Mezopotamya Kapısı

Kolaj: Independent Türkçe

Fırat’ın incisi olarak bilinen Birecik bir kıyı kentidir. Halk arasında adı Bîraçuk‘tur.

Bir kumsalı olmasa da geçmişte tekne ve sal yapılan tersaneleri ile Ortadoğu’da taşımacılığın önemli bir limanı olduğu da biliniyor.

Bugün eski yerleşim alanı, dar sokakları ve tarihi dokusu bir masal dünyasını andırıyor.

Tek sorun günümüz teknolojisi ve insan eliyle yok edilen tarihi yapıları.
 

IMG_6119.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Birecik aynı zamanda, Mezopotamya‘nın dünyaya açılan kapısı olarak da bilinir.

Birçok gezgin, Birecik’i “Doğu ile Batı’nın birleştiği nokta” diye tanımlar.

Gerçekten de öyle. Fırat sadece akıntısıyla değil, Birecik coğrafyasını ikiye bölmesiyle de dikkatleri üzerine çeker.
 

IMG_6142.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Doğu’da kireç taşından oluşan tepeler göze çarparken, kentin batısında yani Fırat’ın öte yakasında daha düz bir coğrafik alan olduğu görülür.

1956 yılına kadar Fırat üzerinde ulaşım kelek, kayık ve sallarla yapılıyordu.

O dönem Menderes Hükümeti, Fırat üzerinde köprü yapma kararı alarak Birecik’in sihirli dünyasına dokunur ve iki yakayı beton bir köprü ile birleştirdi.

Ne oluyorsa ondan sonra oldu zaten.

Önce sal, kayık ve küçük tekne sahipleri bir bir ortalıktan çekildi sonra kentleşme diye beton yapılar belirdi ve Birecik masalımsı dünyasını köprü ile birlikte büyük oranda kaybetti.
 

IMG_6161.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Beyaz lahit evler yıkılıyor, yerine güya daha modern betondan, briketten evler inşa edildi. 

Ama buna rağmen Birecik, eski ruhunu korumak için büyük bir direnç sağlıyor.

Engebeli arazisi daha fazla betonlaşmaya ciddi bir engel olunca, yeni ve birazcık düz alanlarda beton bloklar yükseliyor.

Böylelikle dar sokaklar, lahit yapılı evler ve kentin surları kısmen de olsa kurtuluyor.
 

IMG_6230.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Kurtuluyor ama bu kez bir koruma planı olmadığı için kentin eski yapıları kaderiyle baş başa kalıyor ve bazıları bakımsızlıktan yıkılıyor.

Bu yıkımda, asırlara meydan okuyan ve Alamut Kalesi’ni çağrıştıran Kalesi de nasibini alıyor ve zaman içinde birçok bölümleri yok ediliyor.

Bugün kısmen olsa da ayakta ve hala görkemli duruyor.
 

IMG_6158.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Birecik’te dar sokaklarda dolaşıp, geçmişin peşine düştüğümde,   aslında şimdiki fotoğraflarda bile “eski zamanların” hala Birecik sokaklarında yaşadığına tanık oluyorum.

Ben tarihçi değilim. Kentlerin ruhunu ışıkta ve ışığın sokaklardaki yansımasında arayan birisiyim.

Bu nedenle sokaktaki ışığın taşlara, mekan ve zamana düşmesi, insanların bu taşlarla ilişkisi benim ilgimi daha çok çekiyor.

Evet, kentlerin, yapıların, tarihi dokuların kaç asır önce imar edildiği elbette önemli. Hem de çok önemli.

Ama günümüzde eski yıkık dökük taş evlerin avlusunda bir nalbantın ya da koşkarların bulunması da önemli. 
 

IMG_6157.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Eskiden Birecik’in dar sokaklarını eşekle temizleyen çöpçüler varmış. Tıpkı Mardin gibi.  

Şimdi var mı bilmiyorum. Ben son birkaç yıldır tanık olmadım. Sanki artık daha küçük motorize araçlarla çöp toplama işi yapılıyor.  

