Damıtılmış zamanın ruhu…

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Hayatın ‘an’larını fotoğraflamaya çalışan birisi olarak yıllardır yakın çevremden başlayarak, daha uzak yerlere uzanan bir yolculuk yapıyorum.

Bu yolculuk bildiğiniz bir seyyah yolculuğu değil. Ondan öte içsel bir yoğunlaşma ve kültürel bir sörf, antropolojik bir kazı, arkeolojik bir giz ve zamanı anlamaya çalışan bir zihinsel dönüşüm olarak tanımlanabilir.  

Zaman zaman bu içsel yolculuktan sıyrılıp rastgele dağ, bayır, köy, kent dolaştığım olsa da bir seyyah olma özelliğini hiç yakalayamadım.

İçsel yolculuğum, seyahatlerimde benimle oldu. Bir türlü sıyrılamadım ve sadece gezme iradesi gösteremedim.

Bu nedenle hayıflandığım, kendime kızdığım oluyor sık sık. Hayatın gerçekliği bazen insanın içsel yolculuğunun, seyyah anlamda gerçekleşmesine olanak vermiyor.

Bunu biliyorum artık, buna rağmen içsel yolculukla, seyyah sürecini iç içe geçirerek gezmek her zaman hayal ettiğim bir şey.

Bu hayalimin üzerine umutlarımı koyup, fotoğraf çekmeyi sürdürüyorum.
 

012.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Sürdürüyorum, çünkü hayatın en kısa anında gizli olan enerjinin bize ne anlattığını anlamak, yorumlamak ve fotoğraflamak istiyorum.

Sokaklar, tarihi mekanlar, ören yerleri ve henüz gizleri çözülemeyen antik çağların kalıntıları, çarşı pazar, insan yüzleri bana muazzam bir olanak veriyor.

Nereye baksam fotoğraf, nereye dönsem zamandan kopan fırtına ve ışığın hayatla dansı karşılıyor beni.
 

IMG_20220403_005226_358.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Kimi zaman siyah beyaz bir an, kimi zaman renklerle dolu bir kalkışma oluveriyor fotoğraf.

Donan ama aynı zamanda yaşayan ilginç bir giz anı.

Bir de bu işin ‘ama’sı var. 

Urfa’da bayağı zamandır binlerce Halil-ür Rahman fotoğrafı çektim. Defalarca dolaştım, havasını teneffüs ettim.

Mistik atmosferinde zamanın sesini dinledim, ama burayı anlatan, binlerce yıldır mit olan rivayeti yansıtan bir fotoğraf çekemedim.
 

134.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Bu nedenle her fırsatta yeniden çekmek için Balıklıgöl’e gittim, hala gidiyorum.

Çünkü anlatılan hikayenin aramızda yaşadığını, binlerce yıllık bir mirası taşıdığını, bir realiteyi barındırdığını, ışık taşıdığını biliyorum.

Keza, aynı şey Girêmiraza/Göbeklitepe’de de geçerli. Orası sadece dikili taşlardan oluşan olağanüstü bir yer değil.

12 bin yıl, belki de çok daha eski bir mirasa, ışığa ve ruha sahip. İşte o mirasın günümüzdeki yansımasını çektiğim gün, Göbeklitepe benim açımdan fotoğraflanmış olacak.
 

DSC_2915.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Göbeklitepe fotoğrafları konusunda ciddi bir deneyim ve birikim sahibi olmama rağmen henüz o fotoğrafı çekemedim.

Ve bir gün biliyorum ki, ben ya da başka bir fotoğrafçı zamanın ruhunu yakalayan bir kare çekip, en eski tarihsel süreci tek bir karede anlatacak.

Görenler “Ha işte, bu!” diyecek ve 12 bin yıllık süreci bir saniyeden daha az sürede çekilen andan yola çıkarak yorumlayacak.

Buna rağmen, çekilen fotoğraf her seferinde eksik kalarak, yeniden keşfedilme merakı uyandırarak yeni yorumlamalara yol açacak.

Yani hiç bitmeyen bir enerji, harika bir ışık ve görsel deneyim çalışılmaya devam edecek.

