Kıyıya uzak coğrafyanın insanı için deniz hep bir hayaldir. Uzak, ulaşılmaz ve esrarengiz bir hayal. Hep ulaşılmaya çalışılan, ama hiçbir zaman ulaşılmayan bir rüya gibidir.
Düşünemediğin kadar bir su kütlesi ve gün yirmi dört saat suyun dövdüğü bir kıyı ve dalgalardan oluşan bir melodi. Zaman zaman süt liman, zaman zaman çıldırasıya bir homurdanma.
Deniz bir mıknatıs gibi hayatı çeken ama bir çöl gibi insanı yakan, yıkan bambaşka bir dünya, kendine has, kendi başına buyruk.
Biraz tuzlu, belki kıpkızıl bir akşam ve insana sonsuzluk hissiyatı veren bir gökyüzü ile yek vücut olunca bir seramcam.
Bir çöl gibi sonsuzlukta kızıllaşan ve iki zıt öğeyi birleştiren şiirsel bir tablo gibidir. Renklerin renk değiştirdiği, mavinin kızıllaştığı ve çöl rüzgarlarının suyu yalayıp, kıyıya ulaştığı bir derya.
Deniz ve çöl.
Zıtlığın en tepe noktası ve ayrık iki dünya.
Foto:Şeyhmus Çakırtaş
İki karşıt coğrafik öğe şaşkın ifadelerde yan yana gelir ve kimi zaman birleşir.
Kıyıda yaşayanlar çölü, çölde yaşayanlar denizi olağanüstü ama yaşanmaz bilir.
Oysa her ikisinin de düşüncesi eksik ve temelsizdir. Denizin kendine göre olağanüstü bir güzelliği ama zorlu tarafı varken, çöl uçsuz bucaksız kum tepelerinde olağanüstü bir yaşamı barındırır.
Deniz engin, uçsuz bucaksız su kütlesiyle şeffaf bir yaşamı, çöl ise altın sarısı kumdan kapalı bir yaşamı barındırır.Issızdır, kilometrelerce tek bir ağaç bile bulunmaz. Deniz gibidir yani. Tek bir ağaç, denizde sığınacak bir ada misali, değerlidir.
Foto:Şeyhmus Çakırtaş
Neyse ki ben deniz ile çöl coğrafyasının arasında, yeryüzün “Bereketli Hilal” denilen Mezopotamayayım.
Denize de yabancıyım, çöle de.Ne uzak, ne yakın. Denizin esintisinden yoksun, çölün yalnızlığından ırak.
Ben Fırat ve Dicle’nin nazlı seher yellerinde saklı dağ havasının coğrafyasıyım. Tatlı su kültürünün, kadim geçmişin döl yatağında bir sıkışmışlık coğrafyasında denizin maviliğini seven ama çölün altın sarısı rengini de hayatından silmeyen bir kara parçası.
Pixabay
Bir sentezin ürünüyüm. Bir elim güneşin doğduğu, yükseldiği doğuda, diğer elim batının deniz kokan rüzgarında. Bir sentezim ben.
Doğu ile Batı’nın sentezi.
Bu nedenle hangi yön ve hangi yeryüzü şekline yolculuk yaparsam yapayım, önce seslere kulak kabartır, sesini dinlerim kültürlerin, inanç ve duyguların.
Pixabay
Çöl derin bir sessizlik barındırır. İnsanda yalnızlık hissi uyandıran, korkunç bir sessizlik.
Deniz ise dalga sesidir. Geceyi parçalayan, insanda duygu depreşmesi yaratan bir sestir.
Biri sessizlik içinde yaşamı ilmik ilmik örer, diğeri büyük bir gürültüyü romantik bir melodiye dönüştürür.
Deniz dalganın sesinde, bütün çağların cazibesidir. Çöl ise derin bir sessizlik ve kadim bir dinginlik, göç ve güç odaklarının savaş alanıdır.
Deniz sesini dinletir,çöl ise sessizliğinde kaybeder insanı. Dalgalar bazen usulca, bazen deli dolu bir güçle kıyıya ulaşır. Usulca gelip, usulca giden dalgalar dinginliğin ifadesiyse, çöl derin sessizliğin simgesidir.
Şeyhmus Çakırtaş
Kahverengi ve som sarı bir rengin içinden gelip, deniz mavisinde umuda kürek çekmek, şiirler okumak dalgaların sesinde, görmek deryayı balıklarla birlikte ve yağmurda sırılsıklam olmak ve yeniden som sarı rengin uçsuz bucaksız sonsuzluğuna, sessizliğine dönebilmek belki de en büyük bahtiyarlıktır.
Hem denizi kucaklamak, hem de çölün olağanüstü sessizliğinde kaybolmaktır.
Mesele budur işte.
