Gizemli bir yer altı kenti: Derinkuyu

Fotoğraf: Seba Ares/facebook

Bilinen çok ilgimi çekmiyor. Ben daha çok bilinmeyenlerle ilgilenmek, gizem dolu yaşamları, mekan ve yapıları fotoğraflamak isterim. Olanaklarım el verdikçe  kimsenin ilgilenmediği yerlere gider, kendimce bilinmeyenleri fotoğraflama, mitlerini not almaya, hikayelerini yazmaya çalışırım. Bunlardan biri de Kapadokya yöresinde bulunan Derinkuyu’dur. Bu gün artık bir turizm merkezine dönen Derinkuyu gerçekten tam bir bilinmezliği barındırır ve insanı hayretler içinde bırakır.

1 (1).jpg
Seba Ares/Facebook
DSCF3707.JPG
Şeyhmus Çakırtaş

Ben genellikle bir planlama ile yola çıkmam. Biraz rüzgarın yönüne kapılarak ilerler, Ara Güler’in izinde, yönteminde rastgele yürümek isterim.  Bu mantıkla Adana’dan yola çıktığımda kafamda Ihlara vadisi olsa da, Derinkuyu levhasını gördüğümde anında fikrim değişti, bir anda Ihlara Vadisi’ni unuttum ve böylelikle hiç bilmediğim yeraltı kentine yolculuğum başladı.

DSCF3715.JPG
Şeyhmus Çakırtaş
DSCF3722.JPG
Şeyhmus Çakırtaş

Yüksekçe engebeli bir tepenin yamacında yapılan yeraltı kentine adım attığımda hakkında tek kelime bilgim yoktu. Uzak ülkelerden gelen turistler büyük bir ihtimalle benden çok daha fazla bilgiye sahipti. Biraz da utanarak, sıkılarak Derinkuyu’nun kapısına doğru ilerlemiştim birkaç yıl önce. Dış dünyadan gelenlerin ellerinde ciltli kitaplar, haritalar, oldukça kaliteli fotoğraf makinaları, benim elimde ise onlara göre uyduruk bir fotoğraf makinası ve güneşten korunmak için ucuz bir şapka. İşte o an kendime gülesim gelmişti. Dünyanın diğer ucundan gelenlerle kendimi karşılaştırmış, onların olanaklarını biraz da kıskanmış, onlara imrenmiştim.

Neyse ki bu beni Derinkuyu’ya inmekten ve araştırma yapmaktan alı koymadı. Her zaman bildiğim gibi yaşamaya çalışarak, kendimce ilerledim, bilinmeyenleri anlamaya çalıştım, yorumladım.

seba ares.jpg
Seba Ares/Facebook
DSCF3874.JPG
Şeyhmus Çakırtaş

Adını 85 metre derinlikte yerin altında inşa edilen kuyudan alan yeraltı kentinin varlığı ilk defa 1963 yılında ortaya çıkarılmış ve uzun süre öyle kendi halinde bırakılmış. 1983 yılında araştırmalar derinleştirilmiş ve temizlik çalışmasına başlanılmış. Kimilerine göre 13 kat yerin altına doğru genişleyen kentin bu gün 8 kat ve çok az kısmı gün yüzüne çıkarılmış. Kimler tarafından, hangi amaçla yapıldığı tam olarak anlaşılmayan Derinkuyu olağanüstü bir yer. Hem yer altında olması, hem de bünyesinde bir çok bilinmezliği barındırması , bu sır dolu yeri ilginç kılıyor. Evler, mabetler, çarşılar, gıda depoları, su sarnıçları, zindanlar, kuyular, sosyal donatılar ve havalandırma mazgallarının olduğu bir yeraltı kenti. Tarihsel süreci bilinmezliklerle dolu. Bu nedenle buranın kimler tarafından yapıldığına dair bir çok iddia var. En ilginci ise Uzaylıların yaptığını ileri süren Tanrıların Arabaları adlı kitabın ünlü yazarı …

Yer altında adeta bir labirent gibi genişleyen ve giderek kat kat derine inen yapının tümünü gezme imkanı bulamadım. Ama yerin sekiz kat derinliğine kadar ilerledim ve zaman zaman iki büklüm olarak gezdiğim koridorlarda eski çağların bütün izlerini gördüm.

Derinkuyu’nın inşa edildiği alanda bulunan toprak yapısı, bu kentin inşa edilmesini sağlamış. Zemin kaya toprak karışımı olan ve işlemeye, oymaya müsait bir malzeme. Taş desem değil, toprak desem hiç değil. Benim tanımlayamadığım bir malzeme. Suya dayanıklı, sağlam ve taş gibi sert. Sanki yek pare devasa bir kaya kütlesi insan eliyle kazınarak, yontularak bu harika  yer altı yerleşkesi inşa edilmiş.

DSCF3713.JPG

1850 yıllarına kadar yer üstünde tek yapının olmadığı anlatılan alan, keşfedilmesinden sonra kentin büyüklüğü anlaşılmış ve çalışmalar ancak 20 yıl sonra başlatılmış. Bu gün hala bir çok alanı kapalı olarak duran kent artık  bir turizm cazibe merkezine dönmüş.

Her gün yüzlerce insanın ziyaret ettiği kentin yakınlarında başka yer altı kentler de ortaya çıkarılmış. Bu yer altı kentlerin sayısı 36 olarak veriliyor. Buna benzer yapıları Ihlara Vadisi’nde görsem bile, ilk defa bu kadar düzenli ve büyük bir yer altı barınağı görüyordum. Bu gün Kapadokya’da benzer özellik gösteren bir kaç yer altı yerleşimi temizlenerek, turizmin hizmetine sunulmuş durumda.

DSCF3720.JPG
Şeyhmus Çakırtaş

.

Tarihteki izi 5 bin yıl öncesine, Asurlara kadar giden  gizem dolu bu yerleşim yeri kazıldıkça insanı, arkeolojik çevreleri şaşırtmaya devam ediyor. Her kazılan alan yeni bilgileri gün yüzüne çıkarıyor. Bu karanlık ve gizem dolu kentin izlerinin 8 bin yıl öncesine kadar gittiği dillendiriliyor. Ne kadar doğru bilemiyorum, bilmeme de imkan yok. Bu daha çok arkeologların işi. Halen kazılmadık bir çok tünel, mağara, sığınak ve mabet olduğu düşünülüyor. Derinkuyu’da asırlar önce en az 20 bin kişinin yaşadığının tahmini bile tek başına insanı hayretlere düşürür. Eski çağlardaki olanaklar göz önüne alındığında bu rakam inanılmaz geliyor, insan kentin derinliğine inince şaşırmaktan kendisini alamıyor, asırlar öncesinden kalan bir yapı olduğuna inanamıyor.

DSCF3702.JPG
Şeyhmus Çakırtaş

Derinkuyu yer altı kentinin giriş kapısının yerini seçen ustalar eğimden faydalanmış ve giriş kapısı açısından  müthiş bir seçim yapmış. Giriş kısmının yağmurdan, sel sularından etkilenme oranı neredeyse sıfır. Ancak bir ikinci Nuh Tufanı olursa Derinkuyu sel sularıyla dolabilir. Giriş kapısı  yüksek  tepenin yamacında yapılmış olduğundan şiddetli yağışlar olsa bile, sel suları kentin bulunduğu alanın dışında daha alçak yerlere, daha aşağılara akıp gider.

DSCF3746.JPG
Şeyhmus Çakırtaş

İnsan giriş kapısından içeri adımladığında, tehlike zamanında içerden kapanan bir taş kapı karşılıyor insanı. Kocaman dairesel kaya parçası, değirmen taşına benzeyen yuvarlak kapı insan eliyle yontularak iki kaya arasında yerleştirilmiş. Kayalarda taşın kolay hareket edebilmesi için kayanın içinde düzgün bir yuva yapılmış. İçerden kapatıldığında ise dışardan açılması imkansız olan bir mekanizma oluşturulmuş. Hiçbir teknolojik araç yokken, harika bir taştan kapı inşa edilmiş. Bu kapıdan daha güvenlisini düşünemiyorum.

DSCF3741.JPG
Şeyhmus Çakırtaş

Yerin derinliğine doğru ilerleyen ve oldukça dik olan merdivenlerden inildikçe insan hayretler içinde kalıyor. Bir insanın sığabileceği koridorlar, koridorlara açılan evler, sosyal donatılar, mabetler, sarnıçlar, zindan ve gıda depoları tek tek insanı karşılarken, kentin ortaya çıkarılan bölümleri tam sekiz kattan oluşuyor. Her katta değişik ölçülerde mazgallar, koridor ve mağaralar bulunuyor. Bir akıl hastanesi ve devasa bir zindanın da yer aldığı yeraltı kenti bütün gizemini içinde barındırıyor. Bu karanlık kent bazı yağlı tohum ve bitkilerden elde edilen  yağlar kullanılarak aydınlatılmış. Meşale yerlerinin belli olduğu kent, bu günkü metro istasyonlarının tünellerini çağrıştıran koridorlara sahip. Bu gizemli yer altı kentinin insan eliyle  yapıldığına, doğal kayanın oyularak işlendiğine  insan inanamıyor, hayretler içinde kalıyor.

