16 yaşında ama herkesten daha yaşlı.

 

İsveçli çevre aktivisti Greta Thunberg, Madrid’deki İklim Zirvesi’ne katılmak için yelkenliyle Portekiz’in başkenti Lizbon’a geldi. Çevreyi kirlettiği için uçak kullanmayı reddeden 16 yaşındaki aktivist Atlas Okyanusu’nu yelkenliyle aştı. Yaklaşık üç haftalık yolculuğun ardından Portekiz’e ulaşan Thunberg’i Lizbon limanında coşkulu bir kalabalık karşıladı.

Thunberg’in Lizbon’dan, COP 25 İklim Zirvcesi’nin düzenlendiği Madrid’e trenle geçmesi bekleniyor.Atlantik'i yelkenliyle aşan Greta Thunberg Lizbon'a ulaştı

Birleşmiş Milletler (BM) İklim Konferansı (COP 25) dünya liderlerinin katılımıyla İspanya’nın başkentinde başladı. 13 Aralık tarihlerine kadar devam edecek olan zirvede 2015 Paris Antlaşması’nda alınan “karbondioksit salımının düşürülmesi kararının” eylem planı masaya yatırılacak.

Kuralları BM tarafından belirlenen 156 sayfalık anlaşmanın eylem planının öncelikli hedefi, küresel karbon salınımında sera etkisinin 2 dereceden 1.5 dereceye düşürülmesi.

COP 25 zirvesinin Şili’nin başkenti Santiago’da düzenlenmesi düşünülüyordu ancak ülkede baş gösteren protesto gösterileri nedeniyle konferansların Madrid’de yapılması kararlaştırılmıştı. Bir önceki iklim zirvesi COP 24 ise 2018 Aralık’ında Polonya’nın Katowice şehrinde gerçekleşti.

Kaynak: euronews

 

 

Kara Yazgı “Berdel”

Berdel kız kardeşlerin erkek kardeşler arasında takası olduğu için gelin almaya ya da vermeye değil, gelinleri değiştirmeye gidiyorduk. Bu yüzden iki köyden birinde değil, köylerin tam ortasında buluşulması ve oraya aynı sayıda arabayla gelinmesi gerekiyordu.

Yazı ve Fotoğraflar: Fatih Pınar/www.postseyyah.com

Sene 1999. Ezidi Halkı konusu çalışmak üzere Urfa, Mardin, Diyarbakır ve Batman’ın Ezidi köylerini dolaşıyorum. Viranşehir’in Burç köyünde üç gün kaldıktan sonra Ceylanpınar’ın Gavurga köyüne geçtim. Burada da Ezidilerin yaşadığını, fakat Müslümanlarla aynı köyde kaldıkları için asimile olduklarını duymuştum. Asimilasyonun ne kadar tehlikeli bir şey olduğunu köye varır varmaz bir kez daha kavradım. Günlerdir gittiğim Ezidi köylerinde el üstünde tutulurken, Gavurga köyünde ‘gazeteci’, ‘Ezidi’ dememle köyden kovulmam bir oldu. Bunu kabul etmek ağır bir hakaret gibiydi. Uğradığım şey kişisel bir hakaretten ziyade, tarihleri boyunca Ezidilere edilen hakaretlerin bir devamı gibiydi. Kimseye bulaşmadan, köyün etrafında, tepesinde, yamacında dolaşarak akşamı ettim.

Güneş batarken ben hala köyün mezarlığında bir Ezidi mezarı arıyordum. Hava karardı ve bir kişi bile koluma girip “Gel, misafirim ol” demedi. Viranşehir’e dönüp otelde kalmak istemiyordum. Yorgun olduğum için değildi bu. Her zaman, gittiğim köyde insanlarla birlikte yaşayarak fotoğraf çektiğim, ancak o zaman insanların samimiyetini kazanıp gerçek fotoğraflar çekebileceğimi bildiğim için. Ama bu kez çaresizdim. Çorak, topraktan ağaç yerine kayaların çıktığı bir bozkırın ortasında, mezarlığın olduğu höyükte kalakalmıştım. Arabaya binip Viranşehir’e dönecek olmanın ruhumda yarattığı çaresizlik duygusunu üzerimden atamıyordum. Bu, tarihi yenilginin devamıydı, “Evet, Ezidiler asimile edildi ve onlardan geriye hiçbir iz kalmadı” demekti.

Akşam ezanı okunmaya başlayınca caminin önüne gittim (şimdi o halimi hayal edince, dilenmek için cami önünde bekleyen insanlara ne çok benzediğimi görebiliyorum). Namaz bitip insanlar dağılırken hala caminin önünde bekliyordum. Sonunda biri yanıma gelip meramımı sordu. Hikâyemi dinleyince koluma girdi, birlikte evine gittik. Üzerimdeki ağırlıktan, derin bir nefes ve tebessümle birdenbire sıyrıldığımı hatırlıyorum. Hasan’ın dört karısı ve on bir çocuğu vardı. Dikdörtgen bir avluda, köyde elektrik olmadığı için ışıktan çok kocaman gölgeler yayan gaz lambalarının altında yemeğimizi yedik. Şimdi aklımda o günden geriye, yediğim yemeğin tadından çok, ellerinde gaz lambalarıyla dolaşan küçük çocukların, fotoğrafını çekemediğim kocaman gölgelerinin kaldığını görüyorum.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yemeğin sonunda bir hazırlık telaşı başladı. Bu akşam yarın yapılacak bir düğünün gece eğlencesi olduğunu, birazdan oraya gidileceğini öğrendim. Hemen arkasından Hasan,“Ama berdel düğünü” dedi. “Allah!” diye yerimden fırladım. İşte o an verdim “Ben neredeyim ya!” sorusunun cevabını.

