Bilinmez yol

Suriye’de yaşanan iç savaşta il ve ilçelerin el değiştirmesi, insani kriz ve büyük dramlara neden olduğunu, çok sayıda insanın evlerini, mal ve mülkünü terke ederek bilinmezliğe göç ettiğini gördüm, acılarına tanığı oldum. Önce rejim karşıtı Araplar, sonra Kürtler, Şii Türkmenler göç ettiler. Ermeniler, Süryaniler, Ezidiler ve başka inanç grupları can havliyle kendilerini en yakın sınıra attılar.

Canlarını kurtaranlar, çok zor şartlarda kamplarda, yollarda, açık alanlarda sabahladılar, günlerce ateşin sönmesini, acıların dinmesini beklediler. Ama ne ateş söndü, ne de acılar dindi. Rejim vurdu, muhalifler vurdu, daiş vurdu, hegomonik devler vurdu, vurmayan kalmadı yani.

Herkes acıdan, yangından nasibini aldı ve Suriye bir savaş ülkesine döndü. 6 milyon 500 Süriye vatandaşı ülkesini terk ederken, sekiz yılda 1 milyon kişi hayatını kaybetti.

Yaşanan acıların tarifi ve büyüklüğünü tahmin etmek bile güç. Binlerce Suriyeli denizlerde boğuldu, halen de boğulmaya devam ediyor.

Dolayısıyla Suriye kanayan bir yara olmaktan öte bir hal aldı. Savaşların en korkuncu yaşandı, yaşanıyor. Sonuç nereye varır, bilinmez. Bilinen o ki acılar kabuk bağlamadan, yeni acılar giriyor devreye. Ateş küllenmiyor, harlanıyor çarçabuk.

2015 yılında Urfa Akçakale sınırında çektiğim

68132-420-tfsf-uQ8Hr

fotoğraf;

2019 Gölcük Belediyesi – Gölcük Fotoğraf ve Sinema Sanatı Derneği (GFSD) 5. Uluslararası ”Göç” Konulu Fotoğraf Yarışmasında sergilemeye değer bulundu.

Çok önemli bir başarı değil. Ama sizinle paylaşmak istedim.

Çünkü bu fotoğrafı çekerken, birileri fotoğraf çekmekmemden rahatsız olmuş, ölümle beni tehdit etmişti.

Beni tanıyor musunuz diye sorduğumda adımı ve soyadımı vererek, tehditlerine devam etmişti.

Peki neden rahatsız oldunuz sorusuna “Sen bilirsin” demekle yetinmişti.

Aradan dört yıl geçti. Bu fotoğraf birincilik filan almadı ama sergilemeye değer bulundu.

Benim için sonuç çok önemli. Çünkü çektiğim fotoğraf için ölüm tehdidi almıştım. Sanırım birileri yaşanan bu insani krizden ben ve benim gibi insanları sorumlu görmüştü.

Oysa ben insanların rengine, dinine, diline göre değil, insani kriz boyutunu mercek altına almış, fotoğraflayarak dünyanın ilgisini çekmeyi hedeflemiştim. Göç edenlerin, sığınanların kimliği benim için geçerli bir sebep değildi.

Göç etmeleri, evlerini, varını yokunu terk etmeleri bende derin izler bıraktığı için, bin bir tehlikeyi göze alarak fotoğraflamıştım. Çünkü sınırın diğer tarafında halen çatışmalar devam ediyor, her an üzerimize bir bomba düşme ihtimali altında fotoğraf çekiyordum.

Savaştan kaçanların acıları yüreğimde hissettim. Onlar için bir şey yapamadım, ekmeğimi paylaşamadım ama o gün çektiğim fotoğrafın dünyanın gündemine taşınması için küçük bir adım attım.

Beni ölümle tehdit edenler ne yaptı o insanlar için.

Acılarını izleyerek, kendilerine bir dünya mı yarattılar yoksa ekmekleri mi paylaştılar?

Takdir sizin.

Hiç bir insan bu acıları hak etmiyor.

