyordu. Kasvetli dağlar karla kaplıyken, rakımın giderek daha fazla yükseldiğini hissettiriyor, gecenin karanlığında bile Bingöl dağlarının ve düz ovaya kurulan Karlıova’nın beyaz örtünün kusursuzluğunu görebiliyorduk. Karlı dağlarda zikzaklar çizen otobüs, arada yolun belli yerlerinde bulunan buzları kıran lastiklerin sesleri gecenin sessizliğini bozuyor, ay ışığında dağların kasvetli siluetini ortaya çıkıyor, fotoğraf için karşı konulmaz bir ortam yaratıyordu. Bir fotoğrafçı olarak bu ortamı fotoğraflama isteğimize rağmen, ne yazık ki toplu taşıma seferindeydik ve bu soğukta, dağların eteklerinde tripotu kurup, uzun pozlama yapma, gökyüzünün derinliklerinde yer alan samanyolunu dağlarla birlikte fotoğraflamak olanağına sahip değildik. Hayıflanarak belki başka zamana diyip, yolun tenhalığı, gecenin baskın gelen sessizliği ve gözlerime inen uykunun ağırlığı altında yolu, dağları izlemeye devam ediyordum. Bazen gözlerim uykusuzluğa yeniliyor, bazen de sıçrayarak yola kilitleniyorum. Yol hem çok tenha, hem de yer yer buzlanma olduğu için tedirginim. İçimdeki korkuyu bastırarak doğanın güzelliklerinde kaybolmayı yeğliyorum.

Otobüs Erzurum Otogarına vardığında sıcaklığın biraz daha düştüğüne tanıklık ediyor, gecenin ayazı soğuğu daha da şiddetlendirdiğini hissediyordum. Çoktan yarılanan gecenin içinde peronlara yanaşan tek tük otobüslerden inen ve giden yolcuların yorgun bedenlerinden uyku akıyor, otogarların olağan hareketliği yerine sessizlik göze çarpıyordu.  Sanki her şey donmuş, gecenin ağır sessizliği hayatı da ıssızlaştırmış. Artık Erzurum’dan sonra her taraf karla kaplı. Işıklar dışında en küçük bir canlılık belirtisi yok. Her şey derin uykuda, aracın motor gürültüsü dışında bir ses işitilmiyor. Kentler, köyler, evler kar altında.

“Sıfırın altını görmeyen bir kentten, sıfırın üstünü görmeyen şehre ”* günün ilk ışıklarında vardığımızda termometreler hava sıcaklığını sıfırın altında 13 olarak gösteriyordu. Yıllardır zihnimde soğuk, kar ve dondurucu havasıyla bildiğim Kars’a karlı dağları aşa aşa varmıştık. Dışarda gördüğümüz kadarıyla kar yoktu. Basbayağı bir ovanın ortasında donan bir bozkırın kıyısındaydık. Yer yer donan, gece boyunca kırağı tutan toprak beyazımsı bir hal alsa da kar yoktu. Yorgunluktan düşünecek halde değildim, bütün gece uykusuz kalmanın ağırlığında otobüsten inip, toprağa bastığımda yükünü indirmeye hazırlanan birisi gibi çevreye bakıp durdum. Burası Kars olamaz, kar yok, görkemli taş binalar yok. Otogara da benzemiyor. Bir yakıt istasyonu. Yakında görünen birkaç yapı dışında kesişen asfalt yollar var.  Durduğumuz konuma göre güneyde görünen şehir var. Kendi kendime “Burası Kars olamaz? Yıllarca soğuk, kar, kıyamet bildiğimiz kent burası olamaz? “ diyorum kendi kendime, acaba kar kışı çok mu büyütmüşüm kafamda. Ne kar var, ne de insanı donduracak soğuk. Bildiğimiz kış soğuğu. Yaşadığım ova ikliminden daha sert ama çok da korkulacak bir durum yok”

Bizi burada bırakan otobüsle aynı anda birkaç yolcu otobüsü daha yakıt istasyonun alanına girince bir anda ortalık kalabalık oluyor. Gelenleri karşılayanlar, gidenleri yollayanlar, taksi şoförleri, otobüs muavinleri, kaptanlar, tam bir karmaşa. Herkes bir yöne koşturuyor. Biz Kars varmanın hesaplarını yaparken, giderek sinsi bir soğuğun varlığını hissetmeye başlıyoruz.

Bir bozkırın ortasında kurulan Kars hafif puslu, kar havasından uzak, belirsiz bulutlarla kaplıyken, güneş arada bir parlaklığını gösteriyor, sonra yeniden sönükleşiyor. Şaşkın şaşkın etrafa bakarken, soğuk hava sinsice içimize işliyor, üşümeye başlıyoruz.