Pixabay
Kültürler, inançlar, farklılıklar ve insana dair ne varsa kucaklamak ve hissetmektir kalbi duygularla..
Dicle ve Fırat’ın ışıltılı tarihini görebilmek ve denizle çölün aynı sonsuzluğa sahip olduğunu bilebilmektir…
Mesele budur…
Mesele insan kalabilmektir.
Şimdi gözlerim kapalı seyre dalıyorum çölün sessizliğini, deniz dalgalarında kıyıya ulaşan melodileri.
Pixabay
Seyre dalıyorum, gökyüzünün kızıllığının denize yansımasını, seyre dalıyorum çöllerde bulunan kum dağlarına düşen güneşin son ışıklarını.
Ne denizin çölden üstün yanı var, ne çölün denizden geri yanı. Her bir coğrafya kendine has ve kendi güzelliğinde yanar, parıldar…
Tuhaf zamanların,tuhaf kuyrukları hayatın gerçekliği olmaya devam ediyor.. Coranavirüs yüksek düzeyde bulaşıcı özelliği kazanmasına rağmen, mesele banka, hastane, ibadet, spor kuyrukları azalmadığı gibi eski kalabalığını koruyor. Bu gün Antep’in en kalabalık caddelerinde insanlar banka kuyruğunda corana bulaşacağı anı beklediler adeta. Sanırım banka kuyruğunda Corona etkisiz kalıyor!!!
Antep sokakları kendi havasında ve bulaşma riski giderek artmasına rağmen hayat olağan seyrinde devam ediyor . Vaka sayılarında ise artış Türkiye ortalamasının üzerinde… Bu bir şey ifade ediyor mu bilmiyorum.
Hayat bir ömür çalışmaktır. Hele yoksul ve vasıfsız bir insansan ayakta kalmak için ölümüne bir yaşam seni bekler, çalışmak, çalışmak zorundasın. Ne pandemi, ne sıcak , ne de yasak. Hiç biri seni durduramaz. İki kilo soğan, üç maydanoz ve az biraz kabak. Bütün dükkan bu. Üç tekerlekli bir arabanın üstünde satılığa çıkarılan yeşillik. Tümünü toplasan 100 TL etmez. Artık gerisini siz düşünün.
Şair ve yazar. 1950, Siverek doğumlu. İlk ve ortaokulu Siverek’te tamamladı. Diyarbakır Ziya Gökalp Lisesi (1972), Diyarbakır Eğitim Enstitüsü Sosyal Bilgiler Bölümü mezunu. Millî Emlak Müdürlüğünde memurluk yaptı (1976-79). Daha sonra öğretmenliğe geçti. İlk kitabı Acıyla Diri’den dolayı 1981 yılında Diyarbakır’da gözaltına alındı. Ardından Kırşehir’e sürgün edildi. 1999 yılında emekliye ayrıldıktan sonra da, çalışmalarını, hayatının büyük bölümünü -halen yaşadığı- Diyarbakır’da sürdürdü. Türkiye Yazarlar Sendikası, Edebiyatçılar Derneği ve PEN üyesidir.
Şiirlerini 1980 yılından itibaren Türkiye Yazıları, Yeni Olgu, Sanat Edebiyat 81, Yaba, Oluşum, Yarın, Parantez (Almanya), Sanat Rehberi, Varlık, Karşı Edebiyat, Kıyı, Dönemeç, Yazıt, Bakış, Çevren (Yugoslavya), İletişim (Almanya), Evrensel Kültür, Nudem (İsveç), Ayrım, Amida, Mavi Derinlik, Poetikus, Mısralık (Kıbrıs), Eylül, Homeros, Türkü (Hollanda), Tan (Yugoslavya), Kedi, Yaratım, Yeni Biçem, Agora dergilerinde yayımladı. Yeni Ülke, Özgür Bakış, Demokrasi, Yeni Gündem gazetelerinde köşe yazarlığı yaptı. Ürünleriyle “İnsan Hakları-Ekmek Barış Özgürlük” Şiir Birincilik Ödülünü (1989), İsveç Hümanist Enternasyonal (Efos Universal Culture House) Şiir İkincilik Ödülünü (1992), Suç Duyurusu adlı eseriyle Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülünü (1999) aldı.
