Zamanın Varoluşsal Yazarı

 

Yaşamın değişmeyen örgüsü içinde, toplumsal onaylarla kendini gerçekleştirmiş hissedenler, varlığın asıl gerekçelerini bilmeden zamanı tüketenlerdir. Topluma ait olmakla kendine yabancılaşma arasında sıkışmak, birey olabilmenin önündeki çıkmazlardan biridir. Peki, nedir kendini nereye konumlandıracağını bilmeyen insanın sorunu? İnsan, sıkıştığı cendereden ruhunu nasıl kurtarabilir? Ruhun imdadına aranan cevaplar, inançların ya da kitapların gizemli dünyasında gizlidir. Bu bağlamda okunan her kitap, insanı başka mecralara sürüklerken kitaplar arasında özgün olanı bulmak kimi zaman uzun soluklu arayışlar gerektirir. Bu gerçekliğe giden yollar bir değil birçoktur ama unutulmamalıdır ki bireyin iç dünyasına girebilenler yani “insan”ın varoluş sorununa dokunabilenler kalıcı olur!

Varoluş sorununa özgün biçimde yaklaşan ve bilincimde kalıcı izler bırakan yazarları geç tanıdım ben de! Şule Gürbüz de geç tanıdıklarımdan. Hayatın birçok kesitinde insanın kendine olan tavırlarının ve kabullenemediği dayatıların yaraları kanar Şule Gürbüz’ün kelimelerinde. Bu yaraların kuluçkası ise “zaman”dır. Bir şeylerin hayatımızda önce iz bırakıp sonra bütün izleri bildiğimizi zannettiğimiz bir boşlukta yok olmaya götürdüğünü duyumsatan çok neden vardır. Gürbüz, Öyle miymiş? adlı son kitabında bu nedenleri güçlü monologlarla ve sorularla zihnimize taşıyan usta kalemlerden.

Yaşamı şekillendiren bütün öğeleri derinlikli olarak ele alan yazar, kurgunun yapısından ziyade içsel yolculuklarla hayatın kesitlere ayrılmasını var oluşsal bir pencereden sunuyor. Elbette burada metinlerin hafızasının olduğunu sözcüklerin meydana getirdiği harmoniden anlıyoruz. Hayatın birbirine eklemlenen katmanları, kitapta insan sorunsalı olarak karşımıza çıkıyor.

“Öyle miymiş” sorusu, insanın duyduğuyla yetinmeyip şaşkınlığını dışa vurduğu, düşüncelerinin çok katmanlı boyutunun ilk basamağı. Sorgulayıcı, karmaşık ve kişinin kendini rahatsız hissettiği bir dünyanın kapılarını açan Şule Gürbüz, Öyle miymiş?’te devinim halinde olan metinlerle okuyucuyu baş başa bırakıyor. Kitabın düzlemine yerleştirilen gölge ve ışık metaforlarıyla yazar, bireyin zihnini harekete geçiren güçlü ve sorgulatıcı izleklerle okuyucunun iç dünyasını koyu gölgelerden arındırma gayretinde. Çünkü her varlık; tüm şaşkınlığına, kötümserliğine, acılarına hatta cahilliğine rağmen “kendini bilmek” ister.

Kitapla birlikte “Öyle miymiş?” sorusunun derinliklerine uzanan okuyucu, bir türlü dağılmayan bulutlar arasında görebildiği çekirdek anlamlarla dipsiz kuyularda kilitli kapıları aralamaya başlıyor. Geleneksel olana, kalıpsal yargılara, katı inançlara, yaşamın keskin biçimlerine başkaldırı niteliğindeki metinlerle felsefenin edebiyat ile olan ilişkisi de okuyucuya yansıtılıyor. Bu anlamda yazar; yaşananı, yaşanıyor olanı ve sonrasını anla(t)ma uğraşı veriyor.