İnsan,insanla hayata tutunur. Savaş, çatışma, baskı, göçertme hiç bir zaman insanı yüceltmedi, acılarını azaltmadı.

Bu bilinçle fotoğrafı çektim, bu gün de bu bilinçle insanlarla paylaşma gereği hissediyorum.

Yolu Gölçük Kocaeli’ye düşünler, 16 Kasım’da Kazıklı Kervansaray Kültür Yapısı Sergi Salununda saat 18.00 ‘da sergi açılısı yapılacak. Ödüllü fotoğraflardan oluşan toplam 50 fotoğraf izleyicinin beğenisine sunulacak.

Yarışmada dereceye giren fotoğraflara ulaşmak için lütfen tıklayın.

http://fotograf-yarismalari.com/sonuc/yarisma_detay_sonuc_2019.asp?s=420&yil=2019

Ax çocuklar,ax.

Çocukların masumiyeti her yerde aynıdır. Kötülük bilmeyen bir yoldan yürürler, büyüklerin bütün yükünü sırtlıya sırtlıya büyürler.

Ax çocuklar, ax sizlere yüreğiniz kadar güzel bir dünya bırakamadık. Oyun tdaında bir yaşantınız olmadı. Yoksulluk, savaş ve demokrasizlik en çok da sizi vurdu.

Çocuk yüreğinizde derin yaralar açtı, sancılar kazandınız.

Denizi gördüğünüzde ise sonun başlangıcı oldu belki de.

imag2535832451532.jpg

Sokağın dili.

Her gün gördüğümüz, ama görmezlikten geldiğimiz sokaklar, öyle yaşamlar barındırır ki insan şaşıp, kalır. İki torununsavaşın içinden çekip, kurtarabilen bir neneyi desem, yoksa gün boyu en az on kilogram boya kutusunu boynunda taşıyan boyacıyı mı desem?

Her insanın ayrı bir hihayesi var. Acıları, sevinçleri ayrı.

Ortak olan ise sokaklar. Herkes hayatı orada arıyor, bir lokma ekmeğin peşinde ölesiye koşturuyor.

Sırça köşkler ise bu koşturmacadan pay kaparak, gününü gün ediyor.

 

İstanbul’da zaman

Şehir yaşamı insanlığın yitimidir der düşün insanlarından birisi. Çok sayıda insanın bir arada yaşaması bir çok sorunu da beraberinde getiriyor. Barınma, beslenme, sağlık, eğitim ve güvenlik sorunların başında sayılır. Yani olmazsa olmazlar yani.

Ama bir gerçek ki, şehir yaşamında çok sayıda insan yoksunluk içinde yaşar, görünmez bir açlık için de ömür sürdürür.

Güzel yanları da var elbette. Sosyal hayat canlıdır, hizmetlere ulaşmak kolaydır…

Kalabalık kitlelerin iç içe yaşadığı, binlerce kişinin sırt sırta, üst üste yaşamasının en bariz örneği İstanbul’dur. Dünyada daha kalabalık başka kentler de var tabii.

Ama sanırım İstanbul bambaşka bir boyuttadır.

Yedi düvelden insanların iç içe geçtiği, bir yandan varlığın göz kamaştırdığı, bir yandan da açlık ve yoksulluğun insanlar üzerine bir kara basan gibi çöktüğü gibi bir tezatlar kenttidir. Kalabalıktır, insan selidir.

İstanbul bambaşka bir kaos kenttidir…

Yaşamak için ateş üzerinde yürüyenlerin hikâyesi: Tenere

 

Gazeteci ve belgesel yapımcısı Hasan Söylemez, 54 Afrika ülkesinin tamamını göreceği bisikletli yolculuğuna ilk uzun metrajlı belgeseli için ara verdi. “Tenere”, yaşamak için “Çöllerin Çölü”nü geçmek zorunda kalan insanların hikâyesini anlatıyor

20 Ekim 2011

Dünya, Libya’da 42 yıllık bir saltanatın bitişine bir cep telefonu kamerası aracılığı ile şahit oluyor.