“A. Hicri İzgören, yaşanılan dünyanın her durumunu şiirine yansıttı. Şiirlerinde duygusallıkla katılık, eleştiriyle hoşgörü, öfke ile dinginlik birbirini dengeler.” (Eray Canberk)
“A. Hicri İzgören, 1980 sonrası şiirimizde, arayışlarını tamamlamış olarak giren, yaralanmış ve kanlı bir coğrafyadan, şiddet içeriği yoğun sözcüklerle, insanlık sevgisi ve onuru yanlısı, olgun, imgeleri ve söyleyişi özgün, izlekleri sürükleyici, akıcı şiirler yazdı.” (Tuğrul Asi Balkar)
“Hicri İzgören’in Suç Duyurusu adlı kitabını okurken ben de şiirin kalbine dokundum. Şiirin saydam kalbine. Hicri İzgören yüksek sesle okunabilen bir şiir yazıyor. Lirik, özgün bir şiir. Yaşadığı coğrafyanın hüzünlü dokusu şiirine sinmiş.” (Betül Tarıman)
“İzgören’in şiirine doğal olarak sinen, Doğu’yu çağrıştıran imgeler, Doğu’yu söyleyen imgelerin, en büyük ve en doğal nedeni Doğulu (Siverekli) oluşundan kaynaklanmaktadır.” (Metin Fındıkçı)
“Hicri İzgören, ilk kitabının yayınlandığı 1981’den bu yana,hemen hiçbir edebiyat çevresine dahil olmadan,her oluşumu,her kuşağı belli bir mesafeden izleyerek oluşturdu şiirlerini. Merkezde olmanın,iktidar ilişkilerinde bulunmanın bir şairde yaratacağı tahribatın farkındalığı mı bu? Yoksa şiiri ile kendisi arasına girecek olan ne varsa dışta bırakma çabası mı? Galiba bunların hepsi.Hem kendisi hem şiiri böylece temiz kaldı.Bunu Hicri’nin kişilik özelliği kadar ilişkilerindeki seçiciliğe bağlamak mümkün..Olaylar,duyumlar,görünümler karşısında kendini korumanın refleksi,gardını almış bir şair olarak görünmesine yol açıyor belki. Özgürlüğü, eşitliği,adaleti ve bireysel vicdanı yaralayan toplumsal yaşamın ağrıları, kanamaları görülür yazdıklarında.En bireysel olandaki toplumsallığı; toplumsal olanda da bireyselliğin devinimini duyumsatıyor. Felsefi dokusu olan bir şiirdir onun şiiri…” (Ahmet Telli)
ESERLERİ
ŞİİR: Acıyla Diri (1981), Sessizliğin Sağnağı (1984), Verilmiş Sözdür (1987), Bedeli Ödenmiştir (1992), Ve Öteki (İlk dört kitabından seçmeler, 1998), Suç Duyurusu (1999), Bebaran (Yağmursuz. Kürtçe çeviri – seçmeler, 2007), Zaman Ayarlı (2012).
DENEME:Sanat ve Hayat (2013), Adres-Siz Mektuplar (2013).
HAKKINDA: Erhan Tığlı / Sessizliğin Sağnağı (Günümüzde Kitaplar, Şubat 1984), Metin Turan / Şiirin Anlattığı (Erdem dergisi, Mart 1990), Ethem Baymak / Çevren dergisi (sayı: 71), Veysel Öngören / Anahtar Sözcük Paylaşmaktır (Demokrasi gazetesi, 3.3.1996), Mustafa Durak / Suskun Şiiri Üzerine (Yeni Biçem, Ağustos 1996), Sabit Kemal Bayıldıran / Edebiyatımızda Şiirler (Varlık, Ağustos 2000), Betül Tarıman / Uzun Bir Çığlıktır Şiir (Cumhuriyet Kitap, 25.11.1999), Mahmut Temizyürek / Suç Duyurusu (Virgül, Ocak 2000), Metin Fındıkçı / Suç Duyurusu (Cumhuriyet Kitap, 31.8.2000), Damar Dergisi – Hicri İzgören Dosyası (Haziran 2007), Sennur Sezer / Hicri İzgören’e Mektup (Evrensel Gazetesi, 6 Haziran 2012), Sennur Sezer / Hicri İzgören’e Mektup (Evrensel Gazetesi, 6 Haziran 2012), Önder Elaldı / Düş Kurun Ezberi Bozun (Gündem Gazetesi, 17.05.2013), Ahmet Telli / Hicri İzgören Şiiri (Damar Dergisi, Sayı 195), Sezai Sarıoğlu / Şiirin Amedli Hicri Takvimi (Yaratım – Ötekisiz Dergisi, Sayı: 1, 2013), İhsan Işık / TEKAA (2006) – Diyarbakır Ansiklopedisi (2013), Kendisinden alınan bilgiler (2014), Necmiye Alpay / Beklediler Gitmedik (Milliyet Kitap,1.1 2014).
