Av. Tahir Elçi’nin Anısına düzenlenen yarışmanın sonuçları açıklandı.

Urfa Barosu dört yıl önce Diyarbakır’da kameralerın önünde basın açıklaması yaparken kurşunlara hedef olan Av. Tahir Elçi’nin anısına düzenlemiş olduğu İnsan Hakları, Adalet ve Özgürlük konulu fotoğraf, şiir ve makele yarışmasında dereceye girenler açıklandı. Benim de bir fotoğrafım  yarışmada ikincilik aldı. Paylaşmak istedim.

 

ÖDÜL SONUÇLARI
ŞİİR KATEGORİSİ
BİRİNCİ – YUNUS AKBULUT
Patinaj
Tali idi her yolların çıkışı miladına
Gidilir gidilmez, gündüz ile sabah iç içe
Sabittir. Her duvak şiirde yer edinir
Belli anılar, belli rüyaların iz düşümü
İnsan yaşarken hatırlamaz eprimişleri
Yaşamazken çöker üstüne kelimelerin anlamı
Gidilmek her gülüşün sebeplerini bekler
Yüzün bir piramit olur, sallanır;
Depreminde, geometrisinde, coğrafyasında.
İkiye ayrılır dünya, bilirsiniz;
Güneşin kurumasıyla incir ağacının gölgesinde
Tütün çiğnenir, alarenklenir, neftî çıkar
Huzurda edilir harf-ı ziya, haberdir,
Tüm tipi azını çağırınca;
Birbirini tutmayan iki saatin eceli
İşleyen makinelerin zulüm paydosunda.
İKİNCİ- ÖMER FARUK İPEK
Dost
Tahir’e…
Telafisi imkansız günler adına…
İkliminde bir bülbül güle sevdalanmalı,
Lokman deva bulmalı en onulmaz sızına.
Hasretin gazabına aşk şarabı banmalı;
Firavun küllerini o Nemrut’un kızına…
Her sıla gurbet sana, bilindik diyar gider,
Ayrılık dilde kalır, bir ömürlük yâr gider…
Bakarsın renk solduran, kirlenen bir beyaza,
Bir ceylan kadar ürkek, bir aşık kadar derin.
Bakarsın, Zühre için candan geçtiği naza;
Aşkını yüreğine nakşeden bir Tahir’in…
Tövbesini yitirmiş an düşer, günah gider,
Sen üzülme güzel dost, elbet bir gün ah gider.
Ve tükenmez bilirsin cihanın hengamesi,
Her saniye ömürden dökülen bir yapraktır.
Şimdi geçmişte kalan bir sohbetin nağmesi;
Sende mahzun bir seda, bende kırk yıllık hatır…
Elbet güneş de doğar; bahar kalır, güz gider,
Gönülde yer edinen her dem ölümsüz gider…
ÜÇÜNCÜ- MURAT ARİ
ZAMAN
Bahtiyar olasın bir kıyamet sabahında!
Delinmiş göklerde inliyor seda,
Zaman; kundakta saklanan
Elemi sızdıran en soysuz ihtiyar,
Bir kurdun azığı,
Bir siyahın dışlanışı,
Telkini sabaha saçan boşboğazlar,
Diz boyu ölüm, kan pıhtıları
Kaderin sitemi, ahir belası,
En son günahın ilk vebali…
Bir yaşam sanatı dört eşikte,
Zaman; sitemi bastıran,
Yarsız yaşatan en derin duygu,
Kavgada namus, ölümde intihar,
Kara bilenmiş dar sokaklar,
Sarılar giyinmiş sonbahar,
Yıldızlar içinde güzelim bahar,
Küçük bir umuda bağlanan
Zamansız, dipsiz, sonsuz kalbim,
Bir bir yaşatan dillerde
Dik yokuşların siyahi umudu.
Zaman; ruhları çürüten ömürsüz ayin.
FOTOGRAF KATEGORİSİ
BİRİNCİ-MEHMET KARACA

Fotoğraf kopyalanmaya karşı korunduğu için baro sayfasından ulaşabilirsiniz.