Hasan’ın ‘Reno Toros’una ben de sıkıştım. Zifiri karanlıkta uzun bir yolculuğun sonunda önce sesler, sonra solgun bir ışık göründü. Bir traktörün far ışığında debçi halayı çeken, rengârenk kiraz fistanlarıyla allı pullu Arap kızları gördüm. Müzik ise traktörün aküsünden çekilen bir kablonun ucundaki müzik setinden geliyordu. Traktörün farında bir belirip bir kaybolan yüzlerin ve söylenen Arapça türkülerin, atılan zılgıtların arasında kendimi birden bu dünyaya ait olmayan bir yerde hissettim.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Burası Türkiye haritasında gördüğünüz o kocaman ve bembeyaz boşluğun, Ceylanpınar Devlet Üretme Çiftliği’nin tam orta yeri. Bu, yüzlerini tam seçemediğim insanlar ise Cumhuriyet’in ilk yıllarında Suriye’den kaçak gelen ve o zamandan beri bu taştan bozkırın ortasında mağaralarda ve alçak damlı toprak evlerde kaçak olarak yaşayan bir Arap aşireti. Elektrik olmaması bu yüzden, hatta sıralayacak olursak; okul, yol, devlet ve Türkçe de yok. Yani Türkiye’de olunabilecek en ‘başka’ yerdeyiz.

Ertesi günkü heyecanımı, coşkumu, şaşkınlığımı anlatabileceğimi sanmıyorum. ‘Takas’ın yapılacağı yere doğru giderken arabanın direksiyonunu Hasan’ın oğluna bırakıp fotoğraf makinemle birlikte camdan dışarı sarktım. Uçsuz bucaksız ve kupkuru bozkırın ortasında, gide gele yola dönüşmüş tozdan bir izin üzerinde korna ve havaya sıkılan silah sesleriyle son sürat gidiyorduk. Arabaların çıkardığı toz yüzünden göz gözü görmüyordu. Filmin en can alıcı sahnesinin en alakasız figüranını oynuyordum: Düğün fotoğrafçısı!

Berdel kız kardeşlerin erkek kardeşler arasında takası olduğu için gelin almaya ya da vermeye değil, gelinleri değiştirmeye gidiyorduk. Bu yüzden iki köyden birinde değil, köylerin tam ortasında buluşulması ve oraya aynı sayıda arabayla gelinmesi gerekiyordu. Çünkü taraflardan birinin diğerinden daha fazla arabayla gelmesi veya birinin diğerinden daha çok havaya ateş etmesi berdelden vazgeçilme sebebi olabilirdi. Bu ihtimallerin yüksekliğinden dolayı ortam bir savaş meydanı gibi gergindi. Öyle ki, o kadar hazırlıklı olduğum halde gelinlerin değiştirildiği anı fotoğraflayamadım. İki araba, arka kapıları yan yana gelecek şekilde duruyor, yüzleri kahverengi bir örtüyle tamamen kapalı olan gelinler birkaç saniye içinde yer değiştiriyor ve aynı süratle geri dönülüyordu.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yol boyunca, benim gibi arabanın camından dışarı sarkanların havaya sıktıkları mermilerin sesleri içinde, tozdan adamlara dönüşmüş olarak gelin evine vardık. Bizim gelinin adı Feride’ydi. “Hadi canım, bir de gelinin adının Feride olması eksikti!” dediğinizi duyar gibiyim ama gerçekten öyleydi.

Damat, biraz önce giden kız kardeşinin yerine gelen karısını dışarıda bekliyordu. Aynı anda Feride’nin abisi de aynı şeyi yaşıyor olmalıydı. Feride’nin ilk kez girdiği bu evde doğup büyüyen kız, artık görümcesiydi. Kocası da abisinin kayını olacaktı artık.

Berdel düğünü burada bitiyor. Ama berdel hukuku tam da şimdi başlıyor. İlk kural şu: Taraflardan biri mutsuz olur ve boşanmak isterse diğer taraf da boşanmak zorunda

 

 

Eğitim düşünmeyi öğrenmektir.

 

Eğitim insanlara kuram yahut kanunları öğretip onları değiştirerek birer uzman teknisyen yapmak değildir.Onun gayesi, insanların dimağlarını açmak, ufuklarını genişletmek, zekâlarını ateşlemek, mümkünse doğru düşünmesini, fakat hiç olmazsa herşeye rağmen, düşünmesini öğretmektir.
Kaynak: Aforizmalar&Felsefe Facebook sayfası

Kaban görünümlü araba…

Bu gün kara cuma, indirim haberlerine inanarak internette kaban baktım. Vay bakmaz olaydım. Karşıma bir askari ücretlinin bir yıl boyunca kazanacağı paraya denk gelecek kaban çıktı. Önce şaka olduğunu düşündüm. Rakamı bir kaç kez kontrol ettim. Doğruymuş. 24950 tl. Hem de indirimli hali.

Allah aşkına biri bunun kötü bir şaka olduğunu söylesin.

Kim bunu giyiyor?

