Gördün mü, sonunda sen de mahkum oldun, hem de yıkılmaya!

        

Ceza evi yatmış bir insan, kapısına kilit vurulan bir hapishanenin ardından ne hissedebilir, ya da ne yazabilir? Kalın duvarlardan ibaret olan cezaevinin kapatıldığına sevinir elbet. Nihayetinde herkeste kötü duygular yaratan, özgürlükleri kısıtlayan,  ömür tüketen binanın boşatılmasına üzülecek değil ya. Sevinir, hem de çok sevinir ama şunu da bir dip not olarak yazar bir kenara:

 “Gördün mü, sonunda sen de mahkûm oldun yıkılmaya? Oysa soğukluğun yorardı insanı, hüzündü duvarların ve her yönüyle yürek çatlatırdın. Koğuşlarında zaman karanlıktı ve takvim yaprakları sessiz sedasız düşerdi keder denizine. Hasretlik kokardı havalandırman, duvarların nefes kesici, mevsimler ise hep aynıydı duygusuz, renksiz ve soğuk. Akşam sancılıydı günün son ışıklarında. Geceleri hamam böcekleri çıkardı dolaşmaya ve yatan mahkûmların üzerlerine pat pat düşerdi tavandan. İnsanın ömründen çalardın, havalandırmada volta atarken, bütün yolların kalın duvarlarda son bulurdu. Sonrası insanı yaralayan tel örgüler ve gökyüzünü insana karartan yasal mermiler. Artık saltanatın son bulmak üzere.  Zannetme ki üzülüyorum böyle bir sona,  sevinemiyorum da. Böyle olmamalıydı sonun. Yitik zamanların hesabını bir bir vermeliydi kalın duvarlar.”

Bu satırları yazmama neden olan Mart  2023 tarihinde Adalet Bakanlığınca kapatılma kararı alınan Urfa E Tipi Kapalı Cezaevi. Uzun bir zaman diliminde kentin her kesiminde anısı olan tatsız, tuzsuz, acılarla özdeşleşen soğuk bir bina. 54 yıl boyunca yüzlerce tutuklu ve hükümlüye zorunlu ikametgâh olan cezaevi şimdilerde derin bir sessizlik içinde,  yıkılacağı günü bekliyor. Koğuşlarında güvercinler uçuşuyor, demir kapıları kırılmış, hatta yerinden sökülmüş. Koridorları, kalın duvarları, demir parmaklıkları geçmişin karanlık günlerini hatırlatıyor olsa da artık hapishane vasfını kaybetmiş, daha çok savaştan çıkmış bir binayı andırıyor. Duvarları yorgun, demirleri paslı ve karanlık. Koridorları, koğuş ve hücreleri, yüksek duvarları çevreleyen dikenli telleri ise hala kasvetini koruyor. Işığın hüzünlü seremonisi koğuşların karanlığını parçalarken, yaşanmışlıklar cezaevinin beton duvarlarında çığlık çığlığa dile geliyor.

54 yıl boyunca bu duvarlar neler gördü, neler? Kimler geldi, kimler geçti bu demir kapılardan? Kaç çığlık kalın duvarlara çarparak yürek parçaladı? Kaç insan burada çürüttü ömrünü? Kaç masum bu duvarların kahrını çekti, ya da kaç katil cezasını buldu, bu soğuk ortamda?

Bilinmez, sayısı tahmin bile edilmez. Nereye baksan geçmişin karanlık çelişkisi. Akla kara gibi. Suç, ceza, masumiyet karinesi burada aynı kantarda.  Soğuk duvar, demir kapı ve usta ozan Ahmet Arif’in dediği gibi kör pencere. Oysa hapsedilen insandı, dolayısıyla insanla birlikte alı konulan zamandı. Zamanı bir mekâna sığdırmak, insanı dört duvar arasına mahkûm etmek tuhaf bir duygu. Suça bulaşıp, cana kastedenle,  masum olanın bir çuvala konulduğu yer. Burada cezasını bulanlar da vardı,  masum olup duvarlarda ömür çürüten de. Suç ve nihayetinde ceza kavramının somutlaştığı soğuk bir binaydı.

Cezaevi meselesine insan durduğu yere ve sahip olduğu konuma göre bir anlam yükler. Hükmedenlere göre cezaevi suçluların, azılı katillerin, isyan edenlerin tutulduğu yerdir. Çünkü kuralları hükmedenler belirler. Oysa bilinir ki sadece suçlu olanlar değil; haksız, hukuksuz yere suçlananlar da kapatılır dört duvar arasına. Yıllarca kalan da olur, suçsuzluğu bir şekliyle görülüp serbest kalanda. İşte masumlar için cezaevi derin, karanlık  ve soğuk dipsiz bir kuyudur.

Urfa E Tipi Kapalı Ceza evi  2023  yılının mart ayına kadar, demir kapıları vakitli vakitsiz açılıp kapanan, koğuşları sürekli dolup taşan bir hapishaneydi. Tam tamına 54 yıl boyunca değişik suçlardan yargılanan tutuklu ve hükümlü burada hapis yattı. Siyasi davalardan tutalım, cinayet davalarına kadar her türlü şüpheli ve hükümlünün hapsedildiği bir yer oldu. Bu nedenle sorunlar yumağıydı. Personeli de dertliydi, mahkûmu da. Kimi zaman idare baskısı yatanları isyan ettirdi, kimi zaman iklim şartları. Karanlık koridorlarında işkence gören de oldu, personeli ilk fırsatta şişleyen de.

Bu açıdan biraz dışarıya benziyordu. Güçler arasında süren çatışmanın daha dar ama bir o kadar yakıcı modeliydi.  Adaletin güçle alakalı olduğu bir ortama sahipti. İdare her şeyi zapt u rapt altına almayı varlık nedeni olarak görüyor, demir kapıları daha da güvenli hale getirerek kendince sorunları çözüyordu.  Mahkumlar ise kendilerine göre yaşamak, kuralları esneterek  içerde varlıklarını sürdürmek istiyorlardı. Çok da başarısız değillerdi.  İki taraflı bir fiziksel güç gösterisi ortamı zehirliyor, sorunları tetikliyordu. Bu nedenledir ki ceza evinde isyan, yangın ve intiharlar hep yaşandı. İdarenin tutum ve baskıları şikâyet konusu, koğuş ağalığı cezaevi idaresinin paralelinde varlığını sürdürdü.

İşkence ve kötü muamele gören tutuklu ve hükümlü, şiddet gören, mahkûm ya da yakınları tarafından darp edilen, öldürülen personel de oldu. Gerçek şu ki bütün zamanlarda mahkûmlar koşullardan, idare mahkûmlardan şikâyetçi oldu. Parası, arkası, torpili olan mahkûm da, personel de burada kendine göre bir dünya yarattı. Gücü, arkası, torpili olmayan ise cehennemi yaşadı. Urfa E Tipi Cezaevin gerçekliği buydu. Dolayısıyla tutuklu ve hükümlülerin ölümü, intiharı, işkence gördüğü kayıtlara geçti.  2010 yıllarında cezaevi koşullarını protesto etmek için siyasi faaliyetlerinden dolayı tutuklanan bir genç kendini yaktı. Ardından 2011 yılında küçük çaplı yangın ve isyan çıktı. 2012 yılında ise daha korkunç ölümlü olaylar yaşandı, koğuşlar yandı. 2013 yılında yine yangın ve 2022-23 yıllarında ise uyuz salgını baş gösterdi.

İçerde ve dışarda şikâyetler artınca, devreye insan hakları örgütleri, baro girerek cezaevinin koşullarını dile getirdiler. Zaman zaman il insan hakları izleme kurulu dahil bir çok heyet cezaevinde incelemelerde bulunarak, raporlar hazırladı. Ziyaret ve şikâyetler devam ederken şiddetli depremler, ardından sel yaşandı. İki ay sonra Adalet Bakanlı sürpriz bir şekilde cezaevinin boşatılmasına karar vererek, tutuklu ve hükümlüler başka cezaevlerine nakledildi.

Böylelikle 54 yıl boyunca cezaevi olarak kullanılan binanın kapıları bir daha açılmamak üzere kapandı. Bina arsasıyla birlikte  Ak Partili Eyyübiye Belediyesine devredildi. Aradan bir yıla yakın zaman geçmesine rağmen cezaevi  binası terkedilmiş bir halde yerinde duruyor. Binanın ne zaman yıkılıp, yerine ne tür bir proje yapılacağı kesin olmamakla birlikte millet bahçesi ve bazı sosyal donatların yapılacağı sızan bilgiler arasında.

Oysa Urfa’nın yakın tarihine damgasını vuran, hemen hemen herkeste şu da bu şekilde anısı olan cezaevi binasının bir kısmının, insan hakları müzesi ve toplumsal hafıza merkezi olarak kalması geçmişler gelecek arasında bağları doğru kurmak açısından önemlidir. Hükümetin meseleye bu açıdan bakmadığı, müze fikrinin hiç gündeme gelmediği yürütülen tartışmalardan anlaşılıyor. Oysa Urfa için bu bir fırsattır. Müze fikri tartışılmalı, cezaevi toplumsal hafıza merkezi olmalıdır diye düşünüyorum.