Biz otobüsün otogara gireceğini düşünürken,  muavinin  yolculara dönüp verdiği cevap iklimi kadar soğuk bir espri etkisi yapıyor “Sevgili yolcular Kars’ta otogar yok, bütün yolcular burada iniyor ya da biniyor. Dolayısıyla burası son durak. Aha görünen Kars. Bundan sonra şehir içi minibüs ya da taksi ile devam edeceksiniz. Biz buradan Iğdır’a devam ediyoruz.”

Muavinin bizi tiye aldığını düşündüğümüz için, söyledikleri bize pek inandırıcı gelmese de çevredeki yolcu trafiğini görünce söylenenlere inanmak zorunda kalıyoruz. Otogar meselesine çok takmadan bir an önce sıcak bir mekâna kendimizi atmak için etrafımıza bakınca, sarı taksi sürücülerinin yer yer yanı başımıza kadar gelip “Taksi taksi” diye çığırmaları üzerine rasgele bir taksiye atlayıp, Kars merkeze hareket ediyoruz..

Taksi sürücüsü Kürtçe aksanıyla Türkçe konuşan, yer yer Kürtçe devam eden ve radyosunda Kürdi melodiler yükselen orta yaşlarda, hoş sohbet birisi.  Yolculuk sırasında havanın çok soğuk olduğunu söylediğimizde “Hava mı soğuk dediniz? Siz daha soğuk görmediniz. Son birkaç yıldır ne soğuk var, ne de kar. Kar eskiden yağdı mı günlerce yerde kalır, erimezdi. Kars merkezde artık eskisi gibi kar yok. Sanırım kar bize küstü, kadrini bilemedik. Göç eyledi başka diyarlara.” diyor..

Sustuk, söylenecek laf bulamadık. Ova kentlerin insanı olarak, burada hayatlarını sürdüren insanlara hava soğuk demenin bir anlamı olmadığını anladıktan sonra Kars’a kilitlendik. Havadan, sudan, siyasetten, en çok da ekonomiden ve otogardan konuşarak kısa sürede şoförle  dost olduk. Sürücü konuşuyor, biz dinliyoruz. Yeni bir otogar inşa edilmiş, inşaatı bitmiş ama hizmete girmemiş, uzun süredir de öyle bekliyormuş. Artık nedenini sormuyoruz.

Heyecandan nereye gideceğimizi söylemeyi unuttuğumuzu bilen sürücü, Kars merkeze ulaştığında “Sizi nereye bırakmamı istersiniz?” dediğinde “Bizi sıcak bir yere at yeter. Üşüyoruz, sıcak bir yerde kahvaltı yapmak istiyoruz. Çorba olan bir yer olsun. Bildiğin iyi bir yer varsa bizi oraya götür”

“Hay, hay. Hiç merak etmeyin, hem sıcak, hem de çorbası leziz olan bir yere sizi götürürüm” diyor.

Kars’ta gün yeni başlıyor. Dükkânların çoğu kapalı, soğuk nedeniyle sokaklar tenha, ortalıkta tek tük birileri göze çarpıyor. Olağanüstü bir sessizlik var, araç trafiği de az. Sanki her şey yavaşlamış, hareketsiz kalmış gibi. Gölgede kalan sokaklarda  önceki günlerde yağan kar, buz tabakaları oluşturmuş. Taksinin içinden görebildiğim kadarıyla yollar cetvelle çizilmiş gibi. Her cadde başka bir caddeye, sokağa çıkıyor. Ne eğrilik var, ne de daralan yerler. Buna şaşırıyorum. Kentin geniş ve dik yolları çok düzgün planlanmış.

Taksici,  kent merkezinde bulunan büyük meydana bakan çorbacının önünde bizi indiriyor. Lokantanın camları buharlaşmış, içeriyi görmeye imkan yok. Salaş bir çorbacıya benziyor, camekânın ardında altları sürekli kısık ateşte pişen küçük kazanlarda bulunan çorbanın buğusu küçük bulutlar oluşturup, havada bir süre durduktan sonra buharlaşıyor.