Afrika ve Arap dünyasının en uzun süre iktidarda kalan liderinin son görüntüleri tarihe, yüzü kanlar içerisindeyken, yaralarla dolu cansız bedeni bir soğuk hava deposunda “sergilenirken” kaydediliyor.

“Afrika krallarının kralı” Muammer Kaddafi devri sona erdikten sonra dünya basınının objektifi, ülkedeki iki başlı iktidar mücadelesiyle harlanan bir iç savaşa dönüyor…

Dört yıl sonrası…  

Nijer.

Amadou Baschir (Beşir), 12 çocuklu bir ailede büyürken kurduğu ve gerekçesini “Çünkü insanların hayatlarını en iyi bilenler gazetecilerdir” diyerek açıkladığı “gazeteci olma” hayali yerine ticaret yapıyor. Ve bunun için bir çölü geçmek zorunda…

İkisi öldükten sonra geriye kalan dört çocuğu ve eşini geçindirmek için çölde yüzlerce kilometreyi katederek ticaret yapmak zorunda olan Baschir, bir gün Libya’daki çatışmalar sırasında vuruluyor. 21 gün hastanede kalıyor.

Beşir
47 yaşındaki Amadou Beşir, yıllardır Nijer’in Agadez kentinde yaşıyor/ Fotoğraf: Hasan Söylemez

Ne Beşir biliyor onu kimin vurduğunu, ne dünya biliyor bir saltanatın yıkılmasıyla patlak veren iç savaşın, Nijer’de yoksul bir hayatı etkileyebileceğini…

Taa ki Türkiye’den birisi objektifini Beşir’e döndürene kadar…

Hayal Avcısı’nın hayali 

Hasan Söylemez.

2010’da tüm Türkiye’yi bisikletiyle gezdikten sonra en büyük hayali Afrika için Ocak 2017’de yine bisikletinin pedalına basan gazeteci ve belgesel programcısı.

Üç yıla yakın sürede Batı Afrika’yı tamamlayan, belirsiz bir sürede 54 Afrika ülkesine de ulaşmak isteyen, gittiği her yerde insanları kamerasının karşısına geçirerek,  “Hayalin Nedir?” sorusunu soran “Hayal Avcısı”.

Hasan Söylemez
Hasan Söylemez’in Tenere’nin çekimleri sırasında kamyon üzerinde çektiği tek “kamera arkası” görüntüsü/ Fotoğraf: Hasan Söylemez

Üç yıldır attığı her adımı, YouTube’da yayınladığı “Journey to Dreams” (Hayallere Yolculuk) belgesel serisinden takip ettiğimiz Hasan’ı Afrika’nın kızıl toprağından alıp Zorlu Performans Sanatları Merkezi’ne getiren ise ilk uzun metrajlı belgeseli “Tenere” oldu.

Ailelerini bazen altı ay bazen bir yıl geçindirecek parayı kazanmak için 800 kilometrelik bir çöl ve hiçlik yolunu, susuzluktan, haydutlardan, kaybolmaktan gelebilecek ölüm riskine rağmen geçenlerin hikâyesi Tenere.

Çöllerden 800 kişilik salona…

Hasan Söylemez, tamamı yaklaşık bir ay süren çekimlerin 10 gününü çölde geçirdi. Bazen yirmiye yakın insanın ve onlarca koyunun doluştuğu, kaput kapağı olmayan eski bir kamyonun kasasında, bazen bu kamyonu koruyan askerlerin pikaplarında, 45 derece sıcaklıkta, sınırlı miktarda su ile 10 gün…

Nijer’in başkenti Niamey’de iki hafta süren çeviri ve İstanbul’daki iki buçuk aylık montaj sonrası uluslararası festivallerde yarışacak Tenere’nin Türkiye’deki galası ve tek gösterimi 2 Kasım’da gerçekleşti.

Twitter hesabından da duyurduğu gibi gelen herkesi gerçekten kapıda karşıladı Hasan.