Düşlerimi kanatıyor her gece Dudaklarında donmuş gülümsemesi O muhacir evde asılı duruyor hâlâ Yitirilmiş bir arkadaş sureti
Anılar mı yakın bana acı mıdır en eski Bir sağnak yıkasa yaralarımı belki Yumuşayacak gecenin mimikleri ağrılarım dinecek Ya da korunak olacak karanlığın kendisi
Hava su ve toprak kirlendi artık Tuz ve ekmeğe karışıyor yüksek gerilim Yeryüzünün bütün koordinatları Barınacak bir yer arıyor Haritadan silindi yüreğimin meskûn yerleri Her gün kütüklerden aşklar düşüyor hayat Artık ‘ölü sayısı…’ belirliyor gündemi
Fotoğraf benim için bir terapi gibi. Sıkıldığında kendimi sokaklara atar, gözüme ilişen zıt içerikli renkleri, görüntüleri fotoğraflarım. Tek kıstasım hayatın zıtlık kuralına göre kompozisyonun oluşmasıdır. Özellikle ışık ve ters ışık fotoğraf için bulunmaz bir ortam yaratır. Hele bir de ortada zıtlığı destekleyen gölgeler, yansımalar ve eşyalar varsa, fotoğraf harika olur.
Kah bakarsın Adıyaman’da bir emekçisinin sarı sıcakta, içeceği suyun bakır tasında objektifim sabitlenir, bir bakarsın gün sonunda. Belki Antep’in eski hamamlarında, zihinde kalan Antep’in Hamamları adlı türküde renkler ölümsüzleşir. Sonra hayat denilen muammanın ortasında mısır satan gençler kadrajıma girer. Mısırlar güzel, iştah kabartır ama gdo mısırın de tadını bozmuş olduğunu bir dost uyarırken, gün akşama dönüyor. Ve ben corana belasına rağmen, sokaklarda zıtlığın peşinde koşturup, duruyorum. Adana’da çiçeklenen bir tarla kenarında ya da bir köy sofrasında soluklanmak ve dostlarla zamanı kadrajımda dondurmak. Son bir kaç gün içinde spontane çektiğim bir kaç kare…
İnsan yaşadığı sürece arkasında bir takım izler bırakır. Kimisinin izi, karda oluşan iz gibidir, hava ısındı mı kısa sürede yok olur. Kimisinin de izi yıllarca taşa kazınmış bir kitabe gibi durur, asırlarca yerinde kalır, varlığını korur. Kara yazılan, taşa işlenen izler dışında, bazı izler vardır ki sese kazınır, sesle yaşar, sesle geleceğe aktarılır. Gönüllerde yaşar, unutulmaz, zihinlere kazınır. Nesilden nesile sesle aktarılır ve dil döndükçe varlığını sürdürür.
Kürtler bu sesli izleri taşıyanlara dengbej der. Bir nevi kültür taşıyıcı olan dengbejler hayatın bütün yönlerini sesin sihirli namelerine yükleyerek, geleceğe aktarır.
Asırlardır durum böyledir. Söz, söz ustaları olan dengbejler tarafından dokunaklı makamlarda söylenir. Ne ses sistemine ihtiyaç vardır, ne notaya, ne de özel kıyafetlere, törensel anlara. Her şey doğal seyrinde yaşanır ve hayatın içinde varlığını korur.
Çünkü dengbejlik hayatın bütün yönlerini ele alır, aşkı yüreğe nakşeder, ağıtları zihinlere gömer, yiğitlik namelerini dilden dile aktarır.
Dengbejlik geleneğini yazılarında işleyen Mehmet Uzun ”Dengbêj sesi kelam, kelamı kılam, türkü haline getirendir. Tıpkı yazılı edebiyatın ilk Homeros’u gibi.” der.
Evdalê Zeynıkê, Şakıro, Susika Simo, Karapetê Xaço ve Seyitxanê Boyaxçi ve adı sanı duyulmayan yüzlerce kişi dengbejlik geleneğini yaşatarak, tarihsel mirası dilden dile aktararak, bu kadim geleneğin yaşamasını sağladılar.
Bu en eski sanat, insanın işaret dilinden sonra sesi keşfettiğinde hayatlarına girdi ve insanlar yazıyı bulduktan sonra yazılı eserler vermeye başlasalar da, dengbejlik özellikle Mezopotamya’da varlığını sürdürdü.. Binlerce yıllık bir mirasın üzerinde yaşamaya devam etti. Yani yazılı kültürün bağrında dengbejlik varlığını sürdürdü. Bunun siyasal nedenleri olsa da, söz kültürel bir rahim olma özelliğini hiç kaybetmedi. Özellikle de Kürtler için.
Tarih yazıya dönerken, Mezopotamya dengbejlik geleneğini sürdürdü.
Kürt Dilinin yasaklara maruz kalması da işin tuzu biberi oldu, dengbejlik geleneğinin yaşamasına, gelişmesine, sürmesine yardım yataklık etti. Geçmişte ve bu gün hiçbir dengbej eserini yazarak söylemedi, zihinde uzun süre demlenen olaylar spontane söylenmeye başlanır ve belli bir şekil alır. Bunlara şiir demek mümkündür bence. Bu okuma yazma bilmeyen ama en az bir Homeros kadar etkili söz ustalarından birisi de Seyitxan Boyağçı’dır.
