Artık eskisi gibi kar yağmıyor bizim buralarda. Yağınca da çocuklar gibi seviniyor, kendimizi sokağa atıyoruz. Bu anları fotoğraflamak bana hep mutluluk vermiştir. Kışın en yalın hali olan karla kaplı sokakları fotoğraflamak bana bir sosyal olayı fotoğraflamak gibi haz verir.
İşte bu fotoğraflardan bir kaç örnek. 2007 yıllına ait. Urfa Wêranşar sokaklarında çektiğim fotoğraflar…
Yıllar önce bir hikaye dinlemiştim yaşlı bir bilgeden. Orta Anadolu’nun steplerinde geçen bir hikaye. İki büyük ordunun savaşını anlatıyordu yaşlı bilge. Söylenceye göre her iki ordu Yozgat-Ankara arasında savaşa tutuşup, yıllarca birbirlerine üstünlük sağlamaya çalışmışlar. Birinin coğrafyası İran ve Mezopotamya’nın içlerinden başlayıp, Kızılırmak’a kadar uzanırken, diğerinin ise yaşam alanları Menderes ve Gediz nehirlerinden başlayıp, Orta Anadolu’yu uzanıyormuş.. Kızılırmak ise iki topluluk için de karşı karşıya geldikleri sınır kabul ediliyor.
Medler doğudan, Lidyalılar batıdan ilerleyip, etki alanlarını genişletince, iki topluluk Kızılırmak boyunca kafa kafaya gelmişler ve iklim koşullarına göre birbirlerini taciz etmeye, beş yıl süren bir savaşa girişmişler.
İşte o savaş günlerinden birinde karşılıklı vuruşma bütün hızıyla sürerken, iki ordu at kişnemeleri, kılıç şakırdamaları altında Yozgat ve Ankara yakınlarında karşı karşıya gelir. Savaş öylesine sert ve kıran kırana başlar ki, ortalık kan revana döner. Ordular iç içe geçmiş, birbirlerini alt etmeye çalışırken, bir den ortalık kararmış, gün geceye dönerek, olağanüstü bir durum yaşanmış.
Askerler şaşkındır, gün ortasında havanın geceye dönmesi her iki ordu arasında bir iç sorgulama başlatarak, Tanrıların savaşmalarını istemediklerini, bu nedenle günün geceye döndüğü düşünülür ve buna inanılır. Meydan sessizliğe gömülür, askerler çadırlarına çekilir, gözler gökyüzüne çevrilir. Tarihte “Güneş Tutulması” Anlaşması olarak da bilinen olay, tarafların savaşa ara vermesiyle ve bir süre sonra aralarında anlaşma sağlayıp barışçıl bir ortam hakim olmasıyla sonuçlanır.
O yıllarda yaşlı bir bilgeden dinlemiş, efsane olarak zihnimin bir kenarına itmiştim.
Aradan baya bir zaman geçti, on beş yıl gibi uzun bir zaman. Ne Yozgat aklımda, ne de iki ordunun Güneş tutulması üzerine barış yapması,unutmuşum anlatılanları.
Ta ki 2005 yılında Yozgat’a sürgün bir öğretmen olarak gitmek zorunda kaldığım güne kadar, anlatılanlar zihnimde uyur şekilde bekledi.
Sürgün kararnamem elime tutuşturulduktan sonra, hikayede adını duyduğum ve zaman zaman sürgün öğretmenlerden varlığını bildiğim Yozgat’a doğru yola çıktım. Çok bilmediğim, tanımadığım bir coğrafya değildi ama derinlikli tanıdığım, bildiğim bir yer de değildi. İçim acıyarak, öğrencilerimden ayrılmış, yeni görev yerime doğru yol almıştım.
Yozgat sürgünler yurdu gibiydi. Memurlar, öğretmenler, sağlık teknikerleri, hemşireler, hatta doktorlar idarenin görünen lüzumu üzerine Yozgat’a gönderilerek, cezalandırılıyordu. Sürgün diye resmi bir ceza yoktu ama görünen lüzumun ne anlama geldiğini bütün idare ve bütün çalışanlar biliyordu. Memurları sürgüne göndermek Osmanlı’dan Cumhuriyet’e süren bir gelenek haline gelmiş, günümüze kadar ulaşmıştı. Hala aynı yöntemin uygulamada olduğu da biliniyor.