Çok merak ediyorum. Bu günlerde askari ücret tartışması var. Hiç görüşmeleri uzatmasınlar. Bir kaban fiyatı istiyoruz desinler yeter, artar bile.

Allah’ım aklımı koru.

24.950 kaban mı olur?

Acaba kaban görünümlü araba mı?

Valla kafayı sıyırdım…

Düşünebiliyor musunuz?

24.950 tl cik…WhatsApp Image 2019-12-06 at 00.43.55

Zaman, soğuk zamanı.

Dışarıda müthiş bir soğuk var. Soğuk deyince aklınıza kar boran gelmesin. Bizim için soğuk havanın kapalı, yağmurun serin, rüzgârın dondurucu olmasına eş değer.Bu gün bunların hepsi var.Ağaçlarda ki sararmış yapraklar, hızlıca dökülüyor. Sokaklar sapsarı yaprakla dolu. Yağmur kuzeyden esen rüzgarla birlikte yeryüzüne düşerken, insanın içini üşütüyor.İnsan ne kadar farklı. Bize tıpa tıp benzeyenler bile çok ama çok farklı. Beyninin içinde ne geçiyor anlamak çok güç. Her kes bir açıdan bakıyor dünyaya.Farklı yorumluyor, değişik yaşıyor.Biz bunun farkından bile değiliz. Herkesi aynı biliyor, aynı görüyoruz.Oysa toplum atomlarına kadar farklılaşmış. Parçalanmış demek doğru olmaz. Zaten bir bölünmüşlük var. İnsan inancıyla, diliyle, kültürüyle farklılığı yaşıyor. Ama yan yana, iç içe, bir arada.İşe gidiyor, aynı aracı kullanıyor, sokaklarda sırt sırta yürüyor. Ama herkes kendi dünyasında yaşıyor.Biraz içine gömülmüş, biraz bencilleşmiş ve kısmen de seyretmeyi tercih etmiş.21 yy insanı hem çok yalnız, hem de değil. Ulaşım, iletişim çok gelişmiş ama bazen bir sokak sonrası acıdan, sevinçten bir haber yaşıyor. Kentler kalabalıklaşıyor, insan kendine yabancılaşıyor.Para öylesine insan yaşamına sirayet ediyor ki, sohbetlerin para dışında olanı kısık ve sessiz konuşuluyor.Neden böyle oluyor diye sorarsanız, cevap çok. Parayı herkes konuşuyor, peşinden koşuyor ama herkes ulaşamıyor. Göz önünde ama yok. İşte kısık sesle konuşulan kısım burada başlıyor. Neden bazılarında çok var, neden bazılarında hiç yok?İnsanı çıldırtan bir sorun. Aş var ama siz hep açsınız ve bir kaşık bile alamıyorsunuz.Neyse zamana dönelim.Bu binalar, bu sokaklar, yağmur yüklü bulutlar ve insanlar bütün günü doldurmaya yetiyor. Bu nedenle şehirde insanlar zamandan muzdarip. Her şey programlanmış, her şeyin zamanı ve anı var.Şimdi soğuk zamanı.Toprak üşüyecek, ağaçlar içe kapanacak ve yağmur yüklü bulutlar yeryüzünü ıslatacak ve belki de kar yağacak.Para ise hiç üşümeyecek. O hep üşütecek.

TARIM İLAÇLARI… BİR ZAMANLARIN UMUDU NASIL KABUSA DÖNÜŞTÜ?

Röportaj: Oya Ayman

 

İkinci Dünya Savaşı döneminde ortaya çıkan kıtlıkta, meyve ve sebzelere dadanan böcek ve hastalıkları yenmede etkili olduğu için bir zamanlar “hayat kurtaran” ilaçlar günümüzün kabusu haline geldi. Sürekli antibiyotik ya da ağrı kesici almanın bedende yol açtığı tahribat gibi tarım ilaçları da doğada ciddi tahribata yol açıyor.

Tarım İlaçları (Pestisid) Kullanımı ve Sorunları

Örneğin DDT harp yıllarındaki bitten gelen hastalıkları önlemede kullanıldı ve o günün koşullarında harika ilaçtı. Ancak zamanla vücutta biriktiği ve kalıcı hasarlara neden olduğu ortaya çıktı ve faydalarına göre zararları ağır basmaya başladı; 1980’li yıllarda yasaklandı. Mücidine Nobel ödülü kazandıran bir zamanların mucize ilacı DDT doğada çözündüğünde  DDE adı verilen ölümcül bir kimyasala dönüşüyor. “Sessiz Bahar” adlı kitabın yazarı Rachel Carson, 1962 yılında DDT gibi kalıcı organik klorlu kirleticilerin biyolojik birikim yoluyla nasıl bitkilerden hayvanlara ve insana, anne sütünden çocuğa geçen ne denli güçlü bir zehir olduğunu ortaya koymuştu. Ancak DDT’nin ABD ve Avrupa’da yasaklanması için sekiz yıl, Türkiye’de yasaklanması için ise 23 yıl geçmesi gerekti.

DDT’den beri tarım ilaçlarının aslında hiç de masum olmadığını anladık. Piyasadaki tarım ilaçlarının etkileri sorgulanırken, yasaklanmış DDT’nin halen bazı yerlerde kaçak olarak kullanılması durumun vahametini ortaya koyuyor. Sakarya Üniversitesi’nin yaptğı bir araştırma, DDT kullanımının devam ettiğini ortaya koyarken, geçen Mart ayında Antalya’nın Manavgat ilçesine bağlı köylerde DDT kullanımını belgeleyen fotoğraflar yayımlandı. Yasa dışı yollardan satıldığı belirtilen DDT’yi etiketsiz ambalajlar içinde satın alan köylüler, kendi yiyecekleri patatesi toprağa ekerken bitkinin köklerine zarar veren böceğe karşı kül ile karıştırıp kullanıyordu.

