Işığın rotasında bir yolcuyum. Elimde işe yaramayan iki diploma, ferman tarzında göksüme asılı KHK belgesi ve ucuz sayılan bir iki fotoğraf makinam var. Değişik düşüncelere, dünyalara yolculuğu seviyorum. Kural, kaideleri çok sevmem, ama ilkesiz de yaşamam. Fotoğraf ve yazı peşinde ki yolculuğum henüz orta okul sıralarında başladı. Yıllardır da devam ediyor. Henüz iyi bir fotoğraf emekçisi olamadım, ilk göz ağrım bir kitabım var. Aynadaki Zamandan/İzler adlı kitabım aynı zamanda fotoğraf ve kalemle uğraşımı anlatıyor. İnsanların hikayesini, fotoğraflarını okuyucuya ulaştırmaya çalıştım. Hayatımın en iyi karesi yakalamak için gezmeye, o anı dondurmaya, kalemi oynatmaya çalışıyorum. Mutlaka bulacak, Kaf dağında olsa da fotoğraflayacağım diye düşünüyorum.
Belgelemek, yoksul ve yoksunların duygularını ölümsüzleştirmek hoşuma gidiyor. Sokakları seviyorum, insanları, değişik kültürleri, tarih ve doğayı seviyorum. Bir de sevmediğim bir şey var. Saydıklarıma tezat olan, yıkan ve yok eden savaşı hiç sevmiyorum...
Bu yolda bana destek olmanızı istiyorum. Destek derken yazdıklarımı okuyun, fotoğraflarımı inceleyin, hesabımı takip edin ve beni acımasızca eleştirin...
Hatta siz de fotoğraflayabilir, yazabilir ve blogumda yayınlaması isteyebilirsiniz.
Sizinle canlı bir ilişkilenme sağlayabilirsem, mutlu olacağımı, çok şey öğreneceğimi biliyorum...
Hepimize selam ve saygılarımla..
Matematikle aram çocukluktan biri çok iyi değil.Hesap kitap işini çok sevmem. Hatta lisede matematik dersim karneye genellikle orta düşerdi.
Yani geçer notun biraz üstü.
Neyse ki zamanla analitik düşünme konusunda biraz iyiye doğru yol aldım.
Lise yıllarından kalma, matematik bilimi ile ilgili zihnime kazınmış, unutmadığım bir yöntem var. O yıllarda çok kısa bir süreliğine dersimize giren metematik öğretmenimiz “Problemi anlamak, çözümün yarısıdır”derdi ve arkasından eklerdi:
“Söylediğimi kavrar, buna göre davranırsanız, sonuç sizin için kesinlikle iyi olacaktır.”
Bu söylem lise yıllarından bu yana zihnime kazınarak, bu günlere geldi. Zaman ilerledi, koşullar değişti, sorunlar ağırlaştı, yaş ilerledi ama zihnimdeki söylem önemini kaybetmedi.
Kendi çapımda matematik öğretmenimizin önerisini hayata geçirerek, yaşantımı kolay hale getirmeye çalıştım ve giderek bunu toplumsal sorunlara uyarlama gereğine inandım.
Mesele toplum olunca siyasetin ağır havası kendiliğinden düşüncelere sirayet ediyor, insanın en küçük hücresine kadar kendiliğinden yerleşiyor. İster istemez insan bu yöne kayarak, siyasetin rotasını anlamaya, yorumlamaya çalışıyor.
Bu günlerde herkes bunu yaşıyor. Farkında olmadan, siyasetin alanına giriyor, ülkenin geleceğini şu ya da bu şekilde konuşuyor.
Kimisi makro düzeyde ele alıyor , kimisi mikro düzeyde düşünüyor.
Sanırım seçim atmosferine girmiş olacağız ki, siyaset daha fazla konuşulur oldu. Bir kaç haftadır sokaktaki dil değişti, seçim kokusu sardı her tarafı. Siyasi partilerdeki hazırlık da bunu gösteriyor. Her zamanki gibi seçim atmosferine girilince ülke sorunları yeniden keşfedilcesine tartışılmaya başlanıp, yeni arayışlara giriliyor. Kamuoyu yoklamaları, gözden ırak görüşmeler, dengeleri gözeten girişimler , gizli ittifaklar daha fazla belirginleşiyor ve siyasetin yeni rotası belirleniyor.
Bu hemen hemen her şeçim öncesi yaşanır, iktidarın sac ayakları böylelikle sandık kurulmadan belli olur.
Bu gün de yaşanan budur.
Gözlerden uzak süren tartışmalar, zaman zaman kamuoyuna yansıyan görüşmeler, gizli ve yeni ittifaklar ülkenin bir seçim sürecine girdiğini gösteriyor. Anlaşılan siyasetin tıkandığı kabul edildi ve bunu çözecek en kolay, en anlaşılır yolun sandık olduğu anlaşıldı.
Mesele şu ki, seçim süreçleri iki tarafı keskin bıçak gibidir, kestikçe tutan ele de zarar verir. Yani seçim süreçlerinde ne kadar toplumu ayrıştırıcı bir dil kullanılsa, toplumda yaşanan bölünmüşlük de o derece artar. Kutuplaşma, giderek düşmanlaşma eğilimine girer.
İşte bu nedenle analitik düşünmenin önemininden bahsetmek istedim.
Problemleri doğru anlamak, sorunları tepit etmek en az sorunları çözmek kadar önemli.
Biraz zihnimizi kurcalayalım. 2009 yılında başlayan ve 2015 yılında sona eren çözüm sürecinde yaşananları hatırlayalım.
O dönem bize şunu öğretti. Siyasetin dili, toplumu derinden etkiliyor ve bir anda bir çok şey değiştirebiliyor.
Çözüm süresince silahlar susmuş, toplumda bir rahatlama yaşanmış, toplumdaki bölünmüşlük azalmıştı. Sanırım bu kısmi iyileşme kısa sürede ekonomik göstergelere yansımış, ticari kurumlar rahat bir nefes almıştı.
Çözüm sürecine herkes destek olmasa da, toplumun geneli durumdan memnundu. Bu hem ekonomik göstergelere, hem de insanlar arasındaki ilişkilere yansıyordu.