Tenere
Tenere belgeselinin galası 2 Kasım’da Zorlu Performans Sanatları Merkezi’nde gerçekleşti/ Fotoğraf: Independent Türkçe

Biletleri internetten satışa sunulan belgesele gösterilen ilginin biraz daha fazlasını en son, aynı salonda izlediğim aylarca kapalı gişe oynayan Arzu Tramvayı’nda görmüştüm.

Kalabalığın yerleşmesi ve Hasan’ın heyecanlı sesiyle seyirciye “Hoşgeldiniz” demesinin ardından Hasan’ın yol hikâyesinin, bir yol hikâyesine sahip olmak zorunda olanlarla kesiştiği 93 dakika başlıyor.

“Çölde ölenlerin sayısı denizde ölenlerden daha fazla”

Sarı renk… Drone kadrajından geçip oturduğunuz koltuğa sizi mıhlayan sarı renk…

Hemen ardından masaya yumruğunu vuracak canlılıktaki diğer renkler ve ilk cümle: Bu yolculukta merak ettiğimiz şey varıp varamayacağımızdır…

Tuareg dilinde “Çöllerin Çölü” anlamına gelen Tenere, Sahra Çölü’nde 400 bin kilometre kare alana yayılmış bir bölge.

Birbirine en yakın iki ağaç arası 400, iki su kuyusu arası mesafe 200 kilometre.

Nijer’in ortasındaki Agadez kentinden bir kamyon tepesinde yola çıkanların “varmak istedikleri” yer, bazen 800 kilometre uzaklıktaki Dirkou, bazen -Çadlı ve Tuaregli haydutlardan geçebilirlerse Libya, bazen Libya’nın Akdeniz’e açılan kapısı Zuvare ve oradan kaçak yollarla Avrupa.

Yani, Akdeniz’i botlarla geçmeye çalışanları kurtarma gemilerinde ya da cansız bedenleriyle kıyıda çeken gazeteciler, aslında bir göç rotasının son durağını haberleştiriyorlar.

Hasan Söylemez’in kamerasındaki ise her şeyin başladığı yer.

“Biz hep Akdeniz’i botlarla geçmeye çalışanları görüyoruz” diyen Hasan, Birleşmiş Milletler rakamlarına göre çölde ölenlerin sayısının denizde ölenlerin sayısından fazla olduğunu söylüyor ve ekliyor: Son üç yılda 22 bin kişinin kurtarıldığı çölde son dört yılda hayatını kaybedenler 4 binin üzerinde.

Kaddafi öldü, Libya yolu kapandı

Hasan’ın “Çöllerin Çölü”nde takip ettiği Amadou Beşir, bugüne kadar sayısız kez çöl yolunu geçti.

Artık 47 yaşında.

“Eskiden herkesin hayali orada yaşamaktı” dediği Libya’ya gitmeyeli uzun süre oldu.

Zira, çatışmalar sırasında vurulması onun için dönüm noktasıydı.

“Geçimimiz onun gidişine bağlı” diyen 10 yıllık hayat arkadaşı bile “Libya haricinde her ülkeye gidebilir” diyor kocasının vurulduğu zamanki yaşadığı endişeyi gözleri dolarak anlatırken.

teneree.jpeg
Uzun bir çöl yolculuğuna hazırlanan Beşir’in karısıyla vedalaştığı an/ Fotoğraf: Hasan Söylemez

“Üzüldüğünü kimseye gösteremezsin. Çünkü kocası uzaklarda olan tek kişi ben değilim. Bu yüzden hep içime atıyorum” diyor bu güçlü kadın, yeniden yollara düşmeye hazırlanan Beşir’e “koruyucu muskasını” takmadan önce.

“Sabırlı ol” diyor Beşir, “Mecbur” diyor karısı…

Ve Libya’dan gelen malların satıldığı, “Sahra’nın limanı” denilen Dirkou’ya doğru yolculuk başlıyor.

tenere 1.jpeg
Üzerinde onlarca insan, hayvan ve eşyayla Tenere’nin geçildiği kamyon/ Fotoğraf: Hasan Söylemez

Bu coğrafyada insan, koyun ve kamyon lastiği “eşit” 

Detaylardan utandığınız oldu mu hiç?

