Mevsimlik işçiler, mevsimsiz hayatlar…

“Durumumuz iyi değildi. Paramız yoktu, yoksulduk.Bütün mahalle fakirdi. Bahar geldi mi herkeste bir telaş başlar, hazırlık yapılırdı. O zamanlar Adana’yı bilirdik. Çok fazla başka yerleri bilmezdik. Bulgurumuzu,unumuzu, aşımızı toparlar;elçilerin belirlediği gün ve saatte erkenden uyanır, eşyalarımızı kamyona yükler,kapımıza kilit vurarak;çoluk, çocuk hep birlikte çalışmaya, ırgat olmaya, Çukurova’ya kazmaya, çapaya, karpuza, pamuğa giderdik.
Yapacağımız iş, elçisinin ayarlamasına bağlıydı. O ne iş ayarlasa biz onu yapmaya giderdik. Yolculuk neredeyse on, on iki saat sürer, gün boyu güneş altında kamyon üzerinde kaskatı kesilirdik.
Adana toprağına girdiğimizde bizi önce bir nem, sonra bedenimizi saran bunaltıcı bir sıcak karşılardı. Çoğumuz nefes almakta zorlanır, bir süre sonra zorlansak da alışırdık bu kasvetli havaya.
Kamyon Çukurova’nın şehir ve kasabalarının arasından yol alır, köyleri geçer, uçsuz bucaksız tarlaları geride bırakarak, çalışacağımız alana ulaşır, artık bundan ötesi olmadığını düşünürdük. Biz çalıştığımız yeri Adana bilirdik.
Konaklayacağımız yer; ya bir tarla kenarı, ya da bir su kanalının kıyısı olurdu.
Sevinirdik yeni konaklayacağımız yere. Suyu, ağacı var derdik.
Hemen çadırımızı kurmaya çalışır, kamyondan eşyalarımızı indirirdik.
Çadır kurmak da, öyle kolay bir iş değildi. Her aile kendi çadırımı kurmak, üzerine de naylon geçirmek zorundaydı. O zamanlar brandayı bilmezdik, daha çok bez çadırların üzerine naylon çeker, yağmur ve Çukurova neminden korunmaya çalışırdık.
Çukurova çok nemli olurdu. Geceleri adeta üzerimize yağmur gibi çig yağar, boğucu hava üzerimize çöker, her şeyi sırılsıklam ederdi.
Her şey nemlenirdi, her şey. Zahiremiz, yataklarımız, elbiselerimiz nemden yapış yapış olur, bizi canımızdan bezdirirdi.
Erkenden uyanmak,daha güneş doğmadan kahvaltıyı hazırlayıp, çalışmaya hazır olmak zorundaydık. Suyu kanaldan alırdık, ne bir çeşme vardı yakında, ne de bir kuyu.
Bir de insanı yiyip bitiren sinekler, sivri sinekler. Akrep gibi sokan sinekler Çukurova’yı yaşanmaz kılsa da biz mecbur dayanırdık.
Çocuklar sinekler yüzünden ağlardı gece boyunca. Buna rağmen uyamaya çalışırdık, yorgun ve bitkin.
Tarlada gün erken başlar, çok erken. Kentler henüz uykudayken, biz beş gibi ayakta olurduk. Çapa sallar, sebze toplar, pamuk sulardık.Güneş doğduğunda ise sıcaktan bunalır, adeta kavrulur, pişerdik. Ama çalışmaya ara vermez, son hız işimizi yapardık. Ürün ne hasta dinlerdi, ne de cenaze. Her şey durabilirdi ama yetişen ürün tarlada bir gün bile kalamazdı. Her ne olursa olsun, çalışmak zorundaydık. Yağmur yağsa, fırtına çıksa çalışmak zorundaydık.
En çok pamuk toplardık. Ellerimizle, tek tek kozasından çekerek toplardık. Kaç kilo toplarsak, o kadar para alırdık.
Çok zordu, çok. Ellerimiz irin bağlardı, dudaklarımız çatlar,yüzümüz yanardı.
Sıtmaya yakalanırdık.
Ve bazen bazılarımız oracıkta can verirdi.
Buna rağmen ertesi gün iş başı yapardık; suskun, bitkin ve umutsuz olarak.”Hayatı mevsimlik tarım işçisi olarak geçen Urfa’lı 75 yaşında ki Gülizar Kaya o günleri anlatırken, içi burkuluyor, gözleri doluyor.
