Henüz Dicle üzerinde Kral Kızı barajı yapılmamış, Eğil ve Piran arasında bulunan asma köprüden gidip gelmeler gerçekleşiyor. Dicle incecik ama çok derin bir vadide akıyor.Bostankars diye isimlendirilen mevki. O dönem Eğil”in Piran tarafına düşen Matmur’da öğretmenim. Dicle ilçesine bağlı olması gereken bir iki köy nedense Eğil’e bağlanmış. Dolayısla yol Eğil’den bu köprüden sağlanıyordu. Burayı kullanmak istememek demek, Diyarbakır,Ergani ve Dicle ilçesinden dolanmak anlamına geliyordu. Ben de çoğunlukla bu yolu kullanıyordum. Zor ama kısa bir yoldu. Zor demek eksik kalır bence. Devasa bir kayalara çakılan demir kancalara tutunarak aşıyorduk.Gerçekten yol çok ama çok çetin bir dağ patikasıydı. O dönemden kalan nadir fotoğraflarımdan biri. Yıl 1991 Şimdi ise artık suyun derinliklerinde. Arkada kalan eski yapılar yerinde mi doğrusu bilmiyorum. Yakın bir zamanda, Corona tehlikesi geçince ziyaret etmeyi umuyorum.
Harman yerinde, sevkide uyurduk geceleri, Üstümüzde yıldızlardan bir örtü. Dünyanın en parlak göğü, Yedi kardeşlerden hüzünlü bir öykü. Samanyolu delik bir çuval, Ya da bir kardeş salacası😪
Eyvanda sofraya otururdu babam iftar vakti, Elde kaşık, Sebatkâr bir bekleyiş. “Diyarbakır’da iftar vakti” ni duyunca radyoda, Damlara çıkardık, Birazdan kalede patlayacak top sesi. İlk haberi vermenin mutluluğu… Bir “Bismillah” sonra, Bir yudum su, Bir yudum mutluluk, Biten oruç, Ve biten gün…
Upuzun küçelerinde kaybolurduk Siverek’in sonra. Siverek kocaman bir kent, Derya deniz, uçsuz bucaksız… Ama hiç korkmazdık nedense. Bir dayzê bağrına basardı bizi nasılsa, Tarif ederdi yolu “dayê qurban” Ve mutlak köyümüze çıkardı bütün yollar…
Bu gün günlerden 1 Mayıs ve sokaklar herkese yasak. Fabrikalar üretime devam ediyor, inşaat işçileri boru döşüyor, duvar yapıyor; tarlalarda reçberler çalışmaya devam ediyor.
15 yy kalma bazalt taşlardan yapılmış su kemerleri. Hamravat suyu olarak bilinen ve Karacadağ eteklerinde kaynayan su, kemerlerle Diyarbakır’a akıtılıyordu.Tarihli kemerlerden bir fotoğraf kaldı. Fotoğraflar 18 yy sonlarında batılı seyyah ve diplomatlarca çekildiği tahmin ediliyor.
Bu yıl mevsimlik tarım işçilerinin göç takvimi, coronavirüs pandemisine denk geldi. Herkes eve kapanırken, onlar uzak diyarlara gitme hazırlığına girdiler. Tarım il müdürlüklerinin önünde uzun kuyruklar oluşturarak sosyal mesafe meselesini aştılar, adeta salgına meydan okuyarak, çalışma izni için ölümüne bir çaba gösterdiler.
Özellikle Urfa’dan basına düşen haber, fotoğraf ve görüntüler meselenin dramatik ve yakıcı yönünü bir kez daha ortaya koydu. Türkiye’nin en büyük hidroelektrik ve sulama barajını barındıran, 12 milyon hektarlık alanda özellikle tahıl ve pamuk ekim yapan Urfa, aynı zamanda en az 30 bin ailesini her yıl mevsimlik işlerde çalışmak üzere uzak illere gönderiyor. Başta Akdeniz, İç Anadolu, Ege ve Karadeniz’e işçi gönderen Urfa, GAP’ın merkezi olma özelliğini de koruyor. Pamuk, buğday, arpa, mısır, mercimek, fıstık ve biber ekiminin Türkiye Tarımsal faaliyetleri arasında oldukça önemli bir orana sahip olması, dışarıya işçi göndermesinde bir etki yaratmıyor.