DAHA FAZLA OKU

Birecik, dünya genelinde Keçelxenok (Kelaynak) kuşlarıyla ile tanınır, haşhaş kebabı ve patlıcanlısıyla bilinir.

Bence bunlar dışında sokakları da en az Kelaynak Kuşları kadar dikkat çekicidir.

Bir koruma planı olmuş olsa kentin genelinin ciddi bir gezgin rotası olacağından hiç şüphem yok.

Ben Birecik sokaklarında son nalbantları, son koşkar ve keçecileri gördüm.
 

IMG_6192.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Ya da kuyularından su çekmek için zembil yapan ustaların sebatla çalışmalarına tanık oldum…

Sanırım çoğunun artık bir çırağı yok. Hayata veda ettiklerinde dükkanları da kapanacak ve zanaatları da yok oluşu yaşayacak.
 

48360812_2023608257708199_4215946670917025792_n (1).jpg

Acıklı bir hikaye ama gerçek dünya kültürden daha sarsıcı ve dayatıcı. Modern dünya bütün her şeyi yıkıp geçtiği gibi, eski dünyayı da yerle bir ediyor. 

Henüz yerle bir olmayan Birecik’in yoksulluk kokan eski sokaklarını, yapılarını, kale çevresini gezerken insan bir anda kendini zaman tünelinde hissediyor.

Her şey taş ve üst üste bindirilen evlerin arasında sıkışan bir dünyanın varlığı çıkıyor ortaya.
 

IMG_6278.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

O kadar sıkışmışlığa rağmen, her ev güneş görüyor, güneşi görmese ışığa açılan bir penceresi göze çarpıyor.

Ama acı olan bu evler son yüzyıldır sakinlerini kaybediyor. Kimisi Tehcir yasalarının zoruyla evini terk ederken, kimisi yoksulluk nedeniyle evini barkını bırakıp batıya göç etmek zorunda kalıyor.

Eski lahit evler zamanla daha çirkin briket evlere dönüşürken ve kent sihirli dünyasını yavaş yavaş kaybediyor.
 

IMG_6265.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Bu yazıyı yazdığımda bile çektiğim fotoğraflardaki bazı evlerin yıkıldığını, bazılarının yıkılmak üzere olduğunu biliyorum.

Belki betimlemesini yapmaya çalıştığım sokaklar, evler ve tarihi dokular bir kısmı yok. Tıpkı kendi kaderine terk edilen antik kentler gibi.

Oysa Birecik’te kireçtaşından yapılan konaklarda her kesimden insanlar otururdu ve evlerinde taka dedikleri kuş yuvalarında Kelaynaklar yaşardı.

Şimdi o günlerden kalan bazı konaklar ayakta olsa da, artık eski ruhunu, çeşitliğini ve görkemini kaybetmiş.
 

IMG_6163.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Kelaynakların da insanlara küserek doğasını terk ettiği, var olanların ise üretim istasyonlarında korunma projeleriyle soyları zar zor sürdürülmeye çalışılıyor. 

Üzücü ama gerçek olan bu. Zararın neresinden dönülürse dönülsün kârdır. Birecik geneli için bir koruma planı ve restorasyon projeleri şart bence.

Siz siz olun Birecik’te patlıcanlı ya da haşhaş kebabı yerken bir de sokaklarını dolaşın. Farklı bir dünya göreceğinize kesinlikle inanıyorum.

Hele de fotoğrafçılar için. Işık ve mekan ilişkisi müthiş. Biraz yıkık dökük, biraz yoksulluk ama bir mistik Ortadoğu kenti. 
 

IMG_6227.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Fırat’a paralel yükselen kalker tepelerinde Mezopotamya’nın asi nehrinin müthiş maviliğini ve batan güneşin kızıllığını izleyecek, tek tük de olsa Kelaynak kuşlarının kanat çırpmasına tanıklık edeceksiniz.