Kitabın ilk sayfası “Kâinat yaşı, çağı, gerçekten o anılan zamanları geçirip geçirmediği, kendine tarihçileri, filozof ve peygamberleri tanık tutup tutmadığı ve bu kişilerin doğruyu söyleyip söylemediği, gerçekten o olup, orada oldukları belli olmayan, sonradan geleceklere anlatmaya meraklı, sayfalarca söyleyen, kör olsa da söyleyen, onun dediğini öbürü yazan, yazı yoksa hıfzeden, hıfzedecek akıl yoksa tavırla irşad eden irşaddan anlayan yoksa kafa kesen, ya çok sıkılınca ya gerçekten daralınca barış eden, kendisi barış içinde iken barışı öven, gene sıkılınca önüne kattığını bir temiz döven… Dağın taşın dünyaya yapışık olmaktan utandığı…” okuyucuyu içeriğe hazırlar nitelikte. Çok katmanlı seslerin anlamsal bütünlüğe dönüştüğü kitabın ilk sayfasından itibaren birbirinden kopuk gibi görünen metinler aslında farklı yollarla birbirine bağlanıyor.

Adalet Ağaoğlu, Latife Tekin, Sevgi Soysal, Ferit Edgü… Türkiye gibi felsefe ve edebiyatın toplumsal düzeyde yok denecek kadar az olduğu ülkelerde okuyucuların düşündürücü ve sorgulatıcı metinler sunan yazarlarla bağları oldukça zayıftır. Kararlı ve bağımsız bir okur kitlesinin oluşabilmesi ise toplumun demokratik yapısıyla sıkı bir ilişki içindedir. Ülkemizde yeterince bağımsız bir edebiyat yapılanması olmadığı gibi güçlü ve çağdaş edebiyatçıların da görmezden gelindiği söylenebilir.

Gürbüz’ün metinlerinde bireyin dışarıdan gözlemleyemediği “kendiliği”nin ne olduğunu öğrenmek istemesi de yatar. Yazar, varoluşu, kendine dair düşünmek adına zamanlar arası geçişi fark ettirir okuyucuya. Monologlar bir umutsuzluk ortamında gerçekleşmez, ancak anlama ulaşma çabası her defasında farklı sorularla sürekli ertelenir, bu anlamda nihai sonuç arayışın kendisi olur.

“Cennet Varken Cinnet Olabilir mi?” adlı anlatısında “Hikâye olanlar dile dolaşanlar var, acındığı için sevilen, perişanlığıyla yüz bulanlar var, bilir gibi söyleyen, bilmez gibi susanlar var, bildiğinden susan da var…” şeklinde yer alan ifadeler, bugünün Türkiye’sinde yaşananlara dair birçok ipucu barındırıyor. Cümlenin teması Türkiye toplumunu değil, insanlığın temel problemini dile getiriyor ancak içinde bulunduğumuz toplumsal yapı ve benzer zeminler özgürleşme adına sahip olunacak aidiyetlerden ne kadar uzak olduğumuzun da kanıtı. İnsan mücadelesi her anlamda praksistir, bu doğrultuda dünyayı dönüştürme ve anlama çabası Gürbüz’ün dokunduğu noktalardan. Ayrıca “Cennet Varken Cinnet Olabilir mi?”nin anlatısında metinlerin sonunda bulunan çeşitli bitki ve hayvan isimleri, dokunulmamış bir dünyayı anımsattığı gibi insan dışındaki her türlü canlının yavaş yavaş yok oluşuna da işaret ediyor.

“Şimdi bildiğinin binlerce fazlasını bilse insanın varlık seviyesi değişir mi?” Varlık seviyemiz nedir? Ürettiklerimiz mi, doğrularımız mı ya da inançlarımızın sırtında yükselmeye çalıştığımız katmanlar mı? Tanpınar’daki, Norbert Elias’taki, Byung-Chul Han’daki, Jean Ricardou’daki gibi farklı boyutlarıyla konu edinen “zaman” bunca vakit insanın varlık seviyesini değiştirdi mi? Pek çoğunun umurunda olmayan bu sorular, insanın kendine ve çevresine biçmiş olduğu varoluş seviyesini çeşitli biçimlerle kanıtlama çabasından başka nedir? Yazar herkesi ilgilendiren sorgulayıcı bakışla belki de şu anki konumumuzun anlamsızlığına işaret ediyor. Zaman kavramının, yazarın kitaplarında baskın olduğu aşikârdır. Bununla birlikte metinler, yaşamı anlama çabası ve zamanla hesaplaşma olarak da farklı bir değer kazanıyor.