Et kokusu bizi koşulsuz kelle paçaya yöneltiyor. Bir süre sonra düşündüğünüzden daha fazla üşüdüğümüzü anlıyor, ayaklarımızın sancılandığını hissediyoruz. Bu durum uzun sürmüyor, içerdeki sıcaklık bizi az da olsa ısıtıyor ve kendimizi sohbetin akışına bırakıyoruz. Lokanta sahipleri Terekeme olarak kendilerini tanıtıyorlar. Kelle paça atadan dededen meslekleriymiş. “Karsımız güzeldir. Burada ayrımız, gayrımız yok. Kürt, Türk,Terekeme, Azeri hepsi aynı. Ama hizmet yok, işsizlik çok. Gençler burada durmuyor. İş olanakları olmayınca kendilerini büyük şehirlere atıyorlar. Çok da haksız değiller. İş olmayınca insan ne yapabilir ki”

Konuşulanları dinleyince yola çıkmadan araştırma notlarım aklıma geliyor. Kars’ın genç nüfusu sürekli büyük şehirlere, deniz aşırı ülkelere gitme eğilimde. 2024 yılında adrese dayalı nüfus tespitine göre Kars’ın nüfusu giderek azalıyor. Kars genelinde nüfus 270 bin kişiyken, merkezde 122 bin küsur kişi yaşıyor. Oysa geçen yıl toplamda 6 bin kişi ili terk ederek, başka yerlere taşınmış. 2007 yılında kentin nüfusu 312 binken, bu gün bu rakam 270’lere kadar düşmüş. Bunun başlıca nedenleri arasında iklimsel koşullar olsa da asıl sorun işsizlik olduğu araştırmalar ortaya koyuyor.

Çorba lezzetli, lokanta sıcak, sohbet hoş olunca mekândan dışarı çıkmak istemiyoruz. Yeni müşteriler geliyor, gidiyor biz hala oturup, çay içip, sohbet ediyoruz. Gerçi çayın tadı pek bizi sarmadı, alışmışız kaçak çaya. Bu nedenle yerli çay damak tadımıza göre hafif kalsa da ısınmak için  ikişer üçer çay içiyoruz. Dışarısı sabaha göre biraz daha iyi, en azından ayaz biraz kırılmış. Vakit geçirmeden kendimizi sokaklara bırakıyoruz. İlk durak Kars Kalesi. Hem çevreyi keşfetmek, hem de yolları öğrenmek için sora sora ara sokaklardan ilerliyoruz. Kars’ın her köşesinde çok sayıda kıraathane dikkatimizi çekiyor. Bunca kıraathane, bunca kıraathanelere sığınan insan bir şeyler anlatıyor. Bölge insanı kıraathaneye “kahve” diyor. İşsizliğin doğal sonucu olan kahve her yerde, her köşe başında, ara sokakta, ana arterlerde rastlamak mümkün. Genç orta yaşlı,  yaşlı erkekler buralarda zaman geçiriyor. Kadınların bu kahvelerde yeri yok. Havanın soğuk olmasının da etkisiyle erkekler kendilerini kahve ortamına bırakıyor. Her yaştan erkek sosyalleşme amacıyla kahveye sığınıyor. Öyle sadece emeklilerin, işsizlerin sığındığı yer değil,  herkesin sığındığı mekânlar.

Kahvelerde çay demlik demlik içiliyor, Sohbetlerinin çoğu eninde sonunda ülke siyasetine, işsizliğe ve kentin eriyen nüfusuna geliyor. Hele işsizlik herkesin ortak sorunu. Şikayet o kadar çok ki ağzını açan işsizlikten bahsediyor. Buralarda kahve bir yaşam biçimi haline gelmiş. Ticaret bile bu köhne salonlarda şekilleniyor, ard arda çaylar geliyor. Kürt Sorunu, Suriye Meselesi, ekonomik sorunlar en çok konuşulan konular arasında. Ayrıca kahvelerde olağanüstü fotoğrafik portreler ve ışık gölge atmosferi var. Işıkla yoğrulmuş insan portreleri  için sonsuz olanaklar sunuyor. Belgesel çalışanlar için Kars kahvehaneleri birer fotoğraf platosu demek mümkün.

