Yıldızlaşan bir kentin serencamı…Bitlis…

Doğu’nun en gizemli kentlerden biri de kanımca Bitlis’tir.Tıpkı Tebriz,İsfahan,Persepolis, Hasankeyf, Semerkant,Hevler,Bağdat,Şam gibi. Her biri apayrı bir kültürü, bir inanç merkezini, ayrı bir etnik yapının izlerini taşısa da, aralarında benzerlikler söz konusu. Aynı coğrafya ve  tarihsel rota üzerlerinde değiller ama benzer yaşanmışlıkları olduğunu söylemek mümkün.

Seyyahların, tüccar ve alimlerin ilgi odakları olmuş bu kentler. Savaş görmüş, yıkım ve kıyımlar yaşamış. Her biri ayrı bir dönemde tarihsel yıldızlaşma yaşamış ve zamanla parlaklığını kaybetmiş.

Bitlis bu kentlerden biri. Kadim bir geçmişi ve müthiş bir doğası var.

Bitlis’le tanışıklığım Van’a giderken içinden geçmekten ibaretti geçen haftaya kadar. Önceki yıllarda Bitlis’in bir kaç kez kıyısından, araçla içinden geçmeme rağmen detaylı gezme, inceleme fırsatım hiç olmamıştı. Van’a yolculuğum sırasında otobüsle içinden geçmiş, on beş yıl önceki hali zihnime kazınmıştı.

İlk gözüme çarpan derme çatma kahveleri ve kartal yuvası kalesiydi.Nedense bana, kitaplardan öğrendiğim Alamut Kalesi’ni hatırlatmıştı. O günden sonra Bitlis ile ilgili yazıları takip etmeye, fotoğraflarını inceleyerek aydınlanmaya çalıştım. Küçükken Bitlis’i cevizinden ve Bitlis Sigarasından bilirdim. En çok devrimci talebeler  içerdi Bitlis Sigarasını.Filitresiz, basit paketlenmiş ve ucuz bir sigaraydı. Sonra zaman zaman kardan kapanan yollarıyla zihnimde yer edinmiş, seydaları, medreseleri, şeyhleri dikkatimi çekmişti.

Bu nedenle ajandama Bitlis’i eklemiş, bir gün görme umudunu hep canlı tutmuştum.

Yazın kavurucu sıcağından kaçmak için geçen hafta kendimi Bitlis yollarına bırakarak, merakımı gidermek için harekete geçtim. Plansız, hazırlıksız ve günübirlik.

İstedimki her şey doğalında gelişsin ve günlük hayatın karmaşası içinde Bitlis’i bir tanıyayım.

Bitlis dağlar arasında kurulan eski bir kent. Oldukça da engebeli ve kayalar üzerine oturtulmuş bir imar yapısı var. Kenti ikiye bölen derenin üzeri yer yer kapatılmış, iş yerleri, evler yapılmış.

Kentin merkezine inen yol, on – on beş yıl öncesine göre genişletilmiş ama trafik eskisinden daha berbat bir hal almış.

Öylesine yoğun bir trafiği var ki, insan bir an kendini çok kalabalık kent yollarında zannediyor. Kent merkezine inen yolda ilerlediğimde korkunç bir trafik içinde kendimi buldum.

Ne çok araç varmış Bitlis’te…

Her yerden araç çıkıyor. Zaten tek bir ana yol var ve her iki şerit de dolu. Bir an öylece arabada kalacağımı, hiç bir şekilde park yeri bulamayacağımı düşündüm…

İş yerleri dere kenarında, dere üzerinde kurulmuş. Yollar dar ve dolambaçlı. Adım başı kahve ve çay ocağı göze çarpıyor. Bitlis’te çay çok içilir. Günün büyük bölümünde demlikler kaynıyor, bu nedenle çay ocakları revaçta.

Sanırım bunun temel nedeni işsizlik. İşi gücü olmayan insanların tek sosyal etkileşimi çay içmek, kahve köşelerinde sohbet etmek gibi görünüyor. Hayatın başka başka yönleri de vardır elbette.Ama göze çarpan çay ve hasırlı taburelerde oturan insan kalabalığı.