Yazarın dikkat edilecek asıl vurgusu insan ve yarattığı karmaşa üstüne. Kaostan kosmosa dönüşüm ise çok katmanlı zamanlar arasında ritim değişikliğiyle yoğunlaştırılmış zihinsel yolculuklara açık kapılar sayesinde gerçekleşiyor. Düşüncelerini, gözlemlerini ve bireyin kendine yabancılaşmasına rağmen barındırdığı içsel motifleri; farklı boyutlarıyla anlatma amacında olan yazar, sözcükleri imgesel zenginlikle yeniden yaratıyor.

Yaşamın görünenden ibaret olmadığını, bilmediğimiz ve kabullenmekte zorluk çektiğimiz birçok konuyu yazar, kaygıdan uzak ve kendine has sakin havasıyla sunuyor. Bu nedenle kimi zaman okuduğunun iletilerini kavramakta zorluk çeken okuyucu, tekrar eden okumalarla zenginleşen bir anlam dünyasını penceresini açacaktır.

Yazarın “İnsan kitaplı insan ise her kitaplı peygamberin yakınıdır da. Çepeçevre dolaş İsa ile yürüyecek nerde? Ne çok Ömer var adı olan yani ve de Ali. Bir Yahuda yok ismen yani, bir de Muaviye. Oysa etraf adını anmadığı ama bu el ele verdikleriyle gani. Gerçek zaten şu adı anılmayan ama işitince uzaktan bir gizli aşinalık, eski bir yaren gibi tanıdık mı tanımadık mı diye göz kırpıştırılan değil mi, değil mi, değil mi?” söylemi bulunduğumuz coğrafyanın binlerce yıllık mahiyetinde. İyinin ve kötünün savaşı, aidiyet oluşturmayla gerçekleşmiştir sanki. Var olanın bir aidiyetinin olması zorunlulukmuş gibi yakın veya uzak her şeye bir isim verilmiştir. Bulunulan kültür, din ve ideoloji ismin çizgisini belirlemede etken. İlginç olan ise geçmişte kötü şöhretlerle anılan insanların adlarından uzak durulması ancak -insanların birbirlerine, dünyaya yaptıklarına bakılırsa- kötü şöhretli isimlerden uzak durulsa da uygulamada kötü isimlerle eşdeğer yanlışlar yapılmasıdır. Kısacası insan kendiyle çelişen yegâne varlıktır.

“Hayır, Demeden İtiraz” anlatısında kurgu çocukluk, gençlik, yaşlılık evrelerinden oluşan bir tablo izlenimi veriyor. Bir nevi büyüme masalı… Bu anlatı, adeta Umberto’nun kütüphanesine taşıyor ve sırasıyla birçok yazarla tanıştırıyor okuyucuyu. Gogol’dan, Camus’a, Gorki’den Turgenyev’e, Stendhal’dan Kazancakis’e, Dostoyevski’den Faulkner’e… Bütüncül varoluşun aynaları… Kendini gören kişi gerçekliğin acımasız yansımasıyla afallar. Çünkü hayatı boyunca ona anlatılanların ya da anlatılmayanların geniş bir sofrada kurulu olduğunu görecektir. Stendhal’ın “Yol boyunca bir ayna gezdirmek” dediği sadece roman için değildi elbette! Kitap uzun bir “bellek”tir.

“Hayır, Demeden İtiraz” metinleri, aslında sonsuz bir arayıştan öte değil… Bugünün Türkiye’sinde bu tarz arayışların peşine düşen ya da bu metinlerin farkında olan kaç yazar, okuyucu, eleştirmen vardır? Her vakit kişi anlaşılmaz olan ile karşı karşıyadır. Kaç bin yıldır korktuklarıyla yüzleşemiyor insan? Anlamadığına biat eden, bilmediğine körlenen, derde dert ekleyenden büyüdükçe farklı bir şey beklenmez zaten ama Gürbüz şöyle diyor: “Bir şey olmaya çalışır, olduğunun bir şey etmediğini anlayınca kendi eskisini, eski halini aramak ile ömrünü tüketirmiş.” Kendini bilmek, bir başkasından yola çıkarak… Çünkü birbirinin devamıdır insan, kendinden vazgeçerken yine de kendine dönen bir girdaptır. Mümkün müdür aynaya bakıp aynada kaybolmamak? Gölgeler arasında, ısrarla saklanan manaların çatlaklarında her insan yalnızdır ve başkalarına ayrılan her vakit ötekiyle aynılaşınca yitik olmak an meselesidir. Görünen her şey okuyucudan öteye geçer de insan kendinden öteye geçmeye hep aciz olmuştur.

