Bir Ankara Güncesi

Evliya Çelebi’nin gezi notlarında belirttiği bağlarıyla ünlü, Yıldırım Beyazit dönemine kadar adı üzüm diyarı anlamına gelen  Engürüye* olan Ankara, benim için güzel anıları olan bir kent. Zaman zaman ziyaret etme ihtiyacı duyduğum yerlerden biri. Dostlarım , arkadaşlarım ve zaman zaman yazıştığım, yüz yüze görüşmek istediğim insanlar var. Bir albenisi, çekim gücü olan kentlerden biri. Kışı kasvetli geçen, karla güzelleşen, bozkır ortasında  Hitit Güneşinin sıcaklığında ısınan bir kent.

Ankara’y,ı ilk kez  liseyi bitirdiğim 1985 yılında ziyaret etmiştim. Engürü ismi de o yıllarda aklıma takılmış, adı bana hep tanıdık gelmiş, zihnimde farklı çağrışımlar yapmıştı.IMG_9556.JPG

O gün, bu gün çok sık olmasa da gidip gelirim,  fırsat buldukça  da kendimi sokaklarına atar, kalabalığına karışır, kasvetli ilişkilerine tanıklık ederim.

Üniversitelerindeki  gençlik kokusunu içime çeker, entelektüel yapısına el sallar, rant kokan yemekli buluşmalarına, iktidar oyunlarının dışa yansıyan izlerine dalar, pahalı takım elbiseler içinde bir kibir abidesine dönen küçük insanlara rastlar, bazen bunalır, kendimi zor bela parklarına atarım.

Ne de olsa başkent. Her türlü insana denk gelmek mümkün.DSC_4131.JPG

İktidar, muhalefet, siyaset , ihale, nüfuz, entrika ve ötekileşen bir çok şey Ankara’da.  Darbelerin ayak seslerini, tank paletlerinin izlerini görür, irkilirim. Yükselen gökdelenler arasında kaybolan demokrasiyi arar,  Kızılay’da kalabalığın akıntısına kapılırım.

Lafı uzatıyorum sanırım. Kendimi çok çabuk Ankara’nın havasına kaptırdım. Çok çalan, çok söyleyen ama aynı havayı tekrarlayan  bir nakaratın girdabındayım.IMG_9560.JPG

Girdaptan kurtulmak için hemen çark ediyor, Yüksel Caddesi’nde kendime geliyorum.

Hava soğuk, kalabalık sanki biraz azalmış…

Kış mevsiminin etkisinden mi ne?

Oysa buralar cıvıl cıvıl olurdu. Gitar çalanlar, kitap satanlar, küçük öteberi pazarlayanlar buharlaşmış,  sokakta sanki derin bir kaygı, sessizlik durgunluk baş göstermiş. Solcuların uğradığı meyhaneler de tenhalaşmış.trt haber.jpg

Tek iyi değişim, 2017 Mayıs’ında  etrafı dikenli tel ve bariyerlerle kapatılan İnsan Hakları Anıtı’nın bariyerleri kaldırılmış. Büyük gelişme. Buna sevinmek mi gerekiyor, yoksa …

Bilmiyorum, karışık bir durum.

Bariyerler kalkmış ama Yüksel’de polis yoğunluğu  devam ediyor.

Adım başı polis dersem abartmış olurum. Her köşe başında insanları süzen gözlerle donatılmış. Canlı cansız gözler, gelip geçenlerin yine gözlerinden düşünceleri okumaya çalışılıyor.

Tabii arada bir dijital GBT’den  geçmek de günlük yaşamın bir parçası haline gelmiş.DSCF5902.JPG

Kalabalıklar arasında dolanıp, duruyorum.  Gelip gidenler, memurlar, yolcular, hastalar hepsi ama hepsi  Kızılay’ın ara sokaklarında bir şeyler arıyor. Kimisi uzak illerden gelmiş, kimisi yanı başındaki yerleşimlerden. İş takip edenler, ceplerinde yüksek rakımlı tepelerin kartvizitlerini taşıyanlar, yabancı misyon şefleri, öğrenciler, işçiler, mülteciler, işsizler hepsi bir karmaşanın düzeninde dolanıp duruyorlar.anadolu ajansı.jpg

Türkü, Kürdü, ve Arabı bir keşmekeşlik içinde zikzaklar çizip, duruyor. Yabancı uyruklu olanları da unutmamak lazım. Suriyeliler diğer illere göre çok belirgin değil ama nüfusları az değil yani. Ağır işler, temizlik ve restoranlar kayıt dışı uyruklularla dolu. Bu nedenle de, Ankara’da küçük bir Ortadoğu beliriyor.