En ilginç olanı ise iş yeri ve çay ocaklarının önündeki oturma alanı. Kaldırımlar çay içen erkek müştrerilerle dolu. Buralarda çay içen kadın hiç görmedim.

Bitlis’i ikiye bölen dere aslında bir kaç derenin birleşiminden oluşmuş ve derin bir vadide akıyor. Dere üzerinde yapılan iş yerleri, kenarlarına kondurulan kahveler ve taş yapıların olağanüstü çekiciliğinde evlerin toplamı Bitlis’i oluşturuyor. Üst üste, yanyana yapılmış gibi duran ama her biri ayrı bir dünya olan yapılar.

Kusi(Kaplumbağa) hızıyla ilerlemeye çalışarak kentin merkezine  iniyorum. En büyük sorun araç park alanı. Bütün yerler dolu. Yol üstü, yol kenarı, sokak arası her yer araçla kaplı. Bir park yeri bulamamanın stresiyle adeta titredim desem abartı olmaz.

Bir iki manevra ile bir yer bulsam da kısa sürede uyarılıyorum. Birincisinde otobüs durağının bulunduğu alana, ikincisinde taksi durağında park ederken kibarca uyarılıyorum.İşin kötü tarafı ticari taksi  park yerinde aracımı park etmekten vazgeçsem de, ne ileri ne de geri gidebiliyordum… Önün, arkam, sağım solum araç.

Taksi Durağı olduğuna dair bir levha yok ama taksi durağı olduğu söylenen yerden zor bela çevredekilerin yardımı ve trafiği durdurmaları sayesinde çıkabiliyorum.

Kentin çıkışına doğru artık kalabalıktan bayağı uzakta, yol üstünde trafik cezayı yeme pahasına arabayı park ediyorum.Yol kentin çıkısı olduğu için biraz daha sakin olduğu için birazcık rahatlıyorum.

Sanırım, Bitlisliler bu trafiğe alışmışlar. Trafik sağlı sollu ilerlemesine rağmen, zaman zaman u dönüşü yapmak için her iki taraftan ani manevra ile trafiği durduran bazı sürücüler, bulunduğu şeritten karşı şeride zor bela geçerek geri dönüş yapabiliyorlar.

Ben hayatta öyle bir manevra yapamam. Doğrusu cesaretlerine hayran kaldım. Onca kalabalığa rağmen geri dönme kabiliyetini gösterenleri görünce şaşıp, kaldım.

Araçtan indiktan sonra, Bitlis kalabalığına katılmadan, zihnimde eski fotoğrafları canlanıyor. Taş işçiliğinin öne çıktığı harika iki katlı evler, görkemli medreseler, yokuşlu sokaklar ve olağanüstü bir yapı olan kale…

İlk dikkatimi çeken dere oluyor. Kenti ikiye bölen dere tam anlamıyla çöplüğe dönüşmüş. Neden bu kadar kirli diye düşünmeye başlarken, kentin olağan kalabalığında ilerliyorum. Dere gerçekten kötü bir manzara oluşturuyor, kokusu da cabası.Sağa sola bakınıp, ilerliyorum.

Amacım kaleye varmak ve kaleden kentin panoromik fotoğraflarını çekmek. Sokaklar dar ve dolanbaçlı. Eski taş yapılar ve derme çatma beton yapılar tezatlık oluştursa da, iç içe geçmiş.

Bazı iş yerleri dere üzerine kondurulmuş. Alttan  alta dere akıyor. Bitlis Deresi aslında bir kaç akarsuyun birleşiminden oluşuyor. Dağlarda karın erimeye başladığı bahar mevsiminde akışı hızlanan, yaza doğru coşkusuna coşku katan dere şimdilerde ölüm kalım savaşı veriyor. Suyu iyice azalmış ve dere yatağı neredeyse kurumuş.

Bir esnafın dükkanına giriyorum kentin havasını teneffüs etmek için. Havadan sudan konuşunca sohbet kendiliğinden dereye geliyor.

Kent geçen yıldan bu yana adeta diken üstünde. Mahkeme kararlarına rağmen Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle “Dere Islahı Proejesi” devreye konulmuş. Bitlis’in yeni yerleşim bölgesinde bir miktar dükkan yapılmış ve esnafın taşınması için Ağustos başına kadar süre tanınmış.

