Antik çağın kozmik sırları: Soğmatar…

Günün ilk ışıklarında Urfa‘nın antik alanlarının yoğun olduğu Harran Ovası‘na yaklaştığımızda sonsuzluk hissi veren uçsuz bucaksız tarımsal sulamadan kaynaklı bir sis tabakası gökyüzünün yere yakın kısmını kaplarken, aklıma Çukurova’nın nemli havası geliyor.

Binlerce yıldır kuru ve kurak bir havanın hakim olduğu Harran artık hem nemli, hem de sulak. Pamuk ve mısır tarlaları yan yana, iç içe göz alabildiğince sıralanmış.

Asıl konumuz bu değil. Belki başka bir yazıda geçmiş Harran ile günümüz Harran’ı karşılaştırır, ova üzerinde oluşan sisli havayı yorumlarım.

Uçsuz bucaksız Harran Ovası’na doğru yol, dümdüz, sağa sola zikzaklar çizmeden ilerliyor. Asurların önemli bir yerleşimi olan Sultantepe’ye vardığımızda Güneş kızıllıklar içinde bir altın tepsi misali yükselerek, Sultantepe’yi görünür kılıyor.

Bu anı ölümsüzleştirmek için kısa bir duraklamadan sonra yolumuza devam ediyoruz.

Güneş, henüz doğduğu halde ortalık giderek daha çok ısınmaya başlıyor. Bu nedenle sıcaklığın gün boyu bizi pert edeceğini düşünmeye başlıyoruz.

Araziler sulandığı için kısmen serinlik yayılıyor olsa da güneş serinliği alt edecek güce sahip ışınlarını tepeden göndermeye hazır bekliyor.

Rotamız yakın bir zamanda hizmete sokulan ‘kültür ve inanç yolu’nu takip ederek Antik Soğmatar’a doğru uzanıyor.

Yol üstünde çok sayıda antik harabe var. Hepsini bir günde görmek mümkün değil. Antik alanı görmek için daha fazla zamana ve serin bir mevsime ihtiyaç var.

Burada en büyük engel aşırı sıcak. Yazın bunaltıcı sıcaklarına nem de eklenince alanı gezmek insana heyecan verse de bunaltıcı hava insanı çok kötü yorabiliyor.

İlk durağımız Harran. Binlerce yıllık tarihi geçmişe sahip Antik Harran Kenti 12’inci yüzyılın yarısında Moğolların saldırısında yerle bir olmuş, sonra yıkıntılar üzerinde yeniden inşa edilerek bugünlere gelmiş.

Her kavim kendine göre bir değer katmış ve kültürel izini taşlara işlemiş. Nereye baksan, dokunsan, kazma vursan tarih fışkırıyor.

Gerek Harran merkezde gerekse de çevrede daha birçok alan keşfedilmeyi, kazılıp gün yüzüne çıkmayı bekliyor.
 

IMG_0321.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Özellikle antik Harran ve kümbet evler, aslında çok daha büyük bir koruma ve restorasyon planı bekliyor. Sanki var olanla yetiniliyor gibi bir izlenim var.

Eski kümbet evler azalırken, beton yapılar hızla çoğalıyor. Hatta bazı yapılar betondan yapıldığı halde, eski kümbet evlerin mimarisine benzetilmeye çalışılmış.

Binlerce yıllık tarihsel hengâmeden sonra oluşan yoğun nüfusun ve çarpık yönetimlerin bir sonucu olarak betonlaşma en büyük tehlikelerden biri haline gelmiş.

Son yıllarda tarımsal sulama sonucu oluşan nem de, düşünülenden daha fazla tahribatlara yol açabilir. 
 

IMG_0323.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Harran’ın kalıntıları arasında dolaşıp, kümbet evlerin atmosferinde gezindikten sonra yönümüz bu kez Bazda Mağaraları’na doğru uzanıyor.

Her nedense ziyarete kapalı olmasına rağmen, çok sayıda ziyaretçinin rahatlıkla girip ziyaret ettiği buranın kendine has bir yapısı var.

Tamamı kireç taşından oluşan ocaklarında düşünemediğim kadar büyüklükte mağaralar insan eliyle oluşturulmuş.

Dışarda 45 derece olan sıcaklık mağaralarda neredeyse 25 dereceye kadar düşüyor. Köylülerin deyimiyle mağaraların içi buz gibi.

Kimler, ne zaman bu mağaraları yapmış tam olarak bilinmese de 13’üncü yüzyılda buranın taş ocağı olarak kullanıldığı bazı kitabelerde yer almış.
 

IMG_0001.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Tahminlere göre buradan kireç taşı çıkarılmış ve çevrede inşa edilen antik  yapılarda kullanılmış.

Harran’ın da bu yapılardan biri olduğu tahmin ediliyor.

Buranın serin ve dinlendirici havasını geride bırakıp ovanın daha içlerine Tektek Dağları’nın dokusuna, kuzeydoğuya doğru ilerliyoruz. Artık çöl havasının etkisindeyiz.

Güneş artık çok daha yakıcı. Harran’a göre daha ıssız ve daha kurak bir bölgenin derinliklerine doğru yol alıyoruz.

Harran’dan sonra arazide yayılan ve oldukça eski bir tarihe sahip Şuayip Antik Kenti’ne vardığımızda coğrafya değişmiş oluyor.
 

DSCF5597.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Arazi boyunca yer yer sulama yapılsa da sanırım baraj sularının aktığı kanallar Şuayip Antik Kent çevresine ulaşmamış.

Burada daha çok artezyen kuyuları devrede. Bazı araziler yeşilken, bazıları som sarı renkte olması da bundan dolayı sanırım. 

Şuayip Antik Kenti’ne varmak için biraz daha içe doğru ilerliyor, arazinin giderek değiştiğini görüyoruz.

Harran dümdüz ve toprakla kaplıyken, burada yer yer düz kayalar göze çarpıyor.
 

DSCF5913.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Şuayip Antik Kenti, Tektek Dağları’nın geçiş güzergahında kurulmuş antik bir yerleşim yerlerinden sadece birisi.

Bütün ovayı besleyen, antik dünyaya ev sahipliği yapan bu yüksek olmayan dağ silsilesi, Suriye topraklarına kadar uzanıyor.

Eski kent, artık tamamıyla harabe görünümünde olsa da geçmişin ihtişamını halen ayakta kalan yapılarında taşıyor.

Günümüzde kullanılan köy, harabeler üzerinde inşa edilmiş, eski kentin ise büyükçe bir eski çağ yerleşimi olduğu anlaşılıyor.
 