Ve artık miadını doldurmuş beton köprünün üzerinde karınca misali gidip gelen araç trafiği sizi eski ile yeni çağların arasında nasıl bir rekabetin olduğunu göstererek, günü sonlandıracak…

Fındık Güncesi

Kolaj: Independent Türkçe

Karadeniz Bölgesi’ni çok bilmem. Önceki yıllarda gitmişliğim olsa da derinlikli gezme, görme fırsatım hiç olmadı.

Karadeniz’e komşu bazı illeri dolaşmış, kısmen de olsa havasını teneffüs etmiş olmama rağmen Karadeniz’in kentlerini görmemiştim.

Zümrüt yeşilini, denize paralel dağlarını, dalgalı denizini, fındık ve çayını lise yıllarımdaki bilgilerden biliyorum.
 

IMG_9618.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Bir de bizim buralardan Karadeniz’e fındık toplamaya giden mevsimlik tarım işçilerinin anlatımlarından zihnimde oluşan, kitabi bilgilerden öte yaşanmışlıklardan damıtılan, zihin heybemi dolduran, merakımı harlayan reel bir Karadeniz’i biliyorum.

Ne yazık ki uzun yıllar Karadeniz hem uzak, hem yakın bir coğrafya olarak kaldı hayatımda.

Bir türlü dokunamadığım, gezip görmeyi denk getiremediğim için hayıflandığım bir yer olarak varlığını sürdürdü.

Oysa fotografik albenisi ve yeşilin bütün tonlarını barındıran bir coğrafya olduşundan dolayı, hep gitmem gereken yerler arasındaydı.
 

IMG_20220826_195117.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Karadeniz’e gitme hayalimin nihayet bir kısmını bu yaz gerçekleştirme fırsatım oldu.

Belki enine boyuna bir gezi olmadı ama olanaklarım ölçüsünde zihnimde oluşan Karadeniz’in bir bölümünü gezip, görme şansını yakaladım.

Rotam, bir turizm şirketinin belirlemiş olduğu güzergah değildi. Tarım işçilerinin izlemiş olduğu yollardan Karadeniz’e varmaya çalıştım.

Urfa’dan Adıyaman’a, Malatya ve Sivas’a, oradan da Ordu‘ya uzanan bir rota izledim.

Yıllardır iç içe olduğum, yan yana yaşadığım yüzlerce mevsimlik tarım işçisinin kullanmış olduğu yollardan geçerek Karadeniz’e ulaştım.

İşçilerin durduğu tesislerde, çeşme başlarında, ağaç gölgelerinde, derin vadilerde ya da görkemli bir dağ başında mola verdim.

Zaman zaman işçilerle karşılaşmak, aynı güzergâhlarda yolculuk yapmak hatta sohbet etmek mümkün oldu.

Mardin, Batman, Şırnak, Van’ ve Urfa’dan geliyor, çoluk çocuk çalışmaya Karadeniz’e gidiyorlardı.
 

IMG_20220827_164720.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş​​​​​​​

Mezopotamya’nın sarı sıcak iklimi, Sivas’ın kuzeyiyle birlikte yavaş yavaş değişmeye, dağlarda daha fazla yeşil bitki örtüsü görünmeye başlıyor.

Sivas‘tan sonra ise artık bambaşka bir coğrafyaya dönüşüyordu.  

Yol, Orta Karadeniz’e vardıkça yeşil bitki örtüsü daha çok belirginleşiyor, daha sığ ormana dönüşüyordu.

Yıllardır adını duyduğum Gürgentepe’nin dik yokuşları ve dolambaçlı bozuk yolları anlatıldığı kadar yeşil ve keskin virajlıydı.

Gürgentepe’de bir türlü bitmeyen yol inşaatı nedeniyle kendimi tehlikeli yollar belgeselindeymiş gibi hissediyor; her virajda dişlerimi sıkıyor, rallide yarışıyor gibi oluyordum.

Yer yer derin uçurumlar ve göğe yükselen kayalar insanı ürkütmeye yetiyor artıyordu bile.

