İndependent Türkçe’de yayınlanan yazım.…

21 yy, tarihin en sancılı yüzyılı olarak kayıtlara geçeceğine benziyor. Dünya genelinde  yaşanan siyasal tıkanma, corana etkisi, pandemi süreci, toplumlar arasında ki çelişki ve kavgalar, çatışmalar, iç savaşlar; küresel ısınma, yoksulluk, işsizlik, küresel güç çekişmeleri bunalımı  daha bir derinleştiriyor, sorunları ağırlaştırıyor, ekonomik krizleri fırtınalara çeviriyor.

Buna kapitalizmin bunalımı demek de mümkün, solun krizi demek de. Her halükarda tespit derin bir krizi işaret ediyor. Dünya iki büyük savaştan sonra en gergin, en kaotik durumu yaşıyor. Özellikle bölgesel sorunlar, küresel  problemler ve görülmeye başlanan coranavirüs ve pandemi süreci sorunları daha bir ağırlaştırarak, tarihsel bir krizin yaklaştığını ifade ediyor.

Yaşanan sorunların kaynağında coranavirüs yok ama sorunları ortaya çıkarma ve daha da büyümesinde etkisi  olduğu kesin.

Hayat teoriden ibaret değil elbet. Binlerce yıllık deneyim ve gözlem gösteriyor ki, sorunlar ağırlaştığında, söylenen sözler hep eksik kaldığında, krizler daha da derinleşerek insanı etkiliyor, vuruyor, kırıyor.

Görünen o ki,biri çerçeveyi çizmiş, diğeri taşırmış, bir başkası renkleri karıştırmış, renksizleştirmiş, tümden çerçeveyi boşaltmak isteyenler de çıkmış ve sonunca coranavirüs üstüne tuz biber olmuş.Dolayısıyla çinde bulunduğumuz süreçte küresel bir krizin yaşandığı, pandemiyle birlikte küresel yönetimlerin dahil bütün mekanizmaların yerlerde süründüğü aşikâr.

Bu gün internet sayesinde dünya genelinde yaşanılanları çok hızlı bir şekilde öğreniyoruz.  Deprem anını canlı izliyor, gökyüzünde hedefine giden füzeleri çayımızı yudumlayarak seyrediyoruz. Okyanusların dibindeki hayatı, uzayın kara deliklerini anlamaya çalışıyoruz.

Daha neler, neler…

Ama bu hızlı değişime denk bir insani dönüşümün yaşandığını söylemek çok mümkün değil.

İnsanlık binlerce yıllık deneyime rağmen, sanki eski çağların ilkelliğiyle yol almaya çalışıyor. Kaba kuvvet, güç ve şiddet hala tek geçerli yöntem.

Çatışmalar bütün hızıyla sürüyor, göç ve göçertme insanlığın en büyük dramı olarak yaşanıyor. Açlık, yoksulluk, hak mahrumiyeti, yasaklar, sağlıksız yaşam koşulları ve pandemi.

Sanki hiçbir uygarlık katmanı geçirmemiş bir dünya ile karşı karşıyayız. Teknoloji alabildiğince gelişiyor ama insanca bir yaşam standartları çağın gerisinde seyrediyor, hatta insani değerler buharlaşıyor.

Çağlar ötesi ilkler, ne devrimlerin anası değişiklikler, ne de yazılı hakların bir önemi yok. Bir çırpıda en uygar olduğunu söyleyen toplumlar bile, birden bire en ilkel yöntemlere dönebiliyor.

Zihniyet tarih sayfaları kadar eski, araçlar yepyeni ve daha bir öldürücü.

Bu gün yeryüzünde ki silahların miktarı, tahrip gücü, parasal değeri akıllara durgunluk veriyor ama zerre i miskal kadar küçük bir virüs dünyayı kasıp kavuruyor.