DSCF5822.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Çok sayıda mağara ve taşlardan inşa edilmiş yapılar geçmişin izlerini günümüze taşıyor, geçmiş hakkında eşsiz bilgiler sunuyor.

Havanın sıcak oluşu detaylı gezmemizi engelliyor. Belki başka bir zamana deyip, asıl rotamızı Soğmatar’a yöneltiyoruz.
 

DSCF5739.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Yol kıvrılarak Ceylanpınar sınırlarına, oradan da Viranşehir’e uzanıyor. Yolun asfalt olması büyük bir kolaylık. Yoksa ağustosun bunaltıcı sıcağında şoselerden ilerlemek oldukça zor.

Soğmatar Kültür ve İnanç Yolu’nun yakın bir yerleşim yeri. Asfalttan birkaç kilometre içte bulunuyor.
 

IMG_0503.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Köyün yolu asfalttan sonra içe doğru stabilize. 1998 yıllarında ilk kez ziyaret ettiğim yoldan biraz daha iyi. Daha önce yolun geneli şose ve yer yer zemini kaya olan bir kervan yoluydu.

Birkaç kilometre yol aldıktan sonra artezyen kuyularla sulanan tarlalardan geçerek köye varıyoruz. Köy eski görünümünü henüz kaybetmemiş.

Mağaralarla özdeşleşen taş ve toprak damlı evler çağın yıkıcı etkilerine karşı direniyor. Köyün hemen girişinde bulunan höyüğün eteklerinde bulunan taş duvarlar yıkık da olsa buranın bir kale olduğunu işaret ediyor.

Kaleyi göz ucuyla inceleyip, asıl merakımızı kamçılayan ve Pagan kültürünün izlerini günümüze taşıyan Sin Tapınağı’nı görmek için köyün içine ilerliyoruz.
 

IMG_20220903_160647.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Köyün sessizliğini, etrafımızı kısa sürede saran esmer tenli, çakmak gözlü çocuklar bozuyor. Tenleri güneşte yanmış, gözleri ise bir ışık kaynağı gibi pırıl pırıl.

Köyün içinde birkaç kuyu var. Çocuklar Arapça aksanlarıyla, bu kuyulardan birisinin Hz. Musa’nın kuyusu olduğunu ve kendisinin burada çobanlık yaptığını söylüyorlar.
 

IMG_20220903_160905.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Köyün içinde çok sayıda mağarayı andıran yapılar var. Kireç taşından oluşan kayalara oyulan bu yapıların mezar odaları ya da Paganlar için önemli yerler olduğu tahmin ediliyor.

Buranın ilginç bir dokusu var. Toprak yerine göz alabildiğince yekpare bir kaya çeşidi göze çarpıyor. Bildiğimiz kaya, yükselmiyor yeri kaplayarak geniş bir alana yayılıyor. Düz kayalar yer yer yükselse de bir çanak gibi köyün çevresini sarıyor.

Sin Tapınağı olarak kullanılan mağara, bu kayaların başladığı köyün içinde yer alıyor. Kayalara oyulan ve odalı bölümler yaratılan mekanlar bir Pagan tapınağı olarak kullanılmış.

Duvarlara sekiz tanrı kral rölyefleri yapılmış. Sonradan tahrip edildiği anlaşılan tam sekiz insan betimlemesi, yüksek kabartma tekniği ile kaya duvarlarına nakşedilmiş.

Yetişkin insan boyundan daha uzun olan rölyefler Paganlar’a ait tanrıları temsil ediyor.
 

IMG_0514.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Tapınak yıllardır bir isin işgali altında. Anlaşılan o ki burada uzun süre kalınmış ve ateş yakılmış. Yakılan ateşin isi hem kalıntıları kaplamış, hem de içerideki kitabeleri görünmez kılmış.

Oysa sağlı sollu iki hilal, kayalara resmedilmiş ve çok sonra bu hilaller üzerine haç işareti çizilmiş. Haç işaretinin sonradan olduğu bariz bir şekilde görülüyor.

Buradaki tahribat her gün biraz daha artarken, binlerce yıllık tarih birçok yerde rastladığım gibi isin karasında görünmez oluyor.
 

IMG_0002.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Oysa burada halen okunabilecek kitabeler ve yüzleri parçalanmış olsa da yüksek kabartma tekniğiyle yapılan rölyef örnekleri var.

Burasının açık bir dini kült merkezi olduğu belli. Bir kapısı yok. Tanrı Kralların bulunduğu mağaranın önü gökyüzüne açılıyor, gizlilik içinde ayin yapılan bir yer değil.
 

IMG_0005.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Herkesin görmesi için doğuya yani güneşe bakan kısımları açık bırakılmış. Bunun bilinçli bir tercih olduğu anlaşılıyor. 

Burasının Paganlar yani Putperestler için önemli bir tapınma merkezi olduğu araştırmalarda ortaya çıkmış.

Soğmatar tarihteki esas ününü; ay, güneş ve gezegenlerin kutsal sayıldığı Asur ve Babillerin politeist inancından gelen Pagan (putperest) dinin ve bu dinin baştanrısı (tanrıların efendisi) ‘Mar alahe’nin (Marelahe) merkezi olmasından almaktadır. 1
 

IMG_0011.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Bir süre eskiyen izlere ve Aramice yazılan kitabelere baktıktan sonra tapınağı ıssızlığına terk ederek, güneş batmadan asıl görmek istediğimiz alana yönümüzü çeviriyoruz.

Artık bundan sonra yayan yürüyeceğiz.

Yerden gıdım gıdım yükselen ve düz kayalardan oluşan bir alandayız.
 

IMG_0012.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Höyük ve üzerinde inşa edilen kale yükseğe çıktıkça daha belirgin hale geliyor.

Yaklaşık 20 dakikalık bir tırmanmadan sonra dikine yükselen kayalık alana varıyoruz. Burada da iki tanrı kral betimlemesi var. 

Birinci yapısı ortalama 1 metre yüksekliği olan bir erkek tasviri. Bu eserde yüksek kabartma tekniği ile kayaya yapılmış.

Yanında ise başka bir kabartma. Burada ise baş ve gövdesi belli olan başka bir tanrı kral ya da kraliçe çizilmiş.

Bunun kadın olma ihtimalini de buraya not olarak düşüyorum. Burada yapılan betimlemelerin Sin Tapınağı’yla ilgili olabileceğini düşünerek birkaç adım daha tırmanarak asıl kitabelere ulaşıyoruz.
 

IMG_9999.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Bu kitabelerin dünyada eşi benzeri var mı bilmiyorum. En azından benim gördüğüm yerlerde bunlara benzer kitabe hiç görmedim.