Sonrası malum…
Çözüm süreci şu ya da bu şekilde bozuldu, devlet fabrika ayarlarına dönerek süreci zapturap altına aldı. Bir anda atmosfer değişti, söylenenler buharlaştı..Çözüm sürecinde düşünülenler tuzla buz oldu, taraflar arasında arabulucu olan HDP tarihin en ağır bedelini ödedi.
Başta Selahattin Demirtaş ve bazı milletvekilleri, HDP’li belediye başkanları ve aktivistleri tutuklandı, haklarında istenilen cezalar ard arda onaylandı.
Ya süreci yürütenler başarılı bir yönetim sergileyemediler, ya da sorunlar gerçek anlamda analiz edilemedi.
Onca emek, onca umut boşa gitti.
Peki her şeye rağmen yeni bir çözüm süreci yaşanabilir mi?
Bilemiyorum, ama sorunlar varlığını sürdüğüne göre arayışlar da devam edecek ve belki de yeni bir süreç başlayacak.
Burada mesele, süreci doğru yönetebilmek ve hukuksal zeminde yörütmek. Çünkü bazı sorunlar dar siyasal yaklaşımlarla çözülemiyor. Bunun için analitik düşünmek ve sorunları iyi anlamak gerekiyor…
Yani sorunu anlamak çözümün yarısıdır.
Dışlayarak, ötekileştirerek ve yok sayarak sorunlar yok olmuyor. Bilakis katlanarak hayatımıza nüfuz ediyor…
Sigara içen birisi değilim. Sigara içimine de sıcak bakmam. Buna rağmen çocukluğumda sigara ve tütün ürünleriyle içli dışlı yaşadım. Adıyaman’dan tütün ekimi yapan ve ektiğini yakın çevresine satan misafirlerimizin tütün balyalarının kokusunu henüz unutmadım.
Adıyamanlı tütüncülerin kimisi katırlarla köy köy dolaşıp tütününü satıyor, kimisi de motorlu araçlarla çevre il ve ilçelerin pazarlarına tütününü getirip,pazarlıyordu.
Bu bir yaşam biçimiydi onlar için. Tütünsüz bir yaşam düşünemedikleri gibi, başka da bir tarımsal faaliyet de bilmezlerdi sanırım. Bu nedenle dededen, babadan kalma tütüncülük Adıyaman için vazgeçilmezdi.
Çocukluk yıllarımın geçtiği Siverek’te Şeytan Küçesinin girişinde tütün pazarı kurulur, Adıyaman’dan gelen tütüncüler Tûtunê Kawi, Tûtuno Weşek diye çağırarak, müşteri çekmeye çalışırlardı.
Benim bildiğim kadarıyla Kawi, Adıyaman’da tütün ekimi yapan ve dağlık alanlarda yaşayanlara verilen ad, weşek ise güzel tütün, iyi tütün anlamına geliyordu. Tütün Pazarı canlı bir pazardı, müşterisi çoktu ve her gün kuruluyordu. Zaten satıcıları üç beş kiloluk tütün poşetlerini bulabildikleri bir gölgede sergiler, satmaya çalışırdı. Bunun için ne bir düzene, ne de dükkana ihtiyaç duyarlardı.
O yıllarda benim gibi tütünle içli dışlı yaşayan bazı çocuklar, bu canlı pazarın dişleri arasında sigara kağıdı ve kaçak sigara satmaya çalışırdı. Ben de harçlığımı çıkarmak için, Suriye üzerinden kaçak olarak gelen paket sigara ve sigara kağıdı satarak tütüncülerin dünyasına dahil olmuştum. Adıyaman tütününün ekmek peynir gibi sokaklarda satıldığı, kotasız ekildiği, köylerde kıyılarak birinci elden pazarlandığı 1980 öncesi yıllardı.
O yıllarda tütün ve tütün ürünleri Tekel yani devlet denetiminde üretilip, dağıtılıyordu. Buna rağmen tekel ürünleri çoğu zaman karaborsaya düşüyor, hatta hiç bulunmuyordu. Bulunsa bile daha çok üretim yatersiz oluyor, çoğu yerleşim yerine dağıtımı bile yapılmıyordu.
Bu nedenle tütün tiryakilerinin tercihi daha çok kaçak yollardan gelen sigaralar oluyordu. Yoksul, dar gelirli insanların çoğu Adıyaman tütünü içerken, birazcık durumu iyi olanlar, kaçak olarak gelen paketlenmiş bildik sigara markalarını tercih ediyorlardı.
O yıllarda kaçak sigara trafiği çok ilginç bir rota çiziyordu.Kaçakçıların anlatımınlarından hatırladığım kadarıyla Amerika’da üretilen, gemilerle gelen sigara yükü, Beyrut üzerinden Ortadoğu’ya dağıtılıyordu. O zaman Lübnan’ın başkenti olan Beyrut, Serbest Bölgeydi. Beyrut Serbest Bölge, batıda üretilen her türlü malın gümrüksüz olarak giriş yaptığı ve pazarlandığı bir yerdi. Bu sistematiğin gereği olarak Akdeniz üzerinden gelen mal bazen kaçak, bazen de yasal olarak dolaşıma girerdi.
Mal dolaşımını da kaçakçılar yapar, geniş bir alanda etkili olurlardı. O yıllarda kaçak bizim hayatımızın bir parçasıydı. Her şey kaçaktı desem abartıya kaçmaz, gerçekten piyasa kaçak üzerinden işliyordu. Kumaştan hurmaya, çaydan sigaraya ve elektronikten ilaca kadar birçoğu kaçak gelirdi.
İş kaçaktı ama kaçak olmayan işlerden de bir farkı yoktu. Bu nedenle ne zabıtaya takılırdı, ne de polise. Herkes kabul ettiği “kaçak” bir yaşam biçimine dönmüştü. Herkes payına düşeni alıyor, kaçağın sürmesini sağlıyordu.
Kaçak mal dolaşımı o kadar hızlı işliyordu ki, sınır memurları sinek avlıyordu. Zaman zaman Ankara’dan operasyon emri gelince, zaten kaçak olan sigara ve sarımlık sigara kağıdı iyiden iyiye azalıyor, fiyatları yükseliyordu.