İçerisi tam bir labirent. Bir çok koridor birbirine bağlı, katlar arasında geçitler söz konusu. Bir saldırı anında, günlerce içerde kalabilecek büyüklükte yerleşkeler, gıda depoları ve su sarnıçları var.

DSCF3872.JPG
Şeyhmus Çakırtaş

Şimdiki zamanın yöneticileri ziyaretçilerin yollarını şaşırmaması için yol güzergahları belirlemiş. Buna rağmen yolumu şaşırıp, kapalı koridorlara girdiği, kaybolma hissi yaşadığımı da belirtmeden geçemeyeceğim. İşte o an ne yön duygusu kalıyor, ne de elindeki teknolojik araçların hükmü. Her şey zihninin açık olmasına bağlı. Paniklersen bu labirentten çıkma imkanı olmayabilir ama aklını kullanırsan, yol seni ışığa götürüyor. Yol güzergahı deyince  aklınıza düz yollar gelmesin. Dik merdivenler, yerin  altına doğru inen daracık merdivenli yollar.

Bu kenti inşa  eden ustalar, her şeyi düşünmüş, içerde hava alma kanalları iyi çalışıyor. Nereden, nasıl hava sirkülasyonu oluşuyor bilmiyorum ama insan hiç nefes darlığı çekmiyor. Yazın ortasında harika bir serinlik insanı kucaklıyor. Sanırım kışın da tam tersi yaşanıyor. Yerin üstünden daha fazla sıcaklık olur diye düşünüyorum.

Yanlış hatırlamıyorsam ve aldığım notlar beni yanıltmıyorsa 4 ya da 5.katında devasa bir zindan ve akıl hastanesi olduğu belirtilen bölmeler var. Bütün bölmeler kayaların oyulmasından oluşturulmuş. Zindan kapısı bu kez içerden değil, dışardan kapatılma mekanizmasına göre inşa edilmiş. Dışardan bir değirmen taşından daha büyük dairesel taş kapatıldığında, insanın  buradan kaçma şansı imkansız gibi. Günlerce tünel kazıp, dışarıya ulaşması bile mümkün değil. Bütün yollar, bütün bölmeler birbirine bağlı iken, burada yollar körleşiyor, zindan olduğu açıkça ortaya çıkıyor. Dışardan kapatıldığında karanlık bir kuyudan farkı olmayan tarih öncesine ait bir zindan. İnsanı ürküten, akla zarar bir hapishane.

Derinkuyu’nun en alt katında yani 8.katında bütün tüneller meydana benzeyen bir alana açılıyor. Bu meydanda kente adını veren ve oldukça derin bir kuyu var. Adeta yer kürenin içine açılan ve asırlar öncesinin gizini barındıran karanlık  bir kuyu.

Bu meydanda oturduğumda tarihin karmaşık, karanlık ve kan kokan tünelinde ilerlediğimi fark etmiştim. Bu meydan kim bilir nelere şahitlik yaptı, neler yaşandı, kimler geldi, kimler soluklandı?

Yerin sekiz kat aşağısında oturmak, tarih öncesi devirlerde dolaşmak, asırlık duvarlara dokunmak insana çok ama çok farklı bir haz veriyor, hayretler içinde bırakıyor. Günümüzün melodileri yerin 80 metre derinliğinde yankılanırken, duvarlardan eski çağların ağıtları yükseliyor sanki.

Akşam  Derinkuyu’da uyumanın ilginç olacağını düşünsem bile geri dönüş yoluna düşmekten başka çare yok. Eski dünyayı yerinde bırakarak, bu kez yerin üstüne doğru tırmanmaya başlıyorum. Dönüş yolu bu kez farklı bir güzergah olduğu için şaşırmaya devam ederek, ışığa doğru yol alıyorum.

Derinkuyu’nın çıkış kapısına vardığında Kapadokya’da gün batmak üzereydi. Gökyüzü kızıllaşmış, yollar ıssızlaşmıştı…

Kışın ortasında bahar kokusu.

Kankol

Kentin kalabalığından bir an kurtulmak, kışa rağmen yaşanan yalancı bahara eşlik etmek için kendimi köy yollarına bıraktım. Özlemişim sonsuz maviliği gökyüzünün. Kuşların cıvıltısını ve kayalar arasında sessizliğe gömülmeyi özlemişim. Müthiş sessizlik, teknoloji yok, insan az ve doğa kışa rağmen bahar güzelliğinde. Ama bir sorun var, şimdi her taraf kar olmalı, ağaçlar derin uykusunda olmalıydı. Mevsimler yer değiştiriyor sanki. Bazı ağaçlar şimdiden yeşermiş. Sıcağa kanarak sürüm verme eğilimine girmiş.

Geçmiş zaman olur…

Görsel

Zaman tünelimden bu güne yansıyan fotoğraflar. Değişik zamanlarda çektiğim kareler. Kimisi yayınlanmış bir yerlerde, kimisi daha yeni çıkıyor gün yüzüne.

Urfa Kalesinde bulunan tarihi sütun başlığı.
Antep İşi Bakırcılık
Antep İşi Bakırcılık
Viranşehir’de bir sokak. Kışın sert geçeceğine dair ibareler. Kar yağmış. 2007
Gün biterken, öylesine bir yer. Elektrikler kesik.
Bingöl yanlış hatırlamıyorsam, 2001 yılı
Eski bir fotoğraf arşivimden çıktı. Bana ait değil. 1950 yıllar. Ankara…Çeken kişi belli değil. Bilgisi olan yorum kısmında yazabilir.
Bingöl Dağları. 2001
Halfeti’nin son tahta kayıkları. 1999
Çay, usta ve el işi yüzükler. Zara Sivas
Bir memnuniyetsizlik göstergesi, satılık evlerin bileşkesi kent Urfa…
Kadınlar, daha ne yazayım. Bütün dünyanın yansıması değil mi? Yükleri hiç azalmadı, hep taşıdı, taşıdı, taşıdı. Urfa

Kuş uçar, bahtı açılır.

Urfa’nın en eski çarşılarını birbirine bağlayan dar ve dolambaçlı sokaklardan, Aşağı Çarşı diye adlandırılan bölgenin içine doğru yol aldığınızda, çok sayıda eski han çıkar karşınıza. Bu hanlar asırlar boyunca kimi zaman bir ticaret merkezi, kimi zaman mola yerlerine dönüşmüş ve bugünkü otellere karşılık gelen birer kervansaray olarak kullanılmış.

Aşağı Çarşı denilen bölge Urfa’nın en eski yerleşim alanıdır ve halen bir çok çarşıyı bünyesinde barındırır. Değişik meslek gruplarının bir arada kümelendiği çarşı, mistik yapısıyla geçmişi günümüzde yaşatan bir alandır.