Kahvelerde zaman geçirirken hava da değişir gibi oluyor. Ara da bir kar serpiştirip, duruyor. Biz de bunu fırsat bilip kahve dünyasına ara veriyoruz. Tarihi mekânları, taş konakları takip ederek Kars Kalesinin bulunduğu alana varıyoruz. Kalenin geçmişi M.Ö 8. yüzyıla dayandığı ileri sürülüyor olsa da kale surlarında bulunan kitabede 1152 yılında inşa edildiği kaynaklarda yazılı. Yüksekçe bir tepede siyah bazalt taşlardan inşa edilen kale görkemini halen koruyor.  Hemen yanı başında yarı donmuş halde Kars Çayı akıyor. Eteklerinde halen ayakta olan, yarı yıkılan, restore edilen kilise, cami, değirmen ve konaklar var. Kalenin eteklerinde yer alan tarihi kilise görkemini korusa da artık bir mescit olarak varlığını sürdürüyor. Yanı başında ise taşlardan yapılmış görkemli bir cami bulunuyor. Taş mimarisiyle dikkatleri çeken yapılar oldukça etkileyici durumdalar. Çoğu turizmin hizmetinde, kimi otel, kimisi kafe olarak kullanılıyor. Hem kalenin, hem de çevresinde yer alan yapıların mimarisi tek kelime ile müthiş. Taş işçiliği, iklime uygunluğu ve planlanması tam bir mühendislik harikası. Anlatılanlara göre Rusların Kars’ta hüküm sürdüğü yıllarda kent yeniden imar ediliyor, çok sayıda konut, kamusal alan ve geniş yollar inşa ediliyor. Bu gün ayakta kalan taş binaların çoğu o yıllardan kalma.

Kars kozmopolittik bir kent. Kürt, Terekeme, Azeri bir arada yaşıyor. Herkes Türkçe konuşsa da Kürtçe çarşı pazar dili olarak öne çıkıyor. Yakın bir zamana kadar kentin renklerinden olan Malakanlar artık toplumsal yapı içinde görünmüyorlar. Adları, etki ve anıları Kars sokaklarında az da olsa hissediliyor.1876-77 tarihinde Rus Çarının Kars ve çevresine sürgün ettiği bu küçük topluluk bin bir zorluğa rağmen varlıklarını korudular. 1917 Ekin Devriminden sonra bir kısmı Sovyet Rusya’ya geri dönerken, zaman içinde bir kısmı da Avrupa ve Amerika’ya yerleşmek için Kars’tan ayrıldılar. Bu gün Malakanlar Kars’ta artık görünür değiller, yoklar. Geride, Kars’ta kalan var mıdır bilmiyorum. Sokakta, çarşıda, pazarda adları geçse de fiziki olarak yoklar.

Kars’a gelip kaşardan, gravyerden , kaz etinden bahsetmemek olmazdı. Kahvehaneler kadar olmasa bile kaşar,gravyer ve kurutulmuş kaz satan çok sayıda dükkan var. Dükkanlar oldukça canlı ve ışıltılı görünüyor. Büyük baş hayvancılığın yaygın olduğu Kars peynir çeşidi açısından oldukça zengin.

Özellikle kaşar, gravyer peyniri ve kaz  artık Kars adıyla özdeşleşmiş. Büyük küçük çok sayıda peynir üretimini yapan mandıra var. Kaz çiftlikleri görünür değil. Ama köylerde kaz besleme kültürü var. Kars ve çevresinde grevyer ve kaşar peynir üretiminin geçmişi ilginç ayrıntılara sahip. Gerek kaşar, gerekse de gravyer oldukça fazla emek ve ustalık isteyen bir peynir çeşidi. Kaşar daha yoğun üretilirken, gravyer hem zahmetli, hem de pahalı bir ürün olduğu için üretimi belli mandıralarda yapılıyor. Gravyerin hikayesi ise bir hayli ilginç.

“ Kars’a bağlı Zavot/Boğatepe Köyü,  bölgede gravyer peynirinin ilk üretildiği yer olarak tanınıyor. Bu köy Ardahan-Kars Yöresinin 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı sırasında Rusların eline geçmesi nedeniyle Rusya’dan göç ettirilen Malakanlar ve Doukhoborların yerleşmesi için kurulmuş ve Büyük Zavot adını almıştı. Yörenin ekolojisinin hayvancılığa ve gravyer peyniri üretimine elverişli olduğu anlaşılınca, Rusların daveti üzerine İsviçreli peynir üreticisi David Moser, ilk gravyer atölyesini Boğatepe köyünde kurmuştu. Kısa sürede yörenin diğer köylerine de yayılan Gravyer peyniri atölyelerinin sayısı 50’ye yükselmişti. Rus hâkimiyeti sona ermesiyle birlikte Ruslar tarafından yerleştirilen yerleşimcilerin Kars’tan ayrılması nedeniyle Ardahan-Kars Yöresinde atölye sayısı sürekli azaldI”