Cezaevinin zihinlerde bıraktığı çok sayıda acı olay olsa da,  en bariz ve sarsıcı vaka  2012 yılında yaşandı. Adına ister isyan, isterse ihmal deyin; 12 yıl önce cezaevinin yetişkin ve çocuk koğuşlarında birer gün arayla çıkan yangınlarda çoğu çocuk 17 kişi hayatını kaybetti, çok sayıda tutuklu ve hükümlü yangından ciddi biçimde etkilendi. Cezaevi idaresine göre bu olay sıradan bir yangındı, tanıklara göre ise cezaevinin gayri insani koşullarına karşı kendiliğinden ortaya çıkan bir tepki. Yaşanan olay sonrası cezaevi koşulları düzeltileceği söylense de saha da bir çalışma görülmedi. Sadece bazı mahkûmlar başka cezaevine sürgüne gönderdi ya da birkaç personelin yeri değiştirildi.

Bütün bu tartışma sürerken, Adalet Bakanlığı kentin kuzeyinde, Hilvan ilçesine yakın bir konumda devasa bir cezaevi kampüsü inşaatına başladı. Üç büyük cezaevinden oluşan kampüs cezaevi, 2016 Mayısında yasadışı örgütsel faaliyetlerde bulundukları iddia edilen tutuklu ve hükümlü kabul etmeye başladı. Herkes Urfa E Tipi Kapalı Cezaevinin tümden yeni kampüs cezaevine taşınacağını düşünürken,  sadece adli davalardan yargılanan tutuklu ve hükümlü kabul etmeye devam etti. Ne koğuşların kalabalığı, ne de yaşanan yangın kimsenin hatırında bile değildi.

Geçen yıl kapatılma kararından sonra bina önce askeri görüntüsünden kurtuldu, demirden yüksek nöbet kuleleri söküldü. İdare tarafından önemli görülen evrak ve araç gereçler toplandı. Geride mahkumlara ait  bazı eşyalar,  cezaevi iç yazışmaları, mahkûm mektupları, görüş tutanakları ortalıkta kaldı. Sessizliğe gömülen bina artık hurdacı, hırsız ve meraklıların ilgi odağı olur. Gündüz onlarca kişi ziyaret için cezaevinin kapısına dayanır.

Özellikle burada hapis yatanlar, tutuklu ve hükümlü aileleri büyük bir merakla binayı yıkılmadan son kez görmek için görüşe gelir gibi,  demir kabının önünde birikerek, içeriyi ziyaret etmek isterle Kimi zaman ziyaret mümkün olur, kimi zaman eski cezaevi ziyarete kapatılır.

Ben de cezaevinin boşaltıldığını duyunca, 1998-99 yıllarında beş ay gibi  bir süre siyasi nedenlerle tutuklu olarak kaldığım koğuşu görmek ve binanın son günlerini fotoğraflamak için ziyaret ettim.

Cezaevinin demir kapısından yıllar sonra bu kez kendi isteğimle içeri girdiğimde tuhaf bir duyguya kapıldım. Nefesim bir kez daha daraldı ve binanın iç karartıcı renginde göğsüm sıkıştı. Geçmişe, yeniden o soğuk geceyi yaşadım.

 “Devasa demir kapıdan zırhlı araçlarla gece yarısı cezaevine getirildik. Cezaevinin dış duvarlarında bulunan projektörler gözlerimizi kamaştırırken, binanın iç kapısından içeriye alındığımızda bizleri karanlık bir ortam ve cezaevinin soğuk yüzü karşılamıştı. O yıllarda bir öğretmen olarak sendikal faaliyetlerde, basın açıklamalarında toplumsal sorunlar ve demokratik taleplerde bulunmanın bedelini İnsan Hakları haftasında  “törör” şüphesiyle tutuklanarak ödüyordum. Arama, detaylı arama faslından sonra vesikalık fotoğraflarımızı çekilerek, artık ömür boyu boynumuzda asılı duracak yazılar hazırlandı. İşlemler ardından yarı loş koridorlarda ard arda şebeke denilen birkaç  demir parmaklıklardan geçerek, boş bir odaya yerleştirildik. Odada ranzalarda bulunan kirli şilteler dışında göze çarpan bir şey yoktu.  Uzun gözaltı sonrası o gün oracıkta yorgunluktan kendimizden geçerek uyumuştuk. Sonra sabahın köründe, henüz gün ışımadan demir kapıların şakırdayan gürültüsünde  “ne oluyor” demeye vakit bulamadan irkilerek uyandık. Artık cezaevindeydik. Öyle kendimize göre davranmak mümkün olmayacaktı. Gardiyanlar sabahın köründe demir mazgalı açarak, ekmek diye bağırınca günlük ekmek iaşemizi almamız gerektiğini öğrenmiş oluyorduk.”

O günlerde yaşadıklarım zihnimde bulanıklık yaratırken,  koridorlarda bağrışmalarından geçmişten sıyrılarak ,  ana döndüm.

Neyse ki girişte ne elleri tetikte bekleyen askerler, ne gardiyanlar vardı. Bir iki belediye yetkilisi dışında ıssızlık ve terk edilmişlik göze çarpıyordu. Yerlerde bulunan cam kırıkları arasında içeriye ilk adımı attığımda çok sayıda evrak ve dosyanın koridorlarda etrafa savrulduğuna hayretler içinde tanık oldum.

Gözlerim karanlık koridorların loş ışığına alışınca ilk olarak kapalı görüş kabinlerine dikkatlerimi çekti. Ziyaretçi defteri görüş kabinin koridorunda, sayfaları açık halde, son kayıtlar 2023 yılının mart ayını gösteriyor. Bu kabinlere gelmek, burada sevenleriyle konuşmak öyle kolay değildi. İçerdekiler ve dışardakiler çok sayıda kapıdan geçerek, gelebiliyordu buraya. Görüş kabini demir parmaklıklar arasında yerleştirilen ses geçirmeyen kalın cam bölmeden ibaretti. Görüşe gardiyan eşliğinde gelinir,  telefon ahizesi ile kalın camlar arkasından görüşülürdü. Görüş yerinin iç kısmı karanlık, görüşçü kısmı ise az da olsa aydınlıktı. Tutuklular dışardaki ışığın içinde görüşmecilerinin yüzlerini pek seçemez, ancak seslerini duyardı. Aynı şey dışardakiler için de geçerliydi. Karanlık içinde gölge oyunu gibi siluetler çıkardı ortaya. Anlayacağınız ses ve gölge dışında sahici olan bir şey yoktu. Karanlık her şeyi yutuyordu sanki.

Yetişkin kadın, erkek ve çocukların tutulduğu koğuşlar dışında oda ve tek kişilik hücrelerden ibaretti. En altta yer alan bodrumda ise Hilton diye tanımlanan gayri resmi karanlık hücreler olduğu söyleniyordu. Buraya genellikle idareye göre “uslanmayanlar” alınır, bütün hayattan tecrit edilerek, ceza içinde ceza çektirilirdi.

Koca cezaevinde her yeri gördüm ama beş ay kaldığımız 2. Odayı bayağı arasam da bulamadım. Anlaşılan o ki cezaevi birkaç tadilattan geçmiş ve E Tipi cezaevi olmuştu. Tam olmasa da tahmini kaldığımız odaya benzer bir koğuşta birkaç fotoğraf çekerek, geçmiş yılları yeniden yaşadım. Cezaevi kaldığım tarihten sonra çok kez fiziki olarak değişmiş ve yeni bir çehre kazandırılmış olduğu anlaşılıyor.  

Binanın kasvetli yapısını, karanlık koridorlarından ve demir pencerelerinden süzülen ışık huzmelerini fotoğraflamaya çalışırken; o yılların uğultusu, demir kapının sinir bozucu sesi zihnimde yankılandı, yeniden canlandı. Cezaevinde demir kapı hem hüznü, hem de sevinci barındırır. İçerden açılmayan kapı ve mazgal sesi geldiğinde insan önce irkilir, sonra merakı depreşir. Gelecek güzel bir haber, avukat görüşü ya da dışardan gelen mektup,  koğuşun atmosferini değiştirir, sevinç dalgası yayılırdı. Tahliye haberi ise alkışlarla karşılanır, bütün koğuş sevinçle ayaklanırdı. Ya kesilen cezalar, ya insanın üzerine kapanan o soğuk kapı, işte o an koğuşta matem havası yayılır, hasretlik kalın duvarlara çarpardı.

Cezaevinin karanlık koridorlarında gezinip, fotoğraf çekerken; çocuk koğuşu tabelasını görünce duraksadım. Çıkan yangın haberleri zihnimde canlandı yeniden. Burada çocuklar ateşin yakıcı etkisiyle kendilerini dışarı atmaya çalışmış ama demir kapı ve kalın duvarlar geçit vermeyince çırpınarak, dumandan ölmüşlerdi.

Duraksadım,

sustum,

İçim daraldı, fotoğraf çekmeyi bırakarak kendimi dışarı attım. Kulaklarımda insan çığlıkları, zihnimde demir kapı gürültüsü, yüzümde ses geçirmez kalın beton duvarların soğukluğu cezaevinden hızlıca uzaklaştım…

Gecmiş zaman ne ki?

12 Eylül 1980 yılında askeri darbe olduğunda ben ortaokul son sınıf öğrencisiydim. Henüz okul açılmadan darbe olmuş, okulun ilk günlerinde 12 Eylül’ün karanlık günlerini yaşamaya başlamıştık. İşte bu fotoğrafı o yıllarda, her şeyin Zap û rap altına alındığı zamanlarda çekinmiştim. 45 yıldır fotoğraf çeken birisi olarak, bireysel arşivim üç besi geçmez. Kendi fotoğrafımı değil, o yıllardan bu yana milyon fotoğraf çektim.
Çok sokak gezdim, dağ tırmandım, miting izledim, tehlikeli olayların ortasında kaldım. Yani anlayacağınız bu gözler nelere tanık olmadı ki?
12 Eylül sonrası oluşan sıkıyönetim ortamında işkence çığlıkları duvarları aşıp, top oynadığımız sahaya ulaştığında; o gün bütün arkadaşlar sessizce sahadan çekilmiş, büyük bir hüzünle evin yolunu tutmuştuk. O yıllarda YİBO’nun yanıda toprak bir futbol sahası vardı. Darbeden sonra YİBO askerlere devredilince, biz toprak sahada top oynardık. Zamanla saha da askerlere tahsis edildi. Geçici bir Tugay gelmişti, sonra kalıcı oldu ve o gün bu gün kışla dolup, boşaltılıyor, yani gecici olan kalıcı hale geldi.