Bir ayakkabı ustasının anlatımlarından öğreniyorumki, öyle bir tarihte ziyaret etmişimki Bitlis’i, kaosun tam ortasına denk gelmişim.

Dere üstünde yapılan, kıyısında inşa edilen bütün yeni yapılar yıkılacakmış. Projenin içeriğini bilmiyorum. Anlatımlardan anlıyorumki eski dokunun korunma planı söz konusu. Esnaf projeden memnun değil. Özellikle dükkanların yapıldığı yeri benimsememişler. Merkezde olan dükkanların yeni yere taşınması işlerinin tümden biteceği anlamına geldiğini söylüyorlar. Ayrıca dükkan sayısının da yeterli olmadığını ifade ediyorlar.

Ben bu yazıyı yayına hazırladığımda Bitlis’te sorun daha da büyümüş, 70 esnaf polisin elektirikleri kesmesini engellemekten göz altına alındığı haberi gelmişti. Esnaflar serbest ama sorun yerinde duruyor, dere ıslah projesi için iş yerleri yıkılmaya devam ediliyordu.

Yeni yerleşim yerine taşınacak esnaf işlerinin biteceğini düşünürken, iktidar çevreleri ise derenin yeniden hayat bulacağını ileri sürüyor.

Kendi kendime, bunca yıl gelmedin gelmedin, tam yıkım sırasında; esnafla devletin anlaşmazlığının ortasında Bitlis’e geldin diye söylendim.

Bendeki de sanş…

Ben esnafı sorunlarıyla baş başa bırakarak, Bitlis Kalesine doğru ilerliyorum. Yol boyunca sağlı sollu dükkanlar, çay ocakları ve yerelde yetişen ürünler satan seyyar satıcılar dikkat çekiyor.

Bitlis ve çevresinde yetişen organik ürünler sokak aralarında satışa sunulmuş. Özellikle genlerine dokunulmamış domatesler, biber ve yörede yetişen meyveler göze çarpıyor. Mısır oldukça dikkat çekici. Bir çok yerde mısır koçanları alıcısını bekliyor.

Bitlis Kalesi oldukça sarp kayalık bir alan üzerinde inşa edilmiş. Ne zaman, kimler tarafından  yapıldığı tam olarak bilinmiyor. Kimi tarihçi kaleyi Asurluların yaptığını yazarken, kimisi de Roma İmparatoru Büyük İskender’in yaptığını belirtiyor.

Kale tam anlamıyla bir kartal yuvası gibi. Oldukça kasvetli bir yapısı var. Duvarları devasa bir kayanın üzerine oturtulmuş. Bu nedenle yüksek bir tepe kadar görkemli görünüyor. Kale duvarları bazalt taşlardan ve oldukça da sağlam inşa edilmiş.

Kalenin çevresine ise kent oturtulmuş. Dört etrafında evler, iş yerleri, camiler, medreseler var. Kilise olacak bir yapı ben göremedim. Sanırım ki geçmişte camilerin yanında kiliseler de vardı bu kentin sokaklarında.

Bu kadim kentte farklı inanç grupları olduğunu biliyorum. 1910 yıllarında yaşanan sorun ve sıkıntılar kentten Ermenileri silse de; izleri, hikayeleri kentin sokaklarında öylece duruyor.

Görmek için geldiğim kale kapalı. Bir çalışma da görünmüyor ama sanırım güvenlik nedeniyle kapısına kilit vurulmuş.Bu nedenle kaleye çıkamadım. Çevresini dolaştım ve görkemine dışardan tanık oldum. Tıpkı Alamut Kalesini andırdığını tekrardan yazmadan edemeyeceğim. Uçurumlara açılan gözetleme kuleleri ve fethedilmesi imkansız surları gerçekten olağanüstü…

Evliya Çelebi  16 yy ortalarında Bitlis’i ziyaret ettiğinde kale için defterine şunları yazmıştır.”Evvela bu yüksek kale Dehdivan Dağı ile Avih Dağı arasında bir geniş taşlık öz içinde Avih Deresi solunda ve İskender deresi sağında bu iki tatlı nehrin bir araya geldiği yerde göklere doğru baş uzatmış bir yalçın kaya üzerinde şeddadi yapı gibi yontma taş ile yapılmış sağlam bir kaledir ki her katı taşı mengerûs fili cüssesi kadardır. Bu kalenin yapıldığı yalçın yüksek tepe iki nehir arasında sanki ada gibi vâki olmuştur. Ama gayet yüksek kayalardır ki kalenin kapısına 600 adımda ulaşılır, sarp yolu vardır.