Benim açımdan mesele budur. Bitti derken, yeniden başlamak gibi bir şey.

Simurg gibi yanarken, küllerinden doğmanın hikayesidir fotoğraf. 

Gezdiğim, gördüğüm her yerde, her sokakta, binlerce yıllık bir kalede ya da ilk çağların izlerini taşıyan taşlarda, kült merkezlerinde, insan yüzlerinde, hatta acıyı yansıtan tebessümlerinde geçmişten günümüze uzanan ve yaşadığına inandığım ışığı görmeye, fotoğraflamaya çalışırım.

Karşımdaki objelerin düşüncelerini görmeye, seslerini duymaya, acılarını hissetmeye çalışır, ona göre fotoğraf çekerim. 
 

Resim düzeltilmiş hali259.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Ayrıca var olan realitenin, buluntu ve kalıntıların, öteden beri söylenenlerle arasında bir bağlantı yakalamaya çalışırım.

İnsanlar ne konuşur, neyi düşler, umut ettikleri nelerdir, inançların temellerini nereye dayandırır anlayıp, anı ona göre yorumlamak isterim.

Yani geçmişi günümüze, günümüzü de bir anlamında geçmişe taşıma gibi zihinsel deney yapar, tarih boyunca damıtılan zamanı fotoğraflamaya çalışırım.

Bana göre fotoğrafın gücü de buradan gelir. İnsanı geçmişe götüren, zihninde sörf yaratan ve gerektiğinde dank ettiren bir etki söz konusu.

An gerçek, fotoğraf ise gerçeğin yansımadır.
 

FB_IMG_1429289620622.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Günümüzde teknolojik ve dijital aygıtlar sayesinde artık herkes fotoğraf çekiyor.  

Fotoğraf çekmeyen, fotoğrafa ilgi duymayan insan yok gibi. Herkesin cebinde fotoğraf makinesi hazır nazır.

Hatta cebinde demek eksik kalır; elinde, tetikte bekliyor. Hiçbir dönemde bu günkü kadar fotoğraf çekildiğini sanmıyorum.

Cep telefonları sayesinde öyle çok fotoğraf çekiliyor ki insan aklı duruyor adeta.
 

img1405.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Düşünsenize dünya genelinde bir saniyede kaç milyar fotoğraf çekiliyor?

Benim matematiksel bilgim bunu hesaplamaya yetmiyor. 

Peki, bunca fotoğraf etki açısından bir Göbeklitepe ya da Hasankeyf’te bulunan kalıntıların yerini tutabiliyor mu? 

Yani şuna getirmek istiyorum. Bir şeyin çoğalması, onun amacına uygun hizmet ettiğini anlamına gelmiyor. 
 

DS.CF1130.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Yüz, yüz elli yıl önceki fotoğrafların insan zihninde unutulmaz etki bırakmasının nedeni nedir? 

O yıllarda çekilen fotoğraflar kalite açısından harika fotoğraflar değildi. Ama ilk olmaları, benzersiz öğeler taşıması o dönemin fotoğraflarını değerli kılıyor.

Yani çekilen fotoğraf sayısının az olması etkisini azaltmıyor, tam tersi artırıyor diye düşünüyorum. 

Şimdi ise durum çok farklı. Her anımız, hatta andan öte hayatı oluşturan enerjimiz fotoğraflanıp, kaydediliyor. Bunun kaçta kaçı arşivleniyor bilmiyorum.

Ama çekilen çoğu fotoğraf ve videoların zamanla buharlaştığını da biliyor, yaşıyorum. 
 

DSC_1364.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

İşte, kötü olan yön bu. Oysa kalıcılık hayatın olmazsa olmazıdır. Sanat kalıcı bir iz bırakmıyorsa sanat değildir, keza felsefe sarsıcı bir etki bırakmıyorsa felsefe değildir.

Fotoğraf ise daha somuttur, gerçeğin ta kendisidir ve geleceğe aktarılması gereken bir kalıntıdır.