Bu gün artık elden ayaktan düşmüş, oğlunun evinde yaşlılık günlerini geçiriyor.
Ama çocukları, torunları, komşuları,akrabaları halen onun gibi mevsimlik işler için uzak kentlere gitmeye devam ediyor.
200 yıllık bir yazgının değişmez ritüeli, her bahar özellikle yoksulluğun en yüksek olduğu kentlerden, ülkenin batısına doğru bir mevsimsel göç başlıyor. Urfa, Diyarbakır, Batman, Adıyaman, Mardin, Şırnak’tan başlayan göç, Çukurova, İç Anadolu, Eğe ve Karadeniz kıyılarında son bulur.
Çapa, fide, narince derken yaza doğru iş çeşitlenir, böylelikle göç Türkiye’nin 48 iline yayılıyor.
Pamuk, turunç,üzüm, pancar, tütün, soğan, patates, fındık derken mevsim kışa evirilir. Göç bu kez tersine döner, katar katar insan evlerine, kentlerine döner.
Bir sonra ki yıl için beklemeye başlar. Kazandıkları para ancak üç beş ay idare eder, ya da etmez.
Mevsimlik tarım işçisi sorunu bu günün meselesi değil. Ta Osmanlıdan bu yana varlıkları tartışma konusu olsa da, gerçeklikleri değişmemiş.
Osmanlı döneminde mevsimlik tarım işçisi ihtiyacı 18 yy’da ortaya çıkar. Daha çok kendi ihtiyacı kadar ekip, biçen Osmanlı Çiftçisi 18 yy yepyeni bir demeyime atılır. İngiliz ve Fransızların ham madde arayışı, Osmanlının Pamuk ekimini yaygınlaştırma kararı almasına neden oldu. Pamuk ekiminin genişlemesi, büyük çiftliklerin kurulması yoğun bir iş gücü ihtiyacını ortaya çıkardı. Baş gösteren İşçi ihtiyacı da Suriye ve Mısır’dan getirilen işçilerle karşılanmaya çalışılsa da, asıl ihtiyaç bölgeye yakın yoksul Kürt, Ermeni, Arap ve Göçebe Türkmenlerden karşılandı. Ve böylelikle Çukurova bir cazibe merkezi haline getirildi, ilk kumaş fabrikası Fransızlar tarafından açılınca, pamuk üretimi daha da artırıldı. Ucuz iş gücü ve uçsuz bucaksız araziler kârlı bir sektörün başlangıcı oldu. O gün bu gün, özellikle kadın ağırlıkla mevsimlik işçi göçü sanayi bitkisi yetiştirilen, bu temelde tarımsal üretim yapılan bölgelere doğru sürüyor.
Bu gün ülke genelinde 500 bin ailenin mevsime göre evlerinden ayrılarak, tarım yapılan alanlara geçici olarak yerleştikleri, tarımsal faaliyetlere katıldıkları tahmin ediliyor. Bunlara işçi denilse de, aslında bunlar gerçekte işçi değil. Halk arasında âmele ya da çoğunlukla ırgat deniliyor. İşçi sayılmaları için bir sosyal güvenceye, sigorta ve düzenli bir işe sahip olmaları gerekir.
Oysa bu gün mevsimlik tarım işçileri olarak bildiğimiz insanların çalışma yaşamlarında hakları yok. Her şey elçi, çavuş ve iş verenlerin insafına kalmış. Günlük 60-70 tl ücret alan, sabah çok erken işe başlayan, çadırlarda yaşamak zorunda kalan, yemeklerini tarlada yiyen, sağlık hizmetlerinden mahrum, hijyen koşullarından uzak ve temiz suya ulaşamayan bu insanların haklarını savunacak bir sendika gibi bir mekanizmaları da yok. Kölelik sistemini çağrıştıran bir sistemin sonucu olarak varlıkları sürüyor.Bunlar işçi olmaktan öte, adeta bir köle. Köle kavramı sizi rahatsız edebilir ama mevsimlik tarım işçilerinin yaşadığı hayatlar göz önüne alındığında, yaşanılanların kölelikten farklı olmadığı görülecektir.
