Bir eski zaman hikayesi

Uzun zaman önce bir hikaye dinlemiştim,  yaşlı, ak saçlı bir bilgeden.  Hikaye bu ya, düşünce dünyamın neresine koyacağımı bilmemiş, öylesine atmıştım zihnimin bir köşesine. Bir gün hatırlayacağımı ve kağıda dökeceğimi bilmeden zihnimde saklamıştım.

Okur yazar olmayan, ama hayatın bütün kıvrımlarına, derinliklerine, acılarına dokunan, yanan, kavrulan bu deli divane içimde kilerini okurcasına “Bir gün anlattıklarımın saçma olmadığını anlayacaksın.” demişti.

Utanmıştım, söylediklerini dinlediğimi daha ciddi hissettirmeye çalışmıştım.

Hikaye bittiğinde hayat beni batıya, hikaye anlatıcısını doğuya uğurladı.

Ben batıya, bilge yaşlı doğuya yürüyüp gitmişti.

Bir hikaye anlatıcısıydı yaşlı bilge. Ömrü yollarda, dağlarda, ovalarda, bey konaklarında, çoban sofralarında, düğünlerde, taziyelerde geçiyordu. Nerede bir topluluk varsa, bilge orada belirir, dinler, anlatır ve tekrar yolluna giderdi.

Hayatı bundan ibaretti.

Bir evi yoktu, derviş gibi yaşardı. Anlatırken gözleri dolar, boğazı düğümlenir, bazen sesi gürleşir, bazen kısık bir sesle seslenirdi dinleyenlere. İster bir kişi olsun, isterse on kişi ruh hali değişmezdi. Hikaye sözcüklerinde canlanır,çağlar öncesine götürürdü insanı.

Bu nedenle adı bilge, yani zana’ya çıkmıştı. Kimdi, nereliydi bilen yoktu.Gerçek adını ne bilen vardı, ne duyan. Bir heybesi, üç beş parça eşyası dışında hiçbir şeyi yoktu. Parayı bilmez, mala önem vermezdi. Tek sermayesi zihninde sakladığı hazinesiydi. Kelimeler ahenkle dilinden dökülür, hiç duyulmayan sözcükler dile gelirdi.

O bir geçmiş zaman elçisiydi ve aynı zaman hayatın aynasıydı. Aşkın derin acısını, savaşın korkunç ıstırabını, yoksulluğun ağır yükünü, açlığın insanı eriten sancısını bilirdi ve bildiğini anlatırdı.

Ne ağa konağı, ne hükmedenin fermanı hikayesini değiştirmez, anlatımlarını bozmazdı. Onun sihri sözcüklerdi, hayat sözcüklerin gizli bağlarında, enerjisinde saklıydı.

Kimisine göre deliydi, kimisine göre akıllı.

O bir söz insanıydı,kimseye benzemezdi.

Anlatırken oturur, susunca yürürdü.

Dağlardan çöllere, çöllerden denize, denizden gökyüzüne yolculuk yapar, yıldızlarla konuşur, çağların ötesinden haber verirdi.

İşte  o bilge, isimsiz derviş yıllar önce şöyle anlatmıştı bir hikayesini kulaklarıma.

“ Unutma bunları. Bir gün kandilsiz kalırsan, zihnindeki ışığı harekete geçir. Gitmek istediğin yolu aydınlatır, ufkunu açar. Sanma ki saçmadır hikayeler. Gün gelir, anlatılan senin hikayen olduğunu görürsün.”

Hikayeleri anlamak için zaman ve sabır gerekli.

Her şeyin olgunlaşma zamanı var, bunun için sabır gerekli.

Zamanın ve sabrın varsa çok şey görürsün, imkansız olanları duyar, belki  yaşarsın da.

Sonra başlardı soluksuz anlatmaya.

“Zamanın birinde, dağların arasında, deniz havasında, çöl kumunda hüküm süren bir ülke varmış.

Bir yanı cennet, bir yanı cehennem. Nehirleri cennetten, ateşi cehennemden. Dağları sedir ağaçlarından, ovaları bahar çiçeklerinden bir ülke.

Her dilden, her dinden, her kültürden kavmin iç içe yaşadığı bir eski zaman ülkesi.

İnsanları tarımla uğraşır, hayvancılık yaparak, demir döver ve buğday yetiştirirlermiş. Bir de kitap yazan bilgeleri varmış bu ülkenin. Taşlara, derilere ve kağıda yazarlarmış dertlerini, sevinçlerini ve gelecekle ilgili düşüncelerini. Gel zaman, git zaman bir huzursuzluk baş göstermiş koca ülkede. Kimse ne olduğunu anlamamış, halktan alınan vergiler her yıl biraz daha fazlalaşmış. Yetiştirilen buğdayın büyük kısmı, beslenen hayvanların, dövülen demirin  çoğu vergi olarak toplanmaya başlanmış.

Kimse anlamamış ne olduğunu. Sorular, sorular, sorular peş peşe dizilmeye, meydanlarda konuşulmaya başlanınca, halk arasında ki homurtu ta hükümdarın kulağına kadar gitmiş.