“Korkma, akla gelenden mesul değiliz.” söylemi ile yazar neler anlatmıyor ki? Oysa yaşamak çoğu zaman toplumun bildiğinin aksine Tanrı eliyle değildir, lakin bugün Türkiye’de en feci şey “düşünmek”tir. Yerleşik ile dışarı olan arasındaki farkın yıllardır süren çatışması bir ödevmiş gibi insana sunulan kabullenmezliklerdir. Anlam çoğu zaman karşıtlıktan doğar, belki sancılıdır ama mana bulması zaruridir, bundandır yekpare düşünmez bireyler. Her şeyi bırakıp doğal olanın bizi nasıl bilgilendirdiğini fark edebiliriz! Şule Gürbüz’ün metinlerinde temel problemler ideolojiler, devletler, dinler, gelenekler, tuhaf sistemler değildir, asıl olan “insan” sorunudur. Bu yön okuyucuyu, “Kendini buna ikna edemeyen bir dünyada en büyük sorun da bu değil midir zaten?” sorusuna götürür.

“Sanki Daha Dünkü Cennet Kuşuyum” anlatısında ise “Ne olduğunu bilmediğim bir şey benim oldu, o da hayatım oldu. Üstelik onun hesabını verecekmişim.” Aldanmanın, bilinemezlikle olan bağını herkes bilir, fakat bu iz kendisi olmayı başaramayanların mutlak surette bilmediğinin benzeri olmasıdır. Sonuçta “İnsan kendine nedendir.” denir. Bütün nedenlerin ve sonuçların kaynağına kim hesap verebilir?

Hayatın içindeki hiçbir oluşum ve devinim, zamandan bağımsız değildir. Kurgu ve zaman edebiyatın bütün gözeneklerinde hissedilen iki ana ögedir. Geliştirilen çeşitli yöntemlerle irşat edilen her olay veya şahıs, kendi çağının izleklerine bürünür. Yazarın bütün kitaplarında okuyucuya sunulan konu arayıştır: sorularla, monologlarla ve kendi oluşla… Toplumla iç içe olan ancak çoğunlukla sosyal pencerede sınıfsal çatışkıların gerekçesiyle sürekli ötelenen, önemsizleştirilen, hor görülenden tutun da tüm canlıların kendine yer bulduğu anlatılar, insanların ruhsal ve düşünsel dünyalarına hitap eden tasvirler… Yazar aslında bireyin kıblesinin anlam ve arayış olduğunu derinden hissettiriyor. Asıl olan bilinmezliğe tapınmak değil kendi yetmezliğine karşı savaşmaktır.

 

Kaynak: Mevzuedebiyat

Hep 10 Yaşında Bir Çocuk Hanzala

 