Tamamı 670 adet kale bedenleridir. Bütün duvarları köşe köşe çıkıp her dirsek kuleleri birbirlerini gözler ve her kule üzerinde gözetleme evleri vardır. Her tarafı göklere baş çekmiş cilalı sarp yalçın kayalardır. Kalenin büyüklüğü 4 bin adımdır. Bütün duvarlarının boyu seksener arşındır ve on arşın derinliği olan sağlam surlardır. Kale içinde 300 hane vardır. Kat kat Acem ve Rum tarzı güzel odalar ve hoş sofalar vardır, ki her birinin anlatılmasında insanoğlu acizdir. Hükümdar Abdal Han nice Mısır hazinesi harcayıp bu büyük sarayı Kaydefa Sarayı etmiştir. Bütün pencereleri ve cumbaları kalenin burçları üzerine yapılmış olup, bütün Bitlis şehri ve Dehdivan Dağı görülmektedir.”*

Öte yandan kale hakkında başka bir kaynak da ise şunlar yazılı: “Bitlis suyunun kollarından iki derenin birleştiği yerde, yalçın bir kaya bloğu üzerindedir. Doğudan batıya doğru uzanmış müstahkem bir mevkiidir. Çevresi 2800 metre (4000 adım) olan kale, 56 metre yüksekliğinde ve 7 metre genişliğinde olup, üstünde muhteşem bir han sarayı ile 300 ev, 1 han, 1 camii ve 1 minaresinin bulunduğu, yine surları pek sağlam olmayan kalenin kuzey tarafında aşağıya nehre bakan üç kat demir kapısı bulunan bir çarşı, bir bedesten ve bir kaç yüz evin bulunduğu kaydedilmektedir.

Kale, çepeçevre 670 mazgalla tahkim edilmiştir. Bu açık mazgalların altında birer de kapalı mazgal delikleri vardır. Kaleye çıkılması zor ve sarp bir tepe üzerinde yapıldığından, çevresinde savunma hendeği yoktur. Kalede gözetleme kulelerinin, erzak ve cephane dolu mağaraların bulunduğu kaynaklarda belirtilmektedir. Günümüzde sadece kale mevcut olup zaman zaman yapılan onarımlarla muhteşem görünüşünü kaybetmemiştir. Kaleden ayrı olarak, Dideban Tepesi üzerinde birde kule olduğu bilinmektedir. Bitlis’in dağlık mahallelerine hakim bir konumda bulunan bu kulenin sadece kalıntıları bulunmaktadır. Evvelce buranın, kaleye işaret veren bir gözetleme yeri olduğu tahmin edilmektedir.”**

Kale üzerinde gezinemedim, kenti tepeden fotoğraflayamadım ama Bitlis’in sokaklarında dolaşırken, tarihin kokusunda sendeledim, taş yapıların kadimliğinde kayboldum…

Kaynaklar:

http://www.bitlisname.com/2018/10/07/bitlisin-sembolu-bes-minare-degil-kalesidir/http://www.bitlisname.com

2. https://www.kulturportali.gov.tr/turkiye/bitlis/gezilecekyer/bitlis-kalesi

Zamanın küllerinden doğmak:

Nemrut Krater Gölü…

Fotoğraf çalışırken, tarihin karanlık koridorlarından kalan Nemrut ismi ile adlandırılan yerler hep ilgimi çekmiş, merakımı depreştirmiştir. Bu nedenle Nemrut ile anılan yerleri zaman zaman  görmeye gider; fotoğraflamaya ,adlarının arkasındaki giz perdesini aralamaya çalışırım.