Orman, yüksek dağlar ve alabildiğince yeşil tepeler Karadeniz’in eşsiz coğrafyasını işaret ederken, heyelan tehlikesi de her yerde varlığını hissettiriyordu.

Arada bir yola dökülen kayalar, yer yer çöken yol, Karadeniz’de heyelanın ciddi bir sorun olduğunu açıkça ortaya koyuyordu.
 

IMG_0058.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Gürgentepe’nin yüksek rakımlı noktasında durduğumda denizi görmesem de iç içe geçmiş çam, köknar, gürgen ve menşeini bilmediğim bin bir çeşit bitkinin dik yamaçlardan daha yükseklere doğru genişlediğini gördüğümde, kendi kendime “Artık Karadeniz’deyim” diyerek, hayranlıkla ormanları izlemeye koyuldum.

Yıllardır belgesellerden bildiğim, gidip gelenlerden dinlediğim Karadeniz illerine ayak basmıştım.

Nemli, serin havası, sığ ormanları ve uçurum dolu yollarıyla karşımda duruyordu.
 

DSCF5331.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Dolambaçlı yollardan daha aşağılara, Ordu’ya doğru yol aldığımda dağ, taş ağaçtı ve ağaçların çoğunluğu fındık bahçelerinden oluşuyordu.

Oldukça dik yamaçlarda yetiştirilen fındık bahçeleri Karadeniz’in saklı hazinesi gibi duruyordu yüksek rakımlı yamaçlarda. 

Artık yol boyunca, dere kenarlarında, uçurum başlarında fındık bahçelerini görmek mümkündü.

Bizim oralardan gelen işçilerin buralarda, dik yamaçlarda çalıştıklarını, fındık topladıklarını zihnimde beliren anlatımlardan biliyor, hissediyordum. 

Zihnimde var olan Karadeniz’i, reel olanıyla karşılaştırıp, anı yaşamak ve ortamın oksijenini teneffüs ederek, deniz kıyısına doğru ilerliyordum.

Gerçekten de müthiş bir doğa ve dik yamaçlarda biten harika bitki örtüsü insanı kendine hayran bırakıyor.

Dolayısıyla yolun tehlikesi, insanın stresi dağılıyor, yolların ölüm saçan virajlarını yeşil bütün tonlarıyla örtüyordu.
 

IMG_0057.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş 

Gürgentepe’ye çıkmak için önce uzun bir tırmanma, sonra güneş görmeyen inişli virajlarından, bozuk yollardan deniz kıyısında imar edilen Ordu’ya ulaştığımda terden sırılsıklam olmuştum.

İlk şaşkınlığım iklimine dairdi. Ben Ordu’yu daha serin bir yer olarak biliyordum. Sanırım biraz yanılmışım.

Kaldığım birkaç gün boyunca kent merkezi epey sıcak ve nemliydi. Bu belki de benim şansımdı. Kendimle Mezopotamya‘nın sarı sıcağını da taşımıştım buralara. 
 

IMG_0115.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Ordu, deniz kıyısına sıfır batı ve doğu yönünde inşa edilen ve dik yamaçlara doğru genişleyen bir kent.

Biraz Çukurova’yı, Mersin’i andırıyor olsa da kendine özgü bir iklimi var.

En kurak zamanlarda bile yağmur alan bir yer olmasından kaynaklı bitki örtüsü de düşünemediğim kadar canlı ve zümrüt yeşiliydi. 

İtiraf etmeliyim ki, ilk defa yeşilin bütün tonlarını bahar dışında bu mevsimde bir arada görüyordum.

Bu da beni fazlasıyla mutlu ederken, nemi ise biraz can sıkıyordu.

Sanırım denizden gelen nem dik yamaçlara çarparak Ordu üzerine çöküyor ve bir iki hafta boyunca sıcaklığın daha fazla hissedilmesine neden oluyordu. 
 

IMG_0169.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Ordu’nun ılıman iklim avantajını; Karadeniz iklimi ile birleştirmiş olduğu yetişen meyve ve sebze çeşitliliğinden belli oluyordu.