Öte yandan Adıyaman, Malatya, Diyarbakır ve Bitlis yöresinde yetiştirilen tütüne herhangi bir katkı maddesi katılmadan, köylerde kıyılıp piyasaya sürülüyordu. Ve asırlar boyunca bu böyle olduğu için kimse tütün için kaçak deyimi kullanmıyor, kaçak daha çok hazır paketlenmiş marka sigara için kullanılıyordu.
Oysa devlet katında asıl tütün kaçaktı. O yıllarda ben ve onlarca çocuk, kaçak olan tütün için Pelê Beyrut dediğimiz sigara kağıdı ve sınırlardan geçirilerek piyasaya sürülen paket sigaraları satıyorduk. Her şey olağan gibiydi. Herkes payını alarak, durumdan memnun görünüyordu. Arada bir polisiye tedbirler sıklaştığında ise sigara fiyatları yükseliyor, karaborsaya düşüyordu. Bu bazıları için daha fazla para kazanma anlamına geliyordu.
Zamanla bu çark, şekil değiştirdi, yasal düzenlemeler yapıldı, tütün ekimi konrol altına alınmaya çalışıldı.Köylü küçük tarlasında geleneksel tütün ekip, ektiğini kurutup, elleriyle rendeleyip piyasaya sürmeye devam etti ama süreç farklı bir mecraya sürüklendi. Kendi halinde yaşayan, az ekip, az kazanan tütüncüler gündeme gelmeye başladı.
12 Eylül Askeri darbesinden hemen önce hayata geçirilen ve darbe ile hayatımıza sokulan neoliberal politikalar gereği bir çok alanda devlet kontrolü artarken, özelleştirme politikaları devreye girdi ve bunun gereği olarak, tekelden kademeli olarak uzaklaşıldı, tütün üretimi özel sektöre devredildi, ekimine planlı sınırlamalar getirildi.
Bu sınırlamanın nedenleri arasında tütün ürünlerinin insana verdiği zarar yoktu. Daha çok uluslararası tütün ve sigara şirketlerinin ülke yönetimleriyle yaptığı anlaşmalar yer alıyordu. Devasa bütçeli sigara şirketlerinin yeni düzenlemeler yapmada etkili olduğu kulaktan kulağa yayıldı ve tütün piyasası dışa bağımlı hala geldi.
Önce tütün üretimi yapan üreticilerin tespiti yapılarak, bir karne verildi. Tekel, aile başı ekimi 500 kilo ile sınırladı. Bir çok aile bu karardan dolayı mağdur oldu, tek geçimleri tütün olduğu için sorunlar yaşamaya başladı, üretiğini gizleyerek satışına devam etti.
Bir süre sonra Tekel de özelleştirme kapsamına alındı. Böylelikle denetim mekanizması dağıldı. Normalde tütün üretici kendi haline kalması gerekirken, yeni düzenlemelerlerle kısıtlamalar daha da arttı, uluslararası sigara şirketlerinin malları artık engelsiz, gümrüksüz bütün ülkeye sokulmaya başlandı.1994 yılında tütün kotası yasalaşarak, tütün üretimi kademeli olarak azaltıldı, denetim altına alınmaya çalışıldı.
1 Temmuz 2021 tarihinde yürürlüğe giren yasa ile bir adım daha atılarak, tütün ekimi, üretimi ve pazarlanması tamamıyla izne bağlandı,izinsiz olarak ticari amaçlı tütün bulundurma, satma ve pazarlayanlara artık hapis cezası uygulanacağı belirtildi.
Bunun ne anlama geldiğini, yörede yaşayanlar bilir. Tütün ekimi, pazarlanmasının izne bağlanması binlerce ailenin geçim kaynağına müdahale anlamına gelecektir. Çünkü, bir kaç asırdan beridir tütün yörede ihtiyaç temelinde geleneksel olarak yetiştiriliyor ve aile ekonomisinin bel kemiğini oluşturuyor.
Yeni yasaya göre izinsiz ekim yapılmayacak ve köylerde en az 250 ortaklı kooperatifler kurularak, satış devlet gözetiminde olacak. Böylelikle tütün hem kayıt altında alınacak, hem de satıştan vergi alınarak, devletin kasasına para akacak.
Oysa mevcut ekim kültürü aile ekonomisine dayanıyor. Küçük tarlalarda yapılan ekim en eski yöntemlerle işlenerek, bireysel müşterilere dağıtılıyor. Bunu engellemek büyük bir karmaşaya sebebiyet verecek.Yani tütün bildik yöntemlerle dağıtılmaya devam edilecek ama yasa uygulanmaya başlandığında sorunlar çığ gibi büyüyecek.
Adıyaman, tütün ekonomisinin bir dişi bile değil. Geleneksel yöntemlerle yapılan ekimin parasal boyutu sigara şirketlerinin yanında bir nokta kadar.Oysa yörede bir kaç asırdır varlığını sürdüren tütün ekimi çok eskilere dayanıyor.
Hatta dedem anlatırdı,eskiden tütün yerine patlıcan yaprağı içiyorlarmış.
Demek ki bilinen bilgilerin dışında tütünle akraba olan patlıcan yaprağı içimlik olarak hayatlarında yer almış.
1959 yıllına kadar Semsur olarak bilinen Adıyaman’ın geneli tütüncülükle uğraşıyormuş. Bir aile tarımı olarak varlığını sürdüren tütün ekimi, yıllarca kaçak olarak sürmüş, tıpkı Ahmet Arif’in anlattığı gibi pasaporta ısınmamış, dağ yollarından katırlarla, atlarla ta Halep’e kadar bir aile ticaret ağı oluşturulmuş.
Belki abartı gibi gelebilir ama eski dönemlerde her evde kaçağa çıkan birileri varmış. Kaçak derken aslında kendi evinin önünde, bahçesinde ektiği tütünü kurutup, hiç bir katkı maddesi katmadan atına, katırına yükleyip, satmak için çevre illere,zaman zaman Suriye içlerine kadar gidip müşterilere ulaştırmak anlamına geliyor.