Çarşılar iç içe olmakla beraber, birbirlerini destekler ve tamamlar niteliktedir. Bu çarşılardan biri de Kuşçular Çarşısıdır. Çarşıların arasına sıkışan Kuşçular Çarşısı insanı şaşırtacak kadar canlı ve otantik yapılıdır. Kantarma şeklinde inşa edilen taş yapılı dükkanlarda satılan çeşit çeşit güvercin alıcılarını beklerken, bir de kuş borsasının kurulduğu bir iki kahve vardır. Pandemi öncesi belli günlerde mezat kurulan ve açık artırmayla kuş alım satımlarının gerçekleştiği bu mekanlar şimdilik kapalı. Ancak mezat kahveden açık alanlara, semt pazarına taşınmış durumda. DSC_1957.JPG
Bu çarşıda bulunan dükkanların çoğu eski taş yapılardır. Esnafları da dükkanlar kadar eski, genellikle babadan oğula geçen bir sistematik burada seyrine devam ediyor. Dolayısıyla çocuklar küçük yaşlarda güvercinle tanışıyor, gökyüzünde süzülen, kanat çırpan kuşa bağlanıyor ve emeklemeye başladığında güvercinle arkadaş oluyor.DSC_1871.JPG
Sadece güvercin satan bu dükkanlardan birine girdiğinizde, keskin güvercin gübresi kokusu ve dar alanda kanat çırpmaya çalışan kuşların havada uçuşan tüyleriyle karşılaşırsınız. Satılmayı bekleyen kuşların rahat etmesi için duvarlara tahtadan konma ve tutunma yerleri yapılmış ve dükkan koca bir tel kafese dönüştürülmüş.
Müşteriler tel kafeslerin arkasında bekleyen güvercinleri almaya karar verdiklerinde tüylerine, kanat boyutlarına baktıktan sonra değerini sorup, alıp almamaya karar veriyor. Güvercin fiyatları 100 tl ile 100 bin tl arasında değişiyor. Gerçi ben 1000 liradan daha pahalı bir güvercine henüz denk gelmedim. Ama kuşçuların deyişine göre nadir bulunan bazı güvercin türleri için 100 bin tl verenler çıkabiliyor.DSC_3827.JPG
Bir gelin gibi süslenen, ayaklarına halhal takılan, kulaklarına küpe tutuşturulan kuşların fiyatından çok alımlı olmaları beni ilgilendirse de, güvercinlerin değerini kuşçular belirliyor.
Bir çok dükkanın içi içe, yan yana olduğu çarşıda güvercine dair her şeyi bulmak mümkün. Yediden yetmişe her yaştan müşterinin geldiği dükkanlara en çok erkekler rağbet ediyor. Kadın müşteri ise oldukça az. Bazen uzak illerden yada başka ülkelerden gelen turistler arasında kadın müşteriler de görülüyor.DSC_3830.JPG
Bu dükkanların dışında mezat yapılan bir iki kahvede pandemi öncesi haftanın belli günlerinde, özellikle akşam saatlerinde mezat kurulurdu. Güvercin almak isteyen bu mezatta katılır, açık artırma ile kuş alıp, satardı. Bu kahveler gündüz normal işleyişine devam etse de, müşterilerinin çoğu kuşçu diye tabir edilen güvercin besleyenlerdi. Gün boyu kahveye gelip, gidenlerin tek gündemi kuş olur, mezat saati geldiğinde, onlarca insan kahvenin tam orta yerinde kurulan tel kafesin çevresinde yerini alırken, bir yandan çay servisi yapılır, bir yandan da kuşlar açık artırmaya sunulurdu.
Kahvenin orta yerinde bulunan büyükçe tel kafese satılacak kuşlar konur ve zaman zaman kafesin dışına çıkarılarak, izleyicilerin daha yakından görmeleri sağlanır, almayı düşünenler dokunur, kanatlarını kontrol eder, ayaklarına bakar ve buna göre güvercinler değerlendirilir ve açık artırma ile hem alınır, hem de satılırdı.DSC_3836.JPG
Urfa’da güvercinlere kuş deniliyor. Neden böyle bir isimlendirme kullanılmış, bilmiyorum, bir açıklama yapana da rastlamadım. Sorduğumda ise tam bir cevap alamadım. Herkes kuş denilince, güvercinden bahsedildiğini hemen anlıyor. Dolayısıyla Urfa’da güvercinler bütün kuşlara baskın gelen canlılardır.
Güvercin bazılarımız için sıradan, basit bir hayvan olabilir. Ama kuş sevenler için adeta bir evlat gibidir. Korkunç bir bağlılık ve emek ilişki de. Kuş beslemek bir tutku, hem de uğruna aç ve sefil kalınacak kadar bir tutkudur. Kuş merakına düşen, kara sevda tutkusuna düşmüş sayılır. Öyle bir sevda ki, insanın aklını başından alır, hayatı güvercin kanadında görmesine neden olur. Öyle meraklılar vardır ki, damda kuşlarıyla yatar, onlarla kalkar ve hayatını onlarla geçirir.DSC_3838.JPG
Size abartı gibi gelebilir ama güvercine olan sevgi hiçbir hayvana karşı gösterilen sevgiye benzemiyor. Her şeyden önce sayıları sürekli artıyor ve alabildiğince ilgi ve alaka istiyor.
İlgilenilmeyen, beslenilmesine ve bakımına özen gösterilmeyen kuş, muhtemelen bir süre sonra uçup başka sürüye dahil olarak yuvasından ayrılabilir.DSC_3858.JPG
Eski Urfa’nın mimari yapısı kuş beslemeye uygun bir şekilde inşa edilmiş. Damlar çatısız ve eski konaklarda güvercinler için taka denilen çok sayıda yuva söz konusu. Bugün kent merkezinde özellikle tek katlı yoksul mahalleler ve Eski Urfa diye bilinen bölgede hemen hemen her evin damı bir kuş yuvasıdır. Hem de onlarca güvercin için. Özel olarak yapılan yuvalarda tutulan güvercinler bir anda yemlenir, bir anda uçurulur ve bir anda geri çağrılır. Her şeyin belli bir saati, belli bir düzeni vardır.
Damda beslenilen çeşit çeşit kuş, sabah yemlenir ve sıcak aylar hariç her gün öğleden sonra saat 15.30’da gökyüzüne salınıyor. Bir anda gökyüzü binlerce güvercinle dolar, daha fazla birbirine karışması için damlardan ıslık sesleri yükselir, bir sırığın ucuna bağlanan çaput denilen bezle sürekli hareketler çekilir ve kuşların birlikte uzun süre uçmaları sağlanır. Kuşlar ne kadar uzun süre uçsa, o kadar sürü büyür ve kuşlar birbirine karışır.DSC_3835.JPG
Her gün kuşların uçurulmasının iki nedeni var. İlki kuş uçmayı, daha çok uçmayı öğrensin diye bir nevi egzersiz yaptırılır, diğeri ise gökyüzünde çok sayıda kuşa karışarak, başka kişilere ait kuşları kendi damına indirip yakalamaktır.
Kuş besleyenler, kuşları gökyüzünden indirmek için ise zaman zaman dişi kuşu elinde tutarak, geri gelmeleri sağlamaya çalışır. Dişi kuş kanat çırptıkça, gökyüzünde süzülen kuşların eve dönme saatinin geldiğini anlar ve yuvalarına geri döner.
Geri dönen kuşlar, kendileriyle bir ya da birkaç kuş getirmişse, o kuşlar artık kuşçunun hakkıdır. Kuşçu ya kuşları sahiplenir, besler ya da satışa çıkarır. Kuşun asıl sahibi kuşunu geri almak isterse, bedelini ödemek zorundadır. Kuşların iç içe geçip, gökyüzünde dakikalarca uçması, pik yapmasına kuşçular savaş adını veriyor. Ortada kanlı ve şiddet içeren bir savaş yok. Özgürce kanat çırpma var ama kuşçular bu ana savaş diyor. Savaş sırasında damına inen kuş, bir nevi savaş ganimeti olarak kabul görülüyor ve kuş konduğu damın malı oluyor. En yetenekli kuşlar, kendisiyle birlikte mutlaka birkaç güvercini yuvasına taşır. Bu nedenledir ki bazı kuşlar çok pahalıdır, değerlidir ve nadir bulunur.DSC_3859.JPG

Fotoğraf: Abdulrezak Elçi

Bu gün Urfa genelinde 50 bin çiftten fazla güvercinden bahsediliyor. Türkiye’nin bütün bölgelerinden kuş pazarına müşteri geliyor ve beğendiği kuşu satın alıp, memleketlerine dönüyor.
Güvercinler oldukça sadık hayvanlar. Sahiplerini ve yaşadıkları yuvaları asla unutmuyorlar. Bu nedenledir ki asırlar boyunca güvercinler birer posta görevi de görmüşlerdir. Bir posta güvercini 1000 km fazla uçabilir ve kendi sahibine mutlaka dönüyor.
Konuyla ilgili anlatılan hikaye de en az güvercinler kadar ilginçtir.
Zamanın birinde, Urfa’da çok iyi bir kuşçu ekonomik sıkıtıya düşünce, bütün kuşlarını satışa çıkarmış. Ta Halep’ten kuşçunun arkadaşı gelip, bütün kuşlarını satın almış. Henüz anlaşma sağlanmadan kuşlarını arkadaşına satan kuşçu “Bir şartla sana kuşlarımı satarım. Elim çok dar, paraya ihtiyacım var bunu biliyorsun. Ve kuşlarıma çok iyi baktığımı da biliyorsun. Kuşları satın aldıktan sonra kuşlar bana geri dönerse, kuşları geri vermem. Bunu bilerek alışverişi yapalım.” der.
Halep’ten gelen kuşçu kendinden emin “Ehlen vesehlen,kuşlar dönerse senindir. ”der.RESIMA~1.JPG
Kuşları teslim alan Halepli Kuşçu, hemen oracıkta kuşların kanatlarında da bulunan ve uçmaya yarayan tüyleri çeker ve yeni yuvalarına alışmaları için çok önlemler almaya başlar. Tüyler uzadıkça, kuşçu kuşların geri dönmesinden korktuğu için yeniden uçmaya yarayan tüyleri çeker.
Böylelikle kuşlar yeni kendisine ve yuvasına alışacağını düşünür.
Urfa’da kuşçu ise kuşların geri döneceğinden emindir ama kuşların gelmemesinden de içerlenir ve kuşlarını görmeye gider.
Halep’in beyaz taşlardan yapılmış iki katlı evlerin birinin damında beslenen kuşlarını görünce sevinir, onlarla konuşur ve cebinde getirdiği nar tanelerini önlerine döker.