Siyah beyaz olan bu Fotoğraf Rus mali Lubitel 2 ile çekildi. Mevsim kış, aylardan Ekim sanki. Siverek Ortaokulun bahçesinde boş derslerin tadını gezinerek çıkarıyoruz. Annemin bin bir emekle ördüğü süveter üzerimde. Kravat ve mont kemer tezat olsa da ben uyarlamışim; ayağımda mekap, pantolan yarı İspanyol paça. Yani anlayacağınız aklımın henüz üç beş karış havada olduğu yıllar.
Sonra bin bir Med cezir.

Fotoğraf:Siverek Ortaokulu Bahçesi

Hüzün yükü

İnsan doğduğu, büyüdüğü ve karnını doyurduğu evi neden terk eder? Neden göç yollarına düşer ve kendine yeniden bir yurt arar?
Zor bir soru.
Verilecek onlarca cevap var. İnsan yüreğini şişiren türden onlarca cevap. Ben bu güne kadar kendi isteğiyle dahi olsa göç etmek zorunda kalanların sevindiğini görmedim. Her göç aslında bir hüzün yüküdür. İnsanı kedere sürükleyen ve bir ömür sırtında kambur olan yük. Aslında terk edilen evlerin hikayesi, senin yani insan hikâyesidir. Geçmişin, dilin, inancın ve umutların orada kalmıştır. Bir yanın yaralıdır artık. Nereye gidersen git, o yara seninledir ve terk ettiğin evlerin yıkıntıları arasındadır.

erkenci olmak…?!

Gün ışıyınca, gözüm uyku tutmuyor. Yaşlanmaktan kaynaklı diyorlar. Evet sanırım her yıl başı bir yaş alıyorum ömrümün hanesine. Malum doğum yıl başı. Buna yaşlılık denilir mi? Sanmıyorum, yaş alıyorum topu topu. Aslını sorarsanız ben çocukluğumdan beri böyleyim. Güneş doğdu mu ayaklanma huyum var. Nedendir bilmiyorum, her gün erkenden uyanıyorum. Eskiden sabahın köründe fotoğraf çekmeye çıkardım, ara sokakları geze geze yorgunluktan bitap düşerdim. Bu ara onu da bıraktım. Körolası dijital dünya hapishanesinde durmadan içerikleri okuyor, izliyor, sorguluyorum. Bitmeyecek bir mahkum gibi.
Bir anlam bulmaya çalışıyorum ama sanırım her şey karmakarışık ve anlık. O an buldun, buldun. Bulamadınsa balık kaçtı demektir.
Gülümse biri diyor hayata. Diğeri insan kolanlanmadan bahsediyor. İsrail rutin öldürme, yok etme operasyonlarını sürdürse de bu günlerde Gazze unutuldu. Birileri seçildiği partiyi terk edip, yeni kulvarlar arayışını büyük bir atılım diye gösteriyor.
Uçaklar, insansız araçlar bomba yağdırıyor dağlara. Ne doğa kalıyor, ne de yaşam. Her şey güvenlik çemberinde yok olup, gidiyor. Gülümse inadına diyor şair. Kızım sabahın köründe soğusun diye balkona bıraktığım kocaman karpuzu görünce “Bunun günahı neydi, buraya koydunuz?”
Ben sorusunda bir anlam bulamayınca “Sen göresin diye” cevap vererek günaydın babında gözlerine bir bakış fırlatıyorum. O da benin söylediğimden bir anlam çıkaramıyor ve uykulu gözlerle ortalıktan kayboluyor. Ev ahalisi uyanıyor ve herkesin ilk baş vurduğu akılsız telefonlara bakmak. Dünyada ne oluyor sorusuna cevap arıyoruz duraksamadan.
Böyle bir ruh halinde 1 Eylül Dünya Barış günü gelip, geçiyor, takvim yapraklarından. Zihnimde Hitler rejimin Polanya’yı isgali canlanıyor. Yıkıntılar, yangınlar, ölümler ve süre gelen göçler…
İnsan onurunu yok edecek ne varsa yaşanıyor o yıllarda. Sonra birileri unutmayalım diye 1 Eylül’ü Barış Günü ilan ediviriyor yıkılıan kentlerin kalıntıları başında. Evet unutmuyoruz bütün savaşları. Vahşeti görüyor, dehşeti yaşıyoruz ama savaşmaktan geri durmuyoruz. Bu nedenle ne savaşlar bitiyor, ne de barış hayat buluyor. Bir umutsuzluk tarihi gibi. Herkes birbirini kandırma yarışında. Böyle bir ortamda barış egemen olur mu? Olmadığını biliyorum, biliyoruz. Çünkü barış için her şeyden önce evrensel bir ahlaka ihtiyaç var. Ahlaksızların barış gibi bir derdi yoktur, olamaz.
Teknoloji ilerledikçe dünya güç odakları çevresinde şekillenmeye devam ediyor ve ahlak dijital dünya fanusunun dışında kalıyor. Bu geçmiş iyiydi anlamına gelmiyor. Ahlak hep gerideydi zaten. Bütün çağlar ahlakın önünde yürüdü…
Görmek isteyene çiçek çok diyor birileri, yoksulluk bitti diyen de çıkıyor açlık görüntüleri içinde.
Artık yoksulluk moksulluk yok, sadece zengin değiliz. Şükürler olsun ki semalarımızda insansız hava araçları uçuyor diyip, sevindirik olan da var, içinde bulunduğu ana küfrü basan da.
Anlayacağınız gecesi farklı karanlık, gündüzü farklı karanlıktır bizim eller. Siz siz olun arının şekerli balını yemeyin, İsrail tohumu sebzeleri tüketmeyin. Şimdi “ma zıkkım yiyelim” dediğinizi duyar gibiyim.
Yemeyin, walla yemeyin. Yedikçe zihniniz, zihnimiz bulanıyor.
Hele biraz nefes, bir soluklanalım. Elbet buna da bir sözümüz vardır.
Kül kalmada ocakta, söz söyleme zamanı diyor uzaktan birileri.
Bir zamanlar Dersim girişimde yazardı kocaman harflerle. Duyuyorum. İnsan çözümsüz kalmaz.
Geçmişte Tunceli Emniyet Müdürlüğü Munzur üzerinde kurulan köprünün şehire giriş yönüne “Gülümseyin, Tunceli’de güvendesiniz.”tebelası koymuştu.
Sahi o levha hala duruyor mu kentin girişinde?
Duruyorsa birileri bir fotoğraf çeksin, ölümsüzleştirsin o anı.
İyi olur, baktıkça gülmek garanti.
Oğlum annesine “Anne dolapta ki su şişesi boşalmıştı, doldurdum”
Seviniyoruz her birlikte.
Oğlumuz dolaba su koydu diye.
Kızım “Yav baba yat, yat. Niye sabahın köründe uyanıyorsun ki? Derdin ne ki?”
Bilmiyorum, bu soruya cevabım hiç olmadı.
Birazdan gelirim, biraz mola.
Bu gün iş çok.
Soxra çok,
koşturmaca çok.
hasta çok, ölen çok ve en önemlisi doğan çok.
De çözün bu bilmeceyi.

Zamanın çarkına çomak sokmak.

Hayat insana çok şey öğretiyor. Bu nedenle en büyük öğretmen hayattır. Hatta buna zaman da diyebiliriz. Mesela akla karayı seçmek için uzun bir zamana ihtiyaç var. Ne yaparsan yap, bu yakına gelmez. Zekan, bulunduğun konumun, gücün bile çoğu zaman işe yaramaz. Bunun için sabırla beklemek ve hayatın akışı içinde akla karayı ayırt etmek için çaba harcamak gerek. Zaman öyle akışına bırakacak şey  değildir. Hayat hiç değildir. Müdahale ve emek gerektirir.  Zaman bazen yavaşlar, bazen hızlanır. Mesele bu mekanizmanın çarkına doğru zamanda ve doğru yerde çomak sokmaktır. Yani canlı olduğunu hissettirmek ve hayatı yönlendirmektir. Zamanı kendine göre şekillendirmek ve hızını ayarlamaktır. İşte bunun için kendin olacaksın, kesinlikle kendin olacaksın, kendin…

İşte zamanın çarkına çomak sokmak budur.. Kendin olmak ve insan onuruna yakışan bir hayat örmen.

Artık zaman düşünsün ve senin peşine düşsün. Tutabiliyorsa tutsun.

Tutsa bile artık bir sıfır öndesin.

Yani umudunu yüreğinden uzak tutma ve zamana kafa tut diyorum kendi kendime. İçimden düşünüyordum ki elim kaleme gitti ve bilgisayar klavyesi düşündüklerimi şekillendirdi.

Biraz kendim oldum yani.