Bu nedenle her şeyden önce fotoğrafların buharlaşmasını önlemek ve zamanın ruhunu yansıtan fotoğraflar çekmek gereklidir diye düşünüyorum…
 

DSC_1882.JPG1_.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Henri Cartier-Bresson adlı fotoğraf sanatçısı “Benim yaklaşımımda fotoğraf makinesi, bir not defteri, ‘an’ ı saptamada bir sezgi aracıdır. An’ı yakalamadaki ustalık, bence vizörden görülen görüntüleri çok kısa bir zamanda görsel bir biçimde düzenleyebilme ve anlık kararlar alabilme yeteneğidir. Bu eylem; akıl disiplinini, duyarlılığı, yerleşik bir geometri anlayışını, her şeyden önce bir konsantrasyonu gerektirir. Kişi, bu yöntemle çok sade bir anlatım biçimine ulaşabilir” diyor.
 

IMG_20220309_115521-01-01.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Başka bir fotoğrafçı olan Irving Penn ise “İyi bir fotoğraf, bir hakikati anlatan, ruha dokunan, ve izleyiciyi bunu gördüğü için farklı kılan fotoğraftır; yani tek kelimeyle etkilidir” diye not düşüyor.  
 

IMG_20220328_102703-01.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Yousuf Karsh ise insan düşüncelerini fotoğraflamaktan bahseder:

İnsanların ruhları ve düşüncelerini fotoğraflamaya çalışırım. Fotoğrafçı olarak  insanların ruhlarını çekip almak yerine, onları ara bulucu olarak  birbirlerine aktardığımı düşünüyorum. Bu karşılıklı bir etkileşim bana  göre.


Sonuç olarak şunu söyleyebilirim. Fotoğraf bir yaşam biçimi, zamanı anlamlandırma yöntemi, gerçekliği kayıt altına alma eylemidir.

Destansı bir aşkın anatomisi

Mem û Zin, Zembilfroş,  Cebeli û Bınevş, Heso û Nazê , Siyabend û Xecê Kürt sözlü edebiyatının  asırlardır bilinen ve dilden dile aktarılan aşk destanlarından bazılarıdır.Muhakkak ki benim bilmediğim, duymadığım başka aşk destanları da var. Dengbejlerin dile getirdikleri ölümsüz aşk hikayeleridir bunlar. Mezopotamya’nın dengbej geleneğinin bir sonucu olarak özellikle uzun kış gecelerinde anlatılan aşk  hikayeleri aynı  zamanda Kürt toplumunun sorunlarını da en yalın şekilde  satır aralarında da olsa  dile getiren Kürt sözlü edebiyatının ölümsüz eserleridir.

Bu ölümsüz destansı aşk hikayelerinin çoğu ne yazıkki  yazılı Kürt edebiyatının gündemine  yeterince gelmemiş, dengbejlerin dilinde asırlarca yaşayarak günümüze gelmiştir. Bu destanların  gerçek anlamda yazı ile tanışması Ahmedê Xanî’nin 1690-95 yıllarında dengbejler tarafından anlatılan Mem û Zin’i  Kürtçe kaleme almasıyla başlamış, kendi alanında bir çığır açarak Kürt edebiyatında bir ilk olmuştur.  O tarihlerden çok sonra gerek Kürtçe, gerekse de Türkçe olarak bu aşk hikayeleri az da olsa kaleme alınmış, edebiyat dünyasında bilinir olmuşlardır. Bu konuda Yaşar Kemal ve Mehmed Uzun’un dengbejlik geleneğini romanlarına taşıması  aşk destanlarının dünya edebiyatının gündemine de girmesine neden olmuştur.

Bu destanların her biri en az Leyla Mecnun kadar etkili, Romeo Juliet kadar dokunaklı ve Kerem Aslı gibi yakıcıdır. Bu hikayeler aşkın sancılarını dile getirmenin yanında egemenlerin zalimane yönetimleri , yönelimleri de dilden dile aktarılarak günümüze kadar gelmişlerdir. Tek başına iki karşı cins arasında yaşanan aşktan öte, yaşanmışlıkların sosyal boyutları da oldukça ciddi olarak ele alınmış, sözlü anlatımlarla nesilden nesile aktarılmış olduğu görülmektedir.