Hem buğday, pamuk, mercimek gibi tarımsal ürünlerinde ciddi miktarda rekolte artışı görülüyor, hem de 30-40 bin aileyi dışarıya işçi olarak gönderme süreci işliyor.
Süreci yönetenleri alkışlamak lazım.
Bu tezatlığı nasıl sürdürebiliyorlar, merak ediyorum doğrusu?
Türkiye’nin en önemli gerçekleşmiş projelerine ev sahipliği yapacaksın, hem de her yıl uzak illere ırgat olarak binlerce işçi göndereceksin?
Bravo doğrusu.
Meselenin buraya kadar olan kısmı buz dağının görünen tarafı. Asıl fotoğraf meselenin yakıcılığını daha dramatik bir şekilde ortaya koyuyor.
Başta Urfa olmak üzere çevre illerden batıya çalışmaya giden binlerle ifade edilen ailenin varlığı, içinde bulundukları koşullar içler acısı olmasına rağmen süreç işliyor. Corana tehdidi olmasa bile sorunları oldukça ciddi boyutta ve bunu herkes bildiği halde, her yıl aynı sıkıntılar tekrar ediliyor.
Her şeyden önce bu insanların bir kaydı, kuydu yok. Düzensiz mülteciler gibi Türkiye’nin her tarafına dağılıyorlar. Çalıştıkları işler düzensiz, ücretleri az ve yevmiye usulü. Aldıkları ücret havanın, ürünün, arazinin durumuna göre değişiklik gösteriyor. Yağmur yağsa, fırtına çıksa, ürün hasadının zamanı gecikse iş başında olmalarına rağmen, ücret alamıyorlar. Bir sigorta girişleri yok, dolayısıyla sosyal güvenceden de mahrumlar. Göçmen kuş misali iş neredeyse, oraya göç etmek zorundalar. Hijyen ortamlarda yaşamak ve temiz içme suyuna ulaşmaları neredeyse imkansız. Barınma problemleri genellikle arazi başında çadırlarla çözülüyor. Bir koruyucu sağlık şemsiyeleri yok. Sağlıkları gittikleri ilin sağlık müdürlüklerinin insafına bırakılmış durumda. Tarımsal üretimin yapıldığı arazilerde yani sahada oldukları için her türlü zirai ilaçlamanın zararlarıyla karşı karşıyalar. Yollarda balık istifi doluştukları araçların kaza yapması da işin katma değer vergisi gibi.
Mevsimlik tarım işçilerinin içinde bulundukları koşulları daha da sıralamak mümkün. Bir kere işçi bile değiller. Kölelikten bir tık aşağı, belki amele ya da ırgat demek daha doğru.
Onlarca hayatı sorunları var. Çocuklarının eğitimi zaten yıllardır kangren olmuş durumda. Hiçbir hükümet bu konuda bir çözüm üretemedi. Aldıkları ücret ve içinde yaşadıkları koşulların ağırlığı konusunda bir iyileşme olmadığı gibi, bu insanların arasına son yıllarda sığınmacıların da dahil olması emeklerini daha bir ucuz hale getirmiş durumda.
Üretici kayıtsız, ucuz ve gerektiğinde hakkına çizgi çekebilecek grupları çalıştırmayı kendi menfaati için uygun bulması başka bir sorun olarak meseledeki ağırlığını koruyor.
Çalışma süreleri, aldıkları ücret gerçekten bir standartta tabi değil. Tek avantajları ailece çalışma yaşamlarının içindeler. Çoluk, çocuk tarladalar. Tarla çocuklar için oyun alanı, büyükler için de hava alma, soluklanma alanı değil elbet. Bahardan kışa kadar süren, zahmetli ve sıkıntılı bir süreç. Eğer dönüş yolunda, ya da çalışma esnasında başlarına bir şey gelmezse üç beş ay evlerinde geçirmeleri tek umutları. Kazandıkları para kışı çıkarmaya yetmeye bile az.