Zihinlerde, kulaklarda, yüreklerde buruk bir iz bırakan Seyitxanê Boyaxçi mevsimin en sıcak, en kavurucu gününde, 7 Temmuz 2020 ‘de hayatının son kılamını söyledikten sonra hayata veda etti.
Ölüm döşeğinde bile Têlli adlı destansı aşkı dile getiren, elinde ki tespihi bir ömür düşürmeyen Xalê Seyitxan Boyaxçi yokluk içinde ki hayatını noktalasa da, ölüm haberi kısa sürede bir çok basın yayın kuruluşunda haber konusu oldu. Söz ustası, Xalê Seyitxanê Boyaxçi ve Diyarbakır’lıların deyimi ile “Bûlbûlê Amedê”bir süredir felç olduğu için evinde tedavi olmaya çalışıyordu. Enfeksiyon bütün vücudunu sardığı için de tedavi süreci zorlu ve pahalıydı. Yaşlılığından kaynaklı rahatsızlıkları da enfeksiyona bağlı rahatsızlığa eklenince, evinde yatağında kılam söyleyerek ölümü bekledi demek belki de daha doğru olur.
Bu nedenle Xalê Seyitxanê Boyaxçi geride silinmez bir iz bırakarak, yatağında ebediyete göçtü. Diyarbakır’ın Ergani İlçesine bağlı Lexeri Köyünda başlayan sürüveni, son nefesini verdiği Diyarbakır’da son bulduğunda 87 yaşındaydı.
Nur içinde uyusun.
Ne malı, ne mülkü, ne de sahip olduğu bir tahtı vardı yaşarken.
Yoksulluğu sermayesi, sesi yaşam hazinesiydi.
Her ikisini de bir ömür üzerinden atmadı, sım sıkı sarılarak, hayatını sürdürdü.
Daha çocuk yaşlarda duyduğu her şeyi zihnine kaydetti, ağıtlarla büyüdü, kılamlar topladı yaralı yüreğini dağlayarak, hayata tutundu.
Xalê Seyitxan doğduğunda takvim yaprakları 1933 yılını gösteriyordu, doğduktan 2 yıl sonra annesini kaybetti.. Bocaladı, annesizliğin bütün sancılarını yaşarken, 4 yaşına geldiğinde bu kez babasını kaybetti. Anne baba ölünce hem öksüz, hem de yetim kaldı. Artık dengbej olmak için bütün koşullara sahipti. Yaralı bir yüreği, paramparça olmuş bir hayatı ancak dengbejler kaldırabilirdi.
O da öyle yaptı, Yedi yaşına geldiğinde, annesinin izinde yürüdü. Kendi ifadesiyle annesi de bir dengbejdı… Her ne kadar hakkında bir bilgi olmasa da, kendi ağzında annesinin de bir dengbej olduğunu sık sık söyler.
Kardeşleriyle ortada kalan Seyitxan’ı amcası sahiplenmek zorunda kalır. Seyitxan küçük yaşta amcasının davarlarına çobanlık yapmaya başlar. Çok zor şartlarda anne baba olmadan 15 yaşına kadar köyde amcasının yanında kalır. Ev işlerini görür, hayvanlarına çoban olur. Ama amcasının baskılarına dayanamaz, amcasının evini, kendi evi olarak belleyemez ve 15 yaşında Diyarbakır’da ki hâlasının yanına kaçar ve bir daha köye dönmez…
Daha küçük yaşta yaşadığı ağır travmaların etkisiyle içinde biriken duyguları dışa vurmaya, ağıtsal kilamlar söylemeye başladığında yedi yaşındadır. Çevrede söylenen kılamları ezberler, ağıtları derler ve zihnine kaydeder..
Bütün bunları 15 yaşına kadar sürdü ve kendi başına kaldığında söylenmeye, uzun uzun ağıtlar yakmaya devam etti. Çobanlığı sırasında da ustalaştı ve daha köydeyken sesi dikkatlerden kaçmadı.
Diyarbakır’a geldiğinde, henüz 15 yaşında bir çocuktu ama onun çocukluk dönemi 4 yaşında noktalanmıştı.Çocuklar oyun oynarken, o davarda kendi başına, kurda kuşa yem olmamak için hayat mücadelesindeydi. Bu nedenle 15 yaşında yetişkin ama çelimsiz biri olarak en zor işlerde hayata tutunmaya çalıştı.
Bir süre hamallık yaptı, meyan suyu sattı, daha bir çok iş yapsa da, asıl şanını aldığı ayakkabı boyacılığa başladı. Ve 25-30 yıla yakın bu işe devam etti. Ayakkabı boyacısı iken, belediyede temizlik işçisi olarak çalışsa da, bir süre sonra işten ayrıldı ve boyacılığa devam etti.
Sesi yanık olmasından dolayı, özellikle kılam sevenlerin tercihi haline geldi.