Kürt Dengbejler sayesinde dile gelen bu destanlarda aile baskısı, ağa ve bey zulmü,  yoksulluk, mir şiddeti ve nihayetinde devlet otoritesi aşkı ezen sistematiğin dişleri olarak anlatılır ve kavuşamamanın nedenleri destansı bir dille ifade edilir. Anlatımlarda  olağanüstü vurgular ,mucizeler dile gelse de işin özü  aşkın sarsıcı ve yakıcı yönüdür.

Ben bu destanların çoğunu farkına bile varmadan duydum, dinledim, bir kısmını okudum. Yani bir araştırma yapmaktan ziyade yaşadığım coğrafyanın toplumsal hafızası ve sözlü edebiyatın güçlü olması nedeniyle doğal bir şekilde kulak aşinalığına sahip oldum. Bunun için bir çabaya bile gerek kalmadı; zaten çarşı pazar, düğün dernek, tarla, bağ bahçe bu anlatımlar için doğal mekanlardı.  Dengbejlerin, yaşlı insanların, mesel anlatıcıların olduğu her yerde destanlar doğal olarak dile gelirdi.

İşte o destanlardan biri de Siyabend û Xecê’dir.   Ta çocukluğumdan beri duyduğum, çok kez dinlediğim ölümsüz bir aşk hikayesidir.

Bugüne kadar defalarca anlatılmış, yüzlerce kez yazılmış, hatta filmi çekilmiş olan bu destanın köklü bir geçmişi var. Oldukça gerilerden gelen bir anlatım. Hikayenin ne zaman ve nerede  yaşandığı da tam bilinmese de, olayın  Serhat Bölgesi olarak bilinen Van dolaylarında geçtiği düşünülmektedir.*

Keza bazı kaynaklar ise olayın Silvan yani Farkîn Bölgesinde geçtiğini ifade eder.**

Daha farklı anlatımlar olsa da genelde yer ve zaman net değildir.

Çocukluğunda duyduğum Siyabendi û Xecê’nin aşkı yıllarca köy odalarında,  bey konaklarında, mir divanlarında dengbejler tarafından söylenmiş, uzun kış gecelerinde yaşlılar tarafından anlatılmış, dilden dile aktarılarak günümüze ulaşmış bir Kürt Destanıdır. Tıpkı Batı Edebiyatında şaheser sayılan William Shakespeare’nin yazdığı Romeo Juliet gibi aşkları efsane olan iki çaresiz insanının yaşadıkları dile getirilmiş.

Değişik yörelerde dile gelen anlatımlar  arasında nüans farklılıkları olsa da destanın ana konusu aynı kalmış. Anlatan her yürek farklı yorumlamış, değişik şiirsel imgeler yüklemiş. Aşk kavramı da kişiden kişiye değiştiği için yüklenen anlamlar da zamanla farklılaşmış.

Bir dengbej meseleyi aşka dayandırmış, diğeri toplumsal yapıya. Biri ağaların zulmünü öne çıkarmış, bir başkası aşıkların direngen sevdalarını söylencesine mihenk taşı yapmış. Buna rağmen öz değişmemiş ve aşk asırlardır dengbejlerin dilinde, ölümsüzlük notasıyla zamana karşı direnmiş, direniyor.

Farklı anlatımların hiç biri yanlış değil aslında. Bütün anlatımlar bir gerçekliği öne çıkararak, meselenin özünü arz ediyor. Sanırım ben de aynı yöntemi izleyerek bu aşk hikayelerinin dokunaklı kısımlarını size aktaracağım. Destanın aslına uygun anlatımları ancak dengbêjlerin duru ve rafine edilmiş  Kürtçeyle söylenen  uzun stranlarda***  bulanabileceğini belirtmem gerekiyor. Hiçbir anlatım dengbejlerin anlatımının yerini tutmaz. Benim de yaptığım bir nevi çeviri sayılır. Bu nedenle biliyorum ki yazdıklarım dengbej anlatımları kadar etkili olmayacak ve bazı sihirli kelimeler  dengbejlerin dillerinde kalıp, güzelliğini orada koruyacak.