Yozgat yollarında kafamda bin bir kaygı ve merak varken, uzun zaman önce dinlediğim hikayenin tekrar karşıma çıkacağını hiç tahmin etmiyordum. Hatta hikayenin geçtiği yerin Yozgat olduğunu bile unutmuştum.
Yozgat tipik bir İç Anadolu kenti, karasal iklimin egemen olduğu bir kış memleketi. Kent nüfusundan çok köy nüfusu yoğundu o zamanlar. Halkının çoğu tarım ve hayvancılıkla uğraşır, büyükşehirlerle ilişkiler göç nedeniyle yoğundu. Sanırım hala aynı durum geçerli.
2005 yılının ekim ortalarında göreve başlamak için gittiğim Yozgat’ta tesadüfen elime geçen, Yozgat İlini tanıtan derginin sayfaları arasında Kerkenes Dağı’nda Medlerin sarayından bahseden yazı ilgimi çekmiş, zihnimi kaşımıştı.
Merakımı dağıtmak için bu dergiyi alıp, çantama koymuş, görev yaptığım köye doğru yol almıştım.
İlginçtir, dergi bir Med Sarayı’ndan bahsediyordu ve araştırmalarda kayıp olan bir antik kentin izlerinin bulunduğu yazılıydı.
Merakım iyice artmış, zihnim karışmıştı. Kerkenes nerdeydi, bahsedilen kent, hangi kentti?
Yozgat maceram çok sürmedi. Sürgünlük bana ağır geldi ve ben öğretmenlikten istifa ederek, doğduğum topraklara döndüm.
Ama aklım Kerkenes Dağı’nda yapılan araştırmalarda kaldı. Bir araştırmacı edasıyla olmasa bile Kerkenes Kazıları hakkında kendimce küçük araştırmalar yapmaya çalıştım.
2007 yılında Arkeo Atlas Dergisi Hayalet İmparatorluk: Medler diye bir dosya yazısı yayınlayınca kafamdakiler yerine oturmaya başladı, eski hikaye yeniden zihnimde canlandı. Fotoğraf giderek netleşti, pazılın parçaları yerine oturdu…
O gün bu gün, oradan gelecek haberlere kulak kabartıyorum. Hakkında yayınlanan çok makale olmasa da, sanırım kazılar hala devam ediyor.
Kentin gün yüzüne çıkarılan surları, kent kapıları ve yerleşim yerleri buranın, Orta Anadolu’nun en önemli antik kenti olabileceğini ortaya koyuyor.
İşte, yıllar önce hikayesini dinlediğim ve Orta Anadolu’da bir yerde varlığı efsaneleşen kayıp Med Kenti ve hikayesi sürgün olduğum yerde karşıma çıkmış, daha belirginleşerek, zihnimdeki yerini almıştı.
İlk defa 1928 yılında yapılan kazılarda bir Asur Kentinin kalıntılarına ulaşıldığı düşünülmüş ama sonradan buranın asırlardır kayıp olan Med Şehri Pteria olduğu anlaşılmıştır. 1993 yılında yapılan yüzey araştırmaları ve kazılar da bu tezi desteklemiş, güçlendirmiştir… Kazıların ağır aksak sürdüğü alan, Yozgat İli Sorgun İlçesi sınırları içinde yer bulunan Kerkenez Dağıdır. . Kerkenez Harabeleri olarak da bilinen kazı alanı için tarihin babası sayılan Heredot şunları notlarının arasında paylaşmıştır…