Yetişen meyve, sebze ve tahıllar arasında fındık bütün hayatın merkezine oturmuş, zenginlik katmış bir ürün olduğu açıkça belli oluyor.

Fındık tartışmasız Karadeniz için müthiş bir zenginlik kaynağıdır.

Kentin fındıkla ilişkisi o kadar belirgindi ki, şehir girişinden başlayarak ve yol boyunca güneşe serilen kabuklu fındık sergilerinden anlaşılıyordu. 
 

IMG_20220827_175420.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Kentin ana girişinde bulunan ve sanırım tek düzlük alan olan eski botanik parkın yeri fındık harman yerine dönüşmüş.   

Buranın da ayrı bir hikayesi var. Bir süre önce şehir hastanesi yapılmak üzere parktaki ağaçlar sökülmüş ama kısa zamanda karardan dönülerek alan kaderine terk edilmiş.

Anlatılanlara göre, daha önce güzel bir botanik parkmış. Şimdi ise fındık harman yerine dönmüş. 
 

IMG_20220827_175717.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş​​​​​​​

Buradaki fındık hasadı, kurutma sergileri, bana geçmişte Mezopotamya kentlerinin kıyılarında kurulan buğday, arpa ve mercimek harman yerini hatırlattı.

Artık makineleşme ile harman yerleri tarih olsa da benzerlik o günleri hatırlamama neden oldu.

Sadece burası da değil, deniz kıyısında, boş yerlere hatta ana yol kenarlarında bile fındık kurumaya bırakılıyor.

Ara sokaklarda, balkon ve bahçelerde her yerde güneşe serilen fındık sergilerini görmek mümkün. 
 

IMG_20220827_145418.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş​​​​​​​

Fındığın geçmişi M.Ö 10 bininci yıllara dayanıyor olsa da, Ordu fındık ekimi ile yaklaşık 140-150 yıl önce tanışmış.1

Öncesi olsa da Ordu için ekonomik bir değer olması yazılı kaynaklarda 1890 yıllarını gösteriyor.

Kentte önceleri pirinç yetiştiriliyormuş. Çeltik ekimi sivrisinek ve sıtmaya neden olunca pirinç ekimi yasaklanarak, fındığa yönelme başlamış.

O gün, bu gün Ordu fındık üretiminde önemli bir ağırlığa sahip olmuş.
 

IMG_20220827_175452.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş​​​​​​​

Dik yamaçlarda yapılan fındık yetiştiriciliğinde büyük oranda insan emeğine ihtiyaç duyuluyor ve kentte de bunun için yeterli işçi bulunmayınca, işçiler uzaklardan, Kürt illerinden getirilmeye başlanılmış.

Bugün fındık hasadının yapıldığı ağustos ayında binlerce işçi Karadeniz’e akın ederek, zor koşullarda çalışarak fındık üretimine önemli bir destek sunuyor.
 

DSCF5334.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş 

Her yıl kentin belli bölgelerinde Kürt illerinden gelen işçiler için kamp kurma yerleri belirlenir.

Gelenler orada ya çadır açar ya da işveren olan bahçe sahipleri tarafından sağlanan barınma merkezlerinde ve çok az da olsa evde kalınır.
 

IMG_20220826_182922.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş​​​​​​​

Bu işçilerin zor şartlarda çalıştıkları biliniyor. Sabah yedide iş başı yapıyorlar, akşam yedisinde paydos ediyorlar.

12 saatlik sürede dik yamaçlarda, bazen ağaçtan tek tek fındıkları topluyorlar, bazen ağaçları silkeleyerek yerden topluyorlar.

Çuvallara doldurulan ürün işlenmek üzere yer yer insan sırtında yollara indiriliyor.
 

IMG_20220826_183221.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş​​​​​​​

Bütün bu zor işleri mevsimlik işçi denilen aslında yarı köle şeklinde çalışan insanlar yapıyor.

Kimi aile çoluk çocuk gelerek çalışıyor, kimisi bir başına ekmek peşinden buralara kadar geliyor.