Çocukluk yıllarımda annem, zaman zaman da babam anlatırdı bu hikayeyi. Sonra başka zaman  ve mekanlarda hikaye anlatıcılarından da dinledim.  O yıllarda modaydı sanırım. Evlerin duvarlarını süsleyen duvar halılarının dışında ucuz, pamuklu ince kumaşa değişik resimler basılır, basılan kumaşlar evlerin duvarlarını süslerdi. İşte o resimlerden birinde yer alan boğa güreşçisini babam Siyabend’e benzetir, ve yiğit bir boğa güreşçisi olduğunu söylerdi.

Doğrusu sonraki yıllarda Siyabend’in boğa güreşçisi olduğuna dair bir bilgi okumadım. Daha çok anlatımlarda güçlü birisi olduğu, karşısına çıkanları yıktığı ifade ediliyordu. Yani Siyabend güreşçi olmaktan öte,  günlük hayatın içinde kendini koruma güdüsüyle karşısındakileri yıktığı anlaşılıyor. Yani bu günkü bildiğim güreşçi değil, dağlarda yaşadığı için güçlü bir atletik bir bedene sahip.

Siyabend û Xecê’nin ne zaman bahsi açılsa babam Siyabend’ê Silifi derdi ve hikayesini kendi bildiği tek dil olan Zazacayla bize anlatırdı. Yıllar sonra anladım ki babamın Silifî dediği, aslında Siyabend’in doğduğu düşünülen köyün adıymış.  Bu nedenle de adı Siyabendê Silıvê olarak tarihe dip not olarak geçmiş.

Hikayesi, yaşadıkları, gözü pekliği ve mertliği dilden dile aktarılmış ve aşkı halkın dilinde destanlaşmış.

Anlatımlara göre Siyabend yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. Daha çocukken anne ve babasını kaybeder, yapayalnız kalır. Amcası bu durum karşısında Siyabend’i mecburen evine alır ve bir süre sonra da bakımı karşılığında kendisini köyün çobanı olarak görevledirir. Amcasının yanında koyun gütmeye başlayan Siyabend hem amcasının, hem de diğer aile bireylerinin kötü muamelesine maruz kalır. Git zaman, gel zaman bir gün koyunları güderken, dağdan yuvarlanan taşın,  sürüden bir koyunun bacağını kırması hayatını değiştirir.  Amcası otlattığı koyunun ayağının kırıldığını duysa kendisini fena dövecek ve belki de köyden kovacağını düşünmeye başlar.  İçinde kovulma korkusu olduğu için Siyabend, koyun sahibine durumu anlatır, kayalıklardan yuvarlanan taşın koyununu yaraladığını söyler. Durumu amcasına açmaması  halinde, koyununa karşılık kendi ayağını kırabileceğini söyler. Koyun sahibi dediğini kabul etmez ve amcasına şikayet eder. Akşam dönüş yolunda Siyabend’i sorgusuz sualsiz dövüp azarlayan, hakaretler etmesi üzerine koyun sürüsünü bırakarak köyün dışına kaçar ve amcasının evine dönmez.  Siyabend geceyi köyün dışında, ağaç altlarında geçirmeyi düşünür. Amcası akşam olunca eve dönmediğini gördüğünde  peşine düşer, korkutarak eve gelmesini sağlamaya çalışır. Siyasebend ise amcasını görür görmez, oradan uzaklaşır,  Süphan Dağı’na sığınır.

Kısa zamanda dağlara uyum gösterip; doğadan beslenmeye, otla, avladığı hayvanlarla hayatını sürdürür. Bir gün dağ bayır gezerken, uyuya kaldığı bir ağaç gövdesinde bir rüya görür. Rüyada  birisiyle güreştiği, ve güreştiği kişiyi yıktığı,  galip geldiği,  sonrasında da rakibiyle çok iyi dost olduklarını görür.