 1936 yılında Ardahan-Kars yeni göçlerle Boğatepe köyünde yeniden üretim başladı. 1975 yılında köy yeniden  göç vermeye başlaması nedeniyle gravyer üretimi durdu. Uzun aradan sonra bir gravyer ustasının 2002 yılında Boğatepe köyüne dönmesiyle birlikte üretim yeniden canlandırıldı. Günümüzde gravyer peyniri için beslenen inek sayısı giderek artığı gözlenmektedir. O halde katma değeri yüksek olan ve uzmanlık gereken Gravyer peyniri üretimi, yörenin kalkınması ve sürdürülebilir gelişmesi için önem taşımaktadır. Gravyer peynirinin 6 ayı aşan zorlu bir üretim süreci vardır. Elde edilen sütün bir saat içinde üretim sürecine girmesi zorunluluğu nedeniyle gravyer tesisinin 1800 m’den daha yüksekte kurulması ve hayvanların yüksek kuşakta otlatılmaları üretim şartlarından….”**

Gün kararmadan hava soğumaya başlayınca Kars’a akşam erken iniyor. Ortalık sessizleşiyor, soğuyor, yer yer kar sepeliyor, sokaklar tenhalaşınca, el ayak ortalıktan çekiliyor. Biz de Kars’ın iklimine uyarak, ertesi kentin başka köşelerine gitmenin planlarını yaprak, gezmeyi noktalıyoruz. Dışarda usulca bir kar, ortam sessiz, gök karanlık, hava qers…

  • *Abdulrezak Elçi’den alıntı.

Dip Notlar:

  • **DERGİPARK Kenan Arınç 2018

Bir asrın özeti

Diyarbakır’da yaşayan Barış Annelerinden Sakine Arat 91 yaşında hayata veda etti. 91 yıllık ömrü tarifsiz acılar ,travmalar içinde geçti. İkisini çocukkan, beşini yetişkinken yedi evladını kaybetti, ömrü cezaevlerinin önünde, görüş kabinlerinde, mahkemelerde geçti. Kendi acısına, başka anaların acısını da ekledi, bütün gözü yaşlı anaları kucakladı, onlarla yürüdü. Bir Barış Anası olarak yıllarca meydanlarda demokrasi, adalet ve barış talebini dile getirdi.
Kendisini 2016 yılında benim de fotoğraflarla destek sunduğum Diyarbakır Cezaevi Belgeseli Fotoğraf Sergisinde tanıdım. Sergi afişinin önünde vakur bir şekilde oturuyordu. Hikayesini duymuştum. Uzun süre yüzüne baktım. Bambaşka bir duygu vardı yüz hatlarında. Yüzündeki ifadeleri başka hiç bir yüzde görmedim. Gözleri nemli, sözleri yumuşak ama bir o kadar dokunaklıydı. Her şeye rağmen umut doluydu, sevgi ve insancıldı. Sakine Ana’nın nurlu yüzünü hiç unutmadım. O beni hiç tanımadı, birlikte sohbet de etmedik. Ama yüzünde koca bir geçmişi, ömründe asrın özetini okudum..

Akşam hüzündür.

Van gölü kıyısında akşam olmaya yakın hem gök, hem de göl bir kızıllığa boyanır. Boyanır ki her şey kızıllığın içinde kaybolur, siluete döner. Ortam sessizleşir, bir suyun usulca dalgalanmanın sesi duyulur. Öyle tatlı bir yer eser ki, insan akşamın hüzün olduğunu bile bilmez. Su serinlik, dinginlik ve ışık saçar. Yer gök kızıllaşır, zaman insan yüreğinde yaman bir çelişki bırakır. An aşka davetiyedir, zaman ise hüzne. Çünkü Akşam hüzündür, karanlığın ilk kapıdır.

Gün bitti, bitecek.
Hüzün saati yani.
Sessizlik
Birazdan gecenin kasveti.

Umut
İnatla baskın gelir.
Karanlık bir kıvılcıma
yenilir,
aynı kızıllık ta,
gün doğar.

Fotoğraf eleştirmeni Servet Üstün Akbaba’nın “Akşam Hüzündür” adlı fotoğrafıma yaptığı yorum:”Fotoğraf ve şiirin birleşimi, ışık ve karanlığın savaşını hem görsel hem de sözel olarak çok iyi aktarıyor.

Gün batımının dramatik ışık geçişleri çok etkileyici. Gökyüzündeki kızıllık ve su üzerindeki yansımalar, doğanın kendiliğinden şiirselliğini yansıtıyor.Ağaçların silueti ve suyun yüzeyindeki parlaklık, bir denge ve derinlik yaratıyor. Ufuk çizgisi hafifçe aşağıda kalarak gökyüzüne daha fazla alan verilmiş, bu da sahnenin atmosferini güçlendiriyor.Karanlık siluetler ile ışığın arasındaki keskin fark, şiirin temasına da doğrudan hizmet ediyor.