Bu nedenle Adıyaman için aslında önemli bir ekonomik girdi kaynağı. Şimdilerde durum farklı da olsa hikaye devam ediyor.Adıyaman çok sayıda ile tütün gönderiyor ve içimlik tütünün merkezi olarak öne çıkıyor.
Son yasal düzenleme gerçekten uygulanırsa, binlerce ailenin hayatı sarsıcı bir darbe alacak, ekonomik çarkları duracak.
Yeni yasa kaçağı önlemeyecek, kaçağın trafiğini yönetenlerin niteliğini değiştirecek. Belki yeni aktörler ortaya çıkacak ve tütün elden ele dolaşarak daha pahalı olarak tüketiciye ulaşacak.
Belli ki tütün eskisi gibi vadilerden, boğaz ve dağlardan daha bir gizlilik içinde dağıtılacak, satılacak. Yasa ise daha çok olanakları olmayan, yoksul köylüye, zavallı fakirlere uygulanacak…
Son günlerde yürürlüğe giren yasayı protesto gösterilerinde bir köylünün dediği gibi Tırşıkçı Kapitalistler türeyecek…
Bu gün arşivimi düzenlemeye, eski fotoğrafları ayıklamaya çalışırken, bu fotoğrafları buldum. Sanırım yaşı 40 ve üzeri olanlar ve Karacadağ çevresinde hayatlarını sürdürenler, bu çiçekleri hatırlar.
Karacadağ eteklerinde bahar mevsiminde biten bu çiçekler, Diyarbakır Siverek arasında yeni yol yapıldıktan sonra hızla gözden ırak olmaya başladılar. Artık yolculuk yaparken görülmüyorlar. Bilmiyorum bu ara bu çiçeklerin izini süren var mı? Bu doğal ortamda yetişen çiçekler yaban zambak olarak biliniyor. Tıpkı lale gibi soğanlı bir çiçek. Her yerde yetişmiyor, serin yaylaları ve eriyen kar sularını, bahar yağmurlarını seviyor. Bu tarihte 1990 ya da biraz daha eski tarihte çekmiştim. Şu an filizlenme alanları oldukça daraldı biliyorum. Bu konuda katkı sunarsanız sevinirim…
Karacadağ’ın bitki örtüsü ve yaban hayatının ortaya çıkarılması, tarihsel döngüsünü açığa çıkarılması için sanırım bu gerekli…
Çünkü insan elinin değdiği her yer kuruyor, çölleşiyor.
Çöp ya da atık, tarih boyunca bütün zamanların kırılgan yansıması, ifadesi olmuştur. Bir nevi gayri resmi tarih gibi… Özellikle de yoksulların, yoksunların varlıkları çöplüklerle anılır olmuş, tarihsel yıkımlar çöplükleri büyütmüştür.
Bu gün olduğu gibi…
Yoksullar için bütün yollar çöpe, atıklarla hayatı sürdürmeye çıkıyor.
Bir gerçeklik var karşımızda. Bir fotoğraf kadar canlı, dokunabilecek kadar yakın ve yakıcı bir gerçeklik. Görmek istersen bir adımlık mesafe, görmek istemesen her şey yanılsama, uzak ve yalan…
Mesele görmekte…
Çocukluğumun geçtiği Siverek’te sokak sokak kağıt ve yakacak atık toplayan birkaç yoksul insan vardı. Topladıkları bu atıkları eşeklerle taşır, evsel atıkların yakılmasıyla ısıtılan hamamların ocaklarına boşaltırlardı. Bu ocaklar hamamların en altında inşa edilmiş, bütün binayı ısıtacak şekilde planlanmıştı. Böylelikle ateşin sürekli harlandığı ocaktan çıkan ısı başta göbek taşı ve hamam suyunu ısıtırdı. O yıllarda toplanan çöpler plastik ve lastiklerden ziyade organik atıklardan oluşur, yakılmasında çok fazla hava kirliliği de olmazdı. Arada bir toplanan çöplerde araba lastiği olursa, o gün kara bir duman hamam bacasından yükselir, kent lastik kokmaya başlar, kara kurumlar havada uçuşurdu.
O dönemin şartlarında hamamların atıkla ısıtılması kendine has bir yöntemdi. Hem sokaklarda atık kalmıyor, hem de belediye bütçesinden çok para çıkmıyordu. Hamam sahipleri de ucuz bir yakıtla hamamları ısıtıyorlardı.
Teknoloji geliştikçe bu yöntemler terk edildi ve o manzaralar çok gerilerde kaldı . Ne atıklarla ısınan hamam var artık, ne de eşeklerle çöpleri hamamlara taşıyan insanlar.
Şimdi zaman bambaşka işliyor.
Çöp artıyor, çöpü bertaraf yöntemleri değişiyor, yeni yöntemler, yeni sistemler devreye giriyor. Modern tesislerde çöpler ayıklanıyor, geri dönüşüm mekanizmaları geliştiriliyor.
Ama velakin insan için, yoksullar için bir şey değişmiyor.
De giş mi yor.
Bundan yüz yıl önce de insan çöpten besleniyordu, bu gün de. Hem de sayıları artarak, katlanarak. Zaman geriye sarıyor sanki. Yanlış giden bir şey var, ama ne?
Atık toplayanlar her yerde, her köşede aynı kaderi yaşıyor. Değişen araçlar ve toplanan çöpün niteliği. Yoksulluk mu arttı yoksa dünya çöplük haline mi geldi?
Sanırım her ikisi de…
Çünkü hem çöp miktarı arttı, artıyor; hem de çöp toplayan insanların sayısı. Her gün karşılaştığımız, artık kanıksadığımız katı atık toplayıcıların varlığı olağan hale geldi. Tıpkı yıllar önce çöpleri toplayıp, hamamların ısınmasını sağlayanlar gibi.
Bu hayatın normali mi, yoksa doymak bilmeyenlerin yaşantımıza bir müdahalesi mi?
Atıklarımızı toplayanlar her yerde olduğuna göre, bir açıklaması olmalı.