Bir süre sonra şaşılacak bir şekilde rüyası gerçekleşir. Etrafta gezinirken, köyün birinde  gençlerin güreşe tutuştuklarını görür. İzlemek için yanaşır. Köylülerin güreşe davet etmesi üzerine en güçlü güreşçiyle karşılaşır. Herkes Siyabend’in yenileceğine kesin gözüyle bakar, güreş başlar ve Siyabend karşıdaki kişiyi yıkar, oyunu kazanır. Bunun üzerine yenilen güreşçi bir süre önce gördüğü rüyasını anlatır. Anlattığı rüya Siyabend’in gördüğü rüyanın aynısıdır. Bunun üzerine rüyayı her ikisi de hayra yorup, dost olurlar ve dağlarda birlikte yaşamaya başlarlar. Siyabend ve arkadaşı güçlü bir birliktelik kurup, özellikle ağa ve beylerin zulümlerinden kaçanlara kucak açar, zenginlerden alıp, fakirlere dağıtma yoluna giderler.

Yine böylesi bir günde Süphan Dağı dolaylarında dolaşırken, gözden uzak bir yerde kurulan derme çatma bir çadıra denk gelirler.  Çadırın hangi amaçla dağların arasında bulunduğunu öğrenmek için ziyaret eder. Siyabend çadırda yedi kardeşiyle yaşayan Xecê’yi görür görmez vurulur, kalbi yerinden sökülecekmiş gibi çarpmaya başlar.

Kimsiniz, nereden gelirsiniz diye sorduğunda Xecê hikayesini anlatır. Köyün ağasının kendisini zorla almak istediğini, bunu kabul etmediği için de köyden yedi kardeşiyle birlikte sürüldüğünü anlatır.

Bunun üzerine Siyabend de  amcasının kendisini döverek köyden kaçmasını sağladığını ve böylelikle tek başında dağlara sığındığını söyler. Kardeşleriyle tanışır ve ortak bir yaşamları oluşur zamanla. Xecê de daha ilk günde Siyabend’i beğenmiş, gözlerinde ki sevgiyi, aşkı görmüş, karşılık vermiştir. İlerleyen zamanda Siyabend, Xecê’ye aşkını ilan eder, kardeşlerine söyler. Xecê ve kardeşleri beraberliğe onay verince Siyabend evlilik hazırlığı yapar.

Ancak Xecê’yi sürgün eden ağa olanları duyar, adamlarıyla çadırlarını basıp, Xecê’yi kaçırır, Siyabend’in arkadaşını da yaralar.

Akşam çadıra dönen Siyabend olanları görünce çılgına döner, arkadaşı son sözlerini söylerken hayatını kaybeder. Bunun üzerine Xecê’nin kaçırıldığı köye gizlice girer, yaşlı bir çiftin evine misafir olur. Davul sesi,müzik köyde yankılanırken, Siyabend yaşlı çifte sorar :

“Bu davul sesleri de neyin, nesi?”

Yaşlı çift “Köyün ağası Xecê diye bilinen dünyalar güzeli kızla evlenecek.” deyince Siyabend parmağındaki yüzüğü  çıkarıp, yaşlı kadına verir, bunu hemen ağanın evindeki rehin olan Xecê’ye götürmesini söyler.

“Sen yüzüğü ver, o benim burada olduğumu bilsin ve kendisini kurtaracağıma emin olsun.”

Düğün dernek sürerken, Siyabend bir yolunu bulur, ağayı can evinden, kalbinden okla vurur ve  Xecê’yi tutulduğu yerden alıp, yine dağların yolunu tutar.

Xecê’yle birlikte dağlarda bir yaşam sürdürmeye başlarlar. Günün birinde Siyabend, sevdiğinin dizlerinde uyurken, Xecê yanından geçen bir ceylan sürüsüne görünce, ağlamaya başlar. Ağlayınca  göz yaşlarından bir damla Siyabend’in kapalı göz kapaklarına denk gelir ve aniden uykusundan sıçrar. Xecê’nin göz yaşları içinde görünce

“Bir şey mi oldu, niye ağlıyorsun?”diye sorar.

Xecê “Bir şey yok, öylesine içim doldu ağladım, demin buradan bir ceylan sürüsü geçti, onları görünce ağladım iste. ” der.