http://www.sanliurfabarosu.org.tr/Detay.aspx?ID=121494

YARI%C5%9EMA%20SONU%C3%87LARI.pdf erişimi için tıklayın

İKİNCİ-ŞEYHMUS ÇAKIRTAŞ

DSC_4375...
ÜÇÜNCÜ-MEHMET KILIÇ

Fotoğraf kopyalanmaya karşı korunduğu için baro sayfasından ulaşabilirsiniz.

http://www.sanliurfabarosu.org.tr/Detay.aspx?ID=121494

YARI%C5%9EMA%20SONU%C3%87LARI.pdf erişimi için tıklayın

MAKALE KATEGORİSİ
BİRİNCİ- ONUR CAN AYKUT
ULUSLARARASI VE ULUSAL İNSAN HAKLARI
HUKUKUNDA
AÇIK VE YAKIN TEHLİKE KRİTERİ
İKİNCİ – MEHMET BAKIR KUZU
AVRUPA iNSAN HAKLARI SÖZLEŞMESİ
ÇERÇEVESİNDE DÜŞÜNCE VE
VİCDAN’IN, DİN ÖZGÜRLÜĞÜ İLE BÜTÜNSEL
DEĞERLENDİRİLMESİ
ÜÇÜNCÜ –HÜSEYİN ERPOLAT
UTANÇ DUYGUSU VE
İNSAN HAKLARI İHLALLERİ

Hak, insanın en tabi örtüsüdür.

Bu gün 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü.  İnsan olmanın dayanılmaz ağırlığının günü yani. Hak, hukuk, adalet, eşitlik, uzun lafın kısası insanın insan olmaktan doğan haklarının günü.

Hani kaybolan, dehlizlerde ayaklar altında sürünen, karanlıkta buharlaşan hakların günü.

Oysa insan haklarıyla, insandır.insan hakları

Hak, hukuk, adalet ve eşitliği insandan alın, geriye et yığını kalır.

Bu nedenle hak, insanın en tabi örtüsüdür…

YEŞİL BÖCEĞİN YOLCULUĞU

Av. Feyzi Çelik yazdı…

Küçür Onur, bayram tatili nedeniyle ailesiyle tatile gitmişti. Tatil dönüşünde yolda yesinler diye ekmek almışlardı. Ekmek torbasının içine bir böcek girmiş, böcek onlarla birlikte İstanbul’a yol almıştı. Kimse görmemişti. Eve geldiklerinde evin darmadağan olduğunu gördüler. Eve hırsız girmişti.

O sırada böcek ekmek torbasından çıkıp evi dolaştı. Kimse fark etmedi böceği. Onur, yatmak üzere yatağına giderken yastığının üzerinde yeşil renkli böceği gördü. Hiç de korkmadı. Sevindi, yaklaştı böceğe, böcek ondan kaçmadı. Sevdi böceği. Onunla konuştu. Arkadaş oldular. Onur, yalnızlığını böcekle gidermeye başladı. Odasından daha az çıkıyordu. Anne ve babası onu görmesin diye çaba harcadı. Böceğe verdiği değer, onunla konuşması, böceği onun gözünde bir insan gibi yapmıştı. Bir öğretmen gibiydi.

Bir gün annesi temizlik yaparken böceği gördü. Öldürmek istemedi. Süpürüp çöp poşetine attı. Çöp poşetini de kapının dışına bıraktı. O sırada Onur’un babası eve geldi. Çöp poşetinden çıkmaya çalışan böceği görünce irkildi. Zararlı olabileceğini düşündü. En çok da Onur’u düşündü. Onur’u sokabileceğini aklına getirdi. Ayağı ile basarak öldürmeyi düşündü. Bir yandan da böceğin yeşilimsi rengine hayran kaldı. Telefonu ile fotoğrafını çekti. Ayağı ile bastı. Öldüremedi. Ayağının altından kaydı. Durmadı, ayakkabısının topuğunu böceğin üzerinde gezdirdi. Ezdi onu. Kafasını, gövdesini, omurgasını iyice ezdi. Öldüğünden emin olduktan sonra cebinden çıkardığı kağıt mendile sararak çöp poşetinin içine attı.

Akşam olmuştu. Onur, odasında böceği aradı, bulamadı. Anne ve babasına da sormak istemedi. Gelir diye düşündü. İçinden çağırdı. Gelmedi.

