Uzak bir kentin anatomisi…

Birkaç yıl önce, 2013 yılı Ağustos ayında, Van Bahçesaray yani Miks’e yaptığım gezi bende unutamayacağım anılar bıraktı.

Müthiş keyif aldım, doğanın harika yönlerini, insana huzur veren kesitlerini görmenin mutluluğuna eriştim.

Yıllarca televizyonlardan, gazete ve dergilerden duyduğum, okuduğum ve  bu nedenle içimde şiddetli bir görme isteği beslediğim Bahçesaray’a gidememenin ezikliğini yaşıyordum.

Özellikle kışın kapanan yolları, yağan metrelerce kar ve olağanüstü doğası beni hep kendisine çekiyordu ama bir türlü ziyaret etme fırsatı bulamıyordum.

Her seferinde bir engel çıkıyor ve ben Bahçesaray’ı başka bahara bırakıyordum.

Nihayet 2013 yılının siyaseten de ılıman ikliminden yararlanarak, Bahçesaray’a gitmek için Van’a doğru yola çıktım.

Van dağlarla çevrili kadim bir yerleşim yeri. Bin bir çiçekli dağları, toplumsal yapısı ve yeryüzü şekilleri insanda hayranlık uyandıracak cinsten. Rakımı yer yer 3000 metreyi aşıyor. Bu nedenle yollar sarp geçitlerden, uçurum ve dağ yamaçlarından kıvrıla kıvrıla ilerliyor. Kimi zaman yüksek yaylalarda düzlükler yol boyunca insana eşlik ediyor, kimi zaman güneşi engelleyen devasa kayalar göze çarpıyor.

Van merkezden başlayan ve bir saatten fazla süren yolculuktan sonra Van Çatak yönüne doğru uzanan karayolundan sağa dönen Bahçesaray yolu, giderek engebeli bir coğrafyanın içine doğru ilerlediği, rakımın da yükseldiği gözlenir.

Buradaki dağ dokusu o kadar görkemli ki, etkilenmemek, şaşırmamak elde değil.

Hele ömrünün büyük bölümünü 600-700 metrelik rakımlı ovada geçiren benim gibi birisi için 3000 metre yükseltinin olağanüstü gelmesi normal sayılır.

Gözlerim dağlarda, yüksek yaylalarda doğanın bin bir güzelliğinde kaosu yaşarken, araba hızla derin vadilere doğru ilerlediğinde, korkunç sayılabilecek bitmez virajlara, uçurumlara girdiğimizde korkmadığımı söylersem yalan olur. Yol baş aşağı ama yılan kıvrımına benzeyen bir şekilde ilerliyor.

En tepede durup, aşağılara bakıldığında insan ürküyor ve bu virajların kışın nasıl aşıldığını düşünmekten kendini alamıyor.

Araba düşük viteste ilerlerken, çobanlar yamaçlarda koyun otlatıyor, kadınlar beriye gidiyor, bazıları da kış için tırpanlarla ot biçiyor.

Koçer bunlar. Yazın bu yaylalarda konaklar, kışın daha sıcak yerlere göç eder. Bir döngünün peşinde o dağ senin, bu yayla benim dolaşıp, dururlar.

Çadırlarda ömürleri geçer, sade yağ, otlu peynir, süt, bal,katıksız kavurma ve ceviz sofralarının ana menüsüdür. Malum ve zorunlu nedenlerden giderek sayıları azalıp ve  yerleşik hayata geçseler de, Koçerlik hala Van ve yöresinin vazgeçilmez yaşam biçimi olarak sürüyor.

Zaman zaman doğanın ürkütücülüğü ve güzelliği karşısında viraj başlarında durup, etrafı izlesek de, yola devam ediyoruz. İlk durak, dağlardan fışkıran ve kar beyaz akan Misk Çayına can veren gizemli su kaynağı.

Burada mola veriyoruz. Bir mağaranın kenarında, insan yüzüne üfleyen serinlikte duraklıyoruz.

Bir mağaradan fışkıran ve Misk Çayını oluşturan ve oradan daha da beslenerek Dicle Nehri’ne katılan bu su, aynı zamanda Bahçesaray’a  can veriyor. Yörede bu suya Ser Kahni adı veriliyor. Kaynağını dağlardan alan, mağaranın içinde kaynayan ve mağara çıkısında süt gibi akan, köpük köpük beyazlaşan harikulade bir su.

İçi bir hayli büyük olan, Mağara  yüksek dağların eteklerinde bulunan ve İskender Kalesi olarak da anılan yükseltinin yamacında yer alıyor. Miks’e 10 kilometre uzaklıkta yer alan bu olağanüstü su kaynağı, dağlarda biriken bütün kar sularını sanki bu mağaraya topluyor ve bembeyaz köpükler içinde çay olup, Dicle’ye karışmak üzere buradan yola çıkıyor.

Suyun içimi hem hoş, hem yumuşak ve hem de buz gibi.

Mağaranın içinde biraz oturuyoruz. Oldukça nemli olan mağara bir oksijen deposu. Kayalarda sarkıtlar ve yer yer erimeler oluşmuş. Bu gösteriyor ki mağara çağlar ötesinden gelen bir yapıya sahip.

Suyun dışında, etraf olabildiğince hareketsiz. Bizim gibi birkaç kişi dışında, ortalık sakin, doğa ıssız, sessiz ve kimsecikler yok.

Mağaradan kaynayan Ser Kahni girdaplar oluşturarak, oldukça berrak bir  çaya dönüşerek yol boyunca Bahçesaray’a doğru akıyor.

Su üzerinde yapılan tahta köprü ve suyun gücünden eriyen, kaygan hale gelen taşlar insanı eski zamanlara götürüyor.