Siyabend, sevdiğinin üzülmesine neden olan olayın açlık olduğunu anlayınca:

“Nereye doğru gittiler, bana tarif et” deyip, peşlerine takılır.

Dağların arasında, uçurum kenarlarında  sürüye denk gelir, en yaşlısını nişan alarak okuyla vurur, üzerine gittiğinde yaşlı ceylan son bir hamle ile Siyabend’i boynuzlarıyla  iter. Uçurumdan yuvarlanan Siyanbend  bir ağaç dalının göğsüne saplanmasıyla ağaçta asılı kalır.

Siyabend’in geri gelmediğini görünce kaygılanan Xecê de kendisinin peşinden gider, uçurumdan bir inleme sesi geldiğini duyar, yaklaştığında bunun Siyabend olduğunu görür.

Ne yapar, ne eder sevdiğini uçurum dibinden çıkaramaz.  Ağlar, dövünür, çığlık çığlığa kalır. Siyabend kendisini bırakmasını, yoluna devam etmesini istese de, Xecê kabul etmez, oda sevdiğinin peşinden kendisini boşluğa bırakır, aynı dalda, göğsünden yaralı olarak asılı kalır.

Hikaye burada biter ve denilir ki Siyabend û Xecê’nin mezarları başında her bahar iki gül biter, gülün arasında ise siyah dikenleri olan bir deve dikeni boy atar.

Kaynakça:

1 *  https://www.bernamegeh.com/siyabend-u-xece-destani/

2 ** https://www.kundir.net/siyabend-ve-xece-hikayesi/

3 ***Uzun ve manzum şeklinde söylenen ağıtlar, halk türküsü

Baharsız kentin serencamı

Bizim buralarda istisnalar hariç mart dedin mi bahardır. Güneş yüzünü gösterir ve hava aniden ısınır.  Bundandır ki bahar  pek yaşanmaz. Sıcaklık birden bastırdığı için, direk yaza girilir. Bizim bahar mevsiminde gördüğümüz sıcaklığı, yüksek rakımlı memleketler yazın ortasında görür. Neyse ki bu yıl havaların soğuk ve yağışlı geçmesi nedeniyle kış hem uzun sürdü, hem de mart boyunca zaman zaman etkisini gösterdi, kar bile yağdı, yağmurlu bir süreç yaşandı, mevsim aslına, normale döndü.

Ve  bahar,

Nisanla geldi, bütün coşkusu ve güzelliğiyle.

Her ne kadar kent kalabalıkları her şeyi kurşuni bir havaya dönüştürse de,  dağlara, yaylalara bahar geldi. Toprak ısındı, çiçekler açtı ve ağaçlar yapraklandı.

Bahar geldi.

Ve ben kentin ağır, kurşuni havasında,  geciken baharı ararcasına deliler gibi sokak sokak geziniyorum. Kentin en kalabalık meydanında, köşe başında nergis satan seyyar çiçekçi gözüme ilişiyor. Mavi plastik leğende, kökleri suda olan nergisleri görünce adımlarım kendiliğinden duruyor. Ne zaman nergis görsem bir yerlerde karların eridiğini, dağlara bahar geldiğini düşünürüm. Çocukluğumda böyle öğrendim, böyle gördüm, bu nedenle hala öyle bilirim. Beynim nergisle baharı özdeşleştirmiş bir kere. Nergis her daim bahar kokuyor zihnimde. Kokusunu çekiyorum içimden, içime.

Ben dağ nergisi düşlerken satıcı  “Sera malı nergis” diyor. Duraksıyorum bir an. Elim geri geri gidiyor. “Sera malı abi, dağ nergisi kaldı mı ki?” diyor.

Almaktan vazgeçiyorum bir an, sonra nergis diyorum kendi kendime. İçimdeki dağ nergisinin özlemini gidermese de sonuçta nergis diye bir demet alıyorum.