Yan yana, iç içe olan onlarca düz kayaya sekiz dokuz kitabe yazılmış. Kitabelerin tümü anlaşılacağı üzere gökyüzüne bakıyor. Bunun bir anlamı olduğunu düşünüyorum.

Soğmatar sakinleri bu kitabeleri yazarken bir mesaj vermek istemiş olabilirler.
 

IMG_0006.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Güneş, ay, yıldız ve gezegenleri her daim gören bir konumda yazılan kitabelerin dili ise Süryanice ya da başka bir ifadeyle Aramice…

Yüzlerce yıllık bir geçmişe sahip bu kitabeler yağmura, rüzgara ve insanların tahrip etme güdülerine karşın hala ilk günkü gibi okunaklı olarak hep gökyüzüne bakıyor.

Kitabelerin bulunduğu alandan çevreye bakıldığında ise bir kozmik evren resmi canlanıyor sanki.

Dalgalı bir kaya denizi dersem abartı gelir ama gerçekten toprak yerine kayalardan oluşan bir arazi görülüyor. Kitabelerin bulunduğu alan Kutsal Tepe olarak adlandırılmış.
 

IMG_20220903_161936.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Sin Tapınağı’nın batısında ise gezegenleri temsil eden altı tapınak daha var.

Bu tapınaklara gidemedik, zaman darlığı nedeniyle. Kutsal Tepede yazıtlarda geçmişin izini ararken, kozmik tepelere ziyareti başka bir zamana bırakarak Soğmatar’dan ayrılıyoruz.

Sanırım buranın çok daha araştırmaya ihtiyacı var. Hem seçilen alan, hem de kayalara yazılan kitabeler bize çok şey anlatıyor olmalı diye düşünüyorum.

Gökyüzüne yakın bir: SÜMELE

Kolaj: Independent Türkçe

Eski dini mekanlara; tapınak ve antik alanlara hep ilgim oldu. Bu ilginin nedeni, bir dine mensup olmam ya da olmamam değil; en görkemli mekanların din adına benzersiz inşa edilmesi.  

Bu tür mekanlar çoğunlukla hem çok fotografik öğe taşır, hem de inancın insana neler yaptırabileceğini bizlere gösterir.
 

IMG_20220829_160541.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Gözlerden uzak, ulaşılması güç ve biraz da gizli kalabilecek yerlerde inşa edilmeleri insan için hep gizemlidir.

Bu yapılardan biri de Sümela Manastırı. Sanırım adını duymayan yok. Hakkında binlerce yazı, yüzlerce kitap yayımlanan ve belgesel çekilen manastırı her yıl, her dinden yerli yabancı binlerce kişi ziyaret ediyor.
 

IMG_9878.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Kimisi meraktan, kimisi bu olağanüstülüğe tanıklık etmek için zahmetli yoluna katlanarak, manastırı görmeye geliyor.

Ben de Karadeniz‘e gelmişken ışığın rotasını izleyerek Sümela Manastırı’nı görmek için yönümü Trabzon‘a, oradan da daha iç kısımlarda bulunan Maçka İlçesi’ne çevirdim.
 

IMG_20220829_160530.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Uzun ve zahmetli bir yoldan sonra Maçka‘nın ormanla kaplı dolambaçlı yollarından geçerek manastırın bulunduğu Altındere’ye ulaştığımda kendimi yemyeşil bir vadinin içinde, bambaşka bir dünyada hissettim. 
 

IMG_9861.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Buradan sonra yol Kültür Bakanlığı’nın tasarrufunda minibüslerle sürüyor. Birinci etap birkaç kilometrelik bir yol, kaşla göz arasında son buluyor. Burada yolcular bir süre bekletiliyor.

Meryem Ana Deresi olarak da bilinen alanda dinlenme yerleri yapılmış. Yaz mevsimi olmasına rağmen Altın Dere müthiş bir hızla akıyor, kıvrılarak orman içinden kendine derin yollar açarak Karadeniz’e dökülüyor.  
 

IMG_20220829_152748.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Anlaşılan Kültür Bakanlığı burada ticari bir alan yaratmak, gelenleri bir süre daha tutmak için böyle bir yol bulmuş.

Buradan tekrar aynı nitelikte ama farklı minibüse binerek yol alınıyor. Yollar dere boyunca ve dağın dik yamacını yara yara kıvrılarak ilerliyor.
 

IMG_20220829_140024.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Yol boyunca orman daha sığ ve gökyüzüne doğru uzayan çamlar dikkatleri çekiyor. Bu yolda yeşilin bütün tonlarını ve derenin süt gibi köpüren suyunu görmek mümkün.

Bu güzel doğaya yaya olarak tanıklık etmek henüz mümkün değil. Yaya yolu için belli belirsiz bir çalışma göze çarpıyor.
 

IMG_20220829_134105.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Bir hareketlilik olmasa da dere boyunca bazı alanlarda dağa doğru uzanan yaya yolları için demirden iskeletler yerleştirilmiş.

Araba ile alınan yol manastıra 300 metre kala son buluyor. Buradan sonra daha dik bir yaya yolu ziyaretçileri bekliyor.  
 

IMG_9835.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Hayatımda gördüğüm en doğal, en görkemli ağaçlarla kaplı yolun farklı bir heyecan verdiğini, kendimi Yüzüklerin Efendisi filminin setinde hissettiğimi söyleyebilirim.

Yol boyunca yüzlerce yıldır köklerini toprağa salan yaşlı ağaçların bulunduğuna tanıklık ederek yokuş yukarı ilerleniyor.
 

IMG_20220829_144959.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Yer yer eski kayalara oyulan merdivenlerden, yer yer Kültür Bakanlığı’nın inşa ettiği ahşap zeminden ilerleyen yol bana antik çağları çağrıştırıyor. 

Yol merdivenlerden dolayı birazcık yorucu olsa da çevredeki dağların, dere ve vadilerin manzarası insanı diri tutuyor, bol oksijenli nefes alarak ilerlemesini sağlıyor.
 

IMG_20220829_134940.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Tırmanma basamakları bitip, manastırın giriş kapısına gelindiğinde bütün vadi gözler önüne seriliyor. Manastırın yapıldığı yükseltiye Karadağ deniliyor.

Kapkara kayalar ve iç içe geçmiş çamlarla kaplı devasa kayalar oldukça etkileyici. Ayrıca Altındere’nin iki yakasında bulunan yemyeşil dağlar sisli tepeleriyle insanı kendine çekiyor.

Manastırın kalın duvarlarından içeri girildiğinde bu kez iniş için bir taş merdivenden ilerleyerek Sümela Manastırı’na varıyorsunuz.
 

IMG_9858.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Buradan sonra zaman geriye, birkaç asır öncesine dönüyor. Ortaçağ hatta ötesi bir atmosfer karşılıyor sizi. 