Artık adı Dengbej Seyitxanê Boyağçıydı.
Zor şartlarda hayata tutundu ve hâlasının desteği ve telkini ile evlendi. Evliliği süresince yedi kez baba oldu.
Seyitxan Boyağçi ayakkabı boyacılığı yaparken, aynı zamanda yüreğinde biriken ezgileri de serbest bırakır. Fırça sallarken, sesi titreyerek yükselir, acılar ilmik ilmik örülerek insanlara ulaşır. Asıl onu kitlelere tanıtan Têli Têli adlı aşk destanı olur.. Uzun soluklu bir kılam olan Têli têli imkansız bir aşkın ağıtı olarak yıllar boyu dengbejlerin sesinden Seyitxan Boyaxçı’nın zihnine, zihninden de ses olup, Diyarbakır sokaklarına akar.
Seyitxan Boyaxçi dengbejliği annesinden alır. Kendi söylemine göre annesi de bir dengbejdi, Bu konuda yeterli bilgi olmasa da, birkaç konuşmasında annesinin dengbejliğini vurgular. Ayrıca kardeşi de bir dengbej olarak hayatını sürdürür. Kardeşiyle arasında bir fark vardır. Kardeşi ağaların dengbeji, Seyitxan ise sıradan halkın dengbeji olmayı yeğler. Oysa bir ağanın yanında dengbej olarak kalmış olsaydı, geçimi ağaya ait olacak, ağa istediği zaman odasında misafirlerine, kendisine kılam söyleyecekti.
Ama o içindeki kılamları serbest bırakmayı esas aldı ve köyden ayrıldı.
Ağaların yanında dengbejlik yapan kardeşinin aksine, Seyitxan Boyağçi yaşadıklarına isyan ederek ve başkasının yanında dengbej olmayı red ederek, Diyarbakır’a sığındı.
Ve hayatı boyunca sesine bir bend koymadı, sınır tanımadı, halkının dengbeji oldu. En çok imkansız aşkları dile getirdi, acılarını, elemlerini ifade etti.
Boyacılık yaparken, kılamlarını seslendirir, müşterilerinin gönlüne dokunur ve gerçek bir dengbej olduğunu kanıtlar. Artık herkes Seyitxan Boyaxçıyı tanır ve yerini bilir. Yıllarca Sur ilçesinde Ulu cami çevresinde boyacılık yaparak geçimini sağlayan Xalê Seyitxan artık bir dengbej olarak anıldığında 20 yaşlarındaydı.
Şakiro Diyarbakır’a gelir.
Yılı tam olarak belli olmasa da, gençlik yıllarına denk gelen bir zaman diliminde, dengbejlerin piri olarak bilinen, yüz yılın en büyük nefesi olarak tanımlanan ünlü dengbej Şakiro Diyarbakır’a gelir. O dönemlerde Diyarbakır Sur’da dengbejlerin bir araya geldiği, zaman zaman kılamlar söylediği Hazro’lu Mıhamed’in kahvehane vardı.
Buranın daimi müşterileri kılam dinleyen, dengbej hayranı insanlardı.
Şakiro’nın kahveye gelip, bazı dengbejlerle birlikte divan kuracağını duyunca, Seyitxan Boyağçıyı da kahveye davet ederler.
Seyitxan Boyaxçı
“Ben kim, Şakiro kim? O Serhat’ın soğuk suyuyla büyümüş. Ben onun yanına yaklaşabilir, boy ölçebilir miyim”der, ama çevrenin ısrarlarına da dayanamaz, Şakiro’nın geldiği gün, dengbejler kahvesine gider.
Divan kurulmuştur. Kürtlerin en ağır dengbejleri buluşmuş, şevbuhêrk* başlamıştır. Onlarca beğ, ağa, efendi ünlü dengbejleri dinlemek için kahveye gelmiştir.
O gece bir çok dengbej söz alır, sıra genç Seyirxan’a gelince utana sıkıla başlar söyleme. Söyledikçe çoşar, çostukça söyler.Ünlü dengbej Şakir baştan aşağı Seyitxan’ı süzer ve sorar“Bu ses kimden çıkıyor? Kim söylüyor bu kılamları? Sen ufacık bir birisisin, ama sesin bir çok daha güçlü birisinin sesi gibi çıkıyor.”der.
Şakiro’nun söyledikleri Seyitxan için bir referanstır aslında. O artık dengbejlerin pirinden onay almış, bir nevi dengbejler dünyasına adım atmıştır.
Öksüz ve yetim bir çocuk olarak hayata başlamasının ağır travması ve yoksulluk bütün ömür boyunca peşini bırakmasa da, o sesini günden güne terbiye etmeyi bilir, aç susuz geçirdiği günlerde bile kılamlardan vazgeçmez.