Yüzyılın başında harika yağ diye sunulan trans yağların da aynı şekilde ne kadar zararlı olduğu anlaşıldı. 2000’li yıllarda sağlığın en büyük düşmanı olarak görülen trans yağlar pratik bir amaç için üretilmişti; sıvı yağlara hidrojen katılarak bu yağların raf ömrü uzatılıyordu. Ancak araştırmalar doğada var olmayan bu kombinasyonun sağlığa beklenmedik olumsuz etkileri olduğunu, kötü kolesterolü yükselttiğini ve kalp hastalıkları riskini artırdığını ortaya koydu. Büyük fast food zincirleri bile, trans yağları ürünlerinden temizleme yarışına girdi. 2006 yılında ABD’deki gıda üreticileri, ürünlerinin içindeki trans yağ miktarını paketlerin üzerinde belirtmek zorunda kaldı.

Bu konuda başka bir örnek de gıda boyaları ile ilgili: 1970’lerde her yerde bulunabilen gıda boyalarından biri olan Kırmızı Boya No.2, Sovyet bilim insanlarının bu maddeyle kanser arasında bir bağlantı bulduklarını duyurmasıyla bir anda piyasadan çekildi.

Son yıllarda yapılan çok sayıda araştırma meyve, sebze ve tahıllardaki ilaç kalıntılarının beslenmeye yoluyla doğrudan sağlığımızı etkilerken, toprak, su ve havayı da kirleterek solucanları, arıları, balıkları, kelebekleri, kuşları da hasta ederek öldürdüğünü ortaya koydu. Artık pestisitlerin (tarım ilaçlarının) sağlık, çevre ve gıdanın sürüdürülebilirliği, dolayısıyla gıda güvenliği ile doğrudan ilgili olduğu biliniyor.

Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bitki Koruma Bölümü emekli öğretim üyelerinden Prof.Dr. Nafiz Delen bu kimyasal bileşiklerin zehirli etkilerini, bilinçsiz ve kontrolsüz kullanıldıklarında yiyeceklerimizde bıraktıkları kalıntılar yoluyla yapabildikleri gibi, yeraltı sularına ve soluduğumuz havaya bulaşarak da oluşturabildiklerini söylüyor. Bu kimyasallar sağlıklı gıda üretimi için gerekli temiz toprak, temiz su ve biyolojik çeşitliliğini devamlılığını  ve gıda güvenliğini tehdit ediyor.

Tarımda kullanılan kimyasalların etkileri konusunda çok sayıda çalışması bulunan Prof.Dr. Delen tarımda kullanılan kimyasalların sağlığa ve doğaya etkileri konusunda sorularımızı yanıtladı:

Günümüzde tarımda istenmeyen böceklere, yabancı otlara, hastalık etmenlerine karşı yaygın olarak kullanılan pestisitler, yani tarım ilaçları sağlığımızı nasıl etkiliyor?

Pestisitlerin söz konusu zehirli ya da toksik etkileri kabaca iki biçime ayrılabilir: Akut ve kronik toksite. Akut toksitenin anlamı, tek dozda alım sonrası, çok kısa süre içinde (dakika ya da saat ile belirtilen bir sürede) zehirlenme belirtilerinin görülebilmesidir. Kronik toksite ise, birden fazla dozda alım sonrası, uzun sürede (haftalar ya da yıllar sonra) zehirlenme belirtilerinin ortaya çıkabilmesidir.

Bu ilaçların kanserlerin artmasında mutlaka etkisi var. Ama bugün hiçbir tarım ilacı için yüzde yüz kanser yapıcıdır diyemiyoruz. Mutlaka epidemiyolojik çalışmaların da yapılması gerekir. Sigarada bunu bilmek kolay… Her  doktor  hastasına, sigara içip içmediğini soruyor, oradan sigara içmenin hangi hastalıklarla ilişkili olduğu zaman içinde anlaşılıyor; ama yediğiniz marulda hangi tarım ilacının ve ne oranda bulunduğunu bilmiyorsunuz ki? Ya da falan fabrika dumanının kanser yapıcı olduğunu o dumana maruz kalanların sağlık durumlarına bakarak söyleyebilirsiniz ama tarım ilaçlarını insanlara verip de deneme yapamazsınız. Bir tek o ilaca sürekli maruz kalanlarda, örneğin o ilacın üretiminde, deposunda çalışanlarda çıkan hastalıkları değerlendirerek bir sonuca varmaya çalışabilirsiniz. Ama o örnekler de oldukça yetersizdir.

Tarım ilaçlarının bütün türleri toksik etkilere yol açıyor mu? Örneğin böcek öldürücü (insektisit) olarak kullanılan ilaçlar ne tür toksik etkilere yol açıyor?