“Ordu, nehri (Kızılırmak) geçtikten sonra Kapadokya’da Pteria adlı bir şehre geldi. (Pteria, Karadenizdeki Sinop şehrine dikine çekilen bir çizgi üzerine düşen bölgenin en güçlü şehridir). Ordusunu burada konaklatan Krezüs, Suriyelilerin ülkesindeki ekinleri yok etmeye başladı, şehri aldı, halkını esir etti. Civardaki şehirleri de ele geçirerek Suriyelileri evlerinden, yurtlarından etti. Bu sırada ordusunu toplayan Kiros, Krezüs ila karşılaşmak üzere harekete geçti ve yol boyunca asker toplamak suretiyle ordusunu genişletti. Hareket etmeden evvel İonya’ya haberciler göndererek bu ülkeyi Krezüs’ten koparmak istedi, fakat başarı kazanamadı. Her şeye rağmen Pteria’ya yürüdü ve Krezüs’ün ordusunun karşısında karargahını kurduğu zaman, iki ordu arasında bir kuvvet denemesi oldu. Her iki tarafın büyük kayıplar verdiği şiddetli bir savaştan sonra gece bastırdı ve bir sonuç alamadan savaşa son verildi. (Çeviri: Perihan Kuturman. Hürriyet Yayınları. 1993)”
“Med ve Lidyalar arasında savaş çıkar ve beş yıl sürer. Bu süre içinde hem Lydia’lılar, hem de Media’lılar zaman zaman zafer kazanırlar. Bir seferinde, beş yıl süren ve sonuç alınamayan savaştan sonra, hiç beklemedikleri, iki ordunun tümüyle kanlı bir savaşa girdiği bir anda, ortalık birden zifiri karanlık gece olur. Halbuki gün ışığından birden gece karanlığına geçiş olayı, Miletoslu Thales tarafından îonya’lılara daha önceden bildirilmiş, hatta yılın hangi gününde olacağı bile saptanmıştır. Hem Lydia’lılar hem de Med’ler güpegündüz bu karanlığı görünce hemen savaşa son verirler ve her zamankinden daha çok barış isteği duyarlar. (M.Ö. 28 Mayıs 585) Barış anlaşmasının imzalanmasında ve iki krallık arasında evlenme yoluyla bağ kurulmasında Kilikyalı Siennesis ile Babylon’yalı Labynetus yardımcı olurlar ve iki ülke arasında bir uzlaşma doğmasını sağlarlar. Aynı kişiler kuvvetli nedenler olmadıkça anlaşmaların bozulmadan yürürlükte kalamayacağını bildiklerinden Alyattes’in kızı Aryenis’i Kyaksar’in oğlu Astyag’a vermeye ikna ettiler. Herodot 1.74 (Çeviri: Perihan Kuturman. Hürriyet Yayınları. 1993”
Yapılan kazılarda Frigce bir yazıt bulunduğu ve buranın Frigler tarafından inşa edildiği ileri sürülse de, bu düşünce çok taraftar bulmamış, daha çok Heredot belgeleri esas alınarak araştırmaların yapılması daha bilimsel bulunmuştur.
2500 yıl önce oldukça geniş bir alan üzerine kurulan antik Ptria Kentinin dışardan gelebilecek saldırıları durdurmak amacıyla 7 kilometre uzunluğunda bir sur inşa edildiği, bu surların genişliğinin 1.5, yüksekliğinin de 2.5 metre olduğu ortaya çıkarılan sur kalıntılarından anlaşılıyor. Ayrıca kentin çevresini saran surlarda dış dünyaya açılan 7 kapının olduğu da kazılarda ortaya çıkarılmış.
Yıllar önce dinlediğim hikayenin bir efsane olmadığı, hatta olayın geçtiği kentin de var olduğunu öğrendiğimde saçlarım beyazlaşmış, sürgün yolları da uzamıştı…
En eski medeniyetlerin beşiği olan Fırat, Mezopotamya uygarlıklarından başlayarak, insanlık tarihinin ilk sırlarını bizimle paylaşır, Fırat kaynağını Doğu Anadolu Bölgesi’nin yüksek dağlarında bulunan kaynaklardan ve eriyen kar sularından alır. Erzurum dolaylarında bulunan Karasu, Bingöl dağlarından akan irili ufaklı dere ve çayla birleşerek Fırat’a dökülür.