Hayatı boyunca vazgeçmediği başka şeyler de vardı. Biri daha çocukken eline aldığı tespihi, diğeri ise içindeki siteme bir ahenk katan sessiydi.
Her ikisini de hiç bırakmadı, ölümceya kadar korudu. Ölüm döşeğinde kılam söylerken, elinde tespihi vardı.
Boyacılık yaptı, çöpçülük yaptı ama tespih sallamaktan ve kılam söylemekten hiç vaz geçmedi.
Hem de en kritik dönemlerde.
Kürtçe ıslık çalmanın, çarşı pazarda Kürtçe konuşmanın yasak olduğu zamanlarda bile kılamlarını söylemi sürdürdü.
Öldüğünde sitem doluydu, yoksuldu ama dünya genelinde ölümü haber olacak kadar tanınan birisiydi.
Son yıllarını 2007 yılında hizmete açılan Diyarbakır Büyük Şehir Belediyesi Dengbejler Evinde geçiren, gelenlere kılan söyleyen Xalê Seyitxan Boyaxçi acılara daha fazla dayanamayarak hayatını noktaladığında, geride yüzlerce kılam bıraktı. Sesi Diyarbakır sokaklarında, taşlarında, surlarında hala yankılanıyor, yüreklerde buruk bir sevinç olarak yaşıyor.
O da her dengbej gibi yokluk içinde öldü ve son nefesinde sitem ederek, dengbejlere sahip çıkılmasını istedi.
Gerçekten de müzik dünyası için müthiş bir kaynak olan dengbejlik geleneği, sektörü canlı tutarken, kendileri aç ve yoksul bir şekilde hayatlarını sonlandırıyor.
Son yıllarda ölen bütün degnbejler gibi, Xalê Seyitxan Boyaxçı da yoksul öldü ama sesi yedi kıta öteden duyuldu.
21 yy, tarihin en sancılı yüzyılı olarak kayıtlara geçeceğine benziyor. Dünya genelinde yaşanan siyasal tıkanma, corana etkisi, pandemi süreci, toplumlar arasında ki çelişki ve kavgalar, çatışmalar, iç savaşlar; küresel ısınma, yoksulluk, işsizlik, küresel güç çekişmeleri bunalımı daha bir derinleştiriyor, sorunları ağırlaştırıyor, ekonomik krizleri fırtınalara çeviriyor.
Buna kapitalizmin bunalımı demek de mümkün, solun krizi demek de. Her halükarda tespit derin bir krizi işaret ediyor. Dünya iki büyük savaştan sonra en gergin, en kaotik durumu yaşıyor. Özellikle bölgesel sorunlar, küresel problemler ve görülmeye başlanan coranavirüs ve pandemi süreci sorunları daha bir ağırlaştırarak, tarihsel bir krizin yaklaştığını ifade ediyor.
Yaşanan sorunların kaynağında coranavirüs yok ama sorunları ortaya çıkarma ve daha da büyümesinde etkisi olduğu kesin.
Hayat teoriden ibaret değil elbet. Binlerce yıllık deneyim ve gözlem gösteriyor ki, sorunlar ağırlaştığında, söylenen sözler hep eksik kaldığında, krizler daha da derinleşerek insanı etkiliyor, vuruyor, kırıyor.
Görünen o ki,biri çerçeveyi çizmiş, diğeri taşırmış, bir başkası renkleri karıştırmış, renksizleştirmiş, tümden çerçeveyi boşaltmak isteyenler de çıkmış ve sonunca coranavirüs üstüne tuz biber olmuş.Dolayısıyla çinde bulunduğumuz süreçte küresel bir krizin yaşandığı, pandemiyle birlikte küresel yönetimlerin dahil bütün mekanizmaların yerlerde süründüğü aşikâr.
Bu gün internet sayesinde dünya genelinde yaşanılanları çok hızlı bir şekilde öğreniyoruz. Deprem anını canlı izliyor, gökyüzünde hedefine giden füzeleri çayımızı yudumlayarak seyrediyoruz. Okyanusların dibindeki hayatı, uzayın kara deliklerini anlamaya çalışıyoruz.
Daha neler, neler…
Ama bu hızlı değişime denk bir insani dönüşümün yaşandığını söylemek çok mümkün değil.
İnsanlık binlerce yıllık deneyime rağmen, sanki eski çağların ilkelliğiyle yol almaya çalışıyor. Kaba kuvvet, güç ve şiddet hala tek geçerli yöntem.
Çatışmalar bütün hızıyla sürüyor, göç ve göçertme insanlığın en büyük dramı olarak yaşanıyor. Açlık, yoksulluk, hak mahrumiyeti, yasaklar, sağlıksız yaşam koşulları ve pandemi.