Babası yanındaydı. Telefonuna baktı. Böcek telefonun içine girmişti onun gözünde. Ordan çıkarmaya çalıştı. Çıkmayınca babasına haber verdi. Babası, böceği öldürdüğünü söyledi. Onur, telefondaki böceğin resmine baktı, telefonu yanına aldı. Babasına kızdı. Sessizce odasına çekildi. Gözünü telefondaki resme bakmadan alamadı. Ağladı. Sonra telefonu kapatıp salona bıraktı. Odasına girdi, kapıyı kapadı.WhatsApp Image 2019-12-10 at 18.20.27

Surîk

Eskiden düğünlerde evin damina Surîk denilen kırmızı bir bez ve sopanin başına da soğan saplaniırdı. Surîk ve soğan düğün bitse bile bir kaç gün kalır ,sonra kaldirilirdi. Surîk düğün evi olduğunu gösteren bir işaret ti.

Kar Sedat’la geldi evimize.

Soğuk memleketlerde kış haberli gelirmiş. Önce yüksek yerlere kar ince bir örtüyle kendini belli eder, sonra biraz daha yakın yere yağar ve bir gün gece yarısı her tarafı bembeyaz örtüsünü bırakıp, dağın başına oturur. Kış gelmiştir artık. İster inan, ister inanma.

Karacadağ’da da kar yağmış. Dosttum Belgesel Fotoğrafçı Sedat Kıran soğuk, kar boran demeden çekmiş bu gün. Yüreğine, objektifine sağlık. 78741066_2940968192594649_499095536465346560_n

Fotoğraflara yansıyan bölge Karacadağ Kayak Merkezi. Henüz kayak için kimsecikler yok. Benim gibi meraklılar da uzaktan izlemeyi seçtiği için, iş Sedat’a düşmüş. Biraz daha kar yağsa, kaymaya hazır hale gelecek sanırım. Belki bu yıl, Karacadağ’da kışın izini sürer, Sedat’la bambaşka fotoğraflar çekeriz. Umut ederek fotoğrafları kullanmama açan Sedat’a teşekkürü borç biliyorum. Selam olsun.

Gün batarken, yarını düşlemek…

Her akşam biraz ömür yitimidir. Renk armonisi de olsa insan içinde bir hüzün berikimidir. Her akşam bir yorgunluk, biraz içe çekilmedir.

Ama aynı zamanda umudun depreştiği zamandır.

Kızım Berivan artık bir mühendis. Yüksek lisans yarı da kalsa da, o artık kendi mesleğinin emekçisi. Hem de uzakta, deniz kıyısında. Gün bitimini ölümsüzleştirdiği anı babasına göndermiş. Paylaşmak istedim…

Işık umudun ta kendisidir. Güneş gibi kal kızım.

WhatsApp Image 2019-12-03 at 20.02.30

16 yaşında ama herkesten daha yaşlı.

 

İsveçli çevre aktivisti Greta Thunberg, Madrid’deki İklim Zirvesi’ne katılmak için yelkenliyle Portekiz’in başkenti Lizbon’a geldi. Çevreyi kirlettiği için uçak kullanmayı reddeden 16 yaşındaki aktivist Atlas Okyanusu’nu yelkenliyle aştı. Yaklaşık üç haftalık yolculuğun ardından Portekiz’e ulaşan Thunberg’i Lizbon limanında coşkulu bir kalabalık karşıladı.

Thunberg’in Lizbon’dan, COP 25 İklim Zirvcesi’nin düzenlendiği Madrid’e trenle geçmesi bekleniyor.Atlantik'i yelkenliyle aşan Greta Thunberg Lizbon'a ulaştı

Birleşmiş Milletler (BM) İklim Konferansı (COP 25) dünya liderlerinin katılımıyla İspanya’nın başkentinde başladı. 13 Aralık tarihlerine kadar devam edecek olan zirvede 2015 Paris Antlaşması’nda alınan “karbondioksit salımının düşürülmesi kararının” eylem planı masaya yatırılacak.

Kuralları BM tarafından belirlenen 156 sayfalık anlaşmanın eylem planının öncelikli hedefi, küresel karbon salınımında sera etkisinin 2 dereceden 1.5 dereceye düşürülmesi.