Nemrut olarak adlandırılan yer bir tane değil, birden fazla Nemrut’la anılan yer söz konusu. Nemrut, kimi zaman tarihsel bir kişilik  ya da zalim bir hükümdar olarak karşımıza çıkarken, kimi zaman da dağ ve yer ismi olabiliyor.

Adıyaman Kahta sınırları içindeki dağ, Bitlis Tatvan’da bulunan Krater Gölü  aynı isimle yani Nemrut ile anılsa da zaman ve mekanları çok farklı. Keza aynı şey Urfa’ da anlatılan Hz. İbrahim efsanesinde ve çok eski  tarihi bir kalıntıya verilen Nemrut Tahtında isminde öne çıkıyor.

 Nemrut Efsanesi Urfa’da farklı, Bitlis’te farklı dile getiriliyor olsa da, bazı ortak yönleri var. Asırlardır dilden dile dolaşıp anlatılan ve nesilden nesile söylence böylelikle varlığını sürdürüyor. Büyük bir ihtimalle Mezopotamya ve çevresinde onlarca yerin ismi Nemrut olarak biliniyor ya da adlandırılıyor. Bahsettiklerim yerler sadece öne çıkanlar. Başka yerlerde de Nemrut adını alan yerler var.

Bütün adlandırmalarda Nemrut zalim bir hükümdar ve kendini Tanrı gören bir kişilik olarak öne çıkıyor. Söylencelerde dile getirilen Nemrut, M.Ö 2100 yıllarında yaşayan Babil Kralı  olarak biliniyor. Ancak söylencedeki Nemrut Babil Kralını  aşmış durumda. Babil Kralı yaşadığı tarih diliminde halkına, komşu halklara bir çok topluma kan kusturarak, insanlık dışı zalimane yönetimi ile kendisini ölümsüz yani Nemır ilan etmiş ve adı Nemrut olarak  kalmıştır.  Ancak Nemrut yakıştırması zamanla hükümdarların, kötü yöneten kralların ve kendini Tanrı Kral gören yöneticilere verilen isim olarak tarihe mal olmuştur.

Bir kaç yıl önce gezip, gördüğüm yerler arasında olan Nemrut Krater Gölü ismiyle kafamda soru işareti bırakmış ama güzelliği ile hayranlık uyandırmıştı.Ve üstelik krater havzasında cam gibi parlayan,  siyah taşları incelerken, avucumu oldukça derin kesmiş,  gezi boyunca acı ve sevinci bir arada yaşamış,  krater gölünün dingin havasının  güzel tadında kıvranarak  seyahatı sonlandırmıştım.

Aradan sekiz yıl geçti.  Bu yıl uzun sayılabilecek bir seyahat gezisinden sonra Tatvan’da mola verdiğimde, Krater Gölüne gitme isteğimi bastıramadım. Hem avucumda oluşan derin kesiğin acısını, hem de krater gölünün nefis havasını yeniden nefesimde hissettim.Krater Gölünün yolunun kötü ve çetin olmasına rağmen gitmekten kendimi alıkoyamadım.

Krater Gölünün adının Nemrut olması da  burayı tekrardan görmeme neden oldu sanırım.  Gölü görmek için Tatvan ilçesinden özel araçla zorlu bir yolculuk yaptıktan sonra varılıyor. Yolun oldukça kötü olduğunu da belirtmek gerekiyor.  Bu bir avantaj mı belki de?

Çünkü insan elinin değdiği her yer tükeniyor.  Güzellik metalaşıyor ve kapitalimin ölüm öpücüğü ile pazarlanmaya başlanıyor. Pazarlama olanakları artıkça tüketim artıyor, tüketim artıkça ilgi fazlalaşıyor ve doğanın ölümü gerçekleşiyor.

(8).jpg

Neyse ki Nemrut Krater Gölü henüz Kapitalizmin ölüm öpücüğüyle tanışmış değil. Yol kolay ulaşma yöntemi ama gerçek şu ki insanlar gittiği, gördüğü yeri mahvediyor, çöplük haline getiriyor. Bu nedenle bazen kendi kendime acaba bura ve benzer yerlere yol yapılmasa daha mı iyi olur diye düşünüyorum?