Organik fosforlu insektisitlerden dimethoate, chlorpyrifos–ethyl (şu anda yasaklanma sürecinde olsa da), chlorpyrifos–methyl ve malathion ülkemizde yaygın olarak kullanılıyor. Bu bileşiklerin dördü de akut toksite riski taşıyor. Sinir sistemini etkileyerek felçlere yol açıyor. Bu bileşiklerden malathion daha düşük zehirlilikte olsa da, vücuttaki parçalanma ürünü olan malaoxon, malathion’a oranla çok daha yüksek zehirlilik içeriyor. Akut zehirlilik açısından, karbamat grubu üyesi ve sistemik (bitki tarafından alınan ve taşınan) özellikteki ve günümüzde pamukta ve tütünde kullanım izni olan methomyl de oldukça riskli bir insektisit.

Chlorpyrifos–ethyl’in insanlarda endokrin (iç salgı bezleri) sistemini etkileme olasılığı var. Bu nedenle söz konusu insektisitin kullanımı, ülkemizde yasaklanma aşamasındadır. Chlorpyrifos–ethyl gibi ülkemizde yoğun kullanılan insektisitlerden cypermethrin’in yanı sıra; abamectin, bifenthrin, cyfluthrin, dimetoate, esfenvalarete, fenbutatin oxide, imidachloprid, malathion, methomyl, phosmet de insanlarda endokrin sistemini etkileyebiliyor. Aynı etkiyi gösteren ve bundan 5 yıl önce tarımda kullanılan oaxmyl ve propargite ise yasaklandı.

Önemli ve oldukça geniş bir grup olan sentetik piretroidler ise sinir sistemini etkileyebilen insektisitler. Diğer yandan, toprak altı zararlılara karşı da önerilen chlorpyrifos–ethyl, yeraltı sularını da kirletebiliyor.

Peki bitki hastalıklarına karşı kullanılan fungisitler?

Fungisitler içinde ülkemizde yoğun olarak kullanılanlardan bakırlı bileşikler, bir ağır metal olan bakırı içeriyor. Bunlar toprakta birikebiliyor ve toprağın verimliliğini etkiliyor. Yoğun bakır alımının insanlarda kan ve karaciğer üzerinde olumsuz etkileri var. Yine ülkemizde yoğun kullanımı olan dithiocarbamate grubu fungisitlerden, mancozeb, maneb ve metiram’ın parçalanma ürünü olan ethylenethiourea (ETU) ve propineb’in parçalanma ürünü propylenethiourea (PTU) tiroid kanseri yapabilme riskinde olan bileşikler. Dithiocarbamate grubu üyesi thiram ise, teratojenik (doğum kusuru oluşturma) ve mutasyon yapıcı riske sahip. Ülkemizde kullanım izni olan, dithiocarbamete grubundan  ziram ve thiram ile ETU ve PTU da, genetik zararlara yol açabiliyor. Ayrıca, bu fungisitlerin yer altı sularına geçebilme riskleri var.

Bir de ot öldürücü ilaçları, yani herbisitler var…

Fungisitler gibi, herbisitler de çoğunlukla kronik toksiteye yol açabilen bileşikler.

Ülkemizde yoğun tüketilen herbisitlerden olan 2,4–D’nin, sentezlenme aşamasında, zehirli ve kanser yapıcı olarak bilinen dioksinlerle bulaşabilme riski var. Bu nedenle gelişmiş ülkelerde, örneğin ABD’de, üretilecek 2,4–D’li preparatların dioksinlerden arındırılmış olma zorunluluğu bulunuyor. Ancak Türkiye’de böyle bir koşul yok. Örneğin, emsalden ruhsatlandırmada, ruhsatlandırılacak tüm emsal preparatların (insektisit, fungisit, herbisit gibi) orijinali ile aynı formulasyonu ve etkili maddesinin aynı fiziksel kimyasal özellikleri taşıması isteniyor. Buna karşın preparatın dolgu maddesi ya da yardımcı maddeleri konusunda bir koşul bulunmuyor. Yapılan bir çalışmanın sonuçlarına göre, ülkemizde tüketilen 2,4–D’li preparatların dioksinlerle bulaşık olabilme kuşkusu bulunuyor.

Ülkemizde yoğun kullanılan herbisitlerden olan 2,4–D, glyphosate, linuron, metribuzin , endokrin sistemini etkileyebilecek herbisitlerden…

US EPA’ya (ABD Çevre Koruma Örgütü) göre, dioksinler kalıcı ve birikim yapabilen bileşikler. Yine aynı kaynak, 2,4–D’nin soluduğumuz havayı da kirletebileceğini bildiriyor.

Tarım ilaçlarının su ve toprakta neden olduğu kirlilik kalıcı bir kirlilik mi?

Tabii ama bunu yapan bugün çok sayıda ilaç var.  Örneğin toprak tarafından tutulmayan ilaçların yer altı sularını kirletme riski bulunuyor. ABD’de Avrupa’da böyle pestisitlerin su kaynaklarının olduğu yerlerde kullanımı konusunda kurallar getirilmiştir. Türkiye’de ise böyle bir kural yok. Yurt dışında tarım ilaçlarının kullanımında ciddi yaptırımlar konmuş. Mesela Belçika’da en çok seraların olduğu yerin ortasında kalıntı analiz laboratuvarı var. Domates yeşilken çiftçi laboratuvara götürüyor ve hangi ilaçları attığını da liste olarak veriyor; laboratuvar örnekleri analiz ediyor, bu analize göre hasatı ne zaman yapabileceğini söylüyor ve hasata kadar da hangi ilaçları kullanabileceğini belirtiyor. Ve çiftçi bunun için para ödüyor. Hasat başladığında o laboratuvarın elemanları geliyor ve tesadüfi örnekler alıyor. Eğer kalıntı bulunursa ya da çiftçi analizini yaptırmadıysa ya da öneri dışı hareket ettiyse ciddi cezalar veriliyor. Örneğin bir sera ( yaklaşık 7 dekar) bütün ürününü satsa o cezayı ödeyemiyor, o kadar büyük cezaları söz konusu.