Seyrine doyum olmasa da, ayrılmak zorunda kalıyoruz. Yorgunluğumuz bir avuç buz gibi suda yok oluyor, daha zinde olarak yolumuza Miks’e doğru yol alıyoruz.

Yol boyunca berrak akan çay bize eşlik ediyor.

Bahçesaray yani Miks biraz daha derin bir vadinin içinde. Etrafı dağlarla çevrilmiş. Çayın çevresinde yükselen ağaçlar ve evleri görünmez kılan bahçeler olağanüstü bir görüntü oluşturmuş. En çok da ceviz ağaçları göze çarpıyor. Evler genellikle iki katlı ve kevgir taş yapılar.

Yeni ve betondan evlerin çoğu devlet kurumlarını çağrıştırıyor.

Uzun yıllar gelmek için can attığım kentin meydanına ulaştığımda kendimi hafiflemiş hissediyordum. Yıllarca içimde  ukde olan Bahçesaray’daydım.

Demek burası, yıllardır geçit vermeyen Bahçesaray,

Dokuz ay kışa, üç ay Van’a bağlı olan bir yer.

Deyim bana değil, Bahçesaraylılara ait.

Her yıl yağan metrelerce kar, buranın dış dünya ile temasını kesiyor.

Son yıllarda kar yağışının azalması sözü biraz abartı haline getirse de hala gerçekliğini koruyor.

Bahçesaray’a gelmeden kafamda bir plan yapmıştım. Okuduğum kitaplar buranın tarihte bir satranç merkezi olduğunu belirtiyordu.

Ben de buraya gelmişken, hem satranç oynayanları fotoğraflamak, hem de bahsedilen o mistik havayı teneffüs etmek istiyordum.

Misk Çayına paralel ya da çayın üzerinde inşa edilen kahvehanelerin birine konuk olarak merakımı gidermek istiyordum.

Daha içeri girer girmez, satranç oynayan bazı kişiler gözümüze ilişiyor.

Çok yaşlılar kahveye gelmiyor, daha çok genç, orta yaş ve hatta çocuk denilebilecek kişiler kahvede, Misk Çayının kenarında satranç oynayarak, izleyerek zaman öldürüyor.

Bu mevsim Misk için bahar. Sıcaklık en fazla 28-30 derece. Suyun müthiş serinliği, ceviz ağaçlarının kendine has kokusu ve satrancın müthiş dinginliği birleşmiş gibi.

Burada kışların uzun sürmesi, satrancın insanlar tarafından tercih edilmesinde bir etkisi  var mıdır diye düşündürürken, aklıma Mirlerin satranç oyunları geliyor.

Anlatılır, denilir ki Mirler satranç oynamak için gelirlermiş Misk Çayı kenarına. Oyunları saatler, hatta günlerce sürermiş.

Sonrası bilinen hikaye.

Her şey zaman sarmalının içinde kaybolmuş, ilgi başka mecralara kaymış.

Bahçesaray’da satranç oldukça sık oynanmasına ve herkes tarafından bilinmesine rağmen, tarihteki ışıltılı konumu geride bırakmış.

Buna rağmen, bu derin ve yüksek dağlar arasında bir savaş stratejisine dayanan, insan aklının sınırlarını zorlayan satrancın varlığını koruması önemlidir diye düşünüyorum.

Her kahvede satranç takımları yere döşenen kilim ve halıların üzerinde hazır bekliyor. Masadan çok yerde oynanılıyor. İnsanlar hem yere bağdaş kurup oturuyor, hem de satranç oynuyor. Kendine has bir yapı. Geçmişin izlerini taşıyan, Mirlik felsefesi çevresinde varlığını koruyan bir kültürel doku.

Her ne kadar kapalı da olsa, bir satranç merkezi de vardı biz gittiğimizde. Şu an ne durumda bilmiyorum.

Umut ediyorum ki satranç daha da ilerletilen bir sistematiğe dönmüştür.

Bahçesaray küçük bir kasaba aslında. Yeşillikler içinde kaybolan ve alabildiğince sessiz ve dingin bir yer. Fırınları da bana ilginç gelmişti. Başka hiçbir yerde böyle bir fırın yapısı görmemiştim. Benim gördüğün, bildiğim taş fırınlar bir ocaktan oluşuyor.

Ama burada ocakları iki bölümden oluşuyor, birinde ateş yakılırken, diğerinde ekmek pişiyor.

Dolaysıyla ateşin isi, dumanı, kokusu ekmeğe geçmiyor, ekmek kendi halinde yavaş yavaş kızarıyor ve müthiş bir lezzet ortaya çıkıyor.

Kenti daha yakından tanımak için birkaç sokağına dalıyorum.

Eski evlerin çoğu iki katlı, sarımtırak taş yapılar. En tepelerde kilise kalıntıları var. Evlerde kullanılan taşlarda yazıtlar, kitabeleri çağrıştıran taşlar var.

Çarşı, kentin kendisi su boyunca ilerliyor.

Kimi zaman evlerin duvarları Ser Kahni’den akan çayın içine kadar iniyor.

Dükkanlar sağlı sollu bir şekilde yapılmış ve tahta kepenekler kullanılmış.

Yanılmıyorsam Hizan tarafında beş altı asır önce Ermeniler tarafından yapıldığı söylenen Kırmızı Köprü var. Adını taşların kırmızılığından alıyor. Mimari yapısı ve taşları ilginç bir şekilde dizilmiş.

Biz günü burada noktalarken, Faqiyê Teyran kuşlar vasıtasıyla kulağımıza fısıldıyor.

Ben buradayım, Miks’in her yerindeyim, attığınız her adım, gördüğünüz her su kaynağı benimle anılır…

Yazının fotoğrafları için:

Uzak bir kentin anatomisi…Miks

2 comments

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s