Gece yarısı, gün ortası, akşam vakti çöpleri karıştırırken görüyorum onları. Yaz kış, manzara değişmiyor. Artık giderek daha fazla sayıda insan çöplerden beslenip, geçinmek zorunda kalıyor.
Bu duruma hayıflandığım, üzüldüğüm ve bazen kızdığım oluyor. Ayıplanacak bir iş değil ama övünülecek bir iş de değil. Çöp nihayetinde. Mikrobun, virüsün bini bir para.
Gece gündüz çöp kutularını karıştıran kağıt, plastik ve metal atıkları arayan bu insanların sayılarının giderek artması ne anlama geliyor?
Nasıl bir sosyolojik gerçeklik yaratıyor?
Bu fakirlik göstergesi mi, yoksa işsizliğin bir fotoğrafı mı?
Zihnimi yoran, kafamı ağrıtan sorular…
Sokağın dili; kağıt, plastik, metal toplayan bunca insanın içinde bulunduğu durum, bize neyi anlatıyor?
Yoksulluğumuzu mu, yoksa savrulan dünyanın bir yansıması mı?
Bilemiyorum, kafam zonkluyor bu meselelerde.
Bitmedi, bir de işin içine Suriye Savaşının savurduğu insanlar var. Çöpten beslenen, hurda arayan, kağıt toplayan binlerce insanın yanında, onlar da sahneye çıkıyorlar. Hem de birkaç sıfır mağlup olarak.
Bu gün bütün kentlerde kağıt ve benzer atıkları toplayan insanları görmek mümkün artık. İşin bir sektör yarattığı gerçekliği de var. Binlerce hurda firması, içinde üniversite mezunu işsizleri dahil mülteci ve yoksulları kullanarak, kullanılmış kağıt, plastik ve metal toplamak için sokakta çalıştırıyor. Sigorta yok, kayıt yok, sorumluluk yok, düzenli maaş yok, hem de her türlü tehlikeye açık olarak çalıştırılıyorlar.
Bir zorunluluk yok elbette, bir dayatma yok. Ama düzen de yok, kuralda. Ne toplarsan, onun karşılığını alırsın sistematiği devrede.
Atık kağıt toplayıcıları sosyolojik bir gerçeklik. İçinde her ulustan insan var. Çok da kalabalık bir kitlesi olduğunu söylemek mümkün. Çok uluslu bir güç gibi çalışıyorlar.
Hurdacıları gözlemleyin, kentin varoşlarında yaşanan trafiği izleyin, her adım başı boylarından büyük demir arabalarla hurda toplayanlar çocukları görün, fotoğrafı daha iyi okursunuz.
Bu nedenle olacak ki hükümet bir süre önce katı atık toplama işini izne bağladı. Çıkan kanunlara göre sokakta kâğıt toplamak tamamıyla izne bağlı ve sadece belediyelerin yetkisinde. Çünkü geri dönüşüm sektörü daha sistematik atık toplama ihtiyacı duyuyor, çarklarını buna göre döndürüyor.
Oysa bu işi de en çok mülteciler yapıyor. Onlar herkesten daha çaresiz ve yoksul. Ama atık toplayanlar arasında işsiz üniversite mezunu Türkiye vatandaşı insanların varlığı da biliniyor. Onlar da en az mülteciler kadar çaresiz ve yoksul…
Bu nedenledir ki, çöp kutuları yedi yirmi dört saat karıştırılıyor, işe yarar atıklar toplanıyor, istifleniyor, hurdacılara taşınıyor. Kimi yayan, kimisi motorize.
Kağıt toplayan insanların görüntüleri bir fotoğraftan öte, daha yakıcı ve gerçek…
Ve biz, hepimiz bu gerçekliğin bir parçasıyız.
Kimimiz kirleterek bu gerçekliği devam ettiriyoruz, kimimiz bu yangından ısınarak ve para kazanarak gerçekliğin varlığını büyütüyoruz.
Sonuç ortada.
Rakama ve tespite gerek yok. Sokağın dili, manzarayı iyi anlatıyor…
Yıllar önce bir hikaye dinlemiştim yaşlı bir bilgeden. Orta Anadolu’nun steplerinde geçen bir hikaye. İki büyük ordunun savaşını anlatıyordu yaşlı bilge. Söylenceye göre her iki ordu Yozgat-Ankara arasında savaşa tutuşup, yıllarca birbirlerine üstünlük sağlamaya çalışmışlar. Birinin coğrafyası İran ve Mezopotamya’nın içlerinden başlayıp, Kızılırmak’a kadar uzanırken, diğerinin ise yaşam alanları Menderes ve Gediz nehirlerinden başlayıp, Orta Anadolu’yu uzanıyormuş.. Kızılırmak ise iki topluluk için de karşı karşıya geldikleri sınır kabul ediliyor.
Medler doğudan, Lidyalılar batıdan ilerleyip, etki alanlarını genişletince, iki topluluk Kızılırmak boyunca kafa kafaya gelmişler ve iklim koşullarına göre birbirlerini taciz etmeye, beş yıl süren bir savaşa girişmişler.
İşte o savaş günlerinden birinde karşılıklı vuruşma bütün hızıyla sürerken, iki ordu at kişnemeleri, kılıç şakırdamaları altında Yozgat ve Ankara yakınlarında karşı karşıya gelir. Savaş öylesine sert ve kıran kırana başlar ki, ortalık kan revana döner. Ordular iç içe geçmiş, birbirlerini alt etmeye çalışırken, bir den ortalık kararmış, gün geceye dönerek, olağanüstü bir durum yaşanmış.
Askerler şaşkındır, gün ortasında havanın geceye dönmesi her iki ordu arasında bir iç sorgulama başlatarak, Tanrıların savaşmalarını istemediklerini, bu nedenle günün geceye döndüğü düşünülür ve buna inanılır. Meydan sessizliğe gömülür, askerler çadırlarına çekilir, gözler gökyüzüne çevrilir. Tarihte “Güneş Tutulması” Anlaşması olarak da bilinen olay, tarafların savaşa ara vermesiyle ve bir süre sonra aralarında anlaşma sağlayıp barışçıl bir ortam hakim olmasıyla sonuçlanır.