Kısa, öz ve vurucu. “Gün bitti, bitecek” cümlesiyle başlayan şiir, günbatımının hem fiziksel hem de duygusal anlamını içeriyor.

Hüzün, sessizlik ve kasvetin ardından gelen umut, şiirin ana ekseni. “Umut / İnatla baskın gelir” ifadesi, karanlığın içinden doğan ışığın kaçınılmazlığını vurguluyor.

Şiirdeki “kızıllık” vurgusu, doğrudan fotoğraftaki ışık oyunlarıyla örtüşüyor. Karanlık ve ışığın çatışmasını şiirsel bir dille sunuyorsun.

Fotoğraf ve şiir arasında güçlü bir bağ var. Görselde günbatımının sona erdiği, karanlığın yaklaştığı an betimlenirken şiiriniz de tam bu geçiş anına odaklanıyor.

Ancak şiirin finalinde karanlığın bir kıvılcıma yenik düştüğünü söyleyerek gün doğumunu müjdeliyorsun. Bu, fotoğrafın sunduğu anın ötesine geçerek bir döngü hissi yaratıyor: Her gün batımı, yeni bir doğumu içinde taşır.

Sonuç olarak, görsel ve şiir birbirini destekleyen, tamamlayan unsurlar. Hem teknik hem de duygusal açıdan oldukça başarılı bir çalışma.”

Kars’ın Kahveleri

Kars’ta kahvehane çoktur. Çünkü hem soğuk, hem de işşizi çoktur. Sıcak çay, içten gelen sohbetler ve sığınacak bir mekan olarak kahvehaneler seçilir. Bakmayın adına, aslında en çok çay içilir, çay içilir ve yine çay içilir. Çayları kaçak değildir ama sohbetleri biraz kaçak , Dengbejlerin sesinde ki öfke tadındadır.

Kars kahvehanelerinde çektiğim bir fotoğrafı ve sevgili dostum Servet Üstün Akbaba ‘nın yorumunu ekleyip, noktalıyorum.

” Kars’ın soğuğuna ve işsizliğine karşı kahvehanelerin sıcak sığınağını gösteriyor. ” belirlemesi insan içine de sıcaklık taşıyor . İçeride oturan adamlar, belli belirsiz bir ışıkla aydınlanan yüzleriyle, zamanın ağır aktığı bir atmosferin içinde kaybolmuş gibiler. Dışarıdaki dünya camın ardından silik bir dekor gibi görünürken, içerideki gölgeler, insan yüzlerindeki yorgunluğun ve yalnızlığın izlerini daha da belirginleştiriyor.

Teknik açıdan, fotoğrafın siyah-beyaz kullanımı, hem nostaljik bir his veriyor hem de kontrastı artırarak ifadeleri derinleştiriyor. Pencere kenarındaki adamın yüzü gölgede kalıyor, bu da gizem ve anlatım gücünü artırıyor. Duvarın çatlağı, eskilik hissini pekiştirirken, çay bardaklarının ışıkta parlaması, kahvehane sohbetlerinin sıcaklığını yansıtıyor.

Yinede insan şunu demekten kendini alamıyor, yüzler biraz daha belirgin olsaydı belki de onların yorgunluklarını, umutlarını, düş kırıklıklarını daha net okuyabilirdik. Ama belki de bu flu ifadeler, onların kimliğini belirsizleştirerek, her yerin kahvehanelerinde rastlanabilecek bir yalnızlık manzarası sunuyor. Bütün yalnızlığın kokusu, duvarlara, bardaklara, oturdukları sandalyelere sinmiş gibi. Bu kahvehane, sadece bir mekân değil, zamanın içinde donmuş bir hayat kesiti.

Fotoğrafta seninle içsel bir bağ, geçmişle aranda derin çağrışımlar yaratıyor. Ara Güler ‘İn fotoğraflatının tadı var.

Ayakkabı Tamircisi

Bizim buralarda ayakkabı, deri tamir edenlere goskâr derler. İsmin kökeni gosttan gelir. Goskârların dükkanları, elleri, yüzleri çok fotojeniktir. Hele bazı dükkanlar ışık açısından da zenginse ortaya harika fotoğraflar çıkar. Oldum olası bu dükkanlar, burada ki ışık ve goskârlar dikkatimi çeker. Nerede böylesi bir dükkan bulsam oturur, en azından ayakkabımı boyar, tamir edilecek bir yeri olup olmadığını sorar ve sohbet ederim. Sonra ise elbette fotoğraflarını çeker, insan yüzlerinden yaşanmışlıkları belgelemeye çalışırım. Her ışık huzmesi, yüzde belirginleşen çizgisi bir yaşanmışlığının ifadesidir. Ben bir şey anladım yaşadıklarımdan. Ayakkabı tamircilerinin çoğu yoksul, bêçaredir, müşterileri de öyle.