Zor iş velakin fındık toplama. Karadeniz’in dik yamaçlarının yanında nemi de çalışma sistematiğini olumsuz etkiliyor.

DAHA FAZLA OKU

Mevsimlik tarım işçileri meselesi yıllardır gündemde olsa da ciddi bir sorun olarak görülmüyor Türkiye’de.  

Çalışma mevsimlerinde gündeme gelip, sonra unutuluyor. Oysa bu sorun bir asırdan fazla süredir devam ediyor.

Binlerce insan zor koşullarda yollara düşüp, Karadeniz’in dik yamaçlarında fındık toplayarak Türkiye ekonomisine ciddi katkı sunuyor.

Yani üretici kadar, işçi de bu üretimin önemli bir parçası.
 

IMG_9600.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş 

Bir yıl Kürt illerinden işçi gelmese fındık bahçede kalır ve üretim zinciri kesintiye uğrar.  Biliniyor bilinmesine de bir çözüm üretilmiyor.

Mevsimlik tarım işçilerinin iş güvenliği ve sigortaları yok. Bahçe sahibinin vicdanına kalan bir çalışma yaşamı içindeler.

Kimi bahçe sahibi gelen işçileri için insani çalışma koşulları yaratırken, kimisi de gelenlere köle muamelesi yaparak çalışma koşullarını ağırlaştırıyor.
 

IMG_20220827_170207.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş​​​​​​​

Sonuçta bununla ilgili bir yasal düzenleme yok. Her bahçe sahibi farklı farklı davranmada serbest.

Mesela bazı işçi grupları çadırlarda kalırken, bazıları evlerde kalıyor. Doğal olarak çadırlarda kalanların insani yaşam standartları çok kötü.

Bürokrasi, güvenlik gibi bağlayıcı kararlar da hayatı bazen çekilmez kılıyor.

Hatta bazı illerde gelen işçileri ötekileştirme politikaları devreye sokuluyor. 
 

IMG_20220828_140144.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş​​​​​​​

Ordu’da olduğum sürede iki üç belgede çadırlarda kalan işçilere rastladım. Kent merkezinde olan kampı ise görme fırsatım olmadı.

Kamp kelimesi bana çok itici geliyor ama maalesef herkes kamp kavramını kullanıyor. Sanki işçiler için bir mültecileştirme, yabancılaştırma süreci işliyor.
 

IMG_9615.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Yine de temkinli olmakta fayda var. İşçilerin yaşam koşulları bahçe sahiplerinin insafına bırakılmamalı, gerekirse devlet birçok üretim sürecine destek sunduğu gibi mevsimlik tarım işçilerine de destek sunmalıdır.

Bu mesele ancak bu yöntemlerle çözülür. Her yıl onlarca tarım işçisinin trafik ve iş kazalarında öldüğü ya da sakat kaldığı gerçekliği varken, meseleye kayıtsız kalmak, kayıt dışı bir istidam sürecinin sürmesini sağlamak ne çalışma yasalarına uygundur, ne de uluslararası normlara. 

Bu nedenle bu insanların çalışma süreleri mutlaka kayıt altına alınıp, sigortaya sayılmalı diye düşünüyorum.

Herkes biliyor ki alanda çalışmak, fındığı tek tek toplamak öyle sanıldığı kadar kolay bir iş değil. Börtü böceği, yılanı, çıyanı da cabası. 
 

IMG_0158.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Benim karşılaştığım gruplar içinde Batman’dan gelen gençler vardı. Çoğu üniversite öğrencisiydi ve bahçe sahipleri onlara ev tutmuştu. 

Bir başka grup ise yol kenarında çadır açmışlardı. Onlarda Mardin’den gelen çocuklu ailelerdi.

Ne fotoğraf çekmeme müsaade ettiler, ne de sohbet etme teklifimi kabul ettiler.

Ben Ordu’dan ayrılıp, Trabzon yoluna düştüğümde hava bulutlanmış yağmur döktürmeye başlamıştı.