Yüz binlerce insan hastalığın pençesindeyken, silaha, eğlence sektörüne, kozmetiğe ayrılan paraların onda biri sağlık ve insanca bir yaşam için kullanılmıyor, bilin insanlarına yatırım yapılmıyor. Yeryüzünün refahı, insanın mutluluğu ve doğanın geleceği düşünülmeden projeler yapılıyor, her şey kâr çerçevesine yerleştiriliyor.

Ortalığı kasıp kavuran Koranavirus’in insanlığı düşürdüğü azizliğe bakar mısınız?

Her şey oluruna bırakılmış, sanki basit bir salgınla karşı karşıyayız. Kentler karantina altına alınıyor ama salgınla ciddi bir mücadele yürütülmediği de ortada.Her devlet kendi havasında, kendi gücünde virüsle baş etmeye çalışıyor.

Hani gelişmiştik, hani teknoloji her şeye kadirdi? Hani küresel bir dünya olmuştuk?

Demek yanlış giden bir şeyler var.

Bunca topluluk, bunca filozof ve bunca devlete rağmen insanlar hala virüsten ölüyor,  siyasal nedenlerden dolayı açlık çekiyor, işkence görüyor, açıkta yatıyor, barınacak bir yer özlemi içinde can veriyor,  açık sularda boğuluyor, hakları için ağır bedeller ödüyor.

Bunca gelişmişliğe rağmen insanların söz hakkı buharlaşıyor,  düşünce dünyası çoraklaşıyor, önemsiz bir canlı oluyor.

Uzun lafın kısası tarihte yaşanılanlar görmezlikten geliniyor, iktidar ve erk olmak için her şey mubah sayılıyor.

Dünya genelinde bir tartışma, bir karmaşa.

Süren çatışmalar, anlaşmazlıklar, kavgalar ve ortaya çıkan kaos?

Paylaşılmayan nedir?

Birkaç km toprak mı, yoksa iktidar olmanın nimetleri mi?

Ya da bilmediğimiz bambaşka nedenler mi?

Görünen o ki, eski imparatorluk hayranlığı, kral ve hükümdar olma sevdası bir doktrin olmuş durumda.

Yaşanan kriz bu şekilde aşılmaya çalışılıyor.

Yani daha fazla baskı, daha fazla savaş, daha fazla hükümdarlık. Corana da işin cabası.

Oysa hepimiz biliyoruz ki, insan ve doğa için doğru olan savaşlardan uzak durmak, toplumsal kaynakları tüketmemek, doğaya sahip çıkmak ve salgınlara karşı yek vucut olmak, her kesin rengiyle yaşamasına olanaklar yaratmak.

Ayakları havada laflar gibi gelebilir sizlere. Ama gidilen yol, yol değil. İnsan haklarıyla, varlığı ve benliğiyle var olmalıdır.

Devlet, otorite, yasa, yönetmelik, genelge insanı baskılıyorsa, yaşam koşullarını daraltıyorsa yolun yanlış olduğu açıktır.  Rejimlerin adı ne olursa olsun, kıstas insandır, insanın içinde yaşadığı koşullardır.İşin sonunda geniş yoksul kitleler varsa, haklar kısıtlanmışsa ve insanı yaşam koşulları yoksa doğrudan bahsetmek mümkün değildir.

Sonuç olarak ben var olmalıyım, beninle birlikte başkaları da var olmalıdır. Ne kendimi, ne de başkalarını tehlikeye atmamalıyım. Başkaları diye bir şey de yok aslında. İnsanlık var ve kocaman bir aile. Bu ailenin kurtuluşu da herkesin çabasına bağlı.İnsanlık ailesinin yok olması bu koşullarda söz konusu değil ama coranavirüs yayıldıkça bir çok dengenin bozulacağı, yoksulluğun artacağı, işsizliğin korkunç boyutlara ulaşacağı düşünüldüğünde, küresel bir dayanışmanın gerekliliği de ortaya çıkmış oluyor.

Artık dünya gerçekten bir köy kadar küçük.

Çünkü gözden uzak bir hapşırık, herkesi hasta etmeye yetiyor.