Halkın homurtusundan rahatsız olan hükümdar, çağırmış danışmanlarını. “Nedir bu homurdanma, halk isyan mı ediyor?” diye sormuş.

Her danışmanı bir düşünce belirtmiş ve hükümdara değişik yollar önermişler.Kimisi başka kabile ve devletlerin parmakları var bu işte demiş, kimisi hükümdarı sevmeyenlerin etkisinden dem vurmuş.

Çözüm olarak kimisi vergileri artıralım, kimisi konuşanın dilini koparalım, kimisi askerlerin sayısını fazlalaştıralım demi.

Bir başka danışman ise kitapları toplayalım demiş, ne çıkıyorsa kitap okuyan kaçıklardan çıkıyor. Ellerinde ki kitapları toplayalım işler rayına girer. İpsiz, işsiz kişiler kitap okuyor, çevresini zehirliyormuş demiş ve başta hükümdar olmak üzere devlet erkanını ikna etmiş. Hikaye bu ya, hükümdar da inanmış bunlara. Ve kitapları yasaklayan fermanını yazdırmış acele.

Bundan böyle kitap okumak yasaklanmıştır. Bütün kitaplar yakılacak, kitap bulunduranlar cezalandırılacaktır.

Halk şaşkın, ahali huzursuz,ülke bir baştan başa homurdanıyor.

Kitapların yasaklanması en çok bilgeleri, lokman hekimleri, gökyüzünü okuyan dervişleri etkilemiş. Kimisi dağlara çekilmiş, kimisi çöllere.

İzole bir hayat yürütmek için gözden ırak olmayı çare olarak görmüşler. Bilgeler derin düşüncelere dalmışlar. Kimisi terk etmiş yaşadığı kentleri, kimisi sığınmış dağların kuytularına. Ormana çekilen olmuş ve kendinden kaçan.

Sonunda fermandan kaçanlar kalabalıklaşmış. Ormanın derinliklerinde bir araya gelmişler. Bir hal çare için günlerce düşünmüşler ve karara varmışlar.

Karara göre, her bilge kendisine bir kitap seçecek, adını terk edip, kitabın adıyla anılacak ve kitabın bütün bilgilerini zihnine noktası noktasına kazıyacak.

Başlamışlar kitaplarını okumaya, zihinlerine kaydetmeye. Böylelikle söz ustası bilgeler çıkmış ortaya.

Hükümdar ise meydanlarda kitapları yakmaya devam etmiş. Zamanla kimsenin evinde kitap , yazı adına bir iz kalmamış.

Taşlara kazınan kitabeler bile silinmiş, tahrip edilmiş.

Böylelikle ülkesinde süren homurdanmanın biteceğini düşünmüş hükümdar ve çevresi.

Çarşı Pazar dolaşmış, tebdili kıyafet mekanlara girmiş, bilgelerin evlerine bir yolcu gibi konuk olmuş.

Kitaplardan tek bir sayfa bile görmeyince, rahatlamış.

Ve Sarayına çekilmiş.

Az zaman, çok zaman sonra çarşı pazardan, dağlardan, çöllerden anlatıcılar peyda olmuş.

Denilir, anlatılır ki bunlar Mezopotamya hikaye anlatıcılarıdır.

Her biri bir ölümsüz eser taşır zihinlerinde.

Homeros’tan, Zerdüşt’tan, Nuh’tan, İbrahim’den…

Fotoğraf: Sedat Kıran

Ülke kitapları yasaklayarak, yakarak kendi içinde yaşadığı homurdanmanın azalacağını düşünmüş olsa da , homurdanma ne azalmış, ne de konuşulanlar.

Bir de hikaye anlatıcı bilgeler belirmiş köşe başlarında.  Heybelerinde kuru ekmek, zihinlerinde onlarca kitap. Kitaplar, kitabeler de yazılmaya devam edilmiş, gizliden gizliye.

Hikaye bu ya, kitaplar hikaye anlatıcıların dillerinde hayat bulmuş, gizli mabetlerde yeni kitaplar yazılmış ve yeryüzü yazının gölgesinde şekillenmiş.

Ama kitap meselesi hep tartışmalı olmuş, yasaklar 21 yy’da bile hükümdarların en büyük kozu olmaya devam etmiş. Ne demişti bilge divane:

“Bu senin hikayen,unutma”

Şimdilerde kitap her yerde, durakta bile kitap var. Ama sanırım eski zamanlardan daha karmaşık ve daha bir yasaklı. Sosyal medya, basın yayın ve bin bir yayın kitaba giden yolu gösteriyor ama yol daha uzun ve oldukça dikenli.

Yani hala kitaplar, ilk çağlarda olduğu gibi hala kilit altında ve belki bir yerlerde  fırınlarda yakılmakta.

Dedim ya, bu bir hikaye.

Binlerce yıllık zamana rağmen,  varlığını sürdürmüş bir hikaye…Şimdilerde ise her şey kontrol altında, her şey açık, her şey şefaf ama her şey birilerinin kontrolünde.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s