En eski medeniyetlerin beşiği olan Fırat, Mezopotamya uygarlıklarından başlayarak, insanlık tarihinin ilk sırlarını bizimle paylaşır, Fırat kaynağını Doğu Anadolu Bölgesi’nin yüksek dağlarında bulunan kaynaklardan ve eriyen kar sularından alır. Erzurum dolaylarında bulunan Karasu, Bingöl dağlarından akan irili ufaklı onlarca dere ve çayla birleşerek Elazıg sınırları içinde olan Fırat’a dökülür. Ve yine Ağrı Dağı’nın doruklarında eriyen karlar ve Nemrut krater gölünden sızan billur suları toplayan Murat Nehri ve Munzur Çayı Fırat’la dökülerek, Mezopotamya’nın en uzun akarsuyunu oluşturur. Fırat bir nevi su toplayıcıdır. Mezopotamya dağlarından kopup, Ortadoğu’ya dökülen ve oradan da Basra Körfezine ulaşan Fırat’a geniş akan su anlamında olan Ferat ya da gün gibi parlayan, güneş anlamında olan Ro adı verilir. Fırat karanlık çağlardan bu yana insanlığın sırlarını paylaşan, onlarca mitolojiye kaynaklık eden bir nehirdir. Anlatılır ki çok ama çok eski zamanlarda Fırat kıyılarında kurtla kuzu birlikte yaşar, mutlu bir yaşam sürdürürmüş. Burada yaşayan insanlar barış içinde yaşar, yemeklerini, avlarını, sularını ve mutluluklarını birbirleriyle paylaşırmış. Kavga, kin nedir bilmezlermiş. Ancak bir gün bu barış ortamını kıskanan kavimler Fırat kıyısında yaşayanları ortadan kaldırmaya karar verirler. İşte o gün Fırat kıyıları yabancı olduğu savaş ve talanla tanışır. Barış ve kardeşlik içinde yaşayanlar, saldırılara uğrar, birçoğu ölürken, sağ kalanlar da çok uzaklara sürülür. İşte, o gün bu gündür Fırat kıyıları barış yüzü görmedi. Savaşsız bir gün bile geçmedi. Fırat kan aktı tarih boyunca.
Aslında Fırat bereket ve bolluk anlamına geliyor. Sümerlerin yaradılış mitolojisine göre tanrı Enki, Fırat ve Dicle’yi yarattı. Bu nehirleri doldursun diye yağmur tanrılarını görevlendirdi. Bolluk ve bereket versin diye Fırat’ı delice bir suyla doldurdu. Gerçekten de, yüzlerce yıldır binlerce savaşa tanıklık eden Fırat aynı zamanda Mezopotamya tarihinin de ilk harcı oldu. Sümerler ilk uygarlığı Fırat ve Dicle arasında yarattılar ve yazıyı burada kil tabletlere kazıdılar. Kuşkusuz bu sarsıcı devrimlerde Fırat’ın payı büyük. Yaşanabilir alanlarda ilk kentleri de kuran yine Fırat kıyılarında yaşayan halklar oldu.Gıra Mıraza, Nevala Çori, Samsat, Zeugma, Kommagene ve daha gün yüzüne çıkmayan birçok uygarlık katmanının Fırat havzasında yer alması bir tesadüf olmasa gerek. Med, Urartu, Asur, Hitit, Sümer ve birçok kavimin kurduğu medeniyetler, Fırat’ın kutsal suyunda yeşerdi, günümüze ulaştı. Sulu tarımı Fırat’la keşfettiler. Mezopotamya’nın ışıltılı ırmağı Fırat, Elazıg sınırları içinde ikiye ayrılarak nazlı kolu, Fırat’ın suyunda olan Dicle’yi oluşturur . Biri deli dolu akar, biri nazlı mı nazlı. İncecik bir ip gibi akar. Dicle narin ama bir o kadar da hırçın akar bazı yerlerde. Her ikisinin kutsallıkları ve asilikleri doğan çocukların isimlerine yansır. Fırat erkek, Dicle genellikle kadın ismidir. Nedendir bilinmez ama böylesi bir cinsiyetçi yaklaşım ortaya çıkmış. Tanrıların suyu “Bu su kutsaldır. Allah’ın suyudur. Şifalıdır. Bu suyu içen hastalanmaz. Yaşam suyudur. İnsanı dirençli ve yenilmez kılar. Dedelerimizin dedesi bu suyu içti. Şimdi biz içiyoruz. Bizden sonrada çocuklarımız, çocuklarımızın çocukları içecek. Çünkü bu su Mezopotamya’nın kutsal suyudur. Ne kadar baraj yapılırsa yapılsın, bir ayda doldurur. Bu Ferat’tır. Nehirlerin sultanı. Bolluk ve bereketin adı. Hiç biter mi? İnattır, hırçın ve deli doludur. Bak nasıl hızlı ve serin akıyor” diyor Ali Demir bir bilge edasıyla. 