Biliyorum ki yağmur da olsa işçiler fındık topluyor.

1. Wikipedia 

PİRÎN GÜNCESİ

Kolaj: Independent Türkçe

Yıllardır, halkın günlük hayatta Semsur dediği Adıyaman‘a gidip gelirim. Çok fotoğraf, çok hikaye biriktirmişliğim söz konusu.

Adıyaman’ın benim için sihirli bir havası, dikkatimi çeken tarihi geçmişi var. Mezopotamya genelinde var olan dağ, ova ve nehir kültürünün en canlı yaşandığı yerlerden biri olduğunu söyleyebilirim.

Bu özelliğini Fırat Nehri’ne ve Orta Toros sıra dağlarına borçlu olan kentte müthiş bir tarihi doku günümüze ulaşmış.

Bölgede “Hititler, Hurriler, Kummuh, Asur, Medler, Persler, Kommagene, Roma, Bizans, Emeviler, Abbasiler, Selçuklular, Artuklular, Zengîler, Eyyûbîler, Moğollar, Memlûkler, Dulkadiroğulları ve Osmanlılar hüküm sürmüş.” 1
 

IMG-20220821-WA0046.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Bugün Adıyaman denilince akla her şeyden önce dünyanın yedi harikaları arasında gösterilen Nemrut Dağı‘nda bulunan anıtsal kalıntılar geliyor olsa da, Adıyaman genelinde başka antik alanlar da var ve farklı uygarlık katmanlarına ev sahipliği yapmış.

İşte bunlardan biri de asırlardır sessizce varlığını sürdüren Pirin Antik Kenti‘dir.
 

IMG_20220821_191245.jpg

Bilinen tarihi 2000 yıl öncesine kadar gidiyor. Bilinmeyen kısmı ise, belki daha eski olması kuvvetle muhtemel.

Bugün artık Adıyaman merkezle birleşen Pirin/Perre Antik Kenti, son bir iki yılda giderek daha fazla dikkat çekmeye başlamış.

Yıllardır eski kaya mezarları ve taş ocağı olarak bilinen alan binlerce yıllık derin uykusundan son zamanlarda uyanır gibi olmuş.
 

IMG_20220821_191143.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Yapılan arkeolojik kazılarda buranın oldukça geniş bir alana yayıldığı görülüyor.

Alan sadece kaya mezarlarından ibaret değil. Zindan, su sarnıçları, tarımsal üretim sahaları, tören alanları, saray kalıntıları günümüze kadar ulaşmış.
 

IMG_20220821_192453.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Değişik zamanlarda yapılan kazılarda ortaya çıkarılan kalıntılar, yıllardır toprak altında ve bir kısmı açıkta olan kaya mezarlarının bilinenden daha önemli antik bir yer olduğunu gösteriyor.
 

IMG-20220821-WA0028.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Kayalara oyulmuş yapıların geneli göz önüne alındığında, buranın oldukça planlı, dönemine göre ileri bir imar planıyla inşa edildiği anlaşılıyor.

Kayaların müthiş bir işçilikle oyulmasıyla oluşturulan mekanlar kentin antik yapısını oldukça canlı bir şekilde yansıtıyor.
 

IMG_20220821_185806.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Pirin antik dünyasında gezinirken insan bir anda geçmişe dalıyor, kendini antik dünyanın ortasında hissediyor.

Eski çağların melodileri taş yapılardan yankılanıyor, cenaze törenleri, matem havası beliriyor.
 

IMG-20220821-WA0036.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Buralardaki mağaralar, taşın insan eliyle nasıl dönüştürebileceğine tanıklık ediyor.

Pirin Antik Nekrepolü’nde insanların mezarlarıyla iç içe yaşayıp, yaşamadığı konusu net olmasa da kayalara oyulan mezar odalarının bir ev konseptinde dizayn edilmesi, buranın da çok daha eski bir yerleşim yeri olma ihtimalini akla getiriyor.
 