Fotoğraf: Abdulrezak Elçi

Nar tanelerini yiyen güvercinler hem sahibini hatırlar, hem de yaşadıkları eski yuvalarını. Bir anda eski sahibinin etrafında değişik sesler çıkararak, sevinç naraları atarlar.
Urfa’lı Kuşçu durumdan memnun, geri dönüş yoluna düşer. Halepli Kuşçu’nun ise içine bir kurt düşer ve kuşların geri döneceğinden korkmaya başlar ve birkaç gün yuvalarından dışarı çıkarmaz, uçmalarını engeller.
Sonra ki günlerde kuşları gökyüzüne bıraktığında artık korkusu gerçeğe dönüşecektir. Kuşlar gökyüzünde birkaç defa daireler çizerek uçar ve gökyüzünde aniden rota kırarak, Urfa yönüne doğru kanatlanırlar. Halepli Kuşçu ıslıkta çalsa, çaput da sallasa boşunadır. Satın aldığı kuşlar, kendi kuşlarını da alıp, Urfa’ya doğru yola çıkarlar.
Bunu gören Halepli Kuşçu “Eyvah, kuşlar gitti.” Der ve damında yığılıp kalır.Gerhard G.jpg
Kuşlar ise yolu zararsız, ziyansız tamamlar, nar taneleri yedikleri dama konduklarında, Urfa’lı Kuşçunun keyfine diyecek yoktur. Hem kuşları, hem de kuşları satın alan kuşçunun bazı kuşları artık damında, ellerinin altındadır.
Önceden hazırladığı nar tanelerini dökerek, bütün kuşları yemler ve gökyüzünde uçmaları için önce bir ıslıkla havalandırır, sonra çaput sallayarak havada pik yapmalarını sağlar.
Keyfine diyecek yoktur artık. Savaşı kazanmış, güvercinleri geri dönmüştür.

Bir eski zaman mesleği: Kalaycılık

Kışın sert ve dondurucu günlerine ramak kala sokakta yakılan odun ateşi ve yanan metal kokusu beni geçmişe, çocukluğuma götürdü. Bu koku bana yabancı gelmiyor ama tam olarak ne kokusu olduğunu anlamakta zorlandım.

Bu nedenle ateşin yakıldığı, beyaz bir dumanın yükseldiği yöne doğru ilerlediğimde karşımda sokak ortasında kurulan bir kalaycı düzeneği duruyordu. Ateşin başında bulunan çift ve ortaokul çağında bir erkek çocuk, yaktıkları birkaç meşe odunu başında tezgah kurup, çevre apartmanlardan topladıkları bakır kapları kalaylamaya hazırlık yaptıklarını görünce, çocukluk yıllarıma gittim.

Gözlerim onları izlese de, zihnim geçmiş zaman tünelinde, hızlıca çocukluk yıllarına uzandı.

Evimiz Siverek’in tam orta yerinde olan antik bir kalenin eteklerinde, kentin çarşılara oldukça yakın bir konumda olduğu için,birçok iş yerine ulaşmak bizim için yürüme mesafesindeydi.

Evimizin çarşılara yakın olması, değişik işler yapan birçok ustayı, sanat erbabı, zanaatkârı birebir tanımayı, yakından izlemeyi beraberinde getiriyordu.

Bunlardan birisi de Cerrah Ustaydı. Kalaycı Cerrah Usta, evimizin hemen yakınında, eski ve köhne dükkanında çağlar öncesinden kalan bir mesleği icra ederken, müthiş bir beceriye, toplumsal faydaya imza atıyordu. O yıllarda kalaycılık oldukça önemli bir meslekti ve saygın bir yeri vardı.

Bakır bundan 7 bin yıl önce insanlar tarafından kullanılmaya başladığında, bu olağanüstü madenin  çağa adını vereceğini tahmin etmişler miydi bilmiyorum. Ama zamanla bakırın olağanüstü bir maden olduğu ve kolayca değişik şekillere girdiği keşfedildiğinde, çağlar boyu kullanılacağı belli oluyordu.

Giderek daha fazla insan yaşamına giren bakır madeni tek başına kullanıldığında, kısa zamanda oksitleniyor ve dolayısıyla insan hayatını tehlikeye atıyordu. Bu nedenle insanlar bakırın bu olumsuz yönünü ortadan kaldıracak bir buluşa imza attıklarında, bakırın önemi daha da artıyordu.

Tam olarak ne zaman ortaya çıktığı bilinmese de, geçmişi çok ama çok eskiye dayanana kalaycılık hayatımızın bir parçasıydı.

Biz kalaycılığı Cerrah Usta’nın şahsında biliyorduk.

DSCF9860.JPG

Kalaylanması için Cerrah Ustaya  getirilen kaplar, önce Karacadağ ve çevresinde bolca bulunan, yanmış delikli taşların öğütülmesinden elde edilen iri kuma benzer cürufla kaplar temizlenirdi. En ilginç olanı da bu temizlik işlemiydi.

Kalaylamaya getirilen özellikle büyük kaplar, kazan ve leğenlere bol miktarda dökülen öğütülmüş taşlar ve adını hatırlayamadığım sıvı ile karıştırılır. Kabın  İçine giren çıraklar, duvardaki tahtaya tutunarak,  çıplak ayaklarıyla kabın yüzeyinde bulunan cürufu bir sağa, bir sola , bir tür dans edercesine döndürerek oksitlenen bakır yüzeyi bu şekilde temizler, kırmızı bakır yüzey ortaya çıkarılırdı. Bu işlem belki on dakika, belki yarım saat sürer ve sonra bazı kimyasallarla temizlenerek, kalaya hazır hale getirilirdi. Bundan sonra Cerrah Usta devreye girer, büyük bir ustalıkla körüklenen ve harlanan ateşin üzerinde, pamuğa bandırılan toz nışadır ve bir miktar kalay plakasını  ısınan bakır kaplara sürer, pamukla her yere dağıtılarak, pırıl pırıl olana kadar kalaylanmayı sürdürürdü.

IMG_6634.JPG

Büyük bir hayranlıkla izlediğim, kokusuna bayıldığım bu işlem her gün aynı şekilde, tahta kepenkli dükkanda devam ederdi. Ben ve birçok çocuk sırf izlemek için dükkanın önünde bekler, zaman zaman Cerrah Usta’nın kızmasıyla oradan uzaklaşırdık.

Bundan dolayı yıllar içinde kalaycılık hakkında farkında olmadan bilgiler edindim,  dans edercesine kapları temizleyen ve ateşi körükleyen çocukların ve ateş üzerinde kızaran  kapları ustaca kalaylayan ustaların fotoğraflarını çektim. Her ustanın apayrı bir hikayesine tanıklık ettim, gözlemledim, defalarca dinledim. Aradan yıllar geçti, kalaycılık; bakır kullanımı azalmasıyla eski önemini kaybetti ama hiçbir zaman yok olmadı. Bakır var oldukça, kalaycılıkta yanı başında yaşamaya devam etti, ediyor. Kimi zaman köhne bir dükkanda, kimi zaman bir sokak başında varlığını sürdürdü.

Yıllar sonra bana Cerrah Usta’yı hatırlatan ve uzak kentlerden geldiği belli olan sokak kalaycılarını ilgi ile izlerken, bir yandan da rızalarıyla fotoğraflarını çektim.

Maraş’tan geldiklerini söyleyen aile, çocuklarını da yanlarında getirmişler. Çocuk 12-13 yaşlarında. Annesiyle birlikte apartmanlara girerek, bakır kaplar topluyor, sonra anne ve babası harlanan ateşte kalaylamaya başlıyordu.

Annesi ateşi körüklerken, oksitlenen bakır tuz ruhuyla temizleniyor, kısa zamanda kalaylanarak, soğumaya bırakılıyor. Artık kum yerine oksitlenmeyi çözen kimyasallar kullanılıyor.

Aile pek konuşmak istemiyor. Anlaşılan gittikleri her yerde sorularla karşılaşmış oldukları için soruları cevapsız bırakıyorlar. İnsanların bakışlarından, rahatsız oldukları her hallerinden belli oluyordu. Ben de özellerine girmeden hayat hikâyelerine inmeye çalıştım.

Sokakta kalaycılık yapan çiftin yaşı 35 civarında. Erkek dededen, babadan kalma mesleğim diyor. 10 yaşında başladığı mesleğini, özellikle bakır kullanımın yaygın olduğu Maraş, Antep ve Hayat üçgeninde devam ettiriyor. Eşi körüğü çevirirken, o da kapları kalaylıyor. Bir nevi iş bölümü yapmışlar. Bütün aile işin ucundan tutmak zorunda. Evleri eski bir minibüs ve ailecek kent kent gezerek, bakırın izini sürüyorlar.

Esmer tenli olmaktan kaynaklı, bazı önyargıların olmasına rağmen, her kes kalaylanacak kaplarını teslim ediyor, kısa zamanda işlerinin görülmesinden memnun oluyorlar.