77 yaşında, bir Fırat çobanı. Dört-beş yaşlarında başladığı çobanlığı bir ömürdür yürüten ve Fırat’a sevdayla bağlanan bir insan. “Her sabah gün doğmadan Ferat kıyısına inerim. Binbir çeşit ot ve binbir çeşit çiçeğin kokusunu ciğerlerime çekerim. Ve Ferat’ın akışına kendimi kaptırır, uzaklara dalar, giderim. Hiç yorulmam. Bazen gece de kalırım. Ferat’ın ışıltısı geceleri çevreyi aydınlatır. Bir çıra gibi, bir lamba gibi yoluma ışık olur. Gece gündüz buradayım. Ve Ferat’a sevdalıyım. Bu serinlikten ve ışıltıdan vazgeçmem. Çünkü kurtla kuzu bu kıyılarda birlikte yaşadılar” diyor. Mısır uygarlığı için Nil ne kadar önemli ise Mezopotamya için de Fırat o kadar önemlidir. Fırat kutsal su ve nehirler sultanıdır. Anlatılır ki çok eskiden Fırat kıyısında doğum yapan kadınlar çocuklarını Fırat’ın suyuyla üç kez yıkarlarmış. Kötülüklerden ve hastalıklardan korunacağına inanılır ve bu çocukların birer kahraman olacağına kanaat getirilirmiş. Bugün doğan çocuklar Fırat suyunda kutsanıyor mu bilmiyorum ama, Fırat hâlâ insanlarda bir kutsallık çağrışımı yapıyor… Ve Tevrat’ta, Cennet’in bahçelerini sulayan dört akarsudan biri Fırat’tır diye bahsediliyor. Kürtler Fırat’a Ferat ya da Ro der. Ro Zazaca güneş, ışık demeti anlamındadır. Gerçekten de Fırat kapkara gecelerde bile gökyüzünü parlatan bir ışık selidir. Kutsal su kirleniyor Bugün bu ışık seli dizginlendi, Fırat akış hızından çok şey kaybetti. Ne Ali Demir’in anlattığı doğal yapı var, ne de bin bir çiçek. Üzerine kurulan 26 baraj ve 12 hidroelektrik santralı doğasını, kıyılarını bozdu, kutsallığına helak getirdi. Ama o bütün ihtişamıyla parıldamaya devam ediyor. Kutsal su Adıyaman’da, Elazığ ve Birecik’te lağım sularıyla besleniyor, eski billur suyu yavaş yavaş kirleniyor. Antik dönemlerde birçok hayvan ve bitki çeşidine yataklık eden Fırat ve ve Fırat havzası artık soyları tükenmekte olan hayvan ve bitkileri tel kafesler içinde barındırıyor. Fırat kavağı ya da pamuk kavağı diye bilinen kavak çeşidi artık sayıları parmakla hesaplanacak kadar azalmış ve tarım bakanlığı tarafından Birecik merkezinde bir iki hektarlık alanda korumaya alınmış durumda. Ve yine soyları tükenmekte olan Kelaynak (Keçelxenok) kuşu için korunma istasyonu kuruldu. Ama doğallıktan uzaklaşan bu canlılar, artık özelliklerini kaybediyor. Fırat kıyıları kurtla kuzunun bir arada yaşadığı günleri belki hiç görmedi. Savaş ve talan gerçeği Fırat’ı kirlettikçe kirletti. Bugün de öyle değil mi? Fırat baştan başa savaşın ve zulmün pençesinde inlemiyor mu? İşte Mezopotamya, işte Basra, savaş ve kavganın mitolojik değil, gerçek ağıtları… Kutsanan bir nehirde, kanla yıkanan insanlığın hikâyesi. Oysa kanla yıkanan hiçbir kavim iflah olmaz , olmadı.
İşte paramparça olan Suriye örneği.
Not: Bu yazı 2004 yılında yazıldı, o yıllarda yayın hayatında olan Radikal Gazetesinin eki olan Radikal 2’de yayınlandı. Bir iki fırça darbesi ve düzeltme yapıldıktan sonra sizinle yeniden paylaşma gereği duydum.
Fırat Vadisi/SiverekBirecik/ Fırat Kıyısında halay çekenlerBirecik/ Fırat Kıyısında KendircilerElazıg PaloBirecik 19 yy sonuMurat Nehri
İnsan mutluluğu parayla satın alamıyor. Ne kadar paranız olursa olsun, bu çocuğun kar tanesini diliyle tutma çabası kadar mutlu olamazsınız. Çünkü para bu davranışı satın alamaz. Hele bu yazın sıcaklarında, böylesi serin bir mutluluk herkese lazım…