O yıllarda yaşlı bir bilgeden dinlemiş, efsane olarak zihnimin bir kenarına itmiştim.
Aradan baya bir zaman geçti, on beş yıl gibi uzun bir zaman. Ne Yozgat aklımda, ne de iki ordunun Güneş tutulması üzerine barış yapması,unutmuşum anlatılanları.
Ta ki 2005 yılında Yozgat’a sürgün bir öğretmen olarak gitmek zorunda kaldığım güne kadar, anlatılanlar zihnimde uyur şekilde bekledi.
Sürgün kararnamem elime tutuşturulduktan sonra, hikayede adını duyduğum ve zaman zaman sürgün öğretmenlerden varlığını bildiğim Yozgat’a doğru yola çıktım. Çok bilmediğim, tanımadığım bir coğrafya değildi ama derinlikli tanıdığım, bildiğim bir yer de değildi. İçim acıyarak, öğrencilerimden ayrılmış, yeni görev yerime doğru yol almıştım.
Yozgat sürgünler yurdu gibiydi. Memurlar, öğretmenler, sağlık teknikerleri, hemşireler, hatta doktorlar idarenin görünen lüzumu üzerine Yozgat’a gönderilerek, cezalandırılıyordu. Sürgün diye resmi bir ceza yoktu ama görünen lüzumun ne anlama geldiğini bütün idare ve bütün çalışanlar biliyordu. Memurları sürgüne göndermek Osmanlı’dan Cumhuriyet’e süren bir gelenek haline gelmiş, günümüze kadar ulaşmıştı. Hala aynı yöntemin uygulamada olduğu da biliniyor.
Yozgat yollarında kafamda bin bir kaygı ve merak varken, uzun zaman önce dinlediğim hikayenin tekrar karşıma çıkacağını hiç tahmin etmiyordum. Hatta hikayenin geçtiği yerin Yozgat olduğunu bile unutmuştum.
Yozgat tipik bir İç Anadolu kenti, karasal iklimin egemen olduğu bir kış memleketi. Kent nüfusundan çok köy nüfusu yoğundu o zamanlar. Halkının çoğu tarım ve hayvancılıkla uğraşır, büyükşehirlerle ilişkiler göç nedeniyle yoğundu. Sanırım hala aynı durum geçerli.
2005 yılının ekim ortalarında göreve başlamak için gittiğim Yozgat’ta tesadüfen elime geçen, Yozgat İlini tanıtan derginin sayfaları arasında Kerkenes Dağı’nda Medlerin sarayından bahseden yazı ilgimi çekmiş, zihnimi kaşımıştı.
Merakımı dağıtmak için bu dergiyi alıp, çantama koymuş, görev yaptığım köye doğru yol almıştım.
İlginçtir, dergi bir Med Sarayı’ndan bahsediyordu ve araştırmalarda kayıp olan bir antik kentin izlerinin bulunduğu yazılıydı.
Merakım iyice artmış, zihnim karışmıştı. Kerkenes nerdeydi, bahsedilen kent, hangi kentti?
Yozgat maceram çok sürmedi. Sürgünlük bana ağır geldi ve ben öğretmenlikten istifa ederek, doğduğum topraklara döndüm.
Ama aklım Kerkenes Dağı’nda yapılan araştırmalarda kaldı. Bir araştırmacı edasıyla olmasa bile Kerkenes Kazıları hakkında kendimce küçük araştırmalar yapmaya çalıştım.
2007 yılında Arkeo Atlas Dergisi Hayalet İmparatorluk: Medler diye bir dosya yazısı yayınlayınca kafamdakiler yerine oturmaya başladı, eski hikaye yeniden zihnimde canlandı. Fotoğraf giderek netleşti, pazılın parçaları yerine oturdu…
O gün bu gün, oradan gelecek haberlere kulak kabartıyorum. Hakkında yayınlanan çok makale olmasa da, sanırım kazılar hala devam ediyor.
Kentin gün yüzüne çıkarılan surları, kent kapıları ve yerleşim yerleri buranın, Orta Anadolu’nun en önemli antik kenti olabileceğini ortaya koyuyor.
İşte, yıllar önce hikayesini dinlediğim ve Orta Anadolu’da bir yerde varlığı efsaneleşen kayıp Med Kenti ve hikayesi sürgün olduğum yerde karşıma çıkmış, daha belirginleşerek, zihnimdeki yerini almıştı.