Antep gibi bir metropolde böylesi bir mesleğin, hızlıca icra edilmesi bana ilginç geldiği gibi, eskiyi de hatırlatmasından dolayı zevkle fotoğraflarını çektim.

Bir hafta sonra bu kez , Osmaniye’den gelen iki çocuklu bir aile daha ilginç bir hayat fotoğrafı sundu bana. Aynı sokakta yakılan ateş, annelik dışında geçinmek için ateşi harlayan, körükleyen kadın ve ateşte kalay yapan erkek bana eski çağları fısıldadı.

Çocuklarını bir minibüs içinde büyüten aile başka bir kente  doğru yol alırken, dünya virüs illetiyle boğuşurken, bakırı yeniden gündeme gelmesine neden oluyor.

Yazılan çizilen doğru ise bakır corona virüsüne karşı en dirençli metal. Virüs bakır yüzeyde ancak dört saat yaşarken, başka madenlerde daha uzun yaşıyor.

“Bakır, bakteri ve virüslere karşı çok güçlü bir silah konumunda. Bir kişi dokunduğu ya da hapşırdığı zaman mikroplar bakıra temas ettiklerinde, bakır iyonları harekete geçiyor. Elektrik yüklü bu partiküller, virüsün yüzeyini kırıyor ve virüsün DNA ve RNA’sını yok ediyor. Bu sayede virüs mutasyon geçiremiyor. Yapılan araştırmalar, bakırın dakikalar içinde patojenleri yok ettiğini de ortaya koyuyor.” *

Bu bakırı yeniden mutfağımıza sokar mı bilmiyorum ama sokak kalaycıları harika bir iş yapıyor. Yaz, kış hazır ve nazır bir halde kent kent, sokak sokak gezerek, insanların bakır zehirlenmesini önlüyorlar…

Bundan daha önemli bir hizmet olabilir mi?

  • Didem Eryar Ünlü/Dunya.com…

Zumrüt-u Anka Kuşu ve Feqiyê Teyran…

Bahçesaray yani Miks’in eşsiz doğasında kulağımıza fısıldanan Feqiyê Teyran’ın sesinin peşinden güneye, daha aşağılara düşen yolda ilerliyoruz. Yol bir süre asfalt olarak devam ettikten sonra dağlara doğru ana yoldan ayrılan stabilize yola sapıyoruz. Yol çay boyunca ağaçlar içinde ilerlerken, derin vadinin kenarından giderek dağların içine doğru, yine dağların yamacından yükselerek ilerliyor. Kimi yerde uçurumlar bizi karşılıyor, kimi yerde dağlardan süzüp, vadiye akan küçük şelaleler bize eşlik ediyor. Bu ıssız yolda, yer yer toprak kayması yaşansa da, yolun köylüler tarafından kullanıldığı anlaşılıyor. Her ne kadar yol boyunca tek araç görmesek de, çevre köylerin dünya ile bağlantısı bu yol olsa gerek. Kış mevsimini düşünemiyorum. Bunca uçurum, bunca viraj nasıl aşılıyor, aklım ermiyor, hayret ve şaşkınlık içinde ilerliyorum.

Yolun sağı vadiye, solu müthiş yüksek dağlara dayanıyor. Vadi oldukça derin, belki bin metre, belki daha fazla bir derinliğe sahip. Yolun kenarında bulunan uçurumdan aşağıya baktığımda içim korkudan titrese de, Feqiyê Teyran’ın yıllarca yaşadığı, kuşlarla konuştuğu, sularında sevgilisinin sülieti gördüğü kaynaklara ve hayatının son demlerini yaşadığı yerlere gitme merakım bütün korkularımı bastırıyor.

Vadinin en dibinde akan Miks Çayı bir yılan gibi kırılarak ilerliyor. Yanılmıyorsam buralardan akan bütün suları toplaya toplaya önce Botan Çayına, sonra Dicle Nehrine karışıyor.

Feqiyê Teyran kendi şiirlerinde belirtildiğine göre Hicri 971, Miladi takvime göre 1561 yılında, o zamanlar Hakkâri’ye bağlı olan Miks(Bahçesaray)’de Mirlik yapan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. Anlatımlara göre daha çocuk yaşta doğaya, hayvanlara, özellikle de kuşlara karşı ilgisi gelişmiş, güzel sözler etmeye başlamıştır. Medresede eğitim alan ve asıl adı Muhammedê Ebdullah olan Feqiyê Tayran yaşı ilerledikçe ailenin sahip olduğu Mir/beylik ve bütün ailesel olanaklara sırtını döner, kendini okumaya, şiire ve doğaya verir. Bir yandan eğitim alır, bir yandan da çevreyi gezmeye başlar. Halkın konuştuğu sade, anlaşılır bir Kürtçe ile şiirler yazar, çiroklar, destanlar toplar, bir anlatıcı olarak halkın içine karışır. Kısa zamanda çok yer gezer, ünü uzak diyarlara ulaşır, kendisi de uzun yolculuklar çıkar. Gittiği her yerde bir dengbej edasıyla köy meydanlarında, kasaba ve kent konaklarında şiirler okur, çirok ve destanlar anlatır, yenileri dinler, öğrenir.

Bu nedenle bir diğer adı da Faqîyê Gerok’tur. Yani Gezgin Fakî. Bu ismi de sürekli bir derviş gibi gezmesinden hiçbir yerde durmamasından dolayı almıştır. Söylendiğine göre Feqiyê Gerok Mezopotamya’da gitmediği köy, kasaba ve kent kalmamıştır. Her gittiği yerde şiirlerini okumuş, doğanın, kuşların sesinin peşinden gitmiştir.

Yazılı kaynaklara göre Feqiyê Teyran önce Bitlis’teki medreselerde eğitim alır, sonra Cizre’de bulunan ve Kürt Edebiyatı için önemli bir yere sahip olan Medreseya Sor’da eğitimine devam eder. Aslında onun eğitimi hiç bitmez, o hep öğrenci yani Faqî kalır, bir ömür kendini öğrenmeye adar.

Derler ki, bu cihanda bir Hz Süleyman, bir de Feqiyê Teyran kuşların dilinden anlardı ve onlarla insanın, insanla konuştuğu gibi konuşurdu. Feqiyê Teyran bir kuş sesi duysa hiç tereddütsüz peşinden gider, kilometrelerce yol alır, kuşun söylediklerini duymak için dervişçe bir yaşam sürdürürdü.

Bu yönünü bir çok yazar, araştırmacı ve tarihçi anlatsa da, en etkili anlatımı Yaşar Kemal Karıncanın Su içtiği kitabında sihirli sözcüklerle dile getirir, uzun tasvirler eşliğinde yazar.

Yarı uykuda yarı uyanık dalmışken kulağına bir kuş sesi geldi, uyandı. Sesi duyar duymaz içine bir sevinç geldi oturdu. Sevincin esrikliğine kaptırdı kendisini. Kuş bir daha öttü, mutluluk

içine gömüldü. Kuşun üçüncü ötüşünde göklere uçtu. Üstündeki kuşlar da ötmeye başladılar. Mutluluk cennetine girdi, ölümsüzlüğe kavuştu. Bütün bedeni mest oldu. Şimdiye kadar böyle bir mutluğu, esrikliği, tadı hiç yaşamamıştı. Kendinden geçmiş, başka bir dünyada gözünü açmıştı. Bu ses o kuşun sesiydi.

Kuş birkaç kez daha üst üste öttü. O artık kendinde değildi. Şimdiye kadar insanların görmediği, bilmediği tanrısal bir semah tutturdu, dönmeye başladı. Öylesine esriklik, sevinç içinde, hiç yaşanmamış bir cennette yaşıyordu ki, bir ömür böyle dönebilirdi.

Seher yelleri esti, gün ışıdı ışıyacak, gökten bir hışıltı koptu. Fakî daha dönüyordu, az sonra önüne ışıktan bir kuş kondu. Fakî kuşa bakar bakmaz gözlerini kapadı, ışığın karanlığı taş gibi üstüne çöktü. Kendine geldiğinde gün doğmuş, vakit kuşluğa erişmiş, kuş da uçmuş gitmişti.”*

Yol giderek daha fazla dağların içine doğru ilerleyerek, yörede anlatıldığı gibi Kartal Yuvalarına varıyor. Etrafta kendiliğinden yeşeren meşelikler daha sık olurken, su kenarları ceviz ve meyve ağaçlarıyla doludur.