COP 25 zirvesinin Şili’nin başkenti Santiago’da düzenlenmesi düşünülüyordu ancak ülkede baş gösteren protesto gösterileri nedeniyle konferansların Madrid’de yapılması kararlaştırılmıştı. Bir önceki iklim zirvesi COP 24 ise 2018 Aralık’ında Polonya’nın Katowice şehrinde gerçekleşti.

Kaynak: euronews

 

 

Kara Yazgı “Berdel”

Berdel kız kardeşlerin erkek kardeşler arasında takası olduğu için gelin almaya ya da vermeye değil, gelinleri değiştirmeye gidiyorduk. Bu yüzden iki köyden birinde değil, köylerin tam ortasında buluşulması ve oraya aynı sayıda arabayla gelinmesi gerekiyordu.

Yazı ve Fotoğraflar: Fatih Pınar/www.postseyyah.com

Sene 1999. Ezidi Halkı konusu çalışmak üzere Urfa, Mardin, Diyarbakır ve Batman’ın Ezidi köylerini dolaşıyorum. Viranşehir’in Burç köyünde üç gün kaldıktan sonra Ceylanpınar’ın Gavurga köyüne geçtim. Burada da Ezidilerin yaşadığını, fakat Müslümanlarla aynı köyde kaldıkları için asimile olduklarını duymuştum. Asimilasyonun ne kadar tehlikeli bir şey olduğunu köye varır varmaz bir kez daha kavradım. Günlerdir gittiğim Ezidi köylerinde el üstünde tutulurken, Gavurga köyünde ‘gazeteci’, ‘Ezidi’ dememle köyden kovulmam bir oldu. Bunu kabul etmek ağır bir hakaret gibiydi. Uğradığım şey kişisel bir hakaretten ziyade, tarihleri boyunca Ezidilere edilen hakaretlerin bir devamı gibiydi. Kimseye bulaşmadan, köyün etrafında, tepesinde, yamacında dolaşarak akşamı ettim.

Güneş batarken ben hala köyün mezarlığında bir Ezidi mezarı arıyordum. Hava karardı ve bir kişi bile koluma girip “Gel, misafirim ol” demedi. Viranşehir’e dönüp otelde kalmak istemiyordum. Yorgun olduğum için değildi bu. Her zaman, gittiğim köyde insanlarla birlikte yaşayarak fotoğraf çektiğim, ancak o zaman insanların samimiyetini kazanıp gerçek fotoğraflar çekebileceğimi bildiğim için. Ama bu kez çaresizdim. Çorak, topraktan ağaç yerine kayaların çıktığı bir bozkırın ortasında, mezarlığın olduğu höyükte kalakalmıştım. Arabaya binip Viranşehir’e dönecek olmanın ruhumda yarattığı çaresizlik duygusunu üzerimden atamıyordum. Bu, tarihi yenilginin devamıydı, “Evet, Ezidiler asimile edildi ve onlardan geriye hiçbir iz kalmadı” demekti.

Akşam ezanı okunmaya başlayınca caminin önüne gittim (şimdi o halimi hayal edince, dilenmek için cami önünde bekleyen insanlara ne çok benzediğimi görebiliyorum). Namaz bitip insanlar dağılırken hala caminin önünde bekliyordum. Sonunda biri yanıma gelip meramımı sordu. Hikâyemi dinleyince koluma girdi, birlikte evine gittik. Üzerimdeki ağırlıktan, derin bir nefes ve tebessümle birdenbire sıyrıldığımı hatırlıyorum. Hasan’ın dört karısı ve on bir çocuğu vardı. Dikdörtgen bir avluda, köyde elektrik olmadığı için ışıktan çok kocaman gölgeler yayan gaz lambalarının altında yemeğimizi yedik. Şimdi aklımda o günden geriye, yediğim yemeğin tadından çok, ellerinde gaz lambalarıyla dolaşan küçük çocukların, fotoğrafını çekemediğim kocaman gölgelerinin kaldığını görüyorum.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yemeğin sonunda bir hazırlık telaşı başladı. Bu akşam yarın yapılacak bir düğünün gece eğlencesi olduğunu, birazdan oraya gidileceğini öğrendim. Hemen arkasından Hasan,“Ama berdel düğünü” dedi. “Allah!” diye yerimden fırladım. İşte o an verdim “Ben neredeyim ya!” sorusunun cevabını.