Manastırın insan eliyle yapılan binalarından çok, kayanın içine doğru oyulan, duvarlarına frenksler yapılan kilise, görkemini hala kaybetmemiş.
 

IMG_9845.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Burasının muhtemelen doğal bir mağara olduğu, burayı inşa edenlerin bu içe doğru olan derinliği biraz daha kazarak bir mekan oluşturulduğu anlaşılıyor.

Vadiye bakan kısımlarda sosyal donatlar inşa edilirken, içerde ise kilise ve rahip evleri inşa edilmiş. 
 

IMG_9850.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

İçeriden dağların görkemini, karşı tepelerden ise yapılan manastırın dış cephesini kaplayan sosyal donatların ihtişamını görmek mümkün.
 

IMG_9883.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

İnsan burayı ve buraya benzer yerleri gördüğünde ister istemez oturup, düşünüyor;

Neden bu kadar zahmetli yerlerde mabetler yapılmış?
 

IMG_9849.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Buna benzer yapılar Kapadokya ve Ihlara Vadisi‘nin derinliklerinde de var. Özellikle Ihlara Vadisi’nde kayalara oyulmuş onlarca kilise ve mabet var.

Keza aynı durum Hatay Saint Pierre Kilisesi’nde de görülüyor.

Kayalara oyulan ve gözlerden uzak, ulaşılması güç yerlerde inşa edilen manastır ve kiliseler. 
 

IMG_20220829_140412.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Sümela Manastırı’nda Ihlara Vadisi’nin tersine dağın dik yamacında doğal bir mağara önce merkez seçilmiş ve süreç içinde manastır inşa edilmiş.

Bugünkü şartlarda bile ulaşımın güç olduğu, yer yer imkansız hale geldiği düşünülürse, 1600 yıl önce insanların ne tür zorluklara katlanarak burayı manastıra çevirdiği anlaşılıyor.
 

IMG_9854.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Buranın gizemli yapısı insanda müthiş bir merak uyandırırken, şu soru gündeme geliyor: 

Burayı inşa edenler kimden, neden kaçtı bunca çetin yere?

Ya da bu kadar ulaşılması güç bir yerde neden manastır yapıldı?

Daha kolay bir yerde inşa etmek, insanları daha kolay çekmek varken, neden dağların içine doğru bir yönelim oldu?

Birilerinden mi kaçtılar, yoksa inançları gereği çetin yerler mi seçtiler?
 

IMG_20220829_154746.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Kafamda yanıtlanması gereken onlarca deli soruyla kalabalık ziyaretçi grup arasında dolanıp durdum.  

Manastırın ziyarete açık bütün bölümlerini gezerken, inancın insana neler yaptırdığına da tanık oluyordum.

1600 yıl önce inşa edilen manastırın duvarlarında Hiristiyanlık ile ilgili bütün rivayetler resmedilmiş.
 

IMG_20220829_141559.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Bu resimler bile tek başına Hristiyanlık için paha biçilmez bir zenginlik.

Gerçi çoğu tahrip edilmiş, kazılmış, yer yer bilerek zarar verilmiş. Adlarını yazan, inancının sembolünü kazıyanların bini bir para.
 

IMG_20220829_141353.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Ama buna rağmen Sümela Manastırı hala bütün ihtişamını koruyarak çağlar öncesinden insanlara sesleniyor. 

1923 yılına kadar oldukça popüler olan manastır, bu tarihten sonra kaderine terk edilmiş olsa da çevrede zaman zaman ziyaret edilen bir yer olur.
 

IMG_20220829_141013.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

1972 yılında Kültür Bakanlığı’na geçen manastır restorasyonu yıllarca sürer ve 2010 yılında nihayet ziyarete açılır ve artık müze olarak varlığını sürdürür.  

Restorasyonun halen sürdüğünü belirtmek gerekiyor. Kapalı olan bölümlerde ne var bilmiyorum ama sanırım asıl ünü ziyarete açık olan mağaradan manastıra dönüştürülen kısımdan alıyor. 
 

IMG_9907.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Sümela Manastırı kartal yuvası gibi dağların eteğinde, oyulan devasa kayaların içinde bulunuyor. Manastırın önemi de sanırım buradan ileri geliyor.

Sümela tam bir inziva yeri, hem göğe yakın, hem de karanlık ormanların içinde.

Sanırım bu yönü, asırlar boyu özelliğini korumuş…

Fındık Güncesi

Kolaj: Independent Türkçe

Karadeniz Bölgesi’ni çok bilmem. Önceki yıllarda gitmişliğim olsa da derinlikli gezme, görme fırsatım hiç olmadı.

Karadeniz’e komşu bazı illeri dolaşmış, kısmen de olsa havasını teneffüs etmiş olmama rağmen Karadeniz’in kentlerini görmemiştim.

Zümrüt yeşilini, denize paralel dağlarını, dalgalı denizini, fındık ve çayını lise yıllarımdaki bilgilerden biliyorum.
 

IMG_9618.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Bir de bizim buralardan Karadeniz’e fındık toplamaya giden mevsimlik tarım işçilerinin anlatımlarından zihnimde oluşan, kitabi bilgilerden öte yaşanmışlıklardan damıtılan, zihin heybemi dolduran, merakımı harlayan reel bir Karadeniz’i biliyorum.

Ne yazık ki uzun yıllar Karadeniz hem uzak, hem yakın bir coğrafya olarak kaldı hayatımda.

Bir türlü dokunamadığım, gezip görmeyi denk getiremediğim için hayıflandığım bir yer olarak varlığını sürdürdü.

Oysa fotografik albenisi ve yeşilin bütün tonlarını barındıran bir coğrafya olduşundan dolayı, hep gitmem gereken yerler arasındaydı.
 

IMG_20220826_195117.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Karadeniz’e gitme hayalimin nihayet bir kısmını bu yaz gerçekleştirme fırsatım oldu.

Belki enine boyuna bir gezi olmadı ama olanaklarım ölçüsünde zihnimde oluşan Karadeniz’in bir bölümünü gezip, görme şansını yakaladım.

Rotam, bir turizm şirketinin belirlemiş olduğu güzergah değildi. Tarım işçilerinin izlemiş olduğu yollardan Karadeniz’e varmaya çalıştım.

Urfa’dan Adıyaman’a, Malatya ve Sivas’a, oradan da Ordu‘ya uzanan bir rota izledim.

Yıllardır iç içe olduğum, yan yana yaşadığım yüzlerce mevsimlik tarım işçisinin kullanmış olduğu yollardan geçerek Karadeniz’e ulaştım.

