Samsat ve Aze ile Zeze’nin Ölümsüz Aşkı

Fırat’ın kıyısında, Mezopotamya’nın bereketli topraklarında bir zamanlar bir şehir vardı: Samsat. Kökleri antik çağlara uzanan bu kadim kent, yüzyıllar boyunca uygarlıkların, kültürlerin ve inançların kesiştiği bir kavşak oldu. Bugün baraj sularının altında unutulmuş gibi görünse de, taşların arasında, halkın belleğinde ve anlatılagelen efsanelerde hâlâ yaşamaya devam ediyor.
Samsat, Kommagene Krallığı döneminde yalnızca bir başkent değil, aynı zamanda bir kültür ve bilim merkezi oldu. Helenistik kültür, burada Mezopotamya’nın sıcak topraklarıyla buluşmuş; şehir, bilginlerin, sanatçıların ve düşünürlerin yetiştiği bir şehir hâline gelmişti.
Tarihin farklı dönemlerinde Samsat birçok adla anıldı: Sümerler döneminde Semizata, Mısırlılar zamanında Şamşuata veya Şemşiata, Süryanicede Simsat olarak biliniyordu. İslamiyet’in yayılmasıyla “Samosata” ismi Arapçalaşarak Sümeysat biçimine dönüştü. Osmanlıların son dönemlerinde “Semsat” olarak anılan bu kadim isim, zamanla bugünkü halini aldı: Samsat.
Samsat’ın tarihi, bir uygarlıklar geçidi gibidir. MÖ 708’de II. Sargon tarafından zapt edilerek Asur’a bağlanır; ardından Babilliler, Medler, Persler, Makedonyalılar, Selevkoslar ve Romalılar gelir. Kommagene Krallığı döneminde Antiochos’lar hüküm sürerken şehir, altın çağını yaşar. Ancak MS 72’de Roma’ya yenilerek bir eyalet hâline gelir.
Sonraki yüzyıllarda Melikşah’tan Selahaddin Eyyubi’ye, Moğollardan Osmanlılara kadar pek çok hükümdar Samsat’ı ele geçirir. Her biri bir iz bırakır ama hiçbiri şehrin kaderini değiştiremez. Yangınlar, istilalar, depremler… Her defasında Samsat biraz daha yıkılır.
Ve nihayet 1988 yılında, Atatürk Barajı’nın suları yükseldiğinde, binlerce yıllık tarih sessizce Fırat’ın derinliklerine gömülür. Eski Samsat günler öncesinden tahliye edilir, halk daha yüksek bir bölgeye taşınır. Yeni şehir kurulur ama eski Samsat’ın görkemi, ruhu ve sesi bir daha geri dönmez.
Bugün Samsat, geçmişine yaslanan küçük bir kasabadır. Betonarme yapılar taş evlerin yerini almış, rüzgâr artık boş sokaklarda dolaşır olmuştur. Ne mozaik ustaları kalmıştır ne de bilginler. Nar, ceviz, badem ağaçlarıyla süslü yolların yerinde hüzünlü bir sessizlik vardır. Yine de şehir, suyun altında nefes alan bir anı gibi yaşamayı sürdürür.
Samsat’ın efsanelerinde bir hikâye vardır ki, suyun altında bile kendini anlatmaya devam eder:
Aze ile Zeze’nin aşkı.
Rivayete göre Roma İmparatorluğu döneminde Samsat, Suriye’ye bağlı bir eyaletin merkeziydi. Arka sokaklarda yaşayan genç mozaik ustası Aze ile güzelliğiyle nam salmış kilim ustası Zeze, birbirlerine âşık olurlar. Aşkları kısa sürede herkesin diline düşer. Halk onları sever ama dönemin Roma’nın Sümürge valisi Cosius, bu ilişkiye karşı çıkar. Çünkü Zeze’yi kendi sarayına alarak hizmetine almak ister.
Zeze reddedince vali öfkelenir; Aze’yi sürgüne gönderir ve kente dönmesini yasaklar. Aze valinin yasağına karşın Zeze’yi görmek, görüşmek için sık sık için Fırat kıyısına gelir, ancak Roma askerleri tarafından yakalanır. Zindana atılır ve kısa süre sonra öldürülerek cesedi Fırat Nehri’ne atılır.
Aze’nin öldürülüp, Fırat’a atıldığını duyan Zeze kahrolur, Fırat Kıyılarında sevgilisinin cesedini arar, günlerce yeme içmeden kesilir. Günler sonra Fırat’ın serin sularında ilerler, doğduğu kente dönerek haykırır:
“Bize yapılan zulme sessiz kaldınız. Bütün kent kör ve sağır kesildi. Tanrıların laneti üzerinizde olsun!”
Son sözlerini söyledikten sonra kendini Fırat’ın serin sularına bırakır. Efsaneye göre o anda gökyüzü kararır, şimşekler çakar, Fırat taşar ve şehir büyük bir felakete uğrar. Halk, bu olayı “Aze ile Zeze’nin laneti” olarak anlatır.
Aradan asırlar geçse de Aze ile Zeze’nin hikayesi yaşamaya devam eder. Buraya gelenler Fırat kıyısında bu hikâyenin izlerini arar. Her baraj suları çekildiğinde, eski mezarlığın kalıntıları su yüzeyine çıkar. Kimileri bu kalıntılar arasında Aze ile Zeze’nin mezarlarının olduğunu söyler, kimileri ise onların ruhlarının hâlâ Fırat’ın sularında birbirine kavuştuğuna inanır.
Gün batımında suyun üzerinde dalgalanan ışıklar, halk arasında “Aze ile Zeze’nin tebessümü” olarak anlatılır. Belki de gerçekten öyledir; çünkü bazı aşk hikâyeleri, şehirler yok olduktan sonra bile yaşamaya devam eder.
Samsat bugün sessizdir ama hâlâ nefes alır. Fırat’ın derinliklerinde yankılanan o eski hikâyeler, taşların arasından suya karışan hatıralar, bu kentin ruhunu diri tutar.
Aze ile Zeze’nin öyküsü, tıpkı Mem û Zîn ya da Siyabend û Xecê gibi, halkın hafızasında yankılanan bir ölümsüz aşk destanıdır. Samsat belki taşlarıyla kaybolmuştur ama onun kalbinde, suların bile silemediği bir aşk yaşamaya devam eder.
Çünkü bazı şehirler, taşlarla değil hikâyelerle ayakta kalır.
Ve Samsat, suyun altında bile kalbinde bir aşk taşıyan, unutulmuş ama asla ölmeyen kadim bir şehir olarak var olmaya devam eder.

1 thought on “Samsat ve Aze ile Zeze’nin Ölümsüz Aşkı

Yorum bırakın