Biz üç oda bir salon evlerimize sığamazken, dünyanın bir yerinde, çölü daracık bir kamyon kasasında geçecek insanların, beraber seyahat ettikleri hayvanlar rahatsız olmasın diye, o kasaya bir de odunlardan yaptıkları kafesi yerleştirdiklerinden,

Biz kahvemize eklenen sütün soya değil de normal olmasından şikayet ederken, 25 litre suyun “zenginlik” sayıldığı bir coğrafya ile aynı yer küreyi paylaştığımızdan,

Hırslarımızdan körleşip bizden olmayan her canlı ve cansızı kapı eşiğinden sokmazken, bir insan, ölü bir koyun ve bir kamyon lastiğinin “eşit şansa” sahip olduğu uzak ülkelerin varlığından… ne kadar haberimiz var?

deserto4 (1).jpg
Hasan Söylemez’in Tenere yolculuğuna ilham olan fotoğraf

Hasan’ın 2017’de gördüğü bir fotoğrafla, “Bu yolculuğa mutlaka katılmalıyım” diyerek başlayan merakı yıllar sonra Tenere’ye dönüştü. Sayesinde aynı yer küreyi paylaşıp bihaber yaşadığımız hayatlardan haberimiz oldu.

Umarım katılacağı festivallerde ve bir gün Türkiye’de vizyona girmesiyle çok daha fazla insanın haberi olacak.

İki gün çöl esareti ve suya vuslat 

Hasan’la konuşurken ona şunu söyledim: Bir yerlerde zamanın gidişatını değiştirdin, bundan eminim.

Ne demek istediğimi, kendisinin de Twitter’da anlattığı, belgeselde de yer verdiği bir anla açıklayayım.

Akdeniz’e ulaşmak için Tenere Çölü’nü geçecek birçok Afrikalının toplanma noktası Agadez’den çıkıp, beş gün çölde yolculuk ettikten sonra karşılarına çıkan bir ağaç ve bir su kuyusunda mola zamanıdır.

EAV2f_mXUAI4ChV.jpeg
Çölde iki gün mahsur kaldıktan sonra suyu bitmek üzereyken kurtarılan Afrikalı/ Fotoğraf: Hasan Söylemez

O hiçlikte bir adam, yürüdüğü 17 kilometre sonrası Hasanların kafilesiyle o ağaç altında karşılaşır. Yardım istemektedir.

Zira arabaları bozulmuş, aralarında çocukların da olduğu 25 kişi iki gündür çölde mahsur kalmıştır. Suları bitmek üzeredir.

“Bu çölde herkes kendi canının derdinde” diyen Hasan, filmde kaskatı kesildiğimiz sahneyi şöyle anlatıyor Twitter hesabında:

Yardım için kimse gönüllü değildi, yoğun ısrarlarımla mahsur kalan 25 kişiyi kurtarmaya gittik. Biraz daha geç kalsak kavurucu sıcakta susuzluktan öleceklerdi. Suyla buluştukları anı ömrüm boyunca unutamayacağım.

“Kana kana su içmek” deyimini çok yerde boşa kullandığınızı hissediyorsunuz, o insanların suyla buluştukları anı izlerken.

EAV2f_lWsAI4jL9.jpeg
Çölde iki gün mahsur kaldıktan sonra suyu bitmek üzereyken kurtarılanlar/ Fotoğraf: Hasan Söylemez

Sahraaltı ülkesine ayak basıp Muhammed’i bulmak… 

Tenere, Beşir’in peşine düşerek başlasa da anlattığı insan hikayesi birden çok.

Bunlardan biri de “Boss” (Patron) dedikleri Muhammed.

Muhammed bir insan kaçakçısı. Hasan, “Evet o bir insan kaçakçısı ama çok fazla insanın hayalini gerçekleştirdi” diyor.