İlk defa 1928 yılında yapılan kazılarda bir Asur Kentinin kalıntılarına ulaşıldığı düşünülmüş ama sonradan buranın asırlardır kayıp olan Med Şehri Pteria olduğu anlaşılmıştır. 1993 yılında yapılan yüzey araştırmaları ve kazılar da bu tezi desteklemiş, güçlendirmiştir… Kazıların ağır aksak sürdüğü alan, Yozgat İli Sorgun İlçesi sınırları içinde yer bulunan Kerkenez Dağıdır. . Kerkenez Harabeleri olarak da bilinen kazı alanı için tarihin babası sayılan Heredot şunları notlarının arasında paylaşmıştır…
“Ordu, nehri (Kızılırmak) geçtikten sonra Kapadokya’da Pteria adlı bir şehre geldi. (Pteria, Karadenizdeki Sinop şehrine dikine çekilen bir çizgi üzerine düşen bölgenin en güçlü şehridir). Ordusunu burada konaklatan Krezüs, Suriyelilerin ülkesindeki ekinleri yok etmeye başladı, şehri aldı, halkını esir etti. Civardaki şehirleri de ele geçirerek Suriyelileri evlerinden, yurtlarından etti. Bu sırada ordusunu toplayan Kiros, Krezüs ila karşılaşmak üzere harekete geçti ve yol boyunca asker toplamak suretiyle ordusunu genişletti. Hareket etmeden evvel İonya’ya haberciler göndererek bu ülkeyi Krezüs’ten koparmak istedi, fakat başarı kazanamadı. Her şeye rağmen Pteria’ya yürüdü ve Krezüs’ün ordusunun karşısında karargahını kurduğu zaman, iki ordu arasında bir kuvvet denemesi oldu. Her iki tarafın büyük kayıplar verdiği şiddetli bir savaştan sonra gece bastırdı ve bir sonuç alamadan savaşa son verildi. (Çeviri: Perihan Kuturman. Hürriyet Yayınları. 1993)”
“Med ve Lidyalar arasında savaş çıkar ve beş yıl sürer. Bu süre içinde hem Lydia’lılar, hem de Media’lılar zaman zaman zafer kazanırlar. Bir seferinde, beş yıl süren ve sonuç alınamayan savaştan sonra, hiç beklemedikleri, iki ordunun tümüyle kanlı bir savaşa girdiği bir anda, ortalık birden zifiri karanlık gece olur. Halbuki gün ışığından birden gece karanlığına geçiş olayı, Miletoslu Thales tarafından îonya’lılara daha önceden bildirilmiş, hatta yılın hangi gününde olacağı bile saptanmıştır. Hem Lydia’lılar hem de Med’ler güpegündüz bu karanlığı görünce hemen savaşa son verirler ve her zamankinden daha çok barış isteği duyarlar. (M.Ö. 28 Mayıs 585) Barış anlaşmasının imzalanmasında ve iki krallık arasında evlenme yoluyla bağ kurulmasında Kilikyalı Siennesis ile Babylon’yalı Labynetus yardımcı olurlar ve iki ülke arasında bir uzlaşma doğmasını sağlarlar. Aynı kişiler kuvvetli nedenler olmadıkça anlaşmaların bozulmadan yürürlükte kalamayacağını bildiklerinden Alyattes’in kızı Aryenis’i Kyaksar’in oğlu Astyag’a vermeye ikna ettiler. Herodot 1.74 (Çeviri: Perihan Kuturman. Hürriyet Yayınları. 1993”
Yapılan kazılarda Frigce bir yazıt bulunduğu ve buranın Frigler tarafından inşa edildiği ileri sürülse de, bu düşünce çok taraftar bulmamış, daha çok Heredot belgeleri esas alınarak araştırmaların yapılması daha bilimsel bulunmuştur.
2500 yıl önce oldukça geniş bir alan üzerine kurulan antik Ptria Kentinin dışardan gelebilecek saldırıları durdurmak amacıyla 7 kilometre uzunluğunda bir sur inşa edildiği, bu surların genişliğinin 1.5, yüksekliğinin de 2.5 metre olduğu ortaya çıkarılan sur kalıntılarından anlaşılıyor. Ayrıca kentin çevresini saran surlarda dış dünyaya açılan 7 kapının olduğu da kazılarda ortaya çıkarılmış.
Yıllar önce dinlediğim hikayenin bir efsane olmadığı, hatta olayın geçtiği kentin de var olduğunu öğrendiğimde saçlarım beyazlaşmış, sürgün yolları da uzamıştı…
Çocukluk yıllarımda ben ve birkaç arkadaşım siyasetin en kızıştığı seçim zamanlarında siyasi parti binalarını gezer, partilere ait afişleri toplayarak, koleksiyon yapmaya çalışırdık. Bahsettiğim tarihlerde henüz 12 Eylül askeri darbesi olmamıştı ve Türkiye değişik siyasal akımların varlığında sancılı bir süreç yaşıyordu.
Biz ise yoksulluk ve yoksunluk kokan kentlerin siyasal atmosferinde belki de hayatı tiye alarak, siyaseti fazlasıyla eğlenceli bulur, yapılan mitingleri, toplantı ve etkinlikleri izler, özellikle de afiş toplardık. Bu bize eğlenceli gelirdi. O tarihlerde afiş de öyle her zaman bulunmaz, ta Ankara’dan geldiği gün parti sempatizanları tarafından hemen çevrelerine dağıtılır, geri kalan da duvarlara yapıştırılırdı. Bu nedenle biz arkadaşlarla hep tetikte bekler, bir afiş için birkaç kez siyasi parti binalarının kapısını arşınlardık.
Çoğu parti bizi içeriye bile almaz, afiş vermezdi. Ama her nedense TİP (Türkiye İşçi Partisi) ve MSP (Milli Selamet Partisi)’ya ne zaman gitsek bir ya da iki adet afiş alır, mutlu olarak eve dönerdik. Bu partilerde afiş çok muydu, yoksa dağıtacak yeri az mıydı pek bilmezdik. Biz daha çok afiş toplama telaşındaydık. Siyasetin yüzü olan afişler bize oyun gibi gelir, insanı düşündüren imgeleri hoşumuza giderdi.
Ben afişleri biriktirip, koleksiyon yapmayı düşünürken, rahmetli babam bu merakımın beni ilerde zora sokacağını düşünür, evde biriktirmeye çalıştığım afişleri bulduğu gibi hemen imha eder, afiş koleksiyonu yapma çabalarımı boşa çıkarırdı. Ben buna rağmen afiş toplama merakımı sürdürür, babam da aynı kararlılıkla afişleri zulalarımdan bulur, yırtar, imha ederdi.
Babamın neden böyle davrandığını o yaşlarda idrak edemesem bile, zaman içinde nedenlerini daha iyi anlayacak, siyasetle uğraşmanın ağır bedellerinin olduğunu bizzat yaşayarak öğrenecektim. Yani babam aslında sadece afişleri yırtıp atmaktan öte, beni siyasetin yakıcı yönünden korumaya çalışmış, terörize edilmiş ortamın bana zarar vereceğini düşünmüştü.
Zaten kısa bir zaman sonra 12 Eylül askeri darbesi olduğunda her şey tuz buz olacak, küçücük bir afiş, broşür, siyasal bir simge bile insanların aylarca, yıllarca hapiste kalmasına, zindanlarda çürümesine neden olacaktı. Babam siyaseten uzak bir yaşam sürüyordu, sanırım ben de çocuk sayılıyordum. Biriktirmek istediğim afişler de babam tarafından imha edilmiş olduğundan darbe bizi adeta teğet geçmişti.