Amerika’da bir brokoli tarlasına girdik ve brokoliler olmuştu, kısa zamanda hasat edilmezse bozulma riski vardı. Çiftçiye neden hasat etmediğini sordum. Örnekleri FDA’ya (tarım ilaçları konusunda ABD’nin yetkili kuruluşu) gönderdiklerini, onlardan haber gelmeden toplayamayacaklarını söyledi. Çünkü topladığı üründe kalıntı çıkarsa, elde ettiği kazançtan daha büyük para cezaları ödemek durumunda kalacaktı.

Türkiye’de durum ne?

Türkiye’de daha çok ihracata dönük kontroller var. İç piyasaya dönük kontrol daha az. Tarım ilacı uygulanan arazilerindeki su kaynaklarının konumu veya ilaçların toprağı kirletmesi meselesi ise hiç dikkate alınmıyor.

Ama toprak ve su kirliliği de insan sağlığını doğrudan etkiliyor.

Tabii. Ama ne yazık ki onlara bakılmıyor. Kendi yediğimiz ürünlerde hangi ilaç kalıntısı, ne oranda var, bunları bilmiyoruz. Bakanlık bu konuda analiz yapıyoruz diyor ama sonuçları açıklamıyor, bilmiyoruz. Örneğin, AB her hafta sınırlarından giren tarım ürünlerindeki tüm olumsuzlukları, ülke adı da vererek hızlı alarm sistemi aracılığı ile duyuruyor.

Geçmişte bir kongre için bildiri hazırlıyorduk ve üniversitenin kalıntı analiz laboratuvarında çalışan arkadaşlarımızın da bildiriye katılmalarını istedim.  Şu yıl şu kadar domatesten, elmadan ne kadar kalıntı çıktı, ne kadarı limitler altında, ne kadarı limitler üzerinde, bize vermelerini istedik. Veremediler. Bakanlık bunu vermelerini istemezmiş. Alaşehir’de bir kalıntı analiz laboratuvarı var. Onlara rica ettik. Kusura bakmayın, veremeyiz dediler… Yediğimiz üründeki kalıntıyı bilemezken, toprakta ya da suda durumun ne olduğunu bilmek sanırım ki olanaksızdır.

Neden yapıyorlar peki bu analizleri?

İhracat yapanların ürünlerini analiz ediyorlar, zaman zaman da tarlalardan örnek alınıyor ya da siz mesela meraklısınız, istediniz, ona bakıyorlar. Sonuçları Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’na iletiyorlar. Ama bakanlık sonuçları paylaşmıyor.

Son zamanlarda Türkiye’de yaygın olarak kullanılan bir heribisitin etken maddesi olan glysophate’in kanser yapma riski bulunduğu kanıtlandı. Uluslararası Kanser Araştırmaları Kurumu (International Agency for Research on Cancer) glyphosate’in insanlarda muhtemelen kanser yaptığını açıkladı. Buna karşın ilaç Türkiye’de yasaklanmıyor, hatta AB Çevre Koruma Ajansı sebzelerde izin verilen glyphosate kalıntı miktarını artırıyor. Bunu nasıl açıklıyorsunuz?

İşin resmi yanı şu: Bazı araştırmalara dayanarak, kalıntının belli bir limit üzerinde zararlı olmadığını araştırmalara dayalı biçimde saptadıklarında, kalıntı limitini yükseltebiliyor ya da aksi durumda düşürebiliyorlar. Burada en fazla üzerinde durulan konu, iç salgı bezlerine etkisi oluyor. Örneğin tiroid bezi tarafından salgılanan hormonlara etkisi varsa kalıntı limiti düşürülebiliyor, hatta yasaklanabiliyor.

Glyphosate kalıntısının en ciddi yanı GDOlu ürünler açısındandır. Çünkü bir çok GDO’lu ürüne total herbisit dediğimiz tüm yeşil bitkileri öldüren glyphosate’e dayanıklılık geni aktarılıyor. Örneğin mısıra, pamuğa glyphosate’e dayanıklılık geni aktarıyorlar. Tarlaya glyphosate atıldığında sadece mısır ya da pamuk bitkileri etkilenmiyor ve diğer bütün otlar ölüyor. Bu nedenle glyphosate GDOlu ürünlerde çok kullanılıyor. Türkiye’de GDOlu ürünlerin ekimi/dikimi yasak ama yurt dışından, özellikle Amerika’dan, Çin’den Hindistan’dan vb yerlerden gelen ürünlerde kim bilir ne var, bilmiyoruz. Glyphosate yeşil tüm bitkileri öldürdüğü için, sebzelerde bir kalıntı riskinin olmadığını düşünüyorum. Odunlaşmış kısımlardan alınmadığından meyve ağaçları tarafından da alınamıyor. Odunlaşmamış meyve gövdelerinin olduğu tarlalarda, glyphosate gövdeye değerse, ağaca da zarar verir.