“Bir Sahraaltı ülkesindeyseniz ismim bir şekilde size ulaşır” diyen Muhammed de filmde, bugüne kadar binlercesini çölden geçirdiğini, bazılarının çok uzun yıllardır Avrupa’da hatta Amerika’da yaşadığını söylüyor.

D-9ff6OXkAIT901.jpeg
Hasan Söylemez’in anlattığına göre Muhammed’i röportaja ikna etmek bir hayli zor olmuş. Fotoğraf: Twitter/ @hasansoylemez

Yüz yıl önce deve kervanlarıyla geçilen, köle taşınan yolun “koruyucusu” 1,8 milyar euro

Tenere, aslında her zaman bir “kaçak göç” rotası olmadı.

Amadou Beşir’in çölde bir çay molasında çevresindekilere anlattığı gibi kervanlar, yüzyıllar boyu develerle bu yolu, Libya’daki limanlara ulaşmak ve ticaret için yaklaşık 60 günde geçti.

2012’ye kadar çok yoğun olmayan “Avrupa’ya yasa dışı göç” ise Kaddafi’nin devrilmesinden sonra arttı.

2015’te Malta’nın Vallette kentinde bir araya gelen Avrupa Birliği ve Afrika ülkelerinin, bir Acil Durum Güven Fonu’na imza atması “yasa dışı göç” üzerindeki denetimleri artırdı.

Valletta Zirvesi
11-12 Kasım 2015 tarihlerinde Malta’da düzenlenen Valetta Zirvesi sonrası dönemin AB liderlerinin aile fotoğrafı/ Fotoğraf: Avrupa Komisyonu

Tam adı “Afrika’da yerinden edilme ve düzensiz göçün kökünde yatan sebeplerin ele alınmasını ve istikrarı amaçlayan Acil Durum Güven Fonu” olan bu meblağ 1,8 milyar euro.

Anlaşmaya göre, 1,8 milyar euronun, sağlık, eğitim gibi temel hizmetleri desteklemesi, aralarında Nijer’in de olduğu 23 Afrika ülkesinde göç ve sınır yönetimi alanında “kapasite geliştirme faaliyetlerinin” yürütülmesini sağlaması gerekiyordu.

Bir röportajında bu durumu “Nijer, Libya ve Cezayir üçgeninde görünmez bir duvar inşa etti” diyerek açıklayan Hasan’a göre o güne kadar yasal olan göç rotası, yasa dışı hâle gelmiş oldu.

Hasan’ın kamerasında olduğu süre boyunca yüzünü saklayan Muhammed’e göre ise “yasa dışı” ya da “kaçakçılık” kavramlarının anlamı geçen yüz yılda oldukça değişti:

Batılılar, yüzlerce yıl önce insanları buradan köle olarak alıp Avrupa’da sattılar. Şimdi neden Avrupa’ya geçmelerini istemiyorlar.

Ateşe yürüyen değil, dünyadan kopanlardı aslında “deli” olan

Tenere, yüzyılın en büyük insanlık dramından bir kesit…

Tenere, bizim yalnızca denizlere açılan botlar üzerindeki kısmını izlediğimiz “göç krizinin” başladığı nokta…

Tenere, bir insanın, bir yolun, yola çıkmak zorunda olanların, yola çıkmak zorunda olanlarla yolunu kesiştiren bir adamın belgeseli…

D-86zReWsAAa-2v.jpeg
Fotoğraf: Twitter/ @hasansoylemez

Tenere’den çıktığınızda, Hasan için “deli” diyebilirsiniz.

Kendisini üç yıldır takip eden biri olarak ben buna “delilik” demezdim.

“Birçoğumuzun kopardığının farkında bile olmadığı ‘dünya ile bağı’ sıkıca ellerinde tutan adam” derdim.