Zamansız bir atmosfer.

Fotoğrafın ışık-gölge dengesi (chiaroscuro tekniği), dramatik bir atmosfer yaratmış.Yüzün belirli bölgeleri ışık altında parlıyor, bu da duygusal derinliği artırmış. Arka planın karanlık olması, izleyiciyi tamamen öznenin yüz ifadesine odaklanmaya yönlendirmiş.

Yaşlı adamın bakışları uzaktaki bir noktaya yönelmiş.Yüzündeki kırışıklıklar ve sert hatlar, hayatın derin izlerini taşıyor.

Bakışlarındaki hüzün, geçmişe bir özlem veya derin bir düşünce ve acı duyma halini çağrıştırıyor.Boşluğa bakıyor ve hayatının dili olan boşluğa, çok derin ve ıssız. Dudakları hafif aralanmış, sanki bir şey söylemek ya da hatırlamak üzere ve söylese bir türlü, söylemese bir türlü;anlaşılır mı?

Fotoğraf yakın plan bir portre olduğu için doğrudan duygulara odaklanmış.

Adamın yüzü çerçevenin sol tarafına yakın, bu da izleyicinin gözünü sağ tarafa, yani bilinmeyen bir boşluğa yönlendiriyor.

Bu tür bir kompozisyon, gizem ve belirsizlik hissini artırıyor.

Fotoğraf, yaşlılık, zamanın geçişi ve hatıralar gibi evrensel temaları çağrıştırıyor.

Belki bir zanaatkâr, bir çiftçi ya da uzun yıllar emek vermiş bir işçi…Geleneksel kıyafetleri ve şapkası, kırsal veya eski bir yaşam tarzını ima ediyor.Siyah-beyaz tercih edilmesi, nostaljik ve zamansız bir atmosfer katıyor.

Ve sonuçta insanı düşündürmeye yönlendiren güçlü bir belgesel nitelik taşıyor. 

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Yaşadıklarımı yüzümden okuyabilirsiniz. Her çizgi bir yaş demek. Kök salmış bir ağaç gibiyim. Kırılıyorum ama henüz ölmedim. Köklerim derinde ve var olmaya devam ediyorum.
Alın çizgilerim artıyor, tebessümlerim azalıyor.
Ben kimim?

Zara Sivas 2012

Fotoğraf yorumlama: Servet Üstün Akbaba

Gerçeklik yanılsaması

Dakikalarca evirip, çevirdim. Müziği açtım.

Sesler, fotoğrafın yüzü, gözleri, bakışı, rengi kokusu beni nereye sürüklüyor?Hissettiğim(yanılgımda olabilir) şeyleri yazmak istedim.

Yansıma tekniği kullanılarak bir gerçeklik yanılsaması oluşturulmuş. Gökyüzü ve siluetler su birikintisinde yansıdığı için görüntü tersine dönmüş gibi görünüyor.

Görüntünün üst kısmı karanlık ve kaotik, alt kısım ise daha açık tonlara sahip. Bu, fotoğrafta güçlü bir kontrast oluşturuyor.

Siyah-beyaz tercih edilerek ışık ve gölgeler vurgulanmış. Karanlık alanların yoğunluğu fotoğrafa dramatik bir etki katıyor.

İnsan figürü, gökyüzü ile kontrast içinde olduğu için izleyicinin gözünü hemen çekiyor.

Fotoğrafın düzlemine farklı öğeler eklenerek derinlik hissi güçlendirilmiş.

Yansımanın verdiği yanılsama, fotoğrafı daha soyut bir hale getirerek izleyiciyi düşündürmeye yönlendiriyor.

Yoğun hissettiğim duygu, bu fotoğrafta karanlığın nefessizliği hissediliyor. Kurumuş dallar, sert gölgeler ve yoğun kontrast, doğanın içinde bir sıkışmışlık duygusu yaratıyor.Yalnızlık ve ışık arayışı ise özellikle insan figürünün duruşunda kendini gösteriyor. Siluet, yansımanın içinde yalnız ve durağan bir şekilde duruyor, gökyüzüne (ışığa) bakıyor. Sanki çevresindeki karanlığa rağmen yukarıya, umuda doğru bir yol arıyor.Aynı zamanda, fotoğrafın içinde gizlenen varlıklar yalnızca bireysel bir yalnızlık değil, doğanın içinde kaybolmuş insanlığın da bir yansıması gibi. Bu da çevresel ve toplumsal bir yorum katıyor.