Tarım ilaçlarından en çok etkilenenler çiftçiler. Buna rağmen kullanmaya devam ediyorlar…

En büyük problem tarım ilacı yapanlarda ortaya çıkıyor. Örneğin 2,4-D adlı ilaç buharlaşabiliyor ve bunu uygulayan çiftçilere solunum yoluyla geçiyor. Bizim Ege Üniversitesi Dişçilik Fakültesi ile birlikte bir araştırmamız oldu: Diş hekimleri İç Anadolu’nun kırsalından gelen çocuklarda bu ilacın verdiği diş zararlarını görmüşler. Özellikle bu ilaç buğdayda sorun olan geniş yapraklı yabancı otlara karşı kullanılıyor, ilaçlamaları kadınlar da yaptığı için sütlerine oradan da bebeklerine geçebiliyor. Biz 2,4-D ile farelerde belli dozlarda çalışma yaptık. Onların dişlerinde de aynı olumsuzlukları gördük. Daha sonra aslında dişlere zarar verenin ilacı kendisinin olmadığını, imalatı sırasında 2,4-D’ye karışabilen dioxinler olduğunu anladık. 2000 yılı öncesinde zamanın Tarım Bakanı’na o sonuçları bildirdik ama hiç bir cevap alamadık. 2,4 D hâlâ kullanılıyor ve sanıyorum ki, risk devam ediyor. Örneğin çimde kullanılıyor… Bu kullanımdan  sonra çocuklar o çimde oynarsa zarar görme olasılığı var.

2,4-D savaşta kimyasal silah olarak kullanılmıştı değil mi?

Bu ilaç, geniş yapraklı bitkileri öldürüyor, dar yapraklı bitkilere bir zararı olmuyor. 2,4- D’yi ve ülkemizde yasaklı olan türevi 2,4,5-T’yi ABD’liler Vietnam savaşı sırasında Vietkongluların saklandığı ormanlardaki ağaçların yapraklarını döktürmek için kullandılar. Bu nedenle bu ilaca maruz kalan insanlarda ciddi kalıcı hastalıklar ortaya çıktı.

Peki bu ilaçların bu kadar zararlı olduğu biliniyor, neden yasaklanmıyor?
Yasaklamalar konusunda çok dikkatli olmak lazım. Yerine konacak alternatifi yoksa ve ülke koşullarında, sağlığa ve çevreye zarar verecek bir konumda değilse yasaklama konusunu iyi değerlendirmek gerek. Alternatifi olmadan pestisitler yasaklandığında bu kez üretici kendi bildiğini, ruhsatsız ve daha tehlikeli ilaçları kullanıyor.

Tarım ilaçlarını çok bilinçli ve kontrollü kullanmak gerekiyor. İlaç deniyor ama bunların aslında zehir olduğunun farkına varılması lazım. İnsanlar için verilen ilaçları da bilinçsiz kullandığınızda zarar verir. Tarım ilaçları da öyle. Ama tarım ilaçlarının bir özelliği var: Diyelim, siz hiç almamanız gereken bir antiyobitiği alıyorsunuz ve bundan bir zarar görüyorsunuz, bu zarar sizi ilgilendirir. Ama 20 dekarlık tarladaki domatese atılmaması gereken bir pestisiti uyguladığınızda bu ürünü yiyen herkes, yüzlerce kişi, hem de bilmeden etkileniyor. Sadece insanlar değil, toprak, yararlı böcekler, su varlığı, hepsi etkileniyor. Yani istemediğiniz otları temizleyeyim ya da zaraklı böcekleri öldürelim, hastalıkları önleyelim derken, insan dahil binlerce canlıda ciddi bir kirlilik ve hastalığa yol açabiliyorsunuz.

Eskiden bu ilaçlar yoktu. Doğa dostu tarım yapan çiftçiler toprağı zenginleştirerek bitkilerin sağlıklı olmasını ve biyolojik mücadele yöntemlerini  benimsiyorlar. Kullandıkları biyolojik ilaçların bir kısmı yurt dışından geliyor. Oysa Anadolu çiftçisinin kullandığı geleneksel bazı preparatlar var. Bunlar bizim araştırma laboratuvarlarımızda geliştirilemez mi ?

Olabilir tabii. Ama doğal olarak bunları bitkilerden elde etmenin ekonomik olacağını da sanmıyorum. Belki özel kullanımlar ya da küçük alanlar için düşünülebilir. En geniş böcek öldürücü ilaç gruplarından biri olan sentetik pretroitler, bitkiden elde edilmiş pretrumun sentetik türevleridir. Ama doğal pretrumu yaygın kullanabilmek için o bitkileri çok geniş alanlarda üretmek ve sonra da bitkilerden pretrumu ekstrakte etmek lazım. Etkinliği ne kadar, araştırmak gerek. Yoğun tarımda verim çok önemli. Yani yüzde 50-60 etkili bir ilacı piyasaya süremezsiniz. Burada yapılması gereken şey etkililiği sadece ilaçlarla değil, diğer savaşım yöntemleriyle birlikte sağlamak, ki buna modern bitki korumada entegre hastalık ve zararlı yönetimi demekteyiz. Bu yolla, tarım ilaçlarının hem kullanımı azaltılmış olur ve hem de zehirli etkilerinin önlenmesi sağlanır. Bu yöntemler arasında, toprağın zenginleşmesi, sulama düzeni, hastalık ve zararlılara dayanıklı çeşitlerin kullanılması gibi yollar bulunmaktadır. Yalnızca ilaçlı savaşımla sorunların çözülmesinin modern bitki korumada yeri yoktur.Örneğin, Türkiye’de toprağın iyileştirilmesine yönelik fazla bir şey yapılmıyor. Çok az yerde yeşil gübreleme, hayvan gübresi kullanımı vs. var. Pestisit kullanımı dışındaki önlemlere de fazlaca başvurulmuyor. Entegre savaşım yöntemine uygun uygulamaların artması zehire olan ihtiyacı azaltır. Burada üzerinde durulması gereken diğer çok önemli bir konu var. Tarım ilacı olarak bazı mikroorganizmalar da kullanılabiliyor. Bunlardan bazıları Bakanlıkça ruhsatlı olmayan ilaçlar. Böyle mikroorganizmaların insan patojenlerini de içermesi söz konusu. Bu nedenle, AB’de, ABD’de yoğun çalışmalar sonrası bu ürünler piyasaya çıkıyor. Bunun için, Bakanlıktan tarım ilacı olarak ruhsatlanmamış mikroorganizma içeren ilaçları kullanmak büyük riskler getirebilir.