Oysa çevremizde onlarca insan darbenin ölümcül baskısından paylarına düşeni alacak, yıllarca sürecek bir işkenceye maruz kalacaktı. Çoğu insan hiç aklına getirmediği halde, bir gece ansızın değişen siyasal ortamın sonucu olarak gözaltına alınacak, tutuklanacak, işkencelere maruz kalacak ve dört duvar arasında bazıları hayatını kaybedecek, yıllarca hapis kalacaktı. Ceza ve soruşturmalardan kaçanların bazıları da sürgün yollarında, mayınlı arazilerde can verecek, canlarını kurtaranlar uzak ülkelere sığınmak zorunda kalacaktı.
Darbe sonrası siyaset sahnesinde TİP, MSP ve daha bir çok siyasi oluşum, sert bir dipçik darbesiyle siyaset sahnesinden uzaklaştırılacak, politik kurumların kapısına kilit vurulacaktı. 12 Eylül darbecileri ülke yönetimine el koydukları gibi ilk iş 18 siyasi partinin faaliyetlerine son verecek, yöneticilerin çoğu hapsedilecekti. Kapatılan partilerin arasında TİP gibi sisteme muhalif partiler olduğu gibi, yıllarca sistemin savunuculuğunu yapan, iktidar olan Adalet Partisi ve kuruluşu Cumhuriyet’le birlikte anılan CHP’de olacaktı. Darbeciler siyasetin bütün kurumlarının üzerinden buldozer gibi geçecek, siyaset arenasını dağıtmayı amaçlayacaklardı.
Üç yıl süren askeri yönetim boyunca demokrasi adına var olan bütün kurumlar elden geçirilecek, bazıları gözden düşürülecek, ülke adeta açık bir cezaevine dönüştürülecekti. Bütün bunlar yaşanırken, ekonomiye dair Cumhuriyet tarihinin en köklü yapısal değişim programı olan 24 Ocak kararları sessiz sedasız devreye konulacaktı. İktisadi temelli 24 Ocak kararları kimisince bir yıkım, kimilerince de bir değişim programı, dışa açılma hamlesi olarak değerlendirilecek ve serbest piyasa ekonomisine geçilecekti.
Ama gerçek şuydu ki, 24 Ocak kararları en çok işçi ve emekçiyi hedef alacak, işçi örgütleri dağıtılacaktı. 24 Ocak kararları sonucu insanlar işlerinden olacak, bazı KİT’ler( Kamu İktisadi Teşebbüsü) kapatılacak ve sendikalar zararlı örgütler olarak lanse edilecekti.
1982 yılında halkın oylarıyla yeni bir anayasa kabul edilecek, kısa süre sonra da atanmış hükümet seçim kararı alarak normalleşme sinyalleri verecekti. Normalleşme dedikleri ise seçim başlamadan ve başladıktan sonra bir çok siyasi partinin seçimlere girmesi engellenecek, darbecilerin oluşturduğu güvenlik konseyinin vetosuna uğrayacaktı.
Neyse ki 12 Eylül askeri darbenin üzerinden 40 yıl geçti. Çok şey değişti, dünya çok kutuplu yapısından sıyrıldı, yeni güç odakları oluştu. Darbecilerin çoğu hayatta bile değil. Ama geride bıraktıkları zorunlu miras ,12 Eylülden kalma yasalar yerli yerinde durarak, gerektiğinde raftan indiriliyor, uygulanıyor, mesela siyasi parti kapatma ve seçim barajı yasası gibi.
Yıllardır her seçim döneminde meydanlarda seçim barajının kaldırılmasından ve siyasi parti kapatmanın antidemokratikliğinden bahsedenler, seçimlerden sonra her ne hikmetse ne dünyanın en yüksek seçim barajı, ne de siyasi parti kapatma yasalarını akıllarına geliyor.
Oysa bu iki yasa da herkesin eleştirdiği askeri darbenin ürünüdür. Bir çok tartışmayı beraberinde getiren, demokrasiyi daraltan bu yasaların varlığı meclisi, hükümeti ve hatta ana muhalefeti rahatsız etmiyor ki, mevcudiyetleri devam ediyor. Ve yine bu iki yasa, demokrasi ocağına dikilen incir ağacı misali giderek çevresine zarar veriyor.
Cumhuriyet dönemi boyunca üç askeri darbe, çok sayıda muhtıra ve birden fazla müdahale gerçekleşti. Son 15 Temmuz darbe kalkışması dahil, bütün darbeler ülkeye, toplumsal yapıya ve evrensel insan hak ve özgürlüklere büyük zararlar verdiler. Özellikle de siyasi partiler büyük bir yıkıma uğradılar. 1923 yılından bu yana hükümet, anayasa mahkemesi, sıkıyönetim komutanlıklarca 57 siyasi parti kapatılmış, bir çoğu da kendini fes etmek zorunda kalmıştır.
Mesele şu ki süreç içerisinde zaten arızalı başlangıçlar yapan Türkiye Demokrasisi müdahale ve darbelerden dolayı giderek incelmiş, zayıf düşürülmüş olduğu ortadadır. Bu sistemsel müdahalenin kimi zaman vatan, millet, din adına, kimi zaman da laiklik ve çağdaşlık adına yapıldığını biliyoruz.
Dümen başına kim geçerse, geçsin geçmişte sitem ettiği müdahaleci anlayışı kendine hak görmekte, iktidarını güçlendirmeye çalışmaktadır. Oysa hepimiz biliriz ki demokrasi müdahaleyle değil, özgürlüklerle daha anlamlıdır.
Cumhuriyet tarihi, demokrasiyi kapatma geleneğinin yaratmış olduğu trajedilerle doludur. Bu ülke maalesef kendi başbakanını asmış, bakanlarını zindanlara tıkmış, milletvekillerini sürgüne göndermiş, öldürülmelerini izlemiş ve siyaset kurumlarının dağıtılmasının ayıbını taşıyarak, bu günlere gelmiştir. 12 Eylülden, 28 Şubat’a uzanan süreç hiç kuşku yok ki demokrasi açısından utanç dönemleridir. Dünün mağdurları bu gün iktidardır. Olması gereken bütün anti demokratik yasaların çöpe atılması iken, halen siyasi parti kapatma tartışılıyorsa, sonuç 40 yıl öncesinin aynısıdır.
Nedenler, sonuçlar, yaklaşımlar aynıdır. Değişen sadece zamandır, mekan ve argümanlardır.