Hanzala, Uhud savaşına katılmış bir sahabenin ismi. Daha fazla bilinen anlamıyla Filistin mücadelesiyle özdeşlemiş, Naci El Ali’nin bir karikatürü. Sırtını zalimliklere dönmüş ve asla yüzü görünmeyen, hep on yaşında bir karikatürdür. On yaşında kalmasının sebebini Naci El Ali, “Hanzala on yaşında doğdu ve hep 10 yaşında kalacak. Ben o yaşta anayurdumu terk ettim. Hanzala yurduna döndüğü zaman yaşı büyümeye başlayacak. Doğa kanunları ona tatbik olmuyor. O biriciktir. Yurdumuza tekrar sahip olduğumuzda işler normale dönecek.” Naci El Ali’nin on yaşında bıraktığı yurdu Ash Shajara’dir. 1937 yılında dünyaya gözlerini açmış. Al Shajara ya da el Şecere (ağaç) Hz. İsa’ nın köye gelip bir ağaca yaslandığı rivayetlerinden almış bu ismi. 1947-1948 İsrail’in kurulmasına yakın dönemdeki çatışmaları görüp doğduğu yeri terk etmek zorunda kalmıştı. Lübnan’da mülteci kampında kalmış. Öğrenimine Lübnan’da devam edip 1960 yılında Lübnan Güzel Sanatlar Akademisi’nden mezun olmuş. 1960’dan sonra çalışmaya başlamış. Hanzala ise 1969 yılında ortaya çıktı. Farklı tiplemeler çizse de, akıllarda hep Hanzala kaldı. “Başlangıçta yalnızca bir Filistinli çocuktu o” diyor Hanzala’nın yaratıcısı Naci el Ali ve ekliyor: “Fakat sonradan bilinci geliştikçe önce ulusal, ardından da küresel ve insani bir düşünce ufkuna sahip oldu.” Bilinç geliştikçe Hanzala dünyann farklı coğrafyalarında dolanmaya başladı ve hep on yaşında kaldı. 1987 yılında Naci el Ali, çalıştığı Al Qabas gazetesinin Londra bürosuna doğru yürürken “kimliği belirsiz” bir saldırgan tarafından (kimine göre Mossad) yüzünden vurularak ölümcül bir yara aldı. Beş hafta kadar hastanede bilinci kapalı biçimde sürdürdüğü yaşam mücadelesini 29 Ağustos’ta kaybetti. Hanzala yetim kaldı. Ölümünden sonra Dünya Gazeteler Birliğince Golden Pen of Freedom ödülüne değer bulundu ve Hanzala, Naci El Ali’nin de dediği gibi, dünyanın farklı sokaklarında zalimliklere karşı duruşunu sürdürdü ve hâlâ dünyanın sokaklarında sırtını zalimliklere karşı dönmüş durumda.      Kaynak: Ogitto

Kes Yapıştır Demokrasisi

Tv’ler , gazeteler, internet siteleri gün yirmi dört saat haber, yorum  ve  araştırma yayınlıyor. Öylesine çok yazılıp, çiziliyor ki işin haddi hesabı yok.

Çok konuşuluyor, çok yazılıyor ama her nedense çoğunlukla herkes aynı düşünceleri söylüyor, aynı nakaratları yazıyor. Sanki değil, açık bir el, medyada söylenenlere ayar veriyor; dolayısıyla konuşulanlar, yazılanlar, çizilenler hep birinin aynısı, kes yapıştır türünden düşünceler.

Hükümet, hükümet ortakları, devlet kurumları neyi savunuyorsa  akedemisyenler, profersörler, analistler aynı sözleri tekrar edip, duruyor. Sanki görevleri; olanları, olacakları detaylandırmak, biraz renklendirmek.

Her şey apaçık ortada. Ekranda konuşanlar, köşe yazanlar, araştırma yapanlar farklı bir düşünce belirtmek için  değil, kendi konumunu güçlendirmek için konuşuyor ya da kalem oynatıyor. Herkesin bir hesabı, varmak istediği bir menzili var.

Hükümet, muhalefet  ve genel olarak toplum bundan memnun sanırım.

Gerçek analizler yapmak, sorunları dolaysız ortaya koymak çoğu kişinin hesabına gelmiyor, bir ürkme, kaybetme korkusu var.

Hükümet kendi programını anlatıp, taraftarlarını çoğaltma peşinde iken, mühalefet  de aynı hükümet gibi  alınan kararlarının yanlışlığını kitlesine anlatma derdinde. Bu kısır döngü basına, üniversitelere, kültür kurumlarına, siyasetin bütün damarlarına sirayet etmiş görünüyor.

Yani birbirine benzeşme sözkonusu. Gerçek bir değerlendirmeden uzak, günü kurtarma hesabı yapılıyor. Herkes olup, bitenleri izliyor, gerçeklerden yüz çeviriyor.

Bu gerçeklerden yüz çevirme, toplumsal sorunları görmeme ortamı çürütüyor, sorunları ağırlaştırıyor.

Herkes zarar görüyor. Kimisi zararı yakıcı, yıkıcı bir şekilde yaşıyor, kimisi zarar gördüğünü bile bilmiyor. İktidarın yanında yer alanlar rahat, muhalefet tarafında yer alanlar ise diken üstünde.

Oysa bilim, gazetecilik etiği doğru olanı, gerçekleri görmeyi , dile getirmeyi gerektirir.

Bu hem toplum, hem hükümet, hem de muhalefet için doğru olandır.

 

 

 

 

 

Her konuşulanı doğru, her yazılanı yanlış görmek doğru bir tavır değildir.