Umutla kalın…

Eski zamanın tılsımı

Eskiden şu iyiydi, şu şöyleydi demeyi sevmem. Bana yaşlandığımı hatırlatıyor. Yaşlanmanın da kötü bir şey olmadığını da belirteyim. Eski bir komşumuz aradı. Hal hatır sonrası rahmetli babamla ilgili anısını benimle paylaştı. Hem hüzün bastı içimi, hem de gurur. İnsanın geçmişi ile gurur duyması iyi bir şeydir diye düşünüyorum. Komşumuz babam vefat ettiği yıl olan 1994’te 6 yaşında olmalı. Henüz okula bile gitmiyor. Evde tek eğlence televizyon. Babamın vefat ettiği gün anne babası televizyona kalın bir örtü çekerek taziye boyunca açmamışlar. Komşumuz ağlamış, sızlamış kabul etmemişler. Xal Remzan ölmüş, taziye var tv izleyemeyiz demişler.

İnsanın inanası gelmiyor. Bu zamanda taziye iki gün sürüyor. İki gün içinde en yakınları bile hayatlarını büyük oranda aksatmıyorlar. Nereden nereye?

Ax Kürdo ax, değerlerinizi ne çabuk tüketiyorsunuz? Çok tutucu değilim ama doğru olan gelenek ve göreneklerin bir kaç yılda buharlaşmasını da doğru bulmuyorum.

İnsan insanın yurdudur. İnsan var, duygular vardır ve dayanışma yaşatır.

İşte değer dediğimiz mesele budur. İnsana, komşuya, akrabaya, arkadaşa, işçiye, emekçiye ve bilene sahip çıkacak, acısını hissedeceksin.

Hissedeceksin ki insan insandan feyz ve neşe alsın.

Yoksa toplum koca bir esir kampına döner. Herkesin herkesi ezmeye çalıştığı kalabalık bir kamp. Çevresi ateşle, suyla ve dikenle kaplı bir alan. Geçmişi yad ederken, geleceği kolektif mantık çerçevesinde güzelleştirmek gerektiğine inanıyorum.

İnsanlara gülümseyin, komşularınızı sayın ve öfkeden uzak durun. Çünkü dün böyleydi, komşu evin yan direğiydi…

O direğe sahip çıkın…

Kanlı bir hikaye:Kanlıkuyu

Geçmişten bu güne kanlı bir hikâye: Kanlıkuyu

İnsan doğduğu yeri çocukluktan başlayarak merak eder. Zamanla bu merak yakın çevreyi tanımaktan öte geçmişini araştırmaya doğru gelişir. Bende de biraz böyle oldu. Çocukluğumdan başlayarak Siverek’in bilmediğim yerlerini merak ederdim. Yeni bir sokak, yeni bir yapı bana müthiş bir heyecan verirdi. Sokaklarında kaybolduğum ve girmekten korktuğum yerler olsa da o yıllar öğretici bir serüvendi benim için. Siverek’in perili köşkleri yoktu ama adı kanla anılan kuyuları, sokak ve terk edilmiş evleri; hüzün kokak, ıssızlığın ağırlığında viran olan yapıları vardı…

Kanlıkuyu bu yapılardan biriydi. Evimize yakın, her gün okula gidip gelirken, yanından geçtiğim bir kuyuydu. Niye kanla anılıyordu, bilmiyordum, sorsam da cevap bulamıyordum. Bir kuyudan öteydi sanki. Bir hatırlatıcı gibi varlığını sürdürüyordu. Bu nedenle insanlarda farklı bir etki yaratıyordu Kanlıkuyu. Kasvetli bir enerjisi ve kanla anılan bir tarihi söz konusuydu. Hakkında kısık sesle konuşulan ve katliamlarla anılan kuyu bir vahşet vesikası gibiydi.

Belki abartı gelecek ama çocukluğumda herhangi bir kuyudan su içmek zorunda kaldığımda aklıma Kanlıkuyu gelirse su içmekten vazgeçiyordum. Sanki yıllar önce yaşanılan acılar, zaman tünelinden bedenime geçmişti. Kuyunun sessizliği bile çığlık gibi geliyordu bana. Nereye baksam acıdan dem vuruyordu tarih, dokunsam dile geliyordu zaman. Üzerinde dört asırdır ayakta olan, yeşeren asırlık dut ağacı ise bir tezatlık göstergesi gibi geçmişi gölgeliyor, insana umut aşılıyordu. Yaşlı dallarına kuşların biri konuyor, diğeri uçuşuyordu. İki zıt dünya gibi. Biri karanlık geçmişiyle yer altında varlığını sürdürüyor, diğer biri kuyunun karanlık geçmişinden beslenerek görkemli bir anıt ağaç oluyor.

Çocukluğum  yıllarında Siverek biraz Mezopotamya*  kokuyordu, biraz kaosla özdeşleşen Ortadoğu. Mistik bir atmosfere sahip olduğu için de kendine özgü bir toplumsal yapısı vardı. Taş evler, bazalt döşeme sokaklar, yıkılmaya yüz tutmuş mabetler, su ihtiyacını karşılayan kuyular, hanlar ve çeşmeler kentin ruhunu oluştururken,  aynı zaman her bir yapının ayrı  hikâyeleri vardı. En çok da kuyuları vardı doğduğum kentin. Bildiğiniz su kuyuları. Varlıklı ailelerin avlularında, yoksul mahallerin sokaklarında, duvarları bazalt taşlarla örülen , dibi görünmeyen su kuyuları vardı.

Kimisi kanla anılıyordu, kimisi derinliği ya da suyunun serinliğiyle. Kuruyan da vardı, taşla doldurulan da. İşte bu kuyulardan biri de Kanlıkuyuydu. Kanlıkuyu aynı zamanda bulunduğu alana da ismini vermişti. Her gün onlarca insan kuyudan haberli, habersiz çevresinde dolanır, yanı başında gövdesi kayayı andıran asırlık dut ağacının altında dinlenir, çay içer, sohbet eder. Kuyu ise derin bir sessizlik içinde sırlarını fısıldar. Kimi duyar bu sırları, kimi duymaz ya da duymazlıktan gelir. Sırlarıyla varlığını sürdüren ve tarihin ışıksız tünelinde bilinmezliklerle anılan Kanlıkuyu için geçmiş hala zifiri karanlık bir hikayedir. Ne yöne baksan ışıksız, penceresizdir. Bir dut ağacı geçmişini aydınlatır, bir de halk arasında konuşulan söylenceler. Gerisi resmi tezlerden kalan artık düşüncelerdir.

Çocukluğum, gençliğim kanla anılan bu kuyunun etrafında geçti. Ahmet Arif’in çocukken sıklıkla gülle oynadığı kuyunun başında ben de gezindim, belki gülle oynamadım ama çok zaman geçirdim. Ta o zamanlar Kanlıkuyu’nun adının neden kanlı olduğunu düşünür, dururdum. Anlamak için de tarihin akışına kulak kabartır, söylenenleri dinler, geçmişini merak ederdim. Kanlıkuyu isminin 1915 Ermeni tehcir olaylarından miras kaldığını söyleyen de vardı, daha eski dönemlere, Osmanlının hakimiyet kurduğu  1517 yıllarına kadar geri götüren de. Adı etrafında bir belirsizlik olsa da katliamla anıldığı gün gibi açıktı. Merakım bu nedenle her geçen gün artıyor, araştırma isteğim kamçılanıyordu.

Lise yıllarımdan başlayarak konuyla ilgili değişik yayın organlarında çeşitli yazı ve makaleler okur, araştırır, tarihin karanlık sayfalarında Kanlıkuyu’yu arardım. Ortaya net olmayan, bulanık bir fotoğraf çıkardı hep. Kuyu ne red edebiliyordu kanlı yüzünü, ne de ak pak aklanabiliyordu. Yani esrarengiz hikayesi eskinin çevresinde dönüyor, yenide düğümlenip, geleceğe kaotik bir soru olarak yansıyordu.

Bu nedenlerden dolayı Kanlıkuyu’nun ne zaman ve kimler tarafından inşa edildiği tam olarak bilinmiyor. Bazı yaşlıların anlatımlarını ve asırlık dut ağacı kanlı tarihini birazcık da olsa  aydınlatıyor.

Adından da anlaşılacağı üzere karanlık tarihi kanlı bir geçmişe dayanıyor.Yakın tarih anlatımlarına göre Kanlıkuyu ismi yaygın olarak   1900-1915 tarihlerinde yaşanan katliamlar süreci olan tehcir ***olaylarına dayandırılıyor. Bilindiği üzere Tehcir  sırasında onlarca insan ittihat terakki güçlerince öldürülerek, yer yer kuyulara atılarak, sürgün yollarında kurşuna dizildi. Yaşlıların anlatımlarından ve okuduklarımdan biliyorum ki o tarihlerde vahşet düzeyinde, insanlık adına utanç verici olaylar yaşandı. Bu nedenle Kanlıkuyu’nun adının o günlerden kalması mümkün görünüyor. Ancak kuyunun eski olması ve eski adının bilinmemesi meseleyi karanlık hale getiriyor. Bu kuyu o yıllarda inşa edilmediği belli, tarihi gerilere gittiği biliniyor. Bu nedenle adının kaynağını daha gerilerde aramak daha gerçekçi görünüyor. Kuyu, kanlı rolünü 1915 olaylarında da oynamış olabilir, bu durumun kuyuya ad olması için yeterli bir neden olarak ileri sürüle bilinir.  Ancak isminin kanlı olmasına neden olayların çok daha önceki dönemlerde yaşanması ve adının hep Türkçe olması tarihsel sürecini daha derinlikli olduğunu düşündürebilir.