DSCF2697.JPG

Nihayet yolun sonuna geliyoruz. Feqiyê Teyran’ın yaşadığı ve son nefesini verdiği yerdeyiz. Gerçekten de burası hem çok yüksek bir dağ yamacı, hem de bir kartalları barındıran bir yere  benziyor. Miksliler buraya Kürtçe Werazüz diyarlar,resmi ismi ise Kartal. Burası bayağı yüksek bir dağın yamacında, yeşillikler içinde oldukça bakir ve ıssız bir yer.  Çevrede kendiliğinden yetişen meşe ve daha değişik ağaçları göze çarpıyor. Taşlardan yapılmış, sade bir türbe ve sonradan yapıldığı anlaşılan bir çevre düzenlemesi. Bir ara kurumuş odun toplayan birkaç kadın dışında kimseyle karşılaşmadığımız için Feqiyê Teyran hakkında sohbet etme şansını yakalayamıyoruz.  Sadece kuş sesleri arasında sonsuz uykusunda olan Faqiyê Teyran’ın sükûneti bizi karşılıyor. Bir zamanlar kuşlarla konuşan, kavalıyla insanları mest eden, şiirleriyle kuşları çeken, suda sevgilisinin sülieti gören Feqiyê Teyran’ın türbesini  görünce, Teyran lakabını boşuna verilmemiş olduğunu anlaşılıyor.. Teyr kuş demek Kürtçe’de. Faqi ise öğrenci. Yani ismi kuşların öğrencisi anlamına geliyor. Gerçekten de kartalların, çeşit çeşit kuşun bulunduğu bir alanda hayata gözlerini yumması da başka bir güzellik.

DSCF2700.JPG

Bu yüksek dağın yamacında, meşeliklerin içlerine  ve türbeye doğru açılan kısa bir yol boyunca, yakın bir zamanda yapıldığı anlaşılan,  Kürtçe ve Türkçe levhalar bulunuyor. Bu levhalara Feqiyê Teyran şiirlerinden dizeler yazılmış.  Bu ağaçlar arasında bulunan  kısacık yola sevgi yolu deniliyormuş. Bu levhalarda 15-16 yy’da yaşayan ve Kürtlerin üç önemli şairi arasında gösterilen Feqiyê Teyran’ın şiirlerinden dizeler okumak mümkün.

Şu an ne durumda bilmiyorum ama yedi yıl önce o levhalarda Teyran’ın doğa ve aşk üzerine söylediği dizeler yer alıyordu…

Feqiyê Teyran yıllarca kuşların peşinde dolaşır; kaval çalar, hikaye ve destan söyler, dengbejlik yapar. Ve  Zümrüt-û Anka kuşunun peşinde diyar diyar gider. Kimisine göre Zümrüt-û Ankayı görür, kimisine göre görmez.

Ama kuşlarla ilişkisi bir ömür sürer. O hep kuşların kanadında özgürlüğü düşler, onların dilinden dökülen nameleri şiirlerine ekler ve bir ömür derviş gibi yaşar.

DSCF2698.JPG

Gezer, dolaşır,aşık olur, aşkı için çölleri aşar ama  aşkına kavuşamaz. Buna rağmen yaşama küsmez, kuşlara karşı olan sevgisi tükenmez, yaradana bağlılığını şiirlere döker. O hep umudun peşinde koşar, ışığı arar ve tasavvufi bir yaşam sürdürür. Bütün Mezopotamya’yı gezer sonra doğduğu topraklara geri döner, kuşlarda onun arkasından gelir…

Ve bir süre sonra 70 yaşlarında hayatını Miks’e bağlı Werazüz Köyünde  noktalar ve buraya gömülür.

Yaşar Kemal Karıncanın Su İçtiği adlı romanında  Faqiyê Teyran’ın son  anlarını şu cümlelerle ifade eder.

Feqiyê Tayran (2).jpg

“Nerdeyse soluğu kesilecekti. Birden, çok uzaklardan bir ses geldi. Fakinin yüzü ışıdı. Ses bir daha geldi, Usta gülümsedi. Onunla birlikte Halilo da gülümsedi. Ses, kendi gözükmeyip de arada sırada sesi duyulan kuşun sesiydi. Ses, bir daha geldi. Fakinin gözlerinin içi ışılıyordu. Halilo sevindi, Usta diriliyordu. Emir ve ötekiler Faki ha öldü, ha ölecek derken Usta diriliverdi. Herkes şaşkınlık içindeydi. Ustaysa beklemedeydi, üç kez sesi duyulan kuşun kendisi de gözükecekti. Çok beklemedi, uzaklardan, dağların üstünden, göğün ucundan bir top ışık patladı,  ışık hızla bu yana gelmeye başladı. Işık, öyle bir ışıktı ki bakanı kör edecek kadar keskin bir ışıktı. Yaklaştıkça ışığın parlaklığı artıyordu. Az sonra pencerenin önüne gelmiş ışığın içinden geniş kanatlarını açmış kuş çıktı. Faki, gözlerini kapamadı. Kuş, gözlerini Fakinin gözlerine dikti. Göz göze geldiler. Faki gözlerini kuşun som kırmızı parlak gözlerinden bir türlü alamıyordu. Birden ortalığa kurşun geçirmez bir karanlık çöktü. Kuşun sesi çok uzak dağların arkasından geldi. Fakinin başı omuzuna düştü. Halilo yerinden kalktı, Ustasının başını usulca tuttu yastığa koydu, açık kalmış gözlerini kapattı”**

Fekîye Teyran ölür ama adı 400 yıldır Mezopotamya’da yaşayan halklar arasında yaşıyor. Şiirleri, divan ve destanları dilden dile dolaşıyor, el yazma eserlerde nesilden nesile geçiyor.

“Yazmış olduğu şiirlere bakıldığında klasik şairlere has tasavvufî hassasiyetlere sahip olmasıyla beraber, şiirlerinde konuşma diline yakın sade bir dil kullanması, tasavvufî öğeler dışında halk kültüründeki folklorik unsurları da ustaca kullanması Feqîyê Teyran’ı klasik Kürt edebiyatında öne çıkaran önemli bir özelliğidir. Bu nedenle de Divan’ında ya da yazmış olduğu destanlarda, folklora ait çok fazla detay vardır.”

“Kürt edebiyatı içinde farklı bir üslup ve söyleyiş tarzına sahip olan Feqîyê Teyran, özellikle konu seçimi ve seçtiği konuları ustaca işlemesiyle de öne çıkan bir şairdir. Melayê Cizîrî ve Feriduddin Attar’a yakın bir edebi söyleme sahip olduğu görülen şairin Divan’ı dışında, “Şeyh-i Sen’an”, “Zembilfiroş” ve “Bersîsê Abid” gibi manzum hikâyeleri de yazdığı görülür.”***.

Faqiyê Teyran’ın günümüze ulaşan eserleri hakkında bir çok araştırma yapılmış olmasına rağmen, halen gün yüzüne çıkmayan eserleri olduğunu söylemek mümkündür. En çok bilinen şiiri ise Ay Dilberê adlı şiiridir. Aram Tigran tarafından seslendirilen parça 400 yıldır, halk arasında dilden dile dolaşıyor. Li baxê min bû zivistan
Ay dîlberê dem gulîstan
Li baxê min bû zivistan
Ay dîlberê dem gulîstan

Ay dîlberê dem gulîstan
Çilmisî bu, bax û bostan
Wêran ezim malêm xirab

Tu hem gul î hem rihan î
Tu hem derd î hem derman î
Tu hem derd î hem derman î
Tu hem derd î hem derman..

Kaynak:

*

** Yaşar Kemal Karıncanın Su içtiği 8. Bölüm…

*** M. Xalid Sadînî’nin Feqîyê Teyran Nuhbahar Yayınları.

Uzak bir kentin anatomisi…

Birkaç yıl önce, 2013 yılı Ağustos ayında, Van Bahçesaray yani Miks’e yaptığım gezi bende unutamayacağım anılar bıraktı.

Müthiş keyif aldım, doğanın harika yönlerini, insana huzur veren kesitlerini görmenin mutluluğuna eriştim.

Yıllarca televizyonlardan, gazete ve dergilerden duyduğum, okuduğum ve  bu nedenle içimde şiddetli bir görme isteği beslediğim Bahçesaray’a gidememenin ezikliğini yaşıyordum.

Özellikle kışın kapanan yolları, yağan metrelerce kar ve olağanüstü doğası beni hep kendisine çekiyordu ama bir türlü ziyaret etme fırsatı bulamıyordum.

Her seferinde bir engel çıkıyor ve ben Bahçesaray’ı başka bahara bırakıyordum.

Nihayet 2013 yılının siyaseten de ılıman ikliminden yararlanarak, Bahçesaray’a gitmek için Van’a doğru yola çıktım.

Van dağlarla çevrili kadim bir yerleşim yeri. Bin bir çiçekli dağları, toplumsal yapısı ve yeryüzü şekilleri insanda hayranlık uyandıracak cinsten. Rakımı yer yer 3000 metreyi aşıyor. Bu nedenle yollar sarp geçitlerden, uçurum ve dağ yamaçlarından kıvrıla kıvrıla ilerliyor. Kimi zaman yüksek yaylalarda düzlükler yol boyunca insana eşlik ediyor, kimi zaman güneşi engelleyen devasa kayalar göze çarpıyor.

