Adresine ulaşmış bir mektubun anlatıkları…

Googlede bazı haberleri tararken, tesadüfen rastladım. Aralık 2016 İnsan Hakları Haftasında göz altına alınıp, tutuklandığım dönemde İpek Yol Gazetesine yazdığım mektubu sayın Nüsret Yılmaz, 17 Mayıs 2017 yılında köşesine taşımış. Aylar sonra bir tesaddüf sonucu gözüme ilişti. Aradan nerdeyse iki yıl geçmiş. Çok değişen bir şey olmadığını görünce  yazıyı aynen sizinle paylaşmak istedim.Gerek benim, gerekse de Nüsret Yılmaz’ın düşünceleri hoşunuza gitmeyebilir. Buna rağmen okunması, üzerinde düşünülmesi gerektiğini düşünüyorum. Mektubun tamamına ulaşamadım. Gazete İpekyol yöneticileri bu konuda yardımcı olurlarsa çok sevineceğim…cezaevi-şiir

Gazeteci arkadaşımız aynı zamanda kayyum atanmadan önceki dönemde Viranşehir BelediyeBaşkan Yardımcısı olan Şeyhmus Çakırtaş, cezaevinden mektup yazmış. Sürecin ve OHAL’ın sıkıntılarına dikkat çekmiş. Kendisinin hep barışı savunduğunu belirtmiş.

Çakırtaş’ın her ne durumda olursa olsun hep barışı savunduğunu ve savunacağından hiç şüphem yok. Birlikte çıktığımız televizyon programlarında da ortam ve şartlar ne olursa olsun hep barışı, demokrasiyi ve özgürlüğü savunuyordu. Mektubunda hep savunduğu değerlere yine vurgu yapmış.

Şeyhmus Çakırtaş, yazdığı mektupta “Toplum ne kadar gerilirse gerilsin, ne kadar kavga ederse etsin geleceği nokta sükunettir. O zaman siyasetten yaşamın bütün alanlarında barışçıl yöntemleri hayata geçirmek kazandırıcıdır. Ölen,yaralanan, zarar gören her insan yüreğimden kopan bir parçadır. Böylesi bir gerçeklik varken, ben siyasette demokratik yöntemlerin dışında başka arayışları doğru bulmuyorum. Siyaset tamamıyla demokratik olmalıdır. Bütün kesimler,siyasi partiler, sendikalar, sivil toplum örgütleri siyasetin demokratikleşmesini savunmalıdır. Burada hükümet de adım atmalıdır, muhalefet de. Zaten referandum sonuçları da toplumsal mutabakatı işaret ediyor,dayatıyor. Uzun lafın kısası şudur: Bu ülke önyargısız bütün sorunlarını tartışıp, çözüm için adımlar atabilme cesaretini göstermelidir. Başkaları için istediğimiz ortamın ülkemizde egemen hale gelmemesi ne kadar doğru olur? Sonsöz olarak barış ve kardeşlik içinde sorunlarını çözen bir süreç mümkündür diyorum ve herkesi sizin vasıtanızla selamlıyorum.” diyor.

Bu sözlerin altına kim atmaz?

Hepimizinortak arzusu barışçıl yöntemlerin tercih edilmesi, ölenlerin, yaralananların olmaması, siyasetin demokratik bir şekilde yapılması, toplumsal mutabakatın sağlanması, barış ve kardeşlik temelinin tesis edilmesi değil midir?

Herkesin ortak paydası bu değerler olmasına rağmen bu kutuplaşma neden ortaya çıkıyor?

İşte bu sorunun yanıtını bulduğumuz gün felaha kavuşacağımız gündür.

Bana göre kutuplaşmanın ortaya çıkmasının en temel sebebi “yandaşlıktır”. Her ne kadar yandaşlıkla suçlanan iktidara yakın olanlar olsa da, aslında muhalefet ve çeşitli örgütler konusunda da aynı sorun mevcut.

Tıpkı futbol fanatikliği gibi. Yense de, yenilse de en iyi takım taraftarın kendi tuttuğu takımdır! Siyasi partilerde de, cemaatlerde de, sendikalarda da aynısını görmek mümkün. Herkes rakip partiyi, karşı sendikayı veya “öteki” tarafı suçluyor.

Oysa karşı tarafın eleştirildiği veya suçlandığı kadar insan kendi partisini, sendikasını,örgütünü veya cemaatini de eleştirebilse iş bu noktaya varmazdı.

Şeyhmus Çakırtaş için demiyorum. Çünkü onun seviyeli bir üslubu var. 5 aydır iddianamesi dahi hazırlanmayan bir tutuklu olarak bile mektubunda kullandığı üslup oldukça seviyeli. Bulunduğu camiadakiler gibi sloganvari de konuşmaz.

Ama biriside çıksın “Partimiz örgütle arasına mesafe koymadı, bu yanlıştı” desin arkadaş.

Veya “Örgüt hendek politikası ile en fazla bölge halkına zarar verdi.” desin.

Veya Selahattin Demirtaş’ın “Seni başkan yaptırmayacağız çıkışı külliyen yanlıştı” desin.

Tıpkı diğer tarafta “Hendek kazan ve silah kullananlara karşılığını ver ama sivillere zarar vermemen gerekir” demesi gerektiği gibi.

Bu eleştirileri herkes kendi bulunduğu camiada yapabilmeli. Yanlışların önüne geçmekte bu yöntem daha etkili olur.

Aksi halde karşı taraftan yapılan eleştiriler, eleştiri yapılan yerin daha da kenetlenmesine ve yanlışların artarak devam etmesine neden oluyor. 

Daha açık söylemek gerekirse PKK veya HDP’ye sempati duyan veya bağı bulunan sivil toplum kuruluşları örgüte ‘dur’ dese, bu tarafta da AK Parti’ye yakın sivil toplum kuruluşları hükümeti daha barışçıl yöntemler sürdürmeye teşvik etse belki de bu kadar can yanmayacaktı.

Kaldı ki yapılacak “özeleştiri” topluma fayda sağlayacağı gibi bunu yapmayı başarabilen kuruma da fayda sağlayacaktır.

Bir STK temsilcisi veya parti mensubu değilim ama bunca konuştuktan sonra ben de şuandan itibaren nefis muhasebesine başlıyorum.

Fotoğraf: Gazetekarınca’nın sitesinden alınmış olup, temsilidir…

 

3 comments

  1. Merhaba Arkadaşım,
    Yıllardır görüşmesek te bu güzel yazılarınla bizi aydınlattığın için çok teşekkür ediyorum.
    Sen daha ortaokul ve lise yıllarında bizim ünlü fotoğrafçımız ve Yaşar Kemalimizdin. Galiba onu çok okuyordun ve hikayelerinde hep Yaşar Kemal’in izleri vardı. Yani senin de otobiyografinde belirttiğin gibi her zaman işçi, emekçi ve yoksul insanların hikayelerini kaleme aldın.
    Aradığın kareyi çok yakın bir zamanda bulman umuduyla, başarılarının devamını diliyorum.
    N. Özbingöl

    Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s