Bilindiği gibi Osmanlı 1517 yıllarında Siverek ve çevresinde hakimiyet kuruyor. O yıllarda Osmanlı yanlısı Kürt Aşiretlerin varlığının yanında, Sefavilerin yanında yer alan Kürtlerin varlığı da söz konusu. Bu hem çatışmalar zamana yayılmasını, hem de Osmanlı hakimiyetinin kanlı bir sürece yayıldığının göstergesi. Yani öyle Osmanlı hakimiyet ilan edildiği gibi işler hemen yoluna girdiği söylenemez. Yer yer isyanların yaşandığı tarihi belgelerde yer alıyor. 1540 yıllarında ve daha sonra 1595  yıllarında isyan hareketleri yaşandığı ve bu isyanların Celali olarak değerlendirildiği biliniyor.

Kanlıkuyu hakkında yazılan kitap, makale ve araştırma yok denilecek kadar az. Yazılanlar da Kanlıkuyu’yu ismini ya es geçmiş ya da resmi tarihin anlayışı tekrarlamış.

Osmanlı arşivlerini inceleyen Doc. Dr Ekrem Akman’a ait olan araştırma kitabında Kanlıkuyu’nun adı geçiyor. Yakın bir tarihte Siverek Meslek Yüksek Okulu’nda görev yapan ve halen Artuklu Üniversitesinde öğretim görevlisi olan Akman Siverek hakkında yazdığı araştırma kitabında kuyunun hikayesinden bahsetmese de  varlığını satır aralarında yer veriyor. Kaleme aldığı “19.Yüzyıl Siverek’ Şehir, Ticaret, Mekân(1850-1900)”adlı araştırma kitabın 122. Sayfasında Kanlıkuyu diye bir yerden bahseder.  Akman Kanlıkuyu Caddesi derken o dönem ki isminden mi bahsediyor, yoksa günümüz söylemlerinden ödünç mü alıyor tam olarak anlaşılmıyor. Yine de kitabında Kanlıkuyu isminin geçmesi konuyu aydınlatma açısından önemlidir. Çünkü kanlı bir geçmişe sahip olan kuyunun resmi ve gayri resmi tarihin karanlık, bilinmezliklerle dolu olması geçmişinin aydınlanmasını zorlaştırıyor. Oysa Kanlıkuyu Siverek’in hafızası, geçmişin kırık aynasıdır. Kentin yakın tarihine damgasını vuran,  organize edilmiş kötülüklerin ve korkunç acıların karanlık anıtıdır.

Kanlıkuyu hakkında çok fazla bilinmeyen ve unutulmaya yüz tutmuş  bir anlatıma göre Osmanlıların hakimiyetinden sonra başlayan Celali İsyanları****patlak verir. Ağır vergilerden bıkan, giderek yoksullaşan, adaletsizliğe isyan edan köylülerin kalkışmalarını bastırmak için geçmişi oldukça karanlık bir kişilik olan Kuyucu Murat Paşa’ya*** özel olarak isyanları bastırma görevi verilir. Görev verildiğinde yolsuzluk ve hazinenin parasını namı hesabına geçirmekten Yedi Kule**** Zindanlarında hapistir.

Murat Paşa  göreve gelir gelmez biraz da kendini ispatlamak ve tekrar eski şanına kavuşmak için Yozgat dolaylarında çıkan ve öncülüğünü Bozoklu Celal’in****

üstlendiği isyanı bizzat padişahın gücünü arkasına alarak sert biçimde batırmaya girişir ve binlerce kişiyi kılıçtan geçirir. Celali İsyanları Yozgat sınırlarında bozguna uğrar ama Anadolu’nun bir çok yerinde devam eder. Yer yer şiddetlenir, yer yer yavaşlar. Her isyan kendi özgün nedenine göre patlak verse de olaylar Celali İsyanları olarak zihinlerde kalır. Kuyucu Murat Paşa isyan ateşinin yandığı her yere ulaşmaya çalışır ve büyük oranda da başarılı olur. Sıra doğuya gelmiştir. Çünkü doğu da Sefavilerin etkisi görülüyor, Osmanlı saltanatını doğrudan etkilemektedir. Murat Paşa Sefavilerin etkisini kırmak ve isyanları bastırmak için o dönem ki adıyla Amid olan Diyarbakır’a 1595 yıllarında beylerbeyi yani vali olarak gönderilir. Bölgede 15 yüzyılın ortalarında yer yer isyanlar ve vergilere itiraz ve Sefavilerle***  ilişkiler Osmanlı için tehlike oluşturur.. Bu nedenle Beylerbeyi olarak atandığı Diyarbakır’da daha ilk günde kılıcını kullanmaktan geri durmaz, Sefavilerin etkisini kırmak için sertliğini devreye sokar. En küçük bir kalkışma, Devletê Osmaniye itiraz şiddetle bastırılır. Bir çok insanı isyancı nedeniyle bizzat öldürterek, ibreti alem olsun diye bu kuyulara atar. Adının başında ki Kuyucu lakabı da gerilerden  gelir. Paşa Kuyucu denilmesinden alınmaz. Hatta böyle çağrılmasından memnun bile olur. Kuyucu lakabı Osmanlı da korkunun başka adı olur…

O dönemde hangi nedenle olduğu tam bilinmese bile Karacadağ yöresinde Osmanlıya biat etmeyen, vergi vermeyi red eden ve zaman zaman isyan eden, kendi başına yaşayan Kürt aşiretler vardır.Bu hem Osmanlının otoritesini sarsıyor, hem de Sefavilere cesaret veriyordu. Bunun önünü almak için Kuyucu Murat Paşa Karacadağ ve Siverek çevresinde önlemler almaya başlar. Sefavilerle ilişkili olduğu düşündüğü bazı aşiret ve köyleri cezalandırma koyulur. Bu bağlamda Siverek’te Osmanlıya isyan eden, Sefavilerle ilişkileri olduğu düşünülen aşiretlere yönelik harekete geçer. O dönemde adı bu gün adı Uçkuyu olan köy ve çevresinde operasyonlar düzenler ve operasyon bölgesinde üç kuyu kazdırır ve kendince isyancı bazı kişileri öldürterek, ibrete alem olsun diye kafalarını kazdığı kuyulara atar. Yaşanan bu katliamdan sonra köyün adı Üç Kuyu olarak anılmaya başlanır. Bu gün hala resmi ismi Üç Kuyu olması ilginçtir. Siverek’e 10 km uzaklıkta köyde bulunan kuyuları yakın bir zamanda bizzat görme fırsatım oldu. İki tanesi taşla doldurulmuş, birinin üzeri metalle kapatılmıştı. Birbirine yakın olan bu kuyularla ilgili unutulmuş hikâyeler hala bazı yaşlıların zihninde saklıydı ve satır aralarında dillerinden ortalığa dökülüyordu.

Keza aynı durum Siverek’te ki kuyular için de geçerliydi.  Kuyucu Paşa çıkan irili ufaklı isyanlarda rolü olduğunu düşündüğü çok sayıda kişiyi Siverek kent meydanında kellelerini vurdurtur ve kuyulara atar. Kent merkezinde gelip geçen kervanların su ihtiyacı için kazılan kuyu artık kanlıdır. Kuyulara doldurulan insan kelleri suyu içilmez hale getirir. Kervanlar yolunu değiştirir, insanlar suyundan içmez olur.  Kuyu zamanla ıssızlaşır, kentin merkezinde  bir utanç abidesi gibi var olmaya devam eder. Kanlıkuyu’nun yanı başında ise bir dut ağac1 yeşerir katliam günlerinde.  Bütün ölümlere  inat kuyunun suyundan beslenerek bu günlere ulaşır. Yapılan yaş tespitinden Yaşının 400’e yaklaştığı görülür. Asırlık ağaç kanlı tarihin dilsiz tanığı olarak yeşerdiği yerde duruyor, inadına canlı kalıyor ve her yıl yemyeşil yapraklarınla süsleniyor.

Kanlıkuyu hakkında söylenenlerin ne kadarının doğru olduğu tam olarak bilmiyorum, belgelere yansıyıp, yansımadığı,  tarihi vesikalarda yer alıp, almadığı da karanlıkta kalmış durumda. Olay aradan 500 yıl geçmesine rağmen yaşanılanların halen konuşulması, Kanlıkuyu isminin hala var olması oldukça düşündürücü. O gün, bugün adı hala Kanlıkuyu olarak kalan,  1955-56’larda bir ara belediye adını “Güzel Kuyu” yapsa da ama hiçbir zaman Güzel Kuyu olmayan, hep Kanlıkuyu olarak kalır. Tam bir sır kuyusu olarak varlığını sürdürür. Öylece sessiz, öylesine derin,  bir vahşet abidesi olarak varlığını korur. 400 yıllık bir sürecin cansız tanığı olarak, tarihin karanlık tünelindeki yerini korumuş, günümüze ulaşmış bir kuyu olmaktan öte artık trajik bir vakanın canlı tanığı gibidir.

Uzunca bir süre itfaiyenin su ihtiyacını karşılayan kuyu, 2000 yıllarında belediyece elden geçirilerek, çevresi park haline getirilmiş ve bir ara kuyunun başına ünlü ozan Ahmed Arif ‘in***** heykeli de dikilmiş.

Kentin en merkezi yerinde bulunan ve yıllarca onlarca miting ve gösteriye ev sahipliği yapan kuyunun adı öylesine kanıksanmış. Kuyunun başında ne bir levha var, ne de bir işaret. Öylesine bir kuyu olarak yerinde üstü kapalı duruyor.

Bir zamanlar gelip, geçen kervanların, yolcuların, kent ahalisinin su ihtiyacını karşılayan, adına kan karıştıktan sonra ıssızlaşan,  toprak altında sessiz bir zulüm abidesi olarak varlığını sürdüren kuyu tarihin karanlık perdesi gibi aralanmayı bekliyor.