Sanki hiçbir uygarlık katmanı geçirmemiş bir dünya ile karşı karşıyayız. Teknoloji alabildiğince gelişiyor ama insanca bir yaşam standartları çağın gerisinde seyrediyor, hatta insani değerler buharlaşıyor.
Çağlar ötesi ilkler, ne devrimlerin anası değişiklikler, ne de yazılı hakların bir önemi yok. Bir çırpıda en uygar olduğunu söyleyen toplumlar bile, birden bire en ilkel yöntemlere dönebiliyor.
Zihniyet tarih sayfaları kadar eski, araçlar yepyeni ve daha bir öldürücü.
Bu gün yeryüzünde ki silahların miktarı, tahrip gücü, parasal değeri akıllara durgunluk veriyor ama zerre i miskal kadar küçük bir virüs dünyayı kasıp kavuruyor.
Yüz binlerce insan hastalığın pençesindeyken, silaha, eğlence sektörüne, kozmetiğe ayrılan paraların onda biri sağlık ve insanca bir yaşam için kullanılmıyor, bilin insanlarına yatırım yapılmıyor. Yeryüzünün refahı, insanın mutluluğu ve doğanın geleceği düşünülmeden projeler yapılıyor, her şey kâr çerçevesine yerleştiriliyor.
Ortalığı kasıp kavuran Koranavirus’in insanlığı düşürdüğü azizliğe bakar mısınız?
Her şey oluruna bırakılmış, sanki basit bir salgınla karşı karşıyayız. Kentler karantina altına alınıyor ama salgınla ciddi bir mücadele yürütülmediği de ortada.Her devlet kendi havasında, kendi gücünde virüsle baş etmeye çalışıyor.
Hani gelişmiştik, hani teknoloji her şeye kadirdi? Hani küresel bir dünya olmuştuk?
Demek yanlış giden bir şeyler var.
Bunca topluluk, bunca filozof ve bunca devlete rağmen insanlar hala virüsten ölüyor, siyasal nedenlerden dolayı açlık çekiyor, işkence görüyor, açıkta yatıyor, barınacak bir yer özlemi içinde can veriyor, açık sularda boğuluyor, hakları için ağır bedeller ödüyor.
Bunca gelişmişliğe rağmen insanların söz hakkı buharlaşıyor, düşünce dünyası çoraklaşıyor, önemsiz bir canlı oluyor.
Uzun lafın kısası tarihte yaşanılanlar görmezlikten geliniyor, iktidar ve erk olmak için her şey mubah sayılıyor.
Dünya genelinde bir tartışma, bir karmaşa.
Süren çatışmalar, anlaşmazlıklar, kavgalar ve ortaya çıkan kaos?
Paylaşılmayan nedir?
Birkaç km toprak mı, yoksa iktidar olmanın nimetleri mi?
Ya da bilmediğimiz bambaşka nedenler mi?
Görünen o ki, eski imparatorluk hayranlığı, kral ve hükümdar olma sevdası bir doktrin olmuş durumda.
Yaşanan kriz bu şekilde aşılmaya çalışılıyor.
Yani daha fazla baskı, daha fazla savaş, daha fazla hükümdarlık. Corana da işin cabası.
Oysa hepimiz biliyoruz ki, insan ve doğa için doğru olan savaşlardan uzak durmak, toplumsal kaynakları tüketmemek, doğaya sahip çıkmak ve salgınlara karşı yek vucut olmak, her kesin rengiyle yaşamasına olanaklar yaratmak.
Ayakları havada laflar gibi gelebilir sizlere. Ama gidilen yol, yol değil. İnsan haklarıyla, varlığı ve benliğiyle var olmalıdır.
Devlet, otorite, yasa, yönetmelik, genelge insanı baskılıyorsa, yaşam koşullarını daraltıyorsa yolun yanlış olduğu açıktır. Rejimlerin adı ne olursa olsun, kıstas insandır, insanın içinde yaşadığı koşullardır.İşin sonunda geniş yoksul kitleler varsa, haklar kısıtlanmışsa ve insanı yaşam koşulları yoksa doğrudan bahsetmek mümkün değildir.
Sonuç olarak ben var olmalıyım, beninle birlikte başkaları da var olmalıdır. Ne kendimi, ne de başkalarını tehlikeye atmamalıyım. Başkaları diye bir şey de yok aslında. İnsanlık var ve kocaman bir aile. Bu ailenin kurtuluşu da herkesin çabasına bağlı.İnsanlık ailesinin yok olması bu koşullarda söz konusu değil ama coranavirüs yayıldıkça bir çok dengenin bozulacağı, yoksulluğun artacağı, işsizliğin korkunç boyutlara ulaşacağı düşünüldüğünde, küresel bir dayanışmanın gerekliliği de ortaya çıkmış oluyor.
Artık dünya gerçekten bir köy kadar küçük.
Çünkü gözden uzak bir hapşırık, herkesi hasta etmeye yetiyor.