Hiçliğin ortasına yola çıkmaktan erinmeyen, çıktığı yolda “çay keyfini” ıskalamayan Beşir gibi…

Beşir
Amadou Beşir, çöl yolculuğu boyunca verdikleri her molada çayını hazırlıyor/ Fotoğraf: Hasan Söylemez

Hasan ve Beşir gibilerini farkında olmadan Muhammed anlatıyor baktığı kameraya:

Eğer biri gitmeyi koyduysa kafasına, çölde değil, ateş üzerinde yürüyerek bile gider.

Tenere, hem ateşin hem de ateşin üzerindekilerin hikâyesi…

Kaynak: The Independentturkish

 

Benim kentlerim

Sanırım üç ya da dördüncü sınıftaydım. Öğretmenimiz sınıfa bir harita getirdiğinde bütün sınıf, pür dikkat haritaya  bakmıştık.  O güne  kadar ben ve çoğu arkadaşım ilk defa bir haritayı , dokunabilecek kadar yakın görüyorduk.

Öğretmenimiz haritanın ne işe yardığını anlatınca, çoğumuzun kafası almasa da, haritayı görmek zihnimizde  bir yer açmıştı.

Kentlerin, hatta ülkelerin harita üzerinde ki yerlerinin küçültüldüğünü , koca dünyanın bir metre karelik kağıda sığdığını öğrendik.

Dünyanın evren de bir nokta kadar yer tuttuğunu da.

Teneffüste bir oyuna dönüşmüştü kendiliğinden. Herkes bir kent bulmalıydı çarçabuk.

 

Benim de gözüme ilk ilişen Van Gölü olmuştu. Hem  göl alanının mavi oluşu, hem de maviliğin çevresinin kahverengi olması, kafamda bir tezatlık yaratmış, Van Gölüne odaklanmıştım.

Ben haritada Van Gölünün yerini ezberlerken, tam da o yıllarda yani 1976 tarihinde, Van Muradiye’de şiddetli bir deprem olmuş, Van çarşı pazarda sık sık  duyduğumuz bir kent haline gelmişti.

O yıllarda evlerimizde ne elektrik, ne de televizyon vardı. Olup bitenleri büyüklerimizden öğreniyor, zaman zaman çarşı pazarda ağıt yakan dengbejlerden, ozan ve şairlerden  duyuyor, bazen olayın hemen ertesinde, bazen olayın çok sonrasında gezici şairlerin ağzından öğreniyorduk.

Harita üzerinde oynadığımız oyun ve dengbejlerin sesi önce kulaklarımda, sonra zihnimde bir ayraç açmiş, Van diye bir yer olduğunu belletmişti.

Van Muradiye depremini anlatan, gezici ozanın yüzü beli belirsiz hala zihnimde duruyor. Kısa boylu, biraz tıknaz ve iri kafalı bir erkekti. Kürtçe söylediklerini lehçe farkından dolayı  çoğunu anlamasam bile  acıdan, ölümden bahsettiğini hissediyordum.

Van artık zihnimde şekillenen bir kent olmuştu. Masmavi gölüne tezat depreplerle hatırlar olmuştum.

O yıllarda denizi bilmiyordum. Denizle, göl arasında çok fark yoktu zihnimde. Gözün alabildiği kadar suyun bulunduğu her yer, deniz ya da göldü benim için.

Zaten Vanlılar da aynen benim gibi düşünerek, Van Gölüne, Behra Vanê diyarlardı.

Yani Van Denizi.

Komik değildi deniz yakıştırması. Göl alanı oldukça geniş ve göz alabildiğince yayılmış bir su kütlesiydi.

Deniz gibiydi yani.

Sonra uzun bir sessizlik, uykuya yatar gibi bir dönem.

Van’ın hem yeşil, hem sulak, hem de deniz mavisi gibi bir yer olduğunu anlatımlardan, kartpostal ve kitaplardan öğrendim.

Öylece sürüp gitti. Ben sıcak, düşük rakımlı bir kentin** sakini, Van ise yüksek rakımlı dağların yurdu.

Hem uzak, hem de kar boran.