Dolayısıyla ilk endüstriyel pamuk üretimi ile hayatımıza giren mevsimsiz hayatlar, aradan çok zaman geçse de yaşamlarında çok değişen bir şey yok. Tarım büyük çoğunlukla mevsimlik tarım işçilerinin sırtında yürüyor.
Bu gün bazı kentlerde mevsimlik tarım işçisi yani ırgat olmasa, ürün tarlada kalır ve büyük ekonomik kayıplar yaşanır.
18 yy’da mevsimlik tarım işçilerinin aldıkları ücret çok azdı ve çoğunlukla ayrımcılığa da uğruyorlardı. Yoksul oldukları için de her yıl ekmek parası için uzaklara gitmek zorunda kalıyorlardı.
Aradan iki yüz yıl geçse de, aslında çok değişen bir şey yok. Tarımda yaşanan teknolojik gelişmeler ve yapılan barajlara rağmen mevsimlik tarım işçilerin göçü sürüyor ve yaşam koşulları içinde bulunduğumuz çağa göre oldukça da kötü.
Atatürk Barajının yapılmasından önce binlerce ailenin artık kendi toprağında çalışacağı söylense de, halen Urfa, Mardin illerinden yüzlerce aile uzak kentlere işe gitmek zorunda kalıyor. Baraj suyu Haran, Ceylanpınar, Bozava, Birecik, Suruç Ovasına ulaştırılmasına rağmen mevsimlik işçiler en çok Urfa ve Mardin’den Türkiye’nin bir çok kentine doğru yola çıkıyor.
Kendi hayatımdan biliyorum ki, her yıl bahar mevsiminin başında başlayan, ta kışa kadar süren mevsimlik tarım göçü yıllardır aynı tekrarı yaşıyor. Koşullar değişiyor, tarımda makineleşme artıyor ama mevsimlik göç değişmiyor.
Günlük yaşamları, barınma yerleri, sağlık sorunları, eğitim meseleleri, sosyal güvenlik konusu hepsi mevsimlik tarım işçileri için başka bir köklü çalışma ve tanımlama yapılmasını gerektiriyor.
Çünkü kadın ve çocukların çoğunlukta olduğu bu kitlenin herhangi bir iş güvencesi ve çalışma yaşamıyla ilgili yasal hakkı bulunmuyor. Çalışma Bakanlığı, işçi örgütleri,herkes durumu sadece kotarmaya çalışıyor.
Bu kitlenin düzenli bir çalışma saati yok, sigorta ve iş güvenliği Allah versin. Her şey kayıt dışı, her şey iş veren rolündeki toprak ya da çiftlik sahibinin insafına kalmış.
Sonuç olarak mevsimlik tarım işçisi hem var, hem yok. İstihdam istatistiklerinde var, ama üretimden pay alma da en alt sırada yer alıyor, ucuz iş gücü olarak ekonomi çarkları arasında yer alıyor.
Suriye iç savaşının patlak vermesiyle, gelen göçler zaten ucuz olan iş gücüne bir de Suriye’li sığınmacılar gerçekliği eklemiş durumda. Artık mevsimlik tarım işçilerinin arasında çok sayıda Suriyeliyi görmek mümkün.
Yani mesele daha bir çetrefilli hale gelmiş durumda.
Kış mevsiminde tarım işçilerinin sesleri pek duyulmaz. Ama toprak uyanmaya başlamadan; mevsimsiz hayatlar yollarda kaza geçirirken haber olacak, çadırlarda yangın çıktığında ekranlara yansıyacak, tarım ilaçları nedeniyle zehirlenen işçilerden bahsedilecek ve çocukların okulsuz kaldığı söylenecek. Haklarında çok şey konuşulacak, ama ayrımcılığa, ırkçı saldırılara maruz kaldıkları ise hep fısıltıyla dile gelecek, görmezlikten gelinecek.
Ve böylelikle mevsimlik işler, mevsimsiz hayatlar tarafından görülmeye devam edilecek.
Neden?
Çünkü bu işin doğasında daha fazla kâr var. Daha fazla kâr için de mevsimlik tarım işçi göçü devam etmek zorunda. Yasal düzenlemelere ne gerek var? Böyle belirsiz, kölelikten kalma koşullarda varlıkları sürüp gitsin, ne olacak ki?

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s