Bu bir politika değişikliği gerektirmiyor mu? Daha az sentetik tarım ilacı kullanmak için bu strateji değişikliği olamaz mı?

Elbette. Ama bunun için çok bilinçli çalışmak gerek. Türkiye’de tarım ilacı kullanımının artmasına neden olan şeylerden biri de hastalık yapan mikroorganizamaların, zararlıların ve bazı yabancı otların, bilinçsiz tarım ilacı kullanımı nedeniyle, bu ilaçlara karşı dayanıklılık kazanması. Ancak bunu hemen göremezsiniz. Diyelim A böceğine çok etkili bir ilacı kullanmaya başladınız, önceleri 100 lt suya 100 gr ilaç A böceğine etkili oluyor. Ama bir gün geliyor, bakıyorsunuz artık o ilaç A böceğini fazlaca etkilememeye başlıyor ve ilacın dozunu artırıyorsunuz ama zaman içinde o doz da A böceğini öldürmeye yetmiyor. Önceleri 100 lt suya 100 gr olan dozu, yavaş yavaş 120 gr’a, 150 ve 200 gr’a  çıkarıyorsunuz. O da yetmiyor, Bakanlığın size verdiği son ilaçlama ve hasat sürelerine de uyuyorsunuz. Diyelim ilacı attıktan iki hafta sonra domatesi hasat edebilirsiniz. Ama bu, 100 lt suya 100 gr ilaç attığınızda geçerli. Siz oranı artırdığınızda o sürelerin hepsi birbirine karışıyor. Bu sefer kalıntı açısından büyük sorunlar çıkmaya başlıyor. Bizdeki en büyük sorun bu. Bizde tarım ilacı kalıntı sorunlarının en önemli kaynağı hastalıkların, yabani otların ya da istenmeyen böceklerin tarım ilaçlarına karşı dayanıklılık geliştirmeleri.

Bu ilaçlar piyasaya çıkarken bu konuda çalışma yapıp Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından o ilacın ne şekilde hangi stratejiyle kullanılacağının bildirilmesi ve bu bilginin o ilacın etiketinde yer alması gerekir. Sonra da, bu ilaçlarda dayanıklılık gelişip gelişmediği kontrol edilmeli ve gereken ek önlemler alınarak, ilaçların etiketlerine eklenmelidir.

Herkesi kontrol etmek mümkün mü?  Toprağın iyileştirilmesi, mevsime göre ekim, yerel ekonominin güçlendirilmesi, dayanıklı yerel tohumların yaygınlaştırılması gibi stratejiler ilaç kullanımını düşürmez mi?

Tabii ki. AB’de ve ABD’de ya da İsrail’de geliştirilmiş bazı dayanıklı çeşitlerin dayanıklılık sağlayan genleri, Türkiye’deki yerel çeşitlerden elde edilme olasılığı yüksek. Örneğin modern domates türlerinde görülen bir çok hastalık bizim yerel domates türlerinde görülmüyor. Domates seralarında tozlaşmayı sağlamak  için kullanılan bombus arısı da Türkiye’den Hollanda’ya götürülüp, geliştirildi ve üretildi. Türkiye önemli bir gen merkezi olduğu için bu birikimimizi kullanmalıyız. Ancak modern tarımda, yalnızca yerel çeşitlerle üretim yapmak, verim, nakliyata dayanıklılık gibi konular açısından sorunlar yaratabilir. Bu nedenle, yerli tohum firmalarımıza, bu çeşitlerin geliştirilmesi görevi düşüyor.

Fotoğraflar: anh-usa.org, gidatarim.com, haber365.com.tr, yenimesaj.com.tr

http://gidatopluluklari.org/?p=428

 

Hava soğudu.

Biliyor musun, hava dün soğudu. Güneş artık çok hızlı akıyor. Bazen serin bir rüzgar duvarları yalayıp, çamdan içeri giriyor.

İşte o zaman üşüyoruz.

Havalar soğudu.

Ayaklarım üşüyecek ve sen hep ayaklarımın üşümesine sitem edeceksin.

Ama üşüyecek.

Çünkü hava soğudu.

Bu havada dışarda kalanlar da var.

Ne bir yatakları, ne de başlarını sokacak bir evleri.

Biz şanslıyız anlaşılan. Yağmurda, karda, soğukta gidecek yeri olmayan, sokakta kalan insanlar için ne demeli?WhatsApp Image 2019-11-29 at 14.50.26