Yanlışa yanlış, doğruya doğru demek gerekiyor.

Toplumsal çürümenin önüne ancak böyle geçilir.

Her şey insanın gördüğü gibi olmayabilir. Görmediği ayrıntılar ve bazı gerçekler daha geniş bir açıyla olaylara bakmamızı gerektirebilir. Bu nedenle çoklu düşünme ve farklılıkları algılama düzeyi kazanmak önemlidir.

Özellikle de yönetenlerin toplumun homajen bir yapı olmadığını görmesi gerekiyor.

Çünkü demokrasi çoğulculuğu esas alır ve seçmenlere eleştiri hakkı verir.demokrasinin-agir-bilancosu

Yoksa ne işe yarar konuşmanın, yazmanın ve düşünce üretmenin?

Fotoğraf: İndigo

“Hüzün ve Siyah Beyaz Bir İstanbul”

 Gezi yazıları ve fotoğrafları ile bize rotalar çizen Özgür Çakır, kişisel odak noktası olan “Hüzün ve İstanbul”un bağını bizim için anlattı.

 

“Mevsimlerden sonbahar olunca ana temaya yerleşen “hüzün” eğer bir şehirle birlikte anılacaksa Bursa’nın büyük ve melankolik abisi İstanbul’u en başta saymak yanlış olmayacak sanırım. Tarihi neredeyse insanlıkla birlikte başlayan, imparatorluk yıllarında gezginleri güzelliğiyle büyüleyerek “dünyanın başkenti burası olmalı” dedirten ve aslında hala dünyanın en güzel birkaç şehrinden biri olan İstanbul’u tanımlayan sıfatlarından biri nasıl oluyor da melankoli oluveriyor? İstanbul’u baş köşeye yerleştiren ya da İstanbul deyince aklınıza bir çırpıda gelen eski fotoğrafları, resimleri, filmleri, efsaneleri, kitapları, şiirleri, şarkıları şöyle bir düşünün; haklı olduğumu göreceksiniz. “Ah İstanbul İstanbul olalı, hiç görmedi böyle keder” diye mırıldanmaya başlayanlarınız var, farkında değilim sanmayın. Ve aslında bunu çok da mutsuz bir şekilde, olumsuz çağrışımlarla yapmadığınızın da. Evet gerçekten de şehrin benimsediği ana duygu ve ruh hali olan hüzün İstanbul’a o kadar yakışıyor ki şehrin yerel bir müzik hissine dönüşüyor, şiirleri şarkıları için en temel kelime, şehrin hayata bakışı ve istanbul’u İstanbul yapan tüm unsurların bir ucundan yakalayıp ima ettiği şey oluyor.  Kara sevda melankolisinden sıyrılıp yaşayanların ve şahit olanların biraz da inceden keyif aldığı bir ruh haline dönüşüveriyor.

Dünya tarihinde isminden söz edilegelen iki bin yıllık tarihi boyunca mı böyleydi yoksa bize mi bu hüzünlü yılları denk geldi açıkçası bilmiyorum. Belki bizim kuşak hala cumhuriyetin ilk yıllarından kalan, işgalin ve Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkım duygusunun izlerini taşıyoruzdur ve kim bilir belki de -pek sanmıyorum ama- önümüzdeki yüz yılın İstanbul’u da çok neşeli bir şehir olacaktır.

Renkleri neşeli şehirlere bırakıp size siyah beyaz bir hüzün şehrini sundum bu sayıda. Gündelik yaşamda artık yeri olmayan eski aile albümlerinin en dipte kalanlarında şanslıysanız görebileceğinizi iki renkli, yarı karanlık, bazen sararmış, kurşuni fotoğraflara bakınca hissettiğiniz hüznün kaynağını düşünün, bu fotoğrafların neden siyah beyaz olduklarını anlayacaksınız. Binlerce yıllık tarihi olan bu kentin ömrüne kıyasla azımsanabilecek, hatta göz ardı edilebilecek kısalıktaki ömrümün izin verdiği ölçüde şehrin resmini çekmek niyetinde bir faniyim aslında. İleride bir gün bu yıllara dönüp bakılmak istendiğinde açılacak küçük bir siyah beyaz pencere olsam kafi.”

Kaynak:http://www.dergibursa.com.tr/huzun-ve-siyah-beyaz-bir-istanbul/