Hasan’ın ‘Reno Toros’una ben de sıkıştım. Zifiri karanlıkta uzun bir yolculuğun sonunda önce sesler, sonra solgun bir ışık göründü. Bir traktörün far ışığında debçi halayı çeken, rengârenk kiraz fistanlarıyla allı pullu Arap kızları gördüm. Müzik ise traktörün aküsünden çekilen bir kablonun ucundaki müzik setinden geliyordu. Traktörün farında bir belirip bir kaybolan yüzlerin ve söylenen Arapça türkülerin, atılan zılgıtların arasında kendimi birden bu dünyaya ait olmayan bir yerde hissettim.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Burası Türkiye haritasında gördüğünüz o kocaman ve bembeyaz boşluğun, Ceylanpınar Devlet Üretme Çiftliği’nin tam orta yeri. Bu, yüzlerini tam seçemediğim insanlar ise Cumhuriyet’in ilk yıllarında Suriye’den kaçak gelen ve o zamandan beri bu taştan bozkırın ortasında mağaralarda ve alçak damlı toprak evlerde kaçak olarak yaşayan bir Arap aşireti. Elektrik olmaması bu yüzden, hatta sıralayacak olursak; okul, yol, devlet ve Türkçe de yok. Yani Türkiye’de olunabilecek en ‘başka’ yerdeyiz.

Ertesi günkü heyecanımı, coşkumu, şaşkınlığımı anlatabileceğimi sanmıyorum. ‘Takas’ın yapılacağı yere doğru giderken arabanın direksiyonunu Hasan’ın oğluna bırakıp fotoğraf makinemle birlikte camdan dışarı sarktım. Uçsuz bucaksız ve kupkuru bozkırın ortasında, gide gele yola dönüşmüş tozdan bir izin üzerinde korna ve havaya sıkılan silah sesleriyle son sürat gidiyorduk. Arabaların çıkardığı toz yüzünden göz gözü görmüyordu. Filmin en can alıcı sahnesinin en alakasız figüranını oynuyordum: Düğün fotoğrafçısı!

Berdel kız kardeşlerin erkek kardeşler arasında takası olduğu için gelin almaya ya da vermeye değil, gelinleri değiştirmeye gidiyorduk. Bu yüzden iki köyden birinde değil, köylerin tam ortasında buluşulması ve oraya aynı sayıda arabayla gelinmesi gerekiyordu. Çünkü taraflardan birinin diğerinden daha fazla arabayla gelmesi veya birinin diğerinden daha çok havaya ateş etmesi berdelden vazgeçilme sebebi olabilirdi. Bu ihtimallerin yüksekliğinden dolayı ortam bir savaş meydanı gibi gergindi. Öyle ki, o kadar hazırlıklı olduğum halde gelinlerin değiştirildiği anı fotoğraflayamadım. İki araba, arka kapıları yan yana gelecek şekilde duruyor, yüzleri kahverengi bir örtüyle tamamen kapalı olan gelinler birkaç saniye içinde yer değiştiriyor ve aynı süratle geri dönülüyordu.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yol boyunca, benim gibi arabanın camından dışarı sarkanların havaya sıktıkları mermilerin sesleri içinde, tozdan adamlara dönüşmüş olarak gelin evine vardık. Bizim gelinin adı Feride’ydi. “Hadi canım, bir de gelinin adının Feride olması eksikti!” dediğinizi duyar gibiyim ama gerçekten öyleydi.

Damat, biraz önce giden kız kardeşinin yerine gelen karısını dışarıda bekliyordu. Aynı anda Feride’nin abisi de aynı şeyi yaşıyor olmalıydı. Feride’nin ilk kez girdiği bu evde doğup büyüyen kız, artık görümcesiydi. Kocası da abisinin kayını olacaktı artık.

Berdel düğünü burada bitiyor. Ama berdel hukuku tam da şimdi başlıyor. İlk kural şu: Taraflardan biri mutsuz olur ve boşanmak isterse diğer taraf da boşanmak zorunda