Yıllar böyle sürüp geçti. Çocukluk dönemini geride bırakıp, gençlik yıllarıma adım atınca, çevremde olan herkes gibi ben de İstanbul’u düşleyen birisi oldum. Van zihnimin arka planına itildi. Artık haritada ilk bakışta İstanbul’u görüyor, İstanbul’u düşlüyordum.

Zamanla şunu anlıyordum. İnsan için bazı kentler sadece harita üzerinde kalmıyor. İnsan onlarla büyüyor, onlardan etkileniyor ve onlara benziyor.

Ben de öyle oldum.  Düşlerimde ki kentlere benzedim.

Çocukluk, gençlik yıllarımın kenti Diyarbakır’dı.

Diyarbakır benim için çok yakın, sıklıkla gidip geldiğim bir yerdi.  Akrabalarımız vardı Diyarbakır’da.

Sonra arkadaşlarım…

Axla başlayan, axla biten şiirlerim.

Bu nedenle doğduğum kent Siverek neyse, Diyarbakır benim için oydu. Ruhumun bir parçası, zihnimde çakan kıvılcımdı. Haritada ki yerinden öte, bir sığınacak evdi benim için.

Ve İstanbul…

Uzak ama bir o kadar yakın olan İstanbul. Kocaman bir kent.  Öylesine karmaşık,

öylesine görkemli ve öylesine kalabalık ki.

Başım dönmüştü ilk gördüğümde. Beton binalar, sürekli hareket halindeki araçlar; insanlar, durmadan koşturan insanlar, beni ilk anda şok etmişti.

Bütün şairleri kendine çeken deniz;  kokuyordu, küf kokar gibi.

Kaybolmuştum, her kes gibi, milyonların birbiri içinde kaybolduğu gibi. Kimsenin, kimseden haberi olmadığı kocaman bir dünyaydı İstanbul.

Sonra bütün bunlar çocukluk, ergen ve gençlik yıllarımın kenar süsleri olarak zihnimde kaldı.

Bambaşka hikayeler, bilgiler, tarihin dehlizlerinde saklı gerçekler, bazı kentlerin haritadaki yerlerinden daha önemli olduğunu öğrendim.

Ne İstanbul bildiğim İstanbul, ne de Diyarbakır bildiğim Diyarbakır’dı.

Uzakta, doğuda  olan Van ise bambaşka bir kentti. Ne İstanbul’a benziyordu, ne Diyarbakır’a. Kendine has, kendi olan.

Bir sınır kentiydi.  Sınırda yaşayan, uçurumlarda düşleyen ve yeşillikler içinde bir kentti.

35 yaşına kadar gidemediğim ama her seferinde zihnimde canlandırdığım bu şehir, Asya’ya açılan kocaman bir kapıydı. En doğunun bütün trenlerinin son durağıydı Van.

 

Okul sıralarında öğrendiklerimin dışında, şailerin  ve demgbejlerin seslerinde saklı ağıtların izinde şekillenen kentlerin,  bambaşka gerçeklikler taşıdığını öğreniyordum.

İşte o gün, bu gün bazı kentlerin isimlerini duyunca zihnimde bazı kıvılcımlar çakar…

Diyarbakır, üniversiteyi bitirdiğim yoksul ama bir o kadar da devlemend* bir kent. Yaşamla ölümün iç içe geçtiği, birbirinin kucağında büyüdüğü kadim bir şehir.

Van, hayatımın ilk kıvılcımı, haritada öğrendiğim ilk yer ama ancak 35 yaşında gidebildiğim, çocuk gülüşlerinde maviliği aradığım ve her zaman özlediğim bir kent.

Ve İstanbul.

Her şeyin bol olduğu ama aynı zamanda  yoksun ve yoksulluğun korkunç hissedildiği kaotik bir kent.

Yedi düvelden insanın harmanlandığı; dillerin lal,  renklerin mat olduğu yetmiş yedi tepeli bir kent.

Deniz kokan, balık ve metal kokan, çağlar sarmalı bir kent:İstanbul

Düşlerim kentten kente değişse de, güneşi erken doğan kentlere vuruldum. Bütün düşlerim bu kentlerde saklı kaldı.