IMG-20220821-WA0040.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Kommagene‘nin beş büyük kentlerinden biri olan Pirin, yani resmi ismi ile Perre, M.S 325 yılında inşa edildiği düşünülüyor olsa da daha eskilere dayanan bir tarihi geçmişi olabilir.

Kentin bir geçiş güzergahı olduğu, kutsiyet bahşedilen bir yer olduğu yazılı kaynaklarda yer almış.

Malatya, Urfa ve başkent Samsato’a giden yolların kesiştiği yer olması nedeniyle önemli bir jeopolitik konuma sahip olduğu da anlaşılıyor.
 

IMG-20220821-WA0035.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Önemli su kaynaklarına sahip olan kentin, aynı zamanda kervan ve savaşçı orduların geçiş yolları üzerinde olması da buranın önemini tarih boyunca artırmış.

Pirin Antik Kenti’nin yapıları incelendiğinde erken Helenistik özellikler gösterdiği anlaşılıyor.
 

IMG-20220821-WA0028.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Pirin denilince nekrapol, yani kaya mezarları akla gelse de aslında toprak altında eski bir kent olduğu artık kesin olarak biliniyor. 
 

IMG_20220821_181035.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

İlginçtir ama buranın üç ismi var. Halk Pirin derken, arkeologlar nedense Perre demişler. Resmi ismi ise Örenli.

Şu an Büyük Pirin olarak bilinen yerleşim yerinin, antik kentin kalıntılar üzerinde inşa edildiği biliniyor.
 

IMG_20220821_180836.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Yapılan son kazılarda Kommagene dönemini yansıtan bir saray kalıntısının ortaya çıkarılması, köyün tümden kazılma kararının alınmasına neden olmuş.

Köyde konuşulanlara göre, köy yakın bir zamanda boşaltılacak ve yeni yapılacak yerine taşınacak. 
 

IMG-20220821-WA0047.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Mezopotamya’nın en sıcak günlerinin yaşandığı ağustos ayında akşamın son ışıklarında ziyaret ettiğim antik Pirin kentinde yapılan kazılarda ortaya çıkarılan kalıntıların hikayesini 80 yaşındaki Abuzer Demir’den dinlediğimde, geçmişle gelecek arasında gidip geldim.
 

IMG_20220821_192107.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Pirin’de doğup, büyüyen Abuzer Demir, kalıntıların başında geçmişi özetlerken, şunlar zihnimde kalıyordu:

Ben kendimi bildim bileli köyün altında bir kentin olduğu söylenirdi. Bu nedenle köyün boşaltılacağı konuşulurdu. Yakın bir zamana kadar biz de söylenenleri dinler, yarım ağızla gülüp geçerdik. Ama sanırım bu kez iş ciddi. Yakın bir zamanda yeni bir köy inşa edilecek ve köy yeni yerine taşınacak. Birkaç ev satın alınıp, kazı yapıldı. Yapılan kazılardan sonra evlerin altında saray kalıntısı çıktı. Sarayın devamı ise içinde yaşadığımız evlerin altında.
 

IMG_20220821_191518.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Büyük Pirin adıyla inşa edilen köyün geçmişi 300 yıl öncesine dayanıyor. Eski antik kentin üzerinde inşa edilen köyde bazı evlerin kesme lahit taşlardan yapıldığı görülürken, bu evlerin antik kentin taşlarından inşa edilme olasılığı var.
 

IMG-20220821-WA0041.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

2000 yıllık geçmişin izlerini taşıyan Pirin/Roma Çeşmesi ise halen ilk günkü gibi akıyor. Buz gibi kaynak suyunun nereden, nasıl geldiği ise tam olarak bir sır.

Köyde yaşlıların anlatımına göre köyün altında üstü kapatılan devasa bir sarnıç ya da antik bir havuz var. 

Köyde nereye kazma vursan geçmişin izleri çıkıyor. Hani insanlar bazı yerler için topraktan tarih fışkırıyor derler ya, ha işte Pirin o yerlerden biri.

Kaynaklar:

1. Demirkent, 1977: 232
2. Wikipedia
3. Kültür Portal