Kanlıkuyu meydanla, yaşlı dut ağacıyla, Siverek’le özdeşleşmiş. Ne fazla, ne eksik.

Çocukluk ve gençlik yılları Siverek’te geçen ünlü şiar Ahmed Arif; bir röportajında Kanlıkuyu’nun başında bulunan asırlık ağaç için şunları yazmış:

Siverek’te Kanlıkuyu diye bir yer var. Çok eski bir yapı. Büyük kısmı yıkılmış, ama bir tarafı sağlam duruyor. Burada büyük bir dut ağacı var, boyu göklere tırmanmış.”******

Kaynaklar:

Osmanlı hükûmetinin Ermenilere karşı gerçekleştirdiği sürgün[14] ve katliamlardır.[17] Etnik temizliğin sonucunda ölen Ermenilerin sayısı tartışmalıdır; sayı, çeşitli araştırmacılara göre 600.000 ile 1,5 milyon arasında değişiklik gösterir.[not 2] 1914 yılında Osmanlı topraklarında yaşayan Ermeni nüfusu yapılan farklı tahminler mevcuttur. Osmanlı resmî kayıtlarına göre 1.2 milyon[18] ile Ermeni Patrikhanesi‘ne göre 1 milyon 914 bin 620[19] Ermeni yaşamaktaydı. 1922 sayımlarına göre ise 817 bin Ermeni ‘mülteci’ olarak Osmanlı topraklarını terk etmiş, 95 bin Ermeni ise din değiştirerek Türkiye topraklarında yaşamaya devam etmiştir.[20] Bu tahminlere Osmanlı topraklarında bulunan 900 bin hayatta kalmışken, 300 bin ile 1 milyon arasında Ermeni hayatını kaybetmiştir. Olayların başlangıç tarihi çoğunlukla 250 Ermeni aydının ve komite liderinin Osmanlı yöneticileri tarafından İstanbul‘dan Ankara‘ya sürüldüğü ve birçoğunun öldürüldüğü 24 Nisan 1915 ile ilişkilendirilmektedir. Ermeni Kırımı, sağlıklı erkek nüfusun toptan öldürülmesi ya da askere alınarak zorla çalıştırılması ve sonrasında kadın, çocuk ve yaşlılarla birlikte ölüm yürüyüşü koşullarında Suriye Çölü‘ne sürülmesi gibi olaylarla birlikte I. Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında iki aşamada gerçekleşti. Osmanlı askerlerinin koruması eşliğinde yaşadıkları yerlerden sürülen Ermeniler; sürgün sırasında yiyecek ve su sıkıntısı yaşadı; ayrıca çeşitli raporlara göre zaman zaman soygun ve katliamlara maruz kaldı.[21][22][23] Ülke genelindeki Ermeni diasporası, genel anlamda Ermenilerin Doğu Anadolu‘dan sürülme işleminin doğrudan bir sonucu olarak ortaya çıktı.[24]

Yapılan katliamların Ermenileri ortadan kaldırmak için düzenli bir şekilde gerçekleştiğini öne süren bazı tarihçiler, ölümleri ilk modern soykırımlardan biri olarak kabul etti.[25][26][27] Ermeni Kırımı, soykırım çalışmaları alanında Holokost‘tan sonra üzerinde en çok araştırma yapılan ikinci konu oldu.[28][29]

Osmanlı İmparatorluğu’ndan sonra gelen devlet olan Türkiye Cumhuriyeti, soykırım sözcüğünün Osmanlı yönetiminin son yıllarında gerçekleşen toplu katliamları tanımlamak için doğru terim olmadığını belirterek sözcüğü kullanmayı reddeder. Son yıllarda Türkiye Cumhuriyeti, Ermeni Kırımının bir soykırım olarak tanınmasına yönelik çağrılarla tekrar karşı karşıyadır.[30] 2021 itibarıyla 33 ülke olayları resmen soykırım olarak tanımlamıştır[31][32] ve bu görüş birçok soykırım araştırmacısı tarafından da paylaşılır.[33][34][35]

****Sefaviler: 1501 ve 1736 yılları arasında varlığını sürdürmüş, sıkça modern İran tarihinin başlangıcı olarak kabul edilen, İran tarihindeki en önemli hanedanlıklardan biri tarafından yönetilmiş devlet. Bugünkü İran, AzerbaycanErmenistanIrakAfganistanTürkmenistan ve Türkiye‘nin doğu kesiminde varlığını sürdürmüş, tarihte ilk kez Şiî Onikiciliğini resmî mezhep olarak kabul etmiş ve İran‘ın varisi olduğu Safevî Hanedanı‘nın devletidir.[8][9]

Safevî Devleti’nin kuruluşuna destek veren Türkmen boyları şunlardır: ŞadıllıŞamlıAfşarKaçarÇağırganlıKaramustafaoğluTekeliBeğdiliHumusluUstacluDulkadirluVarsaklar.[10]

İsmail SafevîAkkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan‘ın torunu olan[3][11] Akkoyunlu Emiri Elvend Mirza‘yı Şarur (Nahçıvan) yakınlarında yendikten sonra 1501 yılının Temmuz ayında Tebriz‘de kendisini Şah ilan etti. Bundan sonra İran’ın tamamını ele geçirerek, Mayıs 1502’de resmen Safevî Şahı olan I. İsmail sonraki 235 yılda Orta Doğu‘ya büyük etki yapacak bir Şiî devletinin temelini atmıştır.

*Orta Doğu‘nun kalbi sayılan Dicle ve Fırat nehirleri arasında kalan bölgedir. Büyük bölümü bugünkü Irak‘ın sınırları içinde kalan bölge, tarihte birçok medeniyetin beşiği de olmuştur.[1] 

Mezopotamya, bazı kaynaklarda medeniyetlerin beşiği olarak adlandırılır. Verimli toprakları ve uygun iklim şartları nedeniyle çok eski zamanlardan beri yerleşmeye sahne olmuş ve birçok istilaya uğramıştır. Bilinen ilk kült merkezi ve okur-yazar toplulukların yaşadığı bölgede birçok medeniyet gelişmiştir. Mezopotamya Sümer, , BabilAsurAkad  Elam Med ve Hatti gibi en eski medeniyetlerin doğduğu,geliştiği yerdir.

** Aşiretler** dil ve kültür yönünden büyük bir türdeşlik gösteren, birçok sülaleden oluşan, yapısındaki aileler arasında köken, ekonomi, din, kan veya evlilik bağları bulunan göçebe veya yerleşik nitelikteki topluluktur. Türkiye‘nin özellikle Kürt Bölgelerinde gün geçtikçe azalan bir eğilim gösterse de hâlen aşiret sistemi bazı ailelerde varlığını sürdürmektedir.

***** Celâlî isyanları16. ve 17. yüzyıllardaOsmanlı yönetimindeki Anadolu‘da Yavuz Sultan Selim döneminde başlayan ve Sultan IV. Mehmet dönemine kadar devam eden zaman zarfında devlete karşı ekonomik, sosyal, askerî ve siyasi nedenlerle çıkarılan ayaklanmalara verilen addır.

“Celâl’e mensup” anlamına gelen Celâlî tabiri, 16. yüzyıl başlarında (1519) isyan eden Bozoklu Şeyh Celâl’le ilgilidir. Celâlî isyanları başlangıçta, Osmanlı idaresinden memnun olmayan zümrelerin ve Şiî eğilimli Türkmen gruplarının Safevîlerin de tahrikiyle devlete başkaldırmaları şeklinde ortaya çıkmış, 16. yüzyılın sonlarından itibaren büyük bir mesele hâlini alarak değişik bir mahiyet kazanmıştır. Osmanlı devlet anlayışı, bu isyanları “hurûc ale’s-sultân” olarak değerlendirmiş ve kaynaklarda bu ifade sık sık kullanılmıştır.[1]

Bu ayaklanmaların adı, bu kapsamdaki ayaklanmaların ilkinin önderi olan Şeyh Celâl’den gelir. Bozoklu (Yozgat) olan Şeyh Celâl önderliğinde topraksız köylüler, ağır vergilerden ezilenler, toprakları elinden alınmış eski sipahilersekbanlar, yerel idarecilerin baskı ve adaletsiz yönetiminden şikâyetçi olan kitleler, 1519 yılında Osmanlı yönetimine başkaldırdı. Tokat yöresinde başlayan ayaklanma, aynı yıl içerisinde kanlı bir biçimde bastırıldı.

**** Türkmen ayaklanmacı. Daha sonraları Anadolu’da çıkan tüm yerel ayaklanmalar onun adıyla anılmıştır. Doğduğu yer ve tarih bilinmiyor. 1519’da Erzincan yöresinde Akşehir’de öldü. Bozoklu, Şah Veli, Kızılbaş sanlarıyla da anılmaktaydı. Bozoklu (Yozgat) bir dirlik sahibiydi. 1519’da Bozok’tan ayrılıp Tokat yöresine gelerek Turhal yakınlarında bir mağarada yaşamaya başladı. Burada kendisini şeyh ve mehdi ilan ederek çoğunluğu Alevi Türkmenler’in oluşturduğu yöre halkım etkisi altına aldı. Osmanlı toprak düzeninin temeli olan tımar sisteminin dağılmakta olduğu bir ortamda silahlı ve atlı yaklaşık 20.000 kişilik bir güç oluşturdu. Bunun üzerine Rûm (Sivas) Beylerbeyi Şadi Paşa elindeki güçle Şeyh Celâl üzerine yürüdü. Ancak yaralanıp yenilerek Amasya’ya çekilmek zorunda kaldı. Ardından üzerine gelen Karaman Beylerbeyi Hüsrev Paşa’yı da bozguna uğratması Şeyh Celâl’e büyük bir ün kazandırdı.