İşçilerin durduğu tesislerde, çeşme başlarında, ağaç gölgelerinde, derin vadilerde ya da görkemli bir dağ başında mola verdim.

Zaman zaman işçilerle karşılaşmak, aynı güzergâhlarda yolculuk yapmak hatta sohbet etmek mümkün oldu.

Mardin, Batman, Şırnak, Van’ ve Urfa’dan geliyor, çoluk çocuk çalışmaya Karadeniz’e gidiyorlardı.
 

IMG_20220827_164720.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş​​​​​​​

Mezopotamya’nın sarı sıcak iklimi, Sivas’ın kuzeyiyle birlikte yavaş yavaş değişmeye, dağlarda daha fazla yeşil bitki örtüsü görünmeye başlıyor.

Sivas‘tan sonra ise artık bambaşka bir coğrafyaya dönüşüyordu.  

Yol, Orta Karadeniz’e vardıkça yeşil bitki örtüsü daha çok belirginleşiyor, daha sığ ormana dönüşüyordu.

Yıllardır adını duyduğum Gürgentepe’nin dik yokuşları ve dolambaçlı bozuk yolları anlatıldığı kadar yeşil ve keskin virajlıydı.

Gürgentepe’de bir türlü bitmeyen yol inşaatı nedeniyle kendimi tehlikeli yollar belgeselindeymiş gibi hissediyor; her virajda dişlerimi sıkıyor, rallide yarışıyor gibi oluyordum.

Yer yer derin uçurumlar ve göğe yükselen kayalar insanı ürkütmeye yetiyor artıyordu bile.

Orman, yüksek dağlar ve alabildiğince yeşil tepeler Karadeniz’in eşsiz coğrafyasını işaret ederken, heyelan tehlikesi de her yerde varlığını hissettiriyordu.

Arada bir yola dökülen kayalar, yer yer çöken yol, Karadeniz’de heyelanın ciddi bir sorun olduğunu açıkça ortaya koyuyordu.
 

IMG_0058.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Gürgentepe’nin yüksek rakımlı noktasında durduğumda denizi görmesem de iç içe geçmiş çam, köknar, gürgen ve menşeini bilmediğim bin bir çeşit bitkinin dik yamaçlardan daha yükseklere doğru genişlediğini gördüğümde, kendi kendime “Artık Karadeniz’deyim” diyerek, hayranlıkla ormanları izlemeye koyuldum.

Yıllardır belgesellerden bildiğim, gidip gelenlerden dinlediğim Karadeniz illerine ayak basmıştım.

Nemli, serin havası, sığ ormanları ve uçurum dolu yollarıyla karşımda duruyordu.
 

DSCF5331.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Dolambaçlı yollardan daha aşağılara, Ordu’ya doğru yol aldığımda dağ, taş ağaçtı ve ağaçların çoğunluğu fındık bahçelerinden oluşuyordu.

Oldukça dik yamaçlarda yetiştirilen fındık bahçeleri Karadeniz’in saklı hazinesi gibi duruyordu yüksek rakımlı yamaçlarda. 

Artık yol boyunca, dere kenarlarında, uçurum başlarında fındık bahçelerini görmek mümkündü.

Bizim oralardan gelen işçilerin buralarda, dik yamaçlarda çalıştıklarını, fındık topladıklarını zihnimde beliren anlatımlardan biliyor, hissediyordum. 

Zihnimde var olan Karadeniz’i, reel olanıyla karşılaştırıp, anı yaşamak ve ortamın oksijenini teneffüs ederek, deniz kıyısına doğru ilerliyordum.

Gerçekten de müthiş bir doğa ve dik yamaçlarda biten harika bitki örtüsü insanı kendine hayran bırakıyor.

Dolayısıyla yolun tehlikesi, insanın stresi dağılıyor, yolların ölüm saçan virajlarını yeşil bütün tonlarıyla örtüyordu.
 

IMG_0057.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş 

Gürgentepe’ye çıkmak için önce uzun bir tırmanma, sonra güneş görmeyen inişli virajlarından, bozuk yollardan deniz kıyısında imar edilen Ordu’ya ulaştığımda terden sırılsıklam olmuştum.

İlk şaşkınlığım iklimine dairdi. Ben Ordu’yu daha serin bir yer olarak biliyordum. Sanırım biraz yanılmışım.

Kaldığım birkaç gün boyunca kent merkezi epey sıcak ve nemliydi. Bu belki de benim şansımdı. Kendimle Mezopotamya‘nın sarı sıcağını da taşımıştım buralara. 
 

IMG_0115.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Ordu, deniz kıyısına sıfır batı ve doğu yönünde inşa edilen ve dik yamaçlara doğru genişleyen bir kent.

Biraz Çukurova’yı, Mersin’i andırıyor olsa da kendine özgü bir iklimi var.

En kurak zamanlarda bile yağmur alan bir yer olmasından kaynaklı bitki örtüsü de düşünemediğim kadar canlı ve zümrüt yeşiliydi. 

İtiraf etmeliyim ki, ilk defa yeşilin bütün tonlarını bahar dışında bu mevsimde bir arada görüyordum.

Bu da beni fazlasıyla mutlu ederken, nemi ise biraz can sıkıyordu.

Sanırım denizden gelen nem dik yamaçlara çarparak Ordu üzerine çöküyor ve bir iki hafta boyunca sıcaklığın daha fazla hissedilmesine neden oluyordu. 
 

IMG_0169.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Ordu’nun ılıman iklim avantajını; Karadeniz iklimi ile birleştirmiş olduğu yetişen meyve ve sebze çeşitliliğinden belli oluyordu.

Yetişen meyve, sebze ve tahıllar arasında fındık bütün hayatın merkezine oturmuş, zenginlik katmış bir ürün olduğu açıkça belli oluyor.

Fındık tartışmasız Karadeniz için müthiş bir zenginlik kaynağıdır.

Kentin fındıkla ilişkisi o kadar belirgindi ki, şehir girişinden başlayarak ve yol boyunca güneşe serilen kabuklu fındık sergilerinden anlaşılıyordu. 
 

IMG_20220827_175420.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Kentin ana girişinde bulunan ve sanırım tek düzlük alan olan eski botanik parkın yeri fındık harman yerine dönüşmüş.   

Buranın da ayrı bir hikayesi var. Bir süre önce şehir hastanesi yapılmak üzere parktaki ağaçlar sökülmüş ama kısa zamanda karardan dönülerek alan kaderine terk edilmiş.

Anlatılanlara göre, daha önce güzel bir botanik parkmış. Şimdi ise fındık harman yerine dönmüş. 
 