Van merkezden başlayan ve bir saatten fazla süren yolculuktan sonra Van Çatak yönüne doğru uzanan karayolundan sağa dönen Bahçesaray yolu, giderek engebeli bir coğrafyanın içine doğru ilerlediği, rakımın da yükseldiği gözlenir.

Buradaki dağ dokusu o kadar görkemli ki, etkilenmemek, şaşırmamak elde değil.

Hele ömrünün büyük bölümünü 600-700 metrelik rakımlı ovada geçiren benim gibi birisi için 3000 metre yükseltinin olağanüstü gelmesi normal sayılır.

Gözlerim dağlarda, yüksek yaylalarda doğanın bin bir güzelliğinde kaosu yaşarken, araba hızla derin vadilere doğru ilerlediğinde, korkunç sayılabilecek bitmez virajlara, uçurumlara girdiğimizde korkmadığımı söylersem yalan olur. Yol baş aşağı ama yılan kıvrımına benzeyen bir şekilde ilerliyor.

En tepede durup, aşağılara bakıldığında insan ürküyor ve bu virajların kışın nasıl aşıldığını düşünmekten kendini alamıyor.

Araba düşük viteste ilerlerken, çobanlar yamaçlarda koyun otlatıyor, kadınlar beriye gidiyor, bazıları da kış için tırpanlarla ot biçiyor.

Koçer bunlar. Yazın bu yaylalarda konaklar, kışın daha sıcak yerlere göç eder. Bir döngünün peşinde o dağ senin, bu yayla benim dolaşıp, dururlar.

Çadırlarda ömürleri geçer, sade yağ, otlu peynir, süt, bal,katıksız kavurma ve ceviz sofralarının ana menüsüdür. Malum ve zorunlu nedenlerden giderek sayıları azalıp ve  yerleşik hayata geçseler de, Koçerlik hala Van ve yöresinin vazgeçilmez yaşam biçimi olarak sürüyor.

Zaman zaman doğanın ürkütücülüğü ve güzelliği karşısında viraj başlarında durup, etrafı izlesek de, yola devam ediyoruz. İlk durak, dağlardan fışkıran ve kar beyaz akan Misk Çayına can veren gizemli su kaynağı.

Burada mola veriyoruz. Bir mağaranın kenarında, insan yüzüne üfleyen serinlikte duraklıyoruz.

Bir mağaradan fışkıran ve Misk Çayını oluşturan ve oradan daha da beslenerek Dicle Nehri’ne katılan bu su, aynı zamanda Bahçesaray’a  can veriyor. Yörede bu suya Ser Kahni adı veriliyor. Kaynağını dağlardan alan, mağaranın içinde kaynayan ve mağara çıkısında süt gibi akan, köpük köpük beyazlaşan harikulade bir su.

İçi bir hayli büyük olan, Mağara  yüksek dağların eteklerinde bulunan ve İskender Kalesi olarak da anılan yükseltinin yamacında yer alıyor. Miks’e 10 kilometre uzaklıkta yer alan bu olağanüstü su kaynağı, dağlarda biriken bütün kar sularını sanki bu mağaraya topluyor ve bembeyaz köpükler içinde çay olup, Dicle’ye karışmak üzere buradan yola çıkıyor.

Suyun içimi hem hoş, hem yumuşak ve hem de buz gibi.

Mağaranın içinde biraz oturuyoruz. Oldukça nemli olan mağara bir oksijen deposu. Kayalarda sarkıtlar ve yer yer erimeler oluşmuş. Bu gösteriyor ki mağara çağlar ötesinden gelen bir yapıya sahip.

Suyun dışında, etraf olabildiğince hareketsiz. Bizim gibi birkaç kişi dışında, ortalık sakin, doğa ıssız, sessiz ve kimsecikler yok.

Mağaradan kaynayan Ser Kahni girdaplar oluşturarak, oldukça berrak bir  çaya dönüşerek yol boyunca Bahçesaray’a doğru akıyor.

Su üzerinde yapılan tahta köprü ve suyun gücünden eriyen, kaygan hale gelen taşlar insanı eski zamanlara götürüyor.

Seyrine doyum olmasa da, ayrılmak zorunda kalıyoruz. Yorgunluğumuz bir avuç buz gibi suda yok oluyor, daha zinde olarak yolumuza Miks’e doğru yol alıyoruz.

Yol boyunca berrak akan çay bize eşlik ediyor.

Bahçesaray yani Miks biraz daha derin bir vadinin içinde. Etrafı dağlarla çevrilmiş. Çayın çevresinde yükselen ağaçlar ve evleri görünmez kılan bahçeler olağanüstü bir görüntü oluşturmuş. En çok da ceviz ağaçları göze çarpıyor. Evler genellikle iki katlı ve kevgir taş yapılar.

Yeni ve betondan evlerin çoğu devlet kurumlarını çağrıştırıyor.

Uzun yıllar gelmek için can attığım kentin meydanına ulaştığımda kendimi hafiflemiş hissediyordum. Yıllarca içimde  ukde olan Bahçesaray’daydım.

Demek burası, yıllardır geçit vermeyen Bahçesaray,

Dokuz ay kışa, üç ay Van’a bağlı olan bir yer.

Deyim bana değil, Bahçesaraylılara ait.

Her yıl yağan metrelerce kar, buranın dış dünya ile temasını kesiyor.

Son yıllarda kar yağışının azalması sözü biraz abartı haline getirse de hala gerçekliğini koruyor.

Bahçesaray’a gelmeden kafamda bir plan yapmıştım. Okuduğum kitaplar buranın tarihte bir satranç merkezi olduğunu belirtiyordu.

Ben de buraya gelmişken, hem satranç oynayanları fotoğraflamak, hem de bahsedilen o mistik havayı teneffüs etmek istiyordum.

Misk Çayına paralel ya da çayın üzerinde inşa edilen kahvehanelerin birine konuk olarak merakımı gidermek istiyordum.

Daha içeri girer girmez, satranç oynayan bazı kişiler gözümüze ilişiyor.

Çok yaşlılar kahveye gelmiyor, daha çok genç, orta yaş ve hatta çocuk denilebilecek kişiler kahvede, Misk Çayının kenarında satranç oynayarak, izleyerek zaman öldürüyor.

Bu mevsim Misk için bahar. Sıcaklık en fazla 28-30 derece. Suyun müthiş serinliği, ceviz ağaçlarının kendine has kokusu ve satrancın müthiş dinginliği birleşmiş gibi.

Burada kışların uzun sürmesi, satrancın insanlar tarafından tercih edilmesinde bir etkisi  var mıdır diye düşündürürken, aklıma Mirlerin satranç oyunları geliyor.

Anlatılır, denilir ki Mirler satranç oynamak için gelirlermiş Misk Çayı kenarına. Oyunları saatler, hatta günlerce sürermiş.

Sonrası bilinen hikaye.

Her şey zaman sarmalının içinde kaybolmuş, ilgi başka mecralara kaymış.

Bahçesaray’da satranç oldukça sık oynanmasına ve herkes tarafından bilinmesine rağmen, tarihteki ışıltılı konumu geride bırakmış.

Buna rağmen, bu derin ve yüksek dağlar arasında bir savaş stratejisine dayanan, insan aklının sınırlarını zorlayan satrancın varlığını koruması önemlidir diye düşünüyorum.

Her kahvede satranç takımları yere döşenen kilim ve halıların üzerinde hazır bekliyor. Masadan çok yerde oynanılıyor. İnsanlar hem yere bağdaş kurup oturuyor, hem de satranç oynuyor. Kendine has bir yapı. Geçmişin izlerini taşıyan, Mirlik felsefesi çevresinde varlığını koruyan bir kültürel doku.

Her ne kadar kapalı da olsa, bir satranç merkezi de vardı biz gittiğimizde. Şu an ne durumda bilmiyorum.

Umut ediyorum ki satranç daha da ilerletilen bir sistematiğe dönmüştür.

Bahçesaray küçük bir kasaba aslında. Yeşillikler içinde kaybolan ve alabildiğince sessiz ve dingin bir yer. Fırınları da bana ilginç gelmişti. Başka hiçbir yerde böyle bir fırın yapısı görmemiştim. Benim gördüğün, bildiğim taş fırınlar bir ocaktan oluşuyor.

Ama burada ocakları iki bölümden oluşuyor, birinde ateş yakılırken, diğerinde ekmek pişiyor.

Dolaysıyla ateşin isi, dumanı, kokusu ekmeğe geçmiyor, ekmek kendi halinde yavaş yavaş kızarıyor ve müthiş bir lezzet ortaya çıkıyor.

Kenti daha yakından tanımak için birkaç sokağına dalıyorum.

Eski evlerin çoğu iki katlı, sarımtırak taş yapılar. En tepelerde kilise kalıntıları var. Evlerde kullanılan taşlarda yazıtlar, kitabeleri çağrıştıran taşlar var.

Çarşı, kentin kendisi su boyunca ilerliyor.