Bu sırada Edirne’de bulunan 1. Selim [Yavuz] topraklarındaki bu ayaklanmayı bastıramayan Elbistan (Maraş) Valisi Dulkadiroğulları’ndan Şehsuvaroğlu Ali Bey’e kızarak Rumeli Beylerbeyi Ferhad Paşa’yı bu işi çözümlemekle görevlendirdi. Ferhad Paşa, kapıkulu ve yeniçerilerden oluşturduğu büyük bir güçle yola çıktı.Karaman ve Rum beylerbeyi ile Şehsuvaroğlu Ali Bey’e de birlikte hareket etmeleri için haber yolladı. Bu gelişmeleri öğrenen Şeyh Celâl bu kadar gücün üstesinden gelemeyeceğini düşünerek Şah İsmail’e sığınmaya karar verdi. Yandaşlarını toplayarak Sivas’a dek ulaştı. Ancak Şehsuvaroğlu Ali Bey’in güneyden üzerine geldiğini öğrenince Karahisar’a (Şebinkarahisar) yöneldi.

Karaman ve Rum beylerbeylerinin destekledikleri Şehsuvaroğlu Ali Bey, henüz Ankara’ya yaklaşmakta olan Ferhad Paşa’yı beklemeden ilerleyip Erzincan yöresindeki Akşehir’de Şeyh Celâl güçlerine yetişti. Buradaki savaşta Şeyh Celâl ve pek çok yandaşı öldürüldü ve ayaklanma bastırıldı. Daha sonra Anadolu’da çıkan tüm yerel ayaklanmalar onun adıyla anılmış, bu olaylara Celalilik, çıkaranlara da Celali denilmiştir.

Kış memlekettin güncesi

Yukarı Mezopotamya’nın en dağlık bölgesinde yer alan Bingöl‘e birkaç kez seyahat etsem de kış aylarında hiç gitmemiştim.

Çewlik ya da günümüz ismiyle Bingöl’ün dağlık coğrafyası; sulak, yemyeşil vadileri, yüzen adaları, kış mevsiminde ortalığı beyaza boyayan kar örtüsü ilgimi hep çeker. 
 

_DSF6180.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Ne zaman Bingöl’e gitsem, dağlarında özgürce gezmek; yüzen adalarda dinlenmek ve Karlıova’da güneşin batışını izlemekten kendimi alıkoyamam.

Gezi sonunda kentten içim buruk ayrılır, bir kış günü Bingöl’e gelememenin stresini yaşardım.

Bu nedenle Bingöl’ün kışını görmek, o kasvetli kar manzaralarına tanıklık etmek en büyük arzum olur.

Yazın bile dağlarında kar olan bir kentin kışı kim bilir nasıldır diye düşünür, durur ve üşürdüm. 
 

_DSF6187.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Kasvetli dağlarla çevrili Bingöl’e kışın gitme planım nihayet bu yıl şubat ayında gerçekleşti.

Foto maraton katılımcısı olarak Bingöl coğrafyasında kendimce benzersiz bir deneyim yaşadım.

Az zamanda çok yer gördüm ve kar memleketinde kış mevsimini bir iki gün de olsa yaşadım.

Gerçi kış, eski kış değildi; kar filmlerdeki gibi yağmamıştı ama olsun, yine de güzeldi Bingöl’ün karlı, karsız coğrafyası.
 

_DSF6185.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Şubat ortalarında Urfa’dan yola çıktığımda kışın en soğuk günleriydi.

Geçmiş yılların meteorolojik verilerine göre Bingöl, bu ayda en soğuk günleri yaşar ve yoğun kar yağışı görülür bilgisiyle yol boyunca karlı manzaraları düşünüyor, hayal ederek heyecanlanıyordum.

Kıyafetlerim Bingöl kışına uygun mu, kar altında fotoğraf makinem çalışacak mı diye düşünürken, akşamın geceye evirildiği saatlerde Bingöl’e varıyorduk.
 

_DSF58414.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Otobüsten iner inmez, bardaktan boşalırcasına yağan yağmur ve Karadeniz’i hatırlatan nemli, ılıman bir hava karşılıyordu bizi.

Bu Bingöl’e dair ilk hayal kırıklığımdı. Ben kar beklerken, yağmur yağıyordu aralıksız.
 

Şeyhmus Çakırtaş 2.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Neyse ki yağmur, insanı şiirsel bir dünyaya çekiyor, ruhunda dinginlik yaratıyordu.

Havanın ılık olması Bingöl için alışıldık bir durum olmasa gerek diye düşünerek yerleşeceğimiz otele arabayla ancak kendimizi atabiliyorduk.

Gerçekten şaşkındım. Bırakın kar yağmasını, hava olması gerekenden daha sıcaktı. 
 

Şeyhmus Çakırtaş 5.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Bir süre sonra yol yorgunluğu ve giderek daha fazla hissettiğimiz açlık bizi gece gece çorbacıya götürdü.

Gece karanlığında bir şiş gibi inen yağmur, ana caddenin aydınlatılmış sokaklarında tek tük insanlarla karşılaşmamıza sebep olurken, lokantalar son müşterilerini ağırlıyordu.

Yağmurun sesi dışında kent sakin ve sessizdi.  
 

_DSF6254.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Ben ve arkadaşlarım kurak coğrafyanın insanlarıydık.

Yağmur çoğu zaman coğrafyamıza hızlıca uğrar ve aynı hızla kesilirdi.

Bir iki saat yağan yağmurun Nuh Tufanı olduğunu düşünen berriden1 geliyorduk.

Oysa Bingöl semalarında saatlerdir yağmur yağıyor olmasına rağmen tufan da kopmuyordu.

Şubat ortalarında böylesi ılıman ve yağmurlu bir havanın tadını mı çıkarmak gerekir yoksa kar yağışının olmamasının üzüntüsünü mü yaşamak gerekir bilemiyordum.

Neyse ki lokantada çalışanlar yüreğimize su serperek, “Karlıova’ya gidin, orada kış hep karlı geçer” diyerek rotamızı belirlemiş oldular.
 

Şeyhmus Çakırtaş 6.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Biz rahatlamış bir halde, Bingöl’ün tenha sokaklarında yürümüş, otelimize varmıştık.

Sabaha kadar bir o yana, bir bu yana dönerken, Karlıova beni uyutmamıştı.

Gecenin ürkütücü karanlığında yağmur aralıksız yağmış, gökyüzü koca kara bir deliğe dönmüştü.

Ne yıldız vardı ne de bulutları aydınlatacak bir ışık. Her şey karanlığa teslim olmuştu sanki.

Yolculuğun bütün yorgunluğu bedenimde geziniyor, uyuyamıyordum. Tuhaf bir duygu vardı içimde.

Gökyüzünün karanlığı sanki ruhumda bir örtü olmuştu. Yağmurun varlığı kısmen yüreğimi rahatlatmış olsa da uyku uzaktı gözlerimden.

O gece ne zaman uyuya kaldım hatırlamıyorum. Dışarda günün ilk ışıkları içeriye dolunca yarı uykulu halimden sıyrılıyordum.

Henüz erkendi ama hazırlık, kahvaltı filan zamanımızı tüketebilirdi. Bu nedenle hızlıca yapılması gerekenleri yaparak, kar memleketine gitme yoluna düştük.  
 

_DSF6046.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Yöre insanı Karlıova’ya Kürtçe Kanîreş diyor. Anlamı siyahı olmayan kara parçası. Çok kar yağdığı için bu isim verilmiş sanırım.

Karlıova, Erzurum yol güzergâhında bir ilçe. Yani soğuğun ve karın yurduna komşu. Yol boyunca görünen dağlarda pek kar yok. H

ava da soğuk değil. Hatta bahar havası ortama hâkim. Kar memleketinde bahar kokuyor dağlar.

Biz arabanın camından dışarıyı izlerken, bir ara güneş görünüyor bulutlar arasında, yağmur da yağıyordu.
 

Şeyhmus Çakırtaş 3.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Çocukluğumda radyoda her sabah saat 09.50 sularında “Arkası Yarın” adında bir programda edebi eserler seslendirilirdi.

Güneşli yağmuru o yıllarından hatırlıyorum. İşte o edebi metinde anlatıldığı gibi güneş, yağan yağmur damlalarında bir ışıltı yaratıyor, yol gümüşümsü bir şerit gibi parlıyordu.  

Yolda oluşan ters ışık, fotoğraf için muazzam bir manzara oluşturuyor olmasına rağmen yolda durup, deklanşöre basma düşüncesi gelişmiyor.

Güneşli yağmur ise yüreğimizde sıcak bir umut aşılayarak daha yüksek rakıma doğru ilerliyorduk.

Çok geçmeden rakım yükselmeye başlayınca yağmur usulca kara döndü. Ruh halimizde de müthiş bir dönüşüm belirtisi belirdi.

Kar tanelerini görünce uykudan uyanırcasına dışarıyı daha bir dikkatli gözlemlemeye başlıyordum.

Bedenimde oluşan uyuşukluğum gidiyordu sanki. Öyle lapa lapa olmasa da zaman zaman iri kar taneleri havada dolanıp, arabanın ön camına iniyordu.

Minibüste 12 kişi varız. Kar yağışı bütün itiş kakışları sanki örtmüş gibi. Her şey sus pus. Arabanın motor sesi bile duyulmuyor.

Yol yarılandı neredeyse. Kar çok isteksiz yağıyor, hatta bazen duruyor. Rakım artıkça kar örtüsü daha da belirginleşiyor.