IMG_20220827_175717.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş​​​​​​​

Buradaki fındık hasadı, kurutma sergileri, bana geçmişte Mezopotamya kentlerinin kıyılarında kurulan buğday, arpa ve mercimek harman yerini hatırlattı.

Artık makineleşme ile harman yerleri tarih olsa da benzerlik o günleri hatırlamama neden oldu.

Sadece burası da değil, deniz kıyısında, boş yerlere hatta ana yol kenarlarında bile fındık kurumaya bırakılıyor.

Ara sokaklarda, balkon ve bahçelerde her yerde güneşe serilen fındık sergilerini görmek mümkün. 
 

IMG_20220827_145418.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş​​​​​​​

Fındığın geçmişi M.Ö 10 bininci yıllara dayanıyor olsa da, Ordu fındık ekimi ile yaklaşık 140-150 yıl önce tanışmış.1

Öncesi olsa da Ordu için ekonomik bir değer olması yazılı kaynaklarda 1890 yıllarını gösteriyor.

Kentte önceleri pirinç yetiştiriliyormuş. Çeltik ekimi sivrisinek ve sıtmaya neden olunca pirinç ekimi yasaklanarak, fındığa yönelme başlamış.

O gün, bu gün Ordu fındık üretiminde önemli bir ağırlığa sahip olmuş.
 

IMG_20220827_175452.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş​​​​​​​

Dik yamaçlarda yapılan fındık yetiştiriciliğinde büyük oranda insan emeğine ihtiyaç duyuluyor ve kentte de bunun için yeterli işçi bulunmayınca, işçiler uzaklardan, Kürt illerinden getirilmeye başlanılmış.

Bugün fındık hasadının yapıldığı ağustos ayında binlerce işçi Karadeniz’e akın ederek, zor koşullarda çalışarak fındık üretimine önemli bir destek sunuyor.
 

DSCF5334.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş 

Her yıl kentin belli bölgelerinde Kürt illerinden gelen işçiler için kamp kurma yerleri belirlenir.

Gelenler orada ya çadır açar ya da işveren olan bahçe sahipleri tarafından sağlanan barınma merkezlerinde ve çok az da olsa evde kalınır.
 

IMG_20220826_182922.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş​​​​​​​

Bu işçilerin zor şartlarda çalıştıkları biliniyor. Sabah yedide iş başı yapıyorlar, akşam yedisinde paydos ediyorlar.

12 saatlik sürede dik yamaçlarda, bazen ağaçtan tek tek fındıkları topluyorlar, bazen ağaçları silkeleyerek yerden topluyorlar.

Çuvallara doldurulan ürün işlenmek üzere yer yer insan sırtında yollara indiriliyor.
 

IMG_20220826_183221.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş​​​​​​​

Bütün bu zor işleri mevsimlik işçi denilen aslında yarı köle şeklinde çalışan insanlar yapıyor.

Kimi aile çoluk çocuk gelerek çalışıyor, kimisi bir başına ekmek peşinden buralara kadar geliyor.

Zor iş velakin fındık toplama. Karadeniz’in dik yamaçlarının yanında nemi de çalışma sistematiğini olumsuz etkiliyor.

DAHA FAZLA OKU

Mevsimlik tarım işçileri meselesi yıllardır gündemde olsa da ciddi bir sorun olarak görülmüyor Türkiye’de.  

Çalışma mevsimlerinde gündeme gelip, sonra unutuluyor. Oysa bu sorun bir asırdan fazla süredir devam ediyor.

Binlerce insan zor koşullarda yollara düşüp, Karadeniz’in dik yamaçlarında fındık toplayarak Türkiye ekonomisine ciddi katkı sunuyor.

Yani üretici kadar, işçi de bu üretimin önemli bir parçası.
 

IMG_9600.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş 

Bir yıl Kürt illerinden işçi gelmese fındık bahçede kalır ve üretim zinciri kesintiye uğrar.  Biliniyor bilinmesine de bir çözüm üretilmiyor.

Mevsimlik tarım işçilerinin iş güvenliği ve sigortaları yok. Bahçe sahibinin vicdanına kalan bir çalışma yaşamı içindeler.

Kimi bahçe sahibi gelen işçileri için insani çalışma koşulları yaratırken, kimisi de gelenlere köle muamelesi yaparak çalışma koşullarını ağırlaştırıyor.
 

IMG_20220827_170207.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş​​​​​​​

Sonuçta bununla ilgili bir yasal düzenleme yok. Her bahçe sahibi farklı farklı davranmada serbest.

Mesela bazı işçi grupları çadırlarda kalırken, bazıları evlerde kalıyor. Doğal olarak çadırlarda kalanların insani yaşam standartları çok kötü.

Bürokrasi, güvenlik gibi bağlayıcı kararlar da hayatı bazen çekilmez kılıyor.

Hatta bazı illerde gelen işçileri ötekileştirme politikaları devreye sokuluyor. 
 

IMG_20220828_140144.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş​​​​​​​

Ordu’da olduğum sürede iki üç belgede çadırlarda kalan işçilere rastladım. Kent merkezinde olan kampı ise görme fırsatım olmadı.

Kamp kelimesi bana çok itici geliyor ama maalesef herkes kamp kavramını kullanıyor. Sanki işçiler için bir mültecileştirme, yabancılaştırma süreci işliyor.
 

IMG_9615.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Yine de temkinli olmakta fayda var. İşçilerin yaşam koşulları bahçe sahiplerinin insafına bırakılmamalı, gerekirse devlet birçok üretim sürecine destek sunduğu gibi mevsimlik tarım işçilerine de destek sunmalıdır.

Bu mesele ancak bu yöntemlerle çözülür. Her yıl onlarca tarım işçisinin trafik ve iş kazalarında öldüğü ya da sakat kaldığı gerçekliği varken, meseleye kayıtsız kalmak, kayıt dışı bir istidam sürecinin sürmesini sağlamak ne çalışma yasalarına uygundur, ne de uluslararası normlara. 

Bu nedenle bu insanların çalışma süreleri mutlaka kayıt altına alınıp, sigortaya sayılmalı diye düşünüyorum.

Herkes biliyor ki alanda çalışmak, fındığı tek tek toplamak öyle sanıldığı kadar kolay bir iş değil. Börtü böceği, yılanı, çıyanı da cabası. 
 

IMG_0158.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Benim karşılaştığım gruplar içinde Batman’dan gelen gençler vardı. Çoğu üniversite öğrencisiydi ve bahçe sahipleri onlara ev tutmuştu. 

Bir başka grup ise yol kenarında çadır açmışlardı. Onlarda Mardin’den gelen çocuklu ailelerdi.