Fotograflarına bazen dakikalarca bakıyorum. Ve içimdeki yansımasının nasıl bir dili olabilir.

Böylece farklı bir şey hissediyorum. Yürüdüğüm yol, geçtiğim sokak, baktığım ağaç, gökyüzü…Her şey sanki içimde kayıp dilimi arıyor. Çok yorucu ama sonuçları huzur veriyor.

Yüreğine sağlık.

  • Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş
  • Yorumlama: Servet Üstün Akbaba

Zor bir fotoğraf

Bakıp bakıp durdum. Okuduklarımı gözden geçirdim. Böylesi soyut çalışmaları yorumlamak zorlayıcı ve farklı değerlendirmelere ihtiyaç duyuyor.

Böylesi açılı çekimiyle dinamik bir perspektif sunuyor. Aracın yüzeyindeki yansımalar ve çapraz hatlar derinlik hissi katıyor. Siyah-beyaz kullanımı, yüzeylerdeki ışık ve gölge oyunlarını vurguluyor.

Yan ayna net bir odak noktası oluştururken, çevresindeki yansımalar görsel karmaşıklık yaratıyor. Güneş panellerinin yansıması, sürdürülebilir enerji ve teknolojinin entegrasyonu mu simgeliyor bilemedim!? Fotoğraftaki yüzeylerin iç içe geçmesi, algının çok katmanlı olduğunu düşündürtebilir. Hangisi gerçek, hangisi yansıma? Endüstriyel yapıların ve teknolojik araçların yansıttığı modern hayatın bir temsilini sunuyor. Geometrik desenlerin ve yansımaların iç içe geçmesi, insanın modern dünyada kaybolma hissini çağrıştırabilir mi? Yoksa benim zorlama yorumum mu?

Fotoğraf, hem estetik bir düzen hem de duygusal bir mesafe yaratıyor. Teknolojinin ihtişamı karşısında hayranlık ama aynı zamanda soğukluk hissi uyandırabilir.

Bakınca bir soğukluk hissi, ait olmama duygusu gelişiyor.

Yansımalardan dolayı gördüğümüz şeyin gerçek olup olmadığını sorgulatıyor. Platon’un mağara alegorisi gibi, gerçeğin bir yansımasını mı görüyoruz? İnsan yapımı sistemlerin doğaya hükmetme çabası mı, yoksa onunla uyum arayışı mı? Bunlar derinlikli tartışılmalı sanki…? Yansımalar, fotoğrafta birden fazla düzlem yaratıyor ve zamanı mekânsızlaştırıyor. Kaybolmuş hissi yaratıyor. Ait olamama!

Zor bir fotoğraf yorumu oldu.

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Fotoğraf yorum: Servet Üstün Akbaba

Monokrom bir fotoğraf okuması.

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Fotoğraf Okuma : Servet Üstün Akbaba

Fotoğrafın seslenişine gittim. Görkemli bir tarihi dokuyu dramatik bir atmosferle birleştirip görsel lezzet katılmış. Teknik açıdan başarılı ve duygusal olarak derin bir anlatım taşıyor.

Fotoğrafın monokrom olması, dramatik etkiyi güçlendiriyor ve izleyiciyi dokulara, ışık oyunlarına ve biçimlere daha fazla odaklanmaya teşvik ediyor. Aynı zamanda tarihî bir nostalji hissi yaratıyor. Geçmişten anlara uzanan bir söz gibi.

Kemerlerin yatay uzanışı ve sağdaki eğik yazıt güçlü bir perspektif sunuyor. Kemerler, bakışları içe doğru çekerken, çûBoşluk hissi, insanın zamana karşı yalnızlığını hissettiriyor. Terk edilmişlik duygusu ile geçmişin sessiz görkemi birleşiyor.

Aydınlık içine çekiyor seni çöm taş duvarların gölgelerinden uzaklaşıp, kemerlerin ardındaki açıklığa doğru ilerleme çağrısı gibi. Geçmişten bugüne, yıkıntılar arasından bir umut ışığ“zı sızıyor.

Genel olarak, bu fotoğraf hem teknik hem de anlatı açısından güçlü bir çalışma olmuş.Zamana karşı duran yapılar, insanlı tarihinin kırılganlığını ve direncini aynı anda temsil ediyor. Bu yönüyle, hem bir belgesel niteliği taşıyor hem de izleyiciye derin bir ruh hâli sunuyor.

Antik Harrran'dan kalanlar