Düşüncemin gerçekçi olmayacağını da bilerek, belki başka yöntemler bulmak gerekir diyorum içimden fikir jimnastiği yapıyorum.

Bu eşsiz doğa parçasına insan vardığında yazın ortasında serin bir mikroklimal iklim insanı karşılıyor. Suyun berraklığı ve temizliği tek kelimeyle olağanüstü. Su firmaları duymasın ama sanırım şişe sularından daha temiz ve leziz…

Hoş bir mavilik ve ilginç bir kaya dokusu var. Çevrede kendiliğinden yetişen yabani kavaklar yer yer bir orman dokusu oluşturmuş. İnsan eliyle yetiştirilen ağaç pek yok gibi. Hatta var olan ağaçlar insan eliyle yok edilmiş. Asırlar öncesinden bize kalan göl havzası maalesef  olması gerekenden daha az yeşil. Oysa buranın bin bir renkli bahçe gibi olması gerekiyordu.

IMG_20210809_132123.jpg

Krater Gölü, yeksekliği yer yer 3000 metreyi aşan dağın valkanik patlamasından oluşmuş. Oldukça geniş bir alanda oluşan devasa çukurda abayrı bir hayat filizlenmiş, dört tarafı dağlarla çevrili olduğu için de su kaynakları göle akmaya ve harika bir gölün oluşması tamamlanmış.Nemrut Krater Gölü deniz seviyesinden 2247 metre yükseklikte olup, dünyanın ikinci büyük krater alanına sahip. Suyun derinliği 100 ile 150 metreyi buluyor. Yan yana bir kaç göl var. Ilık suyun olduğu göl, volkanın halen altan alta aktif olduğunun kanıtı. Aynı zamanda buhar bacaları da zaman zaman volkanik gaz sızıntısı gözlemleniyor.

Şimdilik uyuyan volkanik yapı durumunda. Bir daha harekete geçer mi  bilmiyorum. Bu kısım Jeologların işi. Şimdilik tehlike yok gibi duruyor.

Krater Gölü Tatvan’dan 20 km uzaklıkta bulunuyor. Krater Havzasında herhangi bir yerleşim yeri yok. Kirlilik dışardan gelen insanların eliyle oluşuyor. Yolun kötü olması gelenlerin sayısını düşürse de, turuistlerin ilgisini çekmeyi başarıyor. Çok uzak ülkelerden gelen meraklılar onbinlerce yıl önce  oluşan volkanik kraterin güzelliğini görerek,mest olarak geri dönüyor.

Göl Kenarında kamışlarla örtülmüş bir iki kulubede közde kaynayan çayın tadı, gölün berrak ve kireçsiz suyundan kaynaklanıyor. Bu nedenle kesinlikle gölün maviliğinde, serin esinti eşliğinde bir çay içmeden ayrılmayın derim.

Burayla ilgili efsane ise Nemrut’un karakterini yansıtıyor. Söylenceye göre Nemrut burada eşsiz bir saray yaptırıp, en ulaşılmaz yerlerde yaşıyormuş.

IMG_20210809_130416.jpg

“Zalimliği ile tanınmış olan Nemrut adında bir kral çevresine dehşet saçarmış.Kral, Bitlis dağlarının en yüksek tepesinde yaptırdığı kalede yaşarmış. Kral Nemrut’un kalesinde kendi adı ile anılan “Nemrut’un sönmez ateşi” yanarmış. Bu ateş hem insanlara korku, hem de biat etmelerini sağlıyormuş. Bu nedenle halk buraya Nemrut Dağı adını vermiş…O gün bu gün Nemrut Krater Gölü çevresinde yer alan en yüksek dağa ve oluşan göle Nemrut adı verilmiş.”

Kaynak: NEMRUT VOLKANI VE KRAL NEMRUT’UN EFSANESİ Özgür KARAOĞLU Eskişehir Osmangazi Üniversitesi, Jeoloji Mühendisliği Bölümü, Meşelik Kampüsü, Eskişehir (ozgur.karaoglu@ogu.edu.tr) Sinan KILIÇ Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Arkeoloji Bölümü, Van (sinankilic@yyu.edu.tr)