Kasvetli dağlar artık bembeyaz. İşte hayal ettiğim Bingöl burası diyorum kendi kendime. Dağlar, kar ve kadrajı dolduran sihirli bir ışık.
 

Şeyhmus Çakırtaş 1.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Yol kıvrılarak ilerliyor. Kimi yerlerde kar yolu ince bir örtü ile kaplamış, kimi yerde ise asfalt simsiyah.

Gökyüzü beyaz, gri ve yer yer kara bulutlarla kaplı. Giderek sis çöküyor dağların doruklarına.

Keşke diyorum burada dursak, yürüsek karda ve doruklara ulaşıp, yorulana kadar fotoğraf çeksek.

Ama biliyorum ki bu imkânsız. Ben bir dağcı değilim, kar için uygun kıyafetim, ayakkabım yok. En önemlisi ortam bu tür seyahatlere uygun değil.

Daha doğrusu bu dağları karda tırmanacak gücümün olduğuna dair şüphelerimde var. Kolay değil bu havada dağlara tırmanmak. 
 

_DSF5812.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Kar, soğuk ve dik yamaçlar, çığ tehlikesi… 

Yolda daha önceden planlamasak da içimizden birileri kulağımıza okuyor.

“Toklu köyü, bölgenin fotoğraf açısından en zengin köyüdür” diye.

Bu nedenle sürücümüz köyün hizasında arabayı durduruyor.
 

_DSF5606.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Bizi kendine çeken kar, köyü kalın örtüsüyle kaplamış.

Her şey sanki kar örtüsünün altında. Yer yer kar sepeliyor.

Artık bundan sonrası bizim yeteneğimize kalmış.

Neyi çekebiliriz, neyi çekemeyiz bilemiyorum.
 

_DSF5941.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Köy evleri biraz dağınık. Her evin bir ahırı ve kocaman saman yığınları var.

Saman yığınlarının yanında tahta kızaklar gözüme ilişiyor. Keşke diyorum bu an birileri saman yüklese kızağa ve son hızla ilerlese.

Olmuyor öyle tabi. Köyün içinde bulunan tepelerde bir iki çoban mor koyunları yemlemek için dışarı çıkarıyor.

Görüntüyü uzaktan da olsa kayıt altına almak için deklanşöre basıyorum. Tepe en az 200 metre uzaklıkta.

“200 metre ne ki” diyorum kendi kendime. Tahta kızağın birkaç fotosunu çektikten sonra diz boyunu aşan kara, bata çıka ilerlemeye çalışıyorum.
 

IMG_20240215_113814.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Tepeye varmak sandığım kadar kolay değil. Yer yer boyumun yarısına kadar kar var.

Zaman zaman bedenimin yarısı kara batıyorum. Kan ter içinde kalsam da tepeye varmak için hiç soluklanmadan, nefes nefese ilerliyorum.

Yer yer kar buz tutmuş ya da karın altında sert bir saman yığını var. Ben tepeye varmadan sis ve kar bastırıyor.

Nefes nefese için karın sıcaklığıyla doluyor. Çoban, hayvanlarını yemliklere bıraktığında ben tepeye varıyorum.

Hiç beklemeden rastgele basıyorum deklanşöre. Müthiş bir haz. Ne soğuk ne de kar geliyor aklıma.  Koyunlar saman balyalarına saldırıyor kara rağmen.

Buradaki koyunların çoğu koyu kahverengi. Ama nedense mor koyun deniliyor. Bu koyunların kışa, soğuğa dayanıklı olduklarını duymuştum Koçerlerden. 
 

IMG_20240215_122114.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Yarım saatten fazla bir zaman koyunların çevresinde dönüp duruyoruz. Ne görsek, en küçük hareketi fark etsek deklanşöre basıyoruz.

Sonra sürünün yanı başında, karın üzerine serpiştirilen samanı yiyen atları görünce bütün dikkatlerimiz oraya yöneliyor.

Koyunları unutuyoruz. Atlar üşümüş olmalı. Üstelerindeki kar buza dönmüş. Ama hallerinden memnun gibiler.

Olgun bir erkek gibi duran ama aslında 16 yaşındaki Şirvan atları yemliyor. İstemimiz üzere, itiraz etmeden atıyla bizim için poz veriyor bayağı zaman.

Ne desek bir model edasıyla denileni yapıyor. Herkes yaşının büyük olduğunu düşünse de o, 16 yaşında olduğunu söylüyor mahcup bir şekilde.

Sonra köyün içlerine doğru dağılıyoruz. Evler toprak damlı evlerden farklı olarak çatılı inşa edilmiş.

Karlıova’da 1949 yılında yaşanan yıkıcı depremden sonra yerel mimari terk edilerek çatılı evler inşa edilmiş. 

Köyün kuzeyinde gençler atları dörtnala koşturma hazırlığı yapıyorlar. Tam da aradığımız manzara.

Hızlıca olay mahalline varıp, kar yığınlarının arasında bir avcı edasıyla pusuya yatıyoruz. 
 

Şeyhmus Çakırtaş 7.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Kısa bir süre sonra atlar üzerimizden rüzgâr gibi gelip, geçiyorlar. Hem ezilme korkusu hem fotoğraf çekme hırsı iç içe yaşanıyor.

Neyse ki birkaç kare çekebiliyorum. Atlar kara rağmen çok hızlı. Gençler de oldukça atikler.

Günün yarısını burada geçirip fotoğraf tutkumuzu biraz da olsa gerçekleştiriyoruz. Her şey gerçek, her şey spontane.

Ortalık siyah beyaz bir fotoğraf gibi. Bütün renkler beyaza çalıyor, siyah ise tamamlayıcı renk oluyor. Tıpkı kente verilen ad Kanireş gibi.

Kar usulca yağmaya devam ediyor. Tepeden tırnağa ıslanmışım. Ayaklarımı hissetmiyorum. Ama ne ilginçtir ki üşüdüğümü de hissetmiyorum.

Toklu’daki maceramız burada noktalanıyor.  Rotamız Karlıova merkez. Zaten 5 -10 kilometre uzaklıkta, yakın yani.

Karlıova, Erzurum sınırında yer alan ve rakımı 2 bin metreyi bulan yüksek plato ve yaylalardan oluşan bir yerleşim yeri. 2024 verilerine göre 27 bin civarında bir nüfusu var.

Kabaca doğu-batı doğrultusunda uzanış gösteren ve çoğunlukla 3000 m yüksekliğindeki dağların (Karagöl Dağları 3057 m, Bingöl Dağı 3193 m, Şeytan Dağları 2.839 metre, Şerafettin Dağları 2388 metre) orta kesiminde yer alır. Genel olarak yükseltisi 1900 metreyi aşan, yüksek düz alanların geniş yer kapladığı yöre, aynı zamanda birkaç akarsuyun (Peri Suyu, Göynük Çayı, Murat Nehri) kaynaklarını aldığı hidrografik sınır olma özelliğine de sahiptir. İlçenin yüzölçümü 1311 kilometrekaredir. Bunun il yüzölçümüne oranı yüzde 16,60’tır. İlçenin deniz seviyesinden yüksekliği 1940 metredir. 2


Kent merkezi köylerden gelen transit minibüslerin istilasında. Bingöl merkez ile Erzurum arasında da bu minibüsler çalışıyor.

Merkez, kış modunda değil. Hava ılıman olduğu için çatılarda bile kar yok. Sobası gümbür gümbür yanan bir lokantada mola verip hem ısınmak hem de karnımızı doyurmak için duruyoruz.

Lokantanın müşterileri ya bizim gibi dışardan gelenler ya da kentte ihtiyaçlarını almaya gelen köylülerden oluşuyor.

Sobanın etrafında oturduğumuzda bir hayli üşüdüğümüzün farkına varıyoruz. Islak olan ayaklarımızı ısıtıp kurumasını sağlıyor, elbiselerimizi kurutuyoruz.

Yemek, çay ve içimizi ısıtan odun sobası bir an karlı havayı unutturuyor hepimize. Daha fazla zaman kaybetmeden başka bir köye doğru rotamızı çiziyoruz.

Bu kez Karga Pazarı diye bilinen köye gideceğiz. Daha kalabalık koyun sürüleri görme umudunu taşıyarak yola dikkat kesiliyoruz. 
 

_DSF5786.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Köy, aynı Toklu gibi. Tek katlı ve çatılı evler. Burada daha temkinli davranarak ıslanmamak için yoğun bir çaba sarf ediyorum.

Bir çoban koyunlarını yemlemek için ahırın bahçesine çıkarmış. Ama fotoğraf çekmemize razı olmuyor.

“Bu halimizi niye çekiyorsunuz?” diye de tepki veriyor. Biraz sohbetten sonra razı olsa da bu kez ışık sihrini kaybediyor.

Birkaç kare çektikten sonra daha farklı enstantaneler bulmak için köyün dağınık ahırlarına bakmaya çalışıyorum.

Üniversite okuyan bir çobana denk geliyorum. Oldukça yakışıklı bir jön gibi. Bizi sıcak karşılıyor ve sürüsünün başında bize poz veriyor.

Hem okuyor hem de tatillerde ailesinin yanında koyunlara çobanlık yapıyor.

“Okumak benim için olmazsa olmazım ama bu hayatı da görmezlikten gelemem” diyor…

Burada her şey siyah ve beyaz.  Kar beyaz örtüsüyle her şeyi kapatmış.

Yer yer güneş çıktığında müthiş bir ışık süzmesi kar kütlesini ortaya çıkarıyor.

Kaynaklar.

1. Berri /ova
2. Wikipedia