Corantina Günleri II

Çocukluk yıllarımda hayatımızın büyük kısmı sokakta geçtiği için çoğunlukla evde yemek yemez, elimizde bir parça ekmek, belki biraz peynirle dışarı fırlardık. Biz oyun oynamak için dışarı fırlarken, annemiz arkamızdan

“Sakın ekmeği tek başına yeme. Yanındaki arkadaşınla paylaş. Paylaşmasan akşam rüyalarına yılanlar gelir, unutma.”diye bağırırdı.

Gerçekten de bu öğüdü çocukluk aklımıza kazır,bir parça ekmek de olsa, paylaşmayı esas alırdık. Hayat bize oyun gibi gelirdi. Arkadaşlarımızdan ekmeğini saklayanlar, tek başına yemeğini yiyenler de  vardı elbet.Onlarla da oynar, ekmeğimizi bölüşürdük yine de.

Ama genel olarak bu öğüde uyduğumuzu söyleyebilirim. Hatta uymadığımız zamanlarda rüyalarımıza yılanların girdiğini, uykularımızın bölündüğünü hatırlıyorum.

Sonra  “Yenik düşüyor her şey zamana

Biz büyüdük ve kirlendi dünya.*”

Giderek her şey değişti, bırakın ekmek bölüşmeyi, sokakta oyun oynama giderek azaldı, bireysel yaşama kültürü hayatımıza girdi. İletişim araçları gelişti, teknoloji hayatımızın bütün damarlarına girdi.

İlk olarak Alman usulü olarak bildiğimiz ve herkesin kendi hesabını ödeme esperisine dayanan yaşam biçimi bizi sarıp sarmaladığında istemesek de tüketim toplumu oluvermiştik zaten.

Kimisi buna gelişme diyordu, kimisi medeniyet.

Neyse sonuçta Alman usulü yaşam dünya genelinde yayılarak, hepimizi iyi birer müşteri haline getirdi.

Ne ekmeği bölüşme aklımızda kaldı,ne de zor günlerde insanlarla dayanışma duygusu. Daha bir bencil olduk, bütün hayatın sadece “ben” den ibaret olduğunu düşündük.

Koca kentlerde yalnızlaştık,bireysel yaşamı benimsedik ve içimize gömüldük. Kendi dünyamızda, kendi kendimizi yaşatmayı belledik. Her şey öyle kişisizleşti ki, ortada “ben” bile kalmadı. Kişisel hijyenimiz gelişti ama kentlerimiz çöp deposuna döndü. Her şey çoğaldı ama parası olmayan bir bardak su bile içemez hale geldi. Dünya küresel bir köy haline geldi, ama açlıktan ölen çocuklar tarih sahnesinden silinmedi.

İşte tam da bu süreçte corana virüs bizi bu yalnızlığa iten yaşamımıza dahil oldu. Bencil ve bireysel hayatımız küçük bir virüs darbesiyle korkunç bir yara aldı. Bir anda korkularımızın esiri olduk ve kendimizi kurtarma eğilimine girdik.

Virüs kabusu öylesine büyüdü ki, zaten bencil bir yaşamı yürüten milyonlar, daha da bencilleşerek, kendilerini karantinaya almaya, ölümden kaçmaya başladılar.

Kaçarken de erzakını, ilacını, parasını uzun süre dayanabilecek şekilde istifleyerek kendi dünyalarına gömüldüler.

Yani virüs içimizde birazcık var olan dayanışma ruhunu da öldürdü. Bu nedenledir ki, bir yıl yetecek erzakı alıp, kileri bile olmayan lüks apartman dairelerine depoladı insanlar. Raflar boşaldığında birilerinin aç kalabileceğini düşünmeyerek, kendimizi kurtarma derdine düştük. Doktorlar bazı yerlerde maske bulamazken, bazılarımızın evinde kutu kutu maske, eldiven ve dezenfektan depolandı.

Evet bu virüs insandan insana geçiyor. Bu nedenle insanların kendilerini korumaya alması normal. Normal olmayan şu, kendini korurken, başkalarının ölmesine kapı aralamak. Mesele burada düğümleniyor. Kendini kurtarma histerisi, başkalarının ölümü üzerine gelişiyor maalesef.

Bu süreçte insanlar arası temasın en aza indirilmesi çok önemli. Bu nedenle dünya genelinde insanlar devletlerin çağrılarına gerek kalmadan evine kapanıyor.

Bunun doğru olduğuna ben de inanıyorum. Hasta olma ihtimalini düşünerek, başkasına bulaştırmamak çok ama çok önemli ve ahlaki bir davranış. Alınabilecek en ucuz ve kolay önlem bu zaten.

Ama şunu unutuyoruz sanırım. Bazılarımız evde kalabilecek gücü kendimizde bulabiliyoruz. Kıyıda köşede belki bir miktar paramız var, maaşımız ve akarımız var.

Peki bulamayanlar ne yapacak?

Mesela  işçiler, çalışmak zorunda kalan emekçiler ne yapacak?

İşe gitmeyecek mi?