Ellerim ıslanıyor, nergislerin kokusunu içime çekiyorum. İçimdeki kokuyla aynı değil ama yine de baharın deli dolu kokusunu hatırlatıyor. Bir dağ esintisi, nergislerin büyülü kokusu sarıyor bedenimi. Bütün çiçekler, renkler, kelebekler raksa kalkıyor içimde.  Bir an bahar oluyor her taraf. Şiir kokuyor bütün çiçekler,  aşka dair türküler ve yeniden var olmanın dayanılmaz güzelliği  zihnimde canlanıyor. Bir şelale gibi akıyor zaman, gökyüzü okyanus mavisine dönüyor gözlerimde.

Oysa bulut var, biliyorum realiteye yani içinde bulunduğum ana dönüyorum, elimde bahar kokan nergislerle.

Sokaklar kalabalık, yollar insan kaynıyor. Her kesimden insan. En çok da sığınmacılar giriyor kadrajıma, yoksullar, işsizler, kağıt toplayıcıları ve birbirinin farkında olmayan insanlar. Kalabalık yalnızlıklar gözüme ilişiyor.

Hava bahar tadında ısınmış olmalı ki terliyorum artık. Ben de kalabalık yalnızlıkların arasına dalıyorum. Kimse kimsenin farkında değil. Herkes kendi dünyasına gömülmüş, kendi başına yaşıyor, bir başına yürüyor.

 Kent meydanları kalabalık ama durgun. Sanki doğru gitmeyen bir şeyler var, bir suskunluk var ortalıkta, hüzün çökmüş zamana. Bir tıkanmışlık var, insanı rahatsız eden bir yılgınlık. Havanın gri tonuna, karanlık bulutlara yoruyorum insan yüzlerindeki bu serencamı. Arkamı dönüp yürüyor, kalabalığa karışıp, kenti dinliyorum. Kentin gürültüsü,  homurtusu zihnimi uyuşturuyor gibi.

Kalabalığa karışırken, beynim ikircikli davranıyor artık. Doğanın uyanışı içimde coşku yaratırken, hayatın realitesi baharı gölgeliyor ve baskın bir atmosfer yaratıyor.

Yine de umutlu olmak, yarına dair düşlerde baharı görmek gerekiyor diyorum kendi kendime. Teselli veriyorum yani. Hani haksız da değilim. Umutsuz, baharsız da olunmaz ki.

Elimde bahar kokulu nergisler,  insanların homurdanmalarını duyar gibi oluyorum. Çarşı huzursuz, çarşı ard arda gelen fiyat artışları altında inliyor sanki. Ekmek,  adalet ve eşitlik artık aynı kefede. Her şeyin ateş pahası olduğu bir dönemde, kalabalıklar arasında baharı karşılamaya, görmeye çalışıyorum.

Bahar mevsimi insanın yüreğine ılık bir yağmur gibi dokunur. Renkleriyle, sesleriyle ve yeniden dirilişiyle insanın yüreğine bir kelebek dokunuşu yapar. Zamanı az, etkisi çoktur. Bu nedenle bahar en kıymetlisi, en nazlısıdır mevsimlerin. Naif bir fotoğraf olan bahar, her zaman insanın içini ısıtır ve ruhunda bir tatlı tebessüm bırakır. Şiir tadında bir iz, gökkuşağı renginde bir görüntü yaratır.  Sonbahara inat yemyeşildir ve dirilişin türküsüdür ilkbahar.

Kendi kendime diyorum, yağmur başlasa, nisan yağmurlarında yürüsek, doysak şiirsel ortama, romantizm koksa sokaklar, beyaz çiçeklerin kokusunda raksa kalksa bütün doğa, iyi olur.

Çünkü bahar çiçekle gelir ve insan yüreğinde sıcak dalga yaratır, sonra daha yakıcı olan  yaza yerini bırakır. Bizim buraların özelliğidir. Yaz uzun, bahar kısa ömürlüdür. Çünkü güneş yakıcı olunca baharın ömrü kısa olur. Sarı sıcak bastırdı mı bahar mahar kalmaz.

Bahar biraz hayal, sonbahar hüzün, yaz ve kış ise çıplak gerçektir.

Tıpkı çarşı pazardaki gerçeklik gibi…

Siverek Karacadağ etekleri