Kitap evlerine dalıyorum kendiliğinden. En sıcak yerler oralar. Değişik insanlar var.  Herkes zihin dünyasına uygun kitapları inceliyor, bakıyor, fiyatlarını kontrol ediyor.

Kitapların çok pahalı olduğunu belirtmek gerekiyor . Her şeyin ateş pahası olduğu bir dönemde kitapların pahalı olması kaçınılmaz bir sonuç olarak açıklansa da, kitapların biraz daha ucuz olması gerekiyor diye düşünüyorum.   Bu hem korsan kitap basımının önünü almış olur, hem de okuma oranını yükseltir.

Fiyatlar yüksek olmasına rağmen kitabevleri kalabalık. Meraklı gözler, araştıran zihinler, sorgulayan beyinler kitapların ışıltılı dünyalarına dalmış durumdalar. Okuma oranının giderek düştüğü bir dönemde  bu kalabalık kesinlikle iyi.

Kitapların albenisi artmış, baskısı güzelleşmiş ve kalite yükselmiş. İçerik üretme konusunda da bir sıçrama var sanki. Yine de emin değilim. Kimilerine göre geriliyor, kimilerine göre ilerliyoruz.

O, insanın durduğu noktaya bağlı.DSC_4126.JPG

Dijital çağda her şey içerik konusu olmuş durumda. Sosyal medya mesajlar, havadan sudan konular bile kitap halini almış. Hatıralar, sevgiliye yazılan şiirler, acılar ve katmerleşmiş sancılar kitapların sayfalarına yansımış. Araştırma ve bilimsel kitaplara ilgi az, daha çok roman ve öykü kitaplarına karşı bir yönelim var gibi.

Kırılmış bir şişeden sızan mürekkebin, kağıtta yarattığı leke misali; gerçeklik kitapların sayfalarında, satır aralarında gizlenmiş bir vaziyette keşfedilmeyi bekliyor.

Yani kitaplar insan yüreğine dokunuyor , gelecekten haber veriyor, umut pompalıyor.

Bu bile tek başına önemli.

Kalabalığı, kitabevlerini, Yüksel Caddesi’ni kendi haline bırakıp, Sahaflara doğru yol almaya koyulurken, İnsan Hakları Anıtı’nın önünde, pankart açan, daha doğrusu açmak için fırsat bekleyen birileri göze çarpıyor. Onlar anıtın önünde  belirdiği gibi, polislerin de hareketlenmesi anında  gerçekleşiyor. Eylemciler polisleri, polisler pankart açabilecek kişileri kolluyor. Kim hızlıysa kazanan o olacak.

Kazanan dememe bakmayın, hızlı davranıp, pankart açan eylemciler,  pankart açma yarışını kazanıyor ama  izinsiz gösteri yapmaktan aynı hızla gözaltına alınıyor. Özellikle de KHK ile işlerini kaybedenler, bütün  baskı ve yasaklara rağmen seslerini duyurmaya çalışıyorlar. Zaman zaman dayak yeme pahasına da olsa, KHK mağdurları az da olsa seslerini yükseltiyor.

Bu hengameyi geride bırakıp, sahaflara yürüyorum.

Ne aradığımı ben de bilmiyorum. Farklı ama bir o kadar da günümüzü anlatan, felsefi ama tarihsel gerçekleri yansıtan, akıcı bir dili olan ve beni alıp götüren bir kitap arıyorum. Yazarını bilmiyorum, adını hatırlamıyorum, konusunu çıkaramıyorum.

Bir bilinmezliğin kitabını arıyorum aslında.

Sahaflar daha çok bin bir çeşit sınav kitaplarına yönelmiş durumda. Eski canlılığı yok ya da bana öyle geliyor.

Ama hala sahaflarda nitelikli ve ucuz kitap bulmak mümkün.

Havanın soğukluğu burada daha bir yakıcı.  Rüzgâr dört yönden esiyor.

Yani Ankara kış, kıyamet…

İnsanın içini üşüten soğuk durduruyor beni.

Ankara’ya hoşça kal demeden, dümeni çeviriyorum farkında olmadan. Ankara güncesi sahaflarda kendiliğinden noktalanıyor.

Ayaklarım beni Ankara’dan başka yerlere taşımak istiyor.

Kendimi otobüste buluyorum. Elimde bir dostun hediyesi olan “Tüfek, Mikrop ve Çelik.” kitabı,  vakit gece yarısı.

Ankara uğultular içinde, kasvetli bir hava, uykusuz geçen zaman ve sabaha akan gece bitmek üzere.

Kaynakça :http://www.hasancelik.web.tr/Yayinlar/123.pdf

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s