Aslında yazdıklarımın çoğu yazılıp, çiziliyor. Hükümet, valilikler bu sorunları benden daha iyi görüyor, raporlaştırıyor.
Ama mevsimlik işçilerin sorunlarının çözülmesi için herhangi bir adım atılamıyor. Çünkü Türkiye’nin tarımsal faaliyetleri emek sömürüsü üzerine oturtulmuş.Gelenekselleşmiş tarım yöntemleri, plansız modernleşme iki tarafı keskin bıçak gibi varlığını sürdürüyor. Bir taraftan insan gücünün en üst seviyede kullanılması esas alınıyor, bir yandan da makineleşerek çalışan insan sayısı azaltılıyor. Mesela, fındık toplamak için insan gücüne ihtiyaç duyulduğu için her yıl binlerce aile Urfa’dan, Diyarbakır’dan, Mardin’den, Adıyaman’dan Karadeniz bölgesine gidiyor. Ama Urfa’da yetişen pamuk için bir biçerdöver onlarca ailenin işini bir çırpıda son verebiliyor. Ne GAP mastır planı, ne de insani gelişmişlik hedefleri ortada kalıyor.
Böylesi açmazlarda işin kaotik tarafını gösteriyor.
Osmanlıdan günümüze süren mevsimlik göç meselesi sorunlarıyla kendini tekrar etse de, görmezlikten gelmeye devam ediyoruz. Oysa bu göç tarımsal faaliyetlerin olmazsa, olmazları arasında. Ne kadar makineleşirsek, makineleşelim insan gücüne ihtiyaç duyulan alanlar halen varlığını sürdürüyor. Bu nedenle varlıkları tarımsal faaliyetlere, tarımsal faaliyetlerinin sürdürülebilirliğinin de mevsimlik tarım işçilerine bağlı olduğu gerçekliğinden yola çıkarak, sorunları ele alma, çözme konusunda adım atmak bir zorunluluk oluyor.
Özellikle bu yıl coronavirüs salgınının gündemde olduğu bir dönemde bunca insanı ölümün kucağında yaşamaya itmek bir çılgınlık olur. Önlem almak, çalışma koşullarını düzeltmek ve en önemlisi bu kesime bir sosyal güvence şemsiyesi getirmenin zamanıdır. Bu vahşi çalışma yönteminin sürmesi ne insani değerlerle örtüşüyor, ne de çalışma yaşamının kurullarıyla.
200 yıllık bir geçmişe sahip olan mevsimlik tarım işçilerinin serüvenleri her yıl tekrar ede dursun, iş ve ürün nerdeyse, işçiler de oradadır. Çukurova’da, narenciye ve çapa, İç Anadolu’da soğan, pancar, Akdeniz ve Ege’de sera, Karadeniz’de fındık ve daha birçok tarımsal faaliyet gelecek işçilere bağlıdır.
Bu işçilerin herhangi bir nedenle iş başı yapmaması, ya da yaptığı halde çalışamaması ekilen tarım ürünlerinin tarlada, ağaçta çürümesi anlamına gelir.
Bu nedenle aslında 200 yıl öncesi koşullarda çalıştırdığımız binlerce tarım işçisinin varlığı, ülkenin geleceği anlamına da geliyor.
Ama ne yazık ki,
Mevsimlik tarım işçileri birçok haktan mahrum ve insanca bir çalışma koşullarına sahip değiller. Düzenli bir gelirleri yok ve gittikleri illerde zaman zaman ırkçı saldırılara da maruz kaldıkları görülüyor. Ötekileştirilen, kentlere sokulmayan bu insanların ülke ekonomisine katkısı görünmeyerek, aslında tarımsal faaliyetler riske ediliyor. Hem emeklerinin karşılıkları ödenmiyor, hem de tarımsal faaliyetler sekteye uğratılıyor.
Özellikle de bu yıl coronavirüs salgını nedeniyle önceki yıllar kadar rahat bir süreç olmayacak.
Ek tedbirler, hijyen ortamlar ve virüsten korunma mekanizmaları oluşturulmak zorunda. Bu hem bahsedilen grup açısından, hem de genel toplumsal sağlığı açısından çok ama çok önemli.