Kimi zaman evlerin duvarları Ser Kahni’den akan çayın içine kadar iniyor.

Dükkanlar sağlı sollu bir şekilde yapılmış ve tahta kepenekler kullanılmış.

Yanılmıyorsam Hizan tarafında beş altı asır önce Ermeniler tarafından yapıldığı söylenen Kırmızı Köprü var. Adını taşların kırmızılığından alıyor. Mimari yapısı ve taşları ilginç bir şekilde dizilmiş.

Biz günü burada noktalarken, Faqiyê Teyran kuşlar vasıtasıyla kulağımıza fısıldıyor.

Ben buradayım, Miks’in her yerindeyim, attığınız her adım, gördüğünüz her su kaynağı benimle anılır…

Yazının fotoğrafları için:

https://www.3uncugoz.com/uzak-bir-kentin-anatomisi/

Corona ve zaman…

Hayatın gizi zamanda saklı. Henüz, bu gizi çözen birileri çıkmadı, şimdilik çıkacağına da benzemiyor. Bu nedenle zamanın yansımalarıyla uğraşıyor insan. Gizi yansımada arıyor, anlamlandırıyor ve yorumlamaya çalışıyor.

Kimi zaman müthiş ürünler ortaya çıkarıyor, sanat eserleri ve son derece önemli düşünsel enerji yaratıyor; kimi zaman da hayatı, yeryüzünü çoraklaştırıyor, giderek anlamsızlaştırıyor, savaşıyor, hırçınlaşıyor, yok ediyor, yok oluyor…

Doğadaki çelişkiyi bir derinleştiriyor, bir aradaki makası kapatmaya çalışıyor.  İnsanın,  yeryüzünde var olma sürecinden beri durum hep aynıdır demek mümkün. Bir med cezir olayı gibi ilerliyor, duraklıyor bazen de geriliyor.

Ama zaman için durum farklı,  hiçbir müdahaleye gelmiyor.

Ha en eski çağ, ha şimdiki çağ.Şeyhmus Çakırtaş (8).jpg

Zaman için her şey yerli yerinde, müthiş bir disiplinle süren ve kendini var eden bir süratle yol alıyor.

Bir an geliyor ki, zaman sarmalında  kıvrımlar oluşuyor, kavşaklar beliriyor ve güçlü yansımalar yaşanıyor, yeryüzü ışıldıyor…

Büyük değişimlerin, alt üst oluşların yaşandığı zamanlar yani. Yansımanın bile kasırgaya dönüştüğü ve zamanın perdesinin yırtıldığı anlar…

İşte o tuhaf zamanların birinde yaşıyoruz. Zaman bile dengesini kaybetmiş, mevsimsiz döngülerin etkisinde. Sonbahar kışa, bahar yaza kavuşmuş. Hassas terazide son surat ilerleyen zaman, küçük ama özgül ağırlığı dünya ile boş ölçen bir varlığın olağanüstü gücü karşısında sanki yalpalıyor, dengesini kaybediyor gibi.

Bu olağanüstü karanlık virüs insan eliyle mi ortaya çıktı, yoksa doğal yollardan insanlara buluştu bilinmez. Kimisi bir iki yıl önce Çin’de ortaya çıktı diyor, kimisi daha gerilere götürüyor işi. Velakin bir gerçek var  ortada, insanı hasta eden, hasta ettiğinde mecalsız bırakan, öldüren bir virüs zaman sarmalında dengeleri oynuyor, sarsıyor, zamana müdahale ediyor.Şeyhmus Çakırtaş (4).jpg

Ne bilinen tıp teknikleri, ne eldeki ilaçlar işe yarıyor… Hepsi şimdilik çözüm gücünden uzak.  Bütün umutlar aşı  ve yeni tedavi yöntemleri yaygın hale gelene kadar bağışıklık sisteminde. Bu nedenle, dünya zerre miskal kadar küçücük virüsün elinden kaçacak delik arıyor. Çünkü bağışıklık sistemimiz çoktan çökmüş durumda. Yediğimiz, içtiğimiz bütün besinler doğal olmaktan çok uzak. Bu nedenle virüs alabildiğince güçlü ve ürkütücü.

Virüs sadece insanı  öldürmüyor, hayatın bütün alanlarına sirayet ediyor. Sosyal hayatı, değer yargılarını yerle bir ediyor, insanı insandan uzaklaştırıyor. Virüsün varlığını kabul eden, etmeyen herkes hedef tahtasına oturuyor ve bedel ödüyor. Virüsün varlığına inanan, inanmayan, artık meseleye şüphe ile bakıyor;  asıl felaketin aşıyla ortaya çıkacağını düşününler ortaya çıkıyor.

Nereden bakarsanız, bir tutarsızlık var ortada, insanları şüphe içinde bırakan bir tutarsızlık. Bu nedenle belki de dünya hiçbir zaman bu kadar güvensiz olmamıştı. Ne cihan savaşlarında ne de veba günlerinde. Şimdi bir yaprak düşse, etkisi yeryüzünde bir kasırga etkisi yapıyor, artık kelebek etkisi filan hafif geliyor.

Ölen ölüyor, kalan sağlar da bu korkunun cenderesinde hayat sürdürüyor.Şeyhmus Çakırtaş (3).jpg

Yani bu gün, dünden daha karışık bir durumda.

Virüse inanmayanlar, virüsü bir kitle imha silahı olduğunu düşünenler ve dünyanın giderek bir yapay zeka laboratuvarına döndüğünü söyleyenler ve aşıyı bulduğunu muştulayanlar hep aynı gemide ama herkes ayrı telden, ayrı makamdan çalıyor.

Kim doğru söylüyor, kim yanlış ifade ediyor bilen, anlayan koca bir soru işareti.Şeyhmus Çakırtaş (5).jpg

Virüs karşısında binlerce kişilik modern ordular sessiz, imparatorluk hayali kuranlar ürkek, sermayesi olanlar şaşkın.  Çünkü virüs alabildiğince gizli, alabildiğince sessiz ve hızlı saldırıyor. Bir hayaletten öte,  insanın yüreğine, ciğerine yerleşiyor, ya da bize öyle gösteriliyor.

Bu nedenle herkes sus pus. Kimisi coronavirüsün varlığını görmezlikten geliyor, kimisi fazlasıyla ciddiye alıyor. Bir dengesizlik var ortada. Siperlikle gezen mi, maske takmayanı mı dersin, her şey iç içe, yan yana yaşanıyor.  Yani insanlar kıpırdadıkça risk büyüyor, virüsün etki alanı genişliyor.

Her şey hekimlerin, sağlık çalışanlarının sırtında. Onlar da virüse karşı savaşı zaman zaman kaybediyor, kendi bedenlerinde.

Anlayacağınız zamanın yansıması bu kez, oldukça sert ve öldürücü. Bir kavşakta mıyız, yoksa planlanmış bir yolun ortasında mıyız?Şeyhmus Çakırtaş (2).jpg

Bilmiyorum,  kafa karışık, zihin bulanık…

Bir şey biliyorum, bildiğim yeryüzünde suya ve sabuna ulaşamayan, günde bırakın üç öğün yemek yemeyi, bir öğün yiyecek bulamayan milyonlarca insan var.  İş bulamayan, bulup kölelik düzeyinde çalışan, virüse rağmen her gün iş başı yapmak zorunda olan yüzbinlerce insan var. İşe gitmediği zaman aç kalma tehlikesiyle karşı karşıya olan milyonlar var…

Bu nedenle insanlar virüsten değil, açlıktan, açıkta kalmaktan daha çok korkuyor. Kime dokunsan virüsten önce, ekmek diyor, aş diyor, iş diyor ve bu nedenle evde kalamıyor.

Evin dışındaki hareketliliğin tek nedeni bu değil tabii. Virüsü ciddiye almayan milyonlar var, bu da bir gerçek…

Bu nedenle sokaklar dolu, bu nedenle herkes orda burda.

Şimdi ne anladık bu işten.

İtiraf edelim, dünyayı yönetemiyoruz.Şeyhmus Çakırtaş (10).jpg

Her şeyi karıştırmış durumdayız. Ya otoritemiz insanı yok ediyor, ya da otoritesizlik bir başı boşluğu getiriyor.

Oysa hayat bir bütün. Bir tarafı ihmale geldi mi, başka tarafları da etkiliyor, giderek bütününü sarsıyor.

Bir bakın etrafınıza.

Ne yapıyoruz, ne üretiyoruz, ne yiyoruz?

Her şey sandığımızdan daha mı karmaşık yoksa bir oyunun değişik sahnelerinde mi yaşıyoruz?

Soru çok, cevap da.

Suya sabuna ulaşamayan, yiyecek bulmakta sıkıntı yaşayan insan da çok, ekmek bulamayan çocuklar da…

Şimdi neye yanalım, virüsten yiten insanlara mı, açlık çeken, işsiz kalan, baskı altında yaşayan, haklardan mahrum olan, modern köleliğe mi yanalım…?