Ne fotoğraf çekmeme müsaade ettiler, ne de sohbet etme teklifimi kabul ettiler.

Ben Ordu’dan ayrılıp, Trabzon yoluna düştüğümde hava bulutlanmış yağmur döktürmeye başlamıştı.

Biliyorum ki yağmur da olsa işçiler fındık topluyor.

1. Wikipedia 

PİRÎN GÜNCESİ

Kolaj: Independent Türkçe

Yıllardır, halkın günlük hayatta Semsur dediği Adıyaman‘a gidip gelirim. Çok fotoğraf, çok hikaye biriktirmişliğim söz konusu.

Adıyaman’ın benim için sihirli bir havası, dikkatimi çeken tarihi geçmişi var. Mezopotamya genelinde var olan dağ, ova ve nehir kültürünün en canlı yaşandığı yerlerden biri olduğunu söyleyebilirim.

Bu özelliğini Fırat Nehri’ne ve Orta Toros sıra dağlarına borçlu olan kentte müthiş bir tarihi doku günümüze ulaşmış.

Bölgede “Hititler, Hurriler, Kummuh, Asur, Medler, Persler, Kommagene, Roma, Bizans, Emeviler, Abbasiler, Selçuklular, Artuklular, Zengîler, Eyyûbîler, Moğollar, Memlûkler, Dulkadiroğulları ve Osmanlılar hüküm sürmüş.” 1
 

IMG-20220821-WA0046.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Bugün Adıyaman denilince akla her şeyden önce dünyanın yedi harikaları arasında gösterilen Nemrut Dağı‘nda bulunan anıtsal kalıntılar geliyor olsa da, Adıyaman genelinde başka antik alanlar da var ve farklı uygarlık katmanlarına ev sahipliği yapmış.

İşte bunlardan biri de asırlardır sessizce varlığını sürdüren Pirin Antik Kenti‘dir.
 

IMG_20220821_191245.jpg

Bilinen tarihi 2000 yıl öncesine kadar gidiyor. Bilinmeyen kısmı ise, belki daha eski olması kuvvetle muhtemel.

Bugün artık Adıyaman merkezle birleşen Pirin/Perre Antik Kenti, son bir iki yılda giderek daha fazla dikkat çekmeye başlamış.

Yıllardır eski kaya mezarları ve taş ocağı olarak bilinen alan binlerce yıllık derin uykusundan son zamanlarda uyanır gibi olmuş.
 

IMG_20220821_191143.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Yapılan arkeolojik kazılarda buranın oldukça geniş bir alana yayıldığı görülüyor.

Alan sadece kaya mezarlarından ibaret değil. Zindan, su sarnıçları, tarımsal üretim sahaları, tören alanları, saray kalıntıları günümüze kadar ulaşmış.
 

IMG_20220821_192453.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Değişik zamanlarda yapılan kazılarda ortaya çıkarılan kalıntılar, yıllardır toprak altında ve bir kısmı açıkta olan kaya mezarlarının bilinenden daha önemli antik bir yer olduğunu gösteriyor.
 

IMG-20220821-WA0028.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Kayalara oyulmuş yapıların geneli göz önüne alındığında, buranın oldukça planlı, dönemine göre ileri bir imar planıyla inşa edildiği anlaşılıyor.

Kayaların müthiş bir işçilikle oyulmasıyla oluşturulan mekanlar kentin antik yapısını oldukça canlı bir şekilde yansıtıyor.
 

IMG_20220821_185806.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Pirin antik dünyasında gezinirken insan bir anda geçmişe dalıyor, kendini antik dünyanın ortasında hissediyor.

Eski çağların melodileri taş yapılardan yankılanıyor, cenaze törenleri, matem havası beliriyor.
 

IMG-20220821-WA0036.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Buralardaki mağaralar, taşın insan eliyle nasıl dönüştürebileceğine tanıklık ediyor.

Pirin Antik Nekrepolü’nde insanların mezarlarıyla iç içe yaşayıp, yaşamadığı konusu net olmasa da kayalara oyulan mezar odalarının bir ev konseptinde dizayn edilmesi, buranın da çok daha eski bir yerleşim yeri olma ihtimalini akla getiriyor.
 

IMG-20220821-WA0040.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Kommagene‘nin beş büyük kentlerinden biri olan Pirin, yani resmi ismi ile Perre, M.S 325 yılında inşa edildiği düşünülüyor olsa da daha eskilere dayanan bir tarihi geçmişi olabilir.

Kentin bir geçiş güzergahı olduğu, kutsiyet bahşedilen bir yer olduğu yazılı kaynaklarda yer almış.

Malatya, Urfa ve başkent Samsato’a giden yolların kesiştiği yer olması nedeniyle önemli bir jeopolitik konuma sahip olduğu da anlaşılıyor.
 

IMG-20220821-WA0035.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Önemli su kaynaklarına sahip olan kentin, aynı zamanda kervan ve savaşçı orduların geçiş yolları üzerinde olması da buranın önemini tarih boyunca artırmış.

Pirin Antik Kenti’nin yapıları incelendiğinde erken Helenistik özellikler gösterdiği anlaşılıyor.
 

IMG-20220821-WA0028.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Pirin denilince nekrapol, yani kaya mezarları akla gelse de aslında toprak altında eski bir kent olduğu artık kesin olarak biliniyor. 
 

IMG_20220821_181035.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

İlginçtir ama buranın üç ismi var. Halk Pirin derken, arkeologlar nedense Perre demişler. Resmi ismi ise Örenli.

Şu an Büyük Pirin olarak bilinen yerleşim yerinin, antik kentin kalıntılar üzerinde inşa edildiği biliniyor.
 

IMG_20220821_180836.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Yapılan son kazılarda Kommagene dönemini yansıtan bir saray kalıntısının ortaya çıkarılması, köyün tümden kazılma kararının alınmasına neden olmuş.

Köyde konuşulanlara göre, köy yakın bir zamanda boşaltılacak ve yeni yapılacak yerine taşınacak. 
 

IMG-20220821-WA0047.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Mezopotamya’nın en sıcak günlerinin yaşandığı ağustos ayında akşamın son ışıklarında ziyaret ettiğim antik Pirin kentinde yapılan kazılarda ortaya çıkarılan kalıntıların hikayesini 80 yaşındaki Abuzer Demir’den dinlediğimde, geçmişle gelecek arasında gidip geldim.
 