Salgının şakası yok, tarımsal faaliyetlerin de aksama gibi bir lüksü yok.
O zaman köklü bir politika değişikliğine gidilmesi bir zorunluluk kendini dayatıyor. Fotoğrafın genelini görmek, sorunları akılcı ele almak tarımsal sürdürebilinirliği için bir gereklilik.
Mevsimlik tarım işçileri çoktan iş başı yaptı, yaşam ve çalışma koşulları ise insani olmaktan çok uzakta. Coronavirüs salgını da işin cabası.
Yıllardır fotoğraf çekiyorum ve fotoğrafın olağanüstü gücüne de inanıyorum.Hele siyah beyaz fotoğraf bende apayrı bir etki yaratıyor. Çünkü geçmiş bende hep siyah beyaz görünüyor.
Fotoğraf Cuma Nacitarhan aile albümünden izin alınarak yayına verilmiştir. izin için İmkanNacitarhan’a tşkler. 1954 Siverek
Hayat siyah beyaz da güzeldir. Yeter ki onurluca olsun. Kuru bir ekmek, sıcak bir tebessüm ve insanı özgürlüğe, ışığa götürecek bir yürek en büyük zenginliktir.
Zengin olun.
Yüreğinizde ki zenginliği ortaya çıkarın. Parasal zenginliğin önemi büyüktür ama hükmü ne zamana kadardır bilinmez.
Bir zamanlar Çin’de bir adam o kadar aç ve bitkin düşmüştü ki, dayanamayıp bir armut çaldı.. Adamı yakalayıp cezalandırılmak üzere İmparator’un karşısına çıkardılar. Hırsız İmparator’u görünce ona şöyle dedi; “Değerli efendim, çok açtım, dayanamadım çaldım ve yedim. Beni affetmeniz için yalvarıyorum. Eğer affedersiniz size paha biçilemez bir armağanım olacak..”
İmparator dudak büker; “Senin gibi birinde paha biçilemez ne olabilir ki?”
Hırsız, avucunun içindeki armut çekirdeğini uzatır ve; “Bu çekirdeği ekerseniz bir gün içinde altın meyveler veren bir ağacın yeşerdiğini göreceksiniz..”
İmparator kahkaha atarak; “Ek o zaman, altın meyveleri görünce affederim seni..” dedi.
Yoksul adam; “Haşmetlim bu tohumu ben ekemem çünkü ben bir hırsızım.. Bu tohumu ancak, ömründe hiç çalmamış, başkalarına hiç haksızlık yapmamış, yalan söylememiş biri ekebilir. Tohum o zaman gücünü gösterir, aksi takdirde onu ekeni zehirler, tarif edilemez acılarla öldürür. Sultanım, bu tohumu ancak siz ekebilirsiniz..”
İmparator irkildi, suratını astı, bir süre düşündü, sonra hırçın bir sesle; “Ben imparator’um bahçıvan değil, o tohumu vezire ver eksin de altın meyveleri görelim.” dedi..
Yoksul adam, tohumu vezire uzatınca vezir telâşe içersinde İmparator’a dönüp itiraz etti. “Ben ekim biçim işlerinde çok beceriksizim efendim, sihirli tohumu ziyan ederim. Bence bu tohumu hazinadar başı eksin..”
Hazinadar başı da hemen bir bahane buldu ve bu görevi başkasına devretti.
Bir bir orada bulunan herkes sudan sebeplerle tohum ekme görevinden kaçındılar..
Sonra İmparator, doğan sessizliğin içerisinde bir süre düşündü. Başı önünde vezire, hazinadara ve bütün görevlilere dik dik baktı ve;
“Hadi bakalım bu hırsız bahçıvana tohumun nasıl altın meyve verdiğini hep birlikte gösterip sevindirelim.” dedi. Cebinden bir altın çıkarıp yoksul adamın tutması için attı.
Herkesin ceplerinden sessiz sedasız birer altın çıkarıp adama vermesini izledi..
Sonra da gülerek; “Bas git buradan be adam, bugünlük bu ders hepimize yeter.” dedi..
. Ortalığın toz duman olduğu şu günlerde tohumu ekecek temiz kimse var mı dersiniz?? (Alıntı)