Gitmese maaş alamayacak ve dolayısıyla aç kalacak.  Bir tır şoförü kendi sosyal hesabından şunları söylüyor. “Çalışırsam virüs kapacağım, çalışmasam açlıktan düşeceğim. Sizce ben ne yapmalıyım?”

Virüse rağmen hayat devam ediyor, devam etmeli de. Ama ben evde kalıp, işçi çalışıyorsa bu işte bir sakatlık var.

Fırınlarda insanlar çalışıyor, kargolarınızı insanlar getiriyor ve en önemlisi çok sayıda insanın hiçbir işi ve geliri yok.

Yani hayat bir yönüyle devam ediyor, bir yönüyle de virüs bulaşmadan duruyor.

Biz kendimizi eve kapatırken, birileri mecburen ölümü göze alıp, üretmeye devam ediyor.

Peki bu işten ne anladık?

Virüs çalışanlara bulaşmıyor mu?

Neyse diyemiyorum, bu tarafı ele alıp, bir çözüm üzerine kafa yormak gerektiğini söylüyorum.

Virüs hızla yayılıyor, bu gerçeklik ortada.

Bu nedenle evde kalacağız, kalmalıyız da.

Ama bu zor günlerde en önemli ahlaki değer olan dayanışma fikrini de unutmamalıyız, dayanışma ruhunun ölmesine de müsaade etmemeliyiz. Hiçbir geliri olmayanların durumunu göz önüne almalıyız.

Çünkü insandan dayanışma ruhunu alırsan, geriye et yığını dışında bir şey kalmaz. Elindeki ekmeği bölüşmeyi bilmeyen, daha büyük fedakarlıklar yapmayı hiç bilmez.

Toplum dayanışma ile ayakta kalır, dayanışma duygularıyla yaşar.

Basına yansıdı, bir çoğumuz okudu, izledi.

Evde corana testi yapma meselesi.

Düşünün milyonlarca insan panik halde, hastanelerde kit sıkıntısı var ama bazıları içinde bulunduğu konumun avantajlarıyla, evinde corana testi yapıyor ve bunu sosyal medyaya servis ediyor. Bu görüntülerin yayınlanmasında bir sakınca görmüyor, hatta bir övünç meselesi haline getiriyor.

Şimdi buna ne demeli, nasıl bir izahat yapmalı?

Bu toplumla alay etmek değil de, nedir?

Bu virüsten kaçmak pek kolay olmayacak. Ama sonuçta bir yerde virüs hızını kaybedip, dünya eski haline dönecek. Belki değişerek, belki büyük alt üst oluşlar yaşarak bir yere oturacak. Sonuç ne olursa olsun, insani değerler korunmalı ki, gelecekte birbirimizin yüzüne bakabilelim. Zor günlerde insanları yalnızlaştırıp, kendinizi kurtarmaya çalışırsanız, gelecek kimse için iyi bir fotoğraf ortaya çıkartmaz.

Dolayısıyla “evdekal” sloganını sonuna kadar destekliyorum ama bireysel kurtuluşa da inanmıyorum.

Bu salgını insanlar, toplumlar, ülkeler, cinsler,kültürler,inançlar,sınıflar,ötekiler, berikiler bir dayanışma içinde yenebilir.

Çünkü kurallara uymayan tek birimiz olsak bile, bu virüs kendine yayılma alanı bulur.  Nihayetinde vakalar bunu gösteriyor.

Mesela sınırların delik deşik olduğu bir ülkelerde salgını nasıl durdurabilirsiniz ki?

İnsanlar ölümüne sınırlara akın ediyordu birkaç hafta önce, unuttuk mu?

Sınırlara dayanan milyonlar buharlaştı mı? Onların kaldıkları yerler, barınaklar,kamplar ne durumda bilen,duyan var mı?

Hepimiz biliyoruz ki sorunların kaynağında tek başına virüs yok. Bizim dünyayı yönetememe beceriksizliğimiz sonucu bu noktadayız. Kaynakları kişisel egolarımıza ayırıp, toplumu unuttuğumuz ortada.

Virüs, var olan bir gerçekliği hepimizin gözüne soktu.

Mesela, en gelişmiş radarlar virüsü durdurmuyor, uzay araçları, gelişmiş silahlar virüsü korkutamıyor, patriotlar virüsü havada yakalayıp, yok edemiyor. Siyasal argümanlar, ideolojik kurumlar virüsü yok edemiyor.

Neyse fazla uzatmaya gerek yok.

Evde kalalım ve kesinlikle içimizdeki toplumsallığı öldürmeyelim. Bilelim ki bu salgın bir gün bitecek. Tekimiz kalsak bile toplumsallık bize her zaman lazım olacak.

Çünkü dünya bencillikle, bireysellikle güzelleşmiyor.

Bu nedenle bu zor günlerde dayanışma duygunuzun ölmesine izin vermeyelim.  Alabildiğince kendimizi koruyalım ama kendimizin dışında da korunmayı hak eden milyonları unutmayalım.

Artık aynı gemideyiz. Birimizin hatası, herkesin ödemesi gereken bir hesap çıkaracak. Dayanışma ile bunu atlatabilir, ekmeğimizi paylaşabiliriz.

Dipnot: MuratHan Mungan’ın Telli Telli adlı şiirinden alıntıdır.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s