IMG_20220821_192107.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Pirin’de doğup, büyüyen Abuzer Demir, kalıntıların başında geçmişi özetlerken, şunlar zihnimde kalıyordu:

Ben kendimi bildim bileli köyün altında bir kentin olduğu söylenirdi. Bu nedenle köyün boşaltılacağı konuşulurdu. Yakın bir zamana kadar biz de söylenenleri dinler, yarım ağızla gülüp geçerdik. Ama sanırım bu kez iş ciddi. Yakın bir zamanda yeni bir köy inşa edilecek ve köy yeni yerine taşınacak. Birkaç ev satın alınıp, kazı yapıldı. Yapılan kazılardan sonra evlerin altında saray kalıntısı çıktı. Sarayın devamı ise içinde yaşadığımız evlerin altında.
 

IMG_20220821_191518.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Büyük Pirin adıyla inşa edilen köyün geçmişi 300 yıl öncesine dayanıyor. Eski antik kentin üzerinde inşa edilen köyde bazı evlerin kesme lahit taşlardan yapıldığı görülürken, bu evlerin antik kentin taşlarından inşa edilme olasılığı var.
 

IMG-20220821-WA0041.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

2000 yıllık geçmişin izlerini taşıyan Pirin/Roma Çeşmesi ise halen ilk günkü gibi akıyor. Buz gibi kaynak suyunun nereden, nasıl geldiği ise tam olarak bir sır.

Köyde yaşlıların anlatımına göre köyün altında üstü kapatılan devasa bir sarnıç ya da antik bir havuz var. 

Köyde nereye kazma vursan geçmişin izleri çıkıyor. Hani insanlar bazı yerler için topraktan tarih fışkırıyor derler ya, ha işte Pirin o yerlerden biri.

Kaynaklar:

1. Demirkent, 1977: 232
2. Wikipedia
3. Kültür Portal

OHAL SÜRECİ VE SONUÇLARI

Elli üç yaşında birisi olarak ömrümün geçtiği kentlerin hemen hemen tümü, çok uzun süreler sıkıyönetim ve olağanüstü halle idare edildi.

Sıkıyönetim, 12 Eylül 1980 askeri darbesinden önce ve sonraki yıllarda varlığını sürdürdü.  
 

CsJJM69WYAATbUZ - Kopya.jpg

Batılı devletlerden gelen yoğun sıkıyönetim ve askeri darbe eleştirisi üzerine, darbe mimarları tarafından, 1983 yılında olağanüstü hal yasaları hazırlandı.

Ancak yürürlüğe girmesi için birkaç yıl daha beklenildi. 1987 yılına kadar sıkıyönetim yürürlükte kalarak çatışma potansiyeli olan illerde varlığını sürdürdü.  
 

1_org_zoom - Kopya.jpg

1987 tarihinde Olağanüstü Hal Bölge Valiliği kurularak süreç başka bir boyutta sürdürüldü.

Artık, OHAL süreçleri sivil ama çoklu yetkiyle donatılan atanmışlarla hayata geçirilecek, sıkıyönetimi aratmayacak düzeyde etkiye sahip olacaktı.  

Gerek sıkıyönetim, gerekse de olağanüstü hal birçok acıya, drama ve anti demokratik uygulamaya neden olacaktı.  
 

MİLLİYET - Kopya.jpg

Yıllarca sürecek olan Olağanüstü Hal, 19 Kasım 2002 tarihinde yürürlükten kaldırıldığında binlerce şikayet, yüzlerce hakları ihlali dosyası mahkemelerde görüşülme sırasını bekleyecek, bazı dosyalar ise Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde karara bağlanacaktı.

AHİM yüzlerce dosyada kişi hak ve özgürlükler ihlali kararı vererek, süreç mahkum edilecekti.

Adı, kapsamı ne olursa olsun bu süreçlerde temel hak ve özgürlüklerde kısıtlama, sınırlama, askıya alma söz konusu oldu ve toplumu belli bir çerçeveye sokma, zapt u rapt altına alma süreci yaşandı. 

2002 yılında Olağanüstü Hal Yasası kaldırıldığında çoğumuz bir daha böylesi süreçlerin yaşanmayacağını umut ettik ve inandık.

Çünkü bütün siyasi partiler OHAL uygulamalarından rahatsızdı ve kaldırılmasını istiyordu.
 

IMG_20220722_182907.jpg

Oluşan toplumsal mutabakat yasanın yürürlükten kaldırılmasını sağladı.

Ama her şey 15 Temmuz 2016 yılında yaşanan darbe girişimiyle yerle bir oldu.

Darbe girişimi nedeniyle Olağanüstü Hal yeniden hayatımıza girecek, bütün Türkiye iki yıl boyunca Olağanüstü Hal’le yönetilecekti.  

19 Ağustos 2018 yılında yasa kaldırılmış olsa da, OHAL fiili olarak varlığını sürdürecek ve darbe sonrası oluşan ruh hali devletin bütün kurumlarına sirayet edecekti.

Bu nedenle geçmiş yıllarda olduğu gibi OHAL sürecinde oldukça ciddi hak ihlalleri gündeme gelecek, yürürlükten kaldırılmasından sonra bile hak ihlalleri iddiaları son bulmayacaktı.

İktidara göre OHAL gayet normal ve meşru bir gereklilikti. Gelişmeler karşısında rejimin devamı ve iktidarın işlemesi buna bağlıydı.

Oysa hayat sadece iktidar eksenli yaşanmıyor. Toplumda değişik düşünceler, farklı siyasi hareketler, inanç ve kültürlerin varlığı söz konusu.

Türkiye toplumu homojen bir yapı değil ki her karar toplumu rahatlatsın.
 

IMG_20220722_182953.jpg

Demokrasi farklılıkların bir arada, bir orkestra disiplini altında yaşamasına olanak verme rejimi olduğuna göre hakları elinden alınan, özgürlükleri kısıtlanan, işlerini kaybedenler için OHAL hayatlarının cehenneme dönme sürecidir.

Nitekim KHK ile 150 bini aşkın kamu çalışanı işinden edilmiş, binlerce insan soruşturmalar kapsamında gözaltına alınmış, yüzlercesi tutuklanmıştır.

Verilen cezalar, yığınca hak ihlali iddiası mahkemelere yansımıştır.  

Görevden alınan kamu çalışanları açısından durum biraz daha karışıktır. Haklarında herhangi bir soruşturma, adli ceza kararı olmadığı halde ya da yürütülen soruşturmalarda beraat almalarına rağmen görevlerine iade edilmemeleri hak ihlallerinin ne kadar yakıcı olduğunu göstermesi açısından önemlidir. 

Sonuç olarak geçmişten günümüze olağanüstü hal süreçleri geride yığınca hak ihlali dosyası bırakmıştır. Bunların görüşülmesi bile yıllar alacak, sonuçları toplumun vicdanını sızlatacaktır.

Tıpkı 12 Eylül,  tıpkı 28 Şubat süreçleri gibi…