Bir eski zaman hikayesi

Uzun zaman önce bir hikaye dinlemiştim,  yaşlı, ak saçlı bir bilgeden.  Hikaye bu ya, düşünce dünyamın neresine koyacağımı bilmemiş, öylesine atmıştım zihnimin bir köşesine. Bir gün hatırlayacağımı ve kağıda dökeceğimi bilmeden zihnimde saklamıştım.

Okur yazar olmayan, ama hayatın bütün kıvrımlarına, derinliklerine, acılarına dokunan, yanan, kavrulan bu deli divane içimde kilerini okurcasına “Bir gün anlattıklarımın saçma olmadığını anlayacaksın.” demişti.

Utanmıştım, söylediklerini dinlediğimi daha ciddi hissettirmeye çalışmıştım.

Hikaye bittiğinde hayat beni batıya, hikaye anlatıcısını doğuya uğurladı.

Ben batıya, bilge yaşlı doğuya yürüyüp gitmişti.

Bir hikaye anlatıcısıydı yaşlı bilge. Ömrü yollarda, dağlarda, ovalarda, bey konaklarında, çoban sofralarında, düğünlerde, taziyelerde geçiyordu. Nerede bir topluluk varsa, bilge orada belirir, dinler, anlatır ve tekrar yolluna giderdi.

Hayatı bundan ibaretti.

Bir evi yoktu, derviş gibi yaşardı. Anlatırken gözleri dolar, boğazı düğümlenir, bazen sesi gürleşir, bazen kısık bir sesle seslenirdi dinleyenlere. İster bir kişi olsun, isterse on kişi ruh hali değişmezdi. Hikaye sözcüklerinde canlanır,çağlar öncesine götürürdü insanı.

Bu nedenle adı bilge, yani zana’ya çıkmıştı. Kimdi, nereliydi bilen yoktu.Gerçek adını ne bilen vardı, ne duyan. Bir heybesi, üç beş parça eşyası dışında hiçbir şeyi yoktu. Parayı bilmez, mala önem vermezdi. Tek sermayesi zihninde sakladığı hazinesiydi. Kelimeler ahenkle dilinden dökülür, hiç duyulmayan sözcükler dile gelirdi.

O bir geçmiş zaman elçisiydi ve aynı zaman hayatın aynasıydı. Aşkın derin acısını, savaşın korkunç ıstırabını, yoksulluğun ağır yükünü, açlığın insanı eriten sancısını bilirdi ve bildiğini anlatırdı.

Ne ağa konağı, ne hükmedenin fermanı hikayesini değiştirmez, anlatımlarını bozmazdı. Onun sihri sözcüklerdi, hayat sözcüklerin gizli bağlarında, enerjisinde saklıydı.

Kimisine göre deliydi, kimisine göre akıllı.

O bir söz insanıydı,kimseye benzemezdi.

Anlatırken oturur, susunca yürürdü.

Dağlardan çöllere, çöllerden denize, denizden gökyüzüne yolculuk yapar, yıldızlarla konuşur, çağların ötesinden haber verirdi.

İşte  o bilge, isimsiz derviş yıllar önce şöyle anlatmıştı bir hikayesini kulaklarıma.

“ Unutma bunları. Bir gün kandilsiz kalırsan, zihnindeki ışığı harekete geçir. Gitmek istediğin yolu aydınlatır, ufkunu açar. Sanma ki saçmadır hikayeler. Gün gelir, anlatılan senin hikayen olduğunu görürsün.”

Hikayeleri anlamak için zaman ve sabır gerekli.

Her şeyin olgunlaşma zamanı var, bunun için sabır gerekli.

Zamanın ve sabrın varsa çok şey görürsün, imkansız olanları duyar, belki  yaşarsın da.

Sonra başlardı soluksuz anlatmaya.

“Zamanın birinde, dağların arasında, deniz havasında, çöl kumunda hüküm süren bir ülke varmış.

Bir yanı cennet, bir yanı cehennem. Nehirleri cennetten, ateşi cehennemden. Dağları sedir ağaçlarından, ovaları bahar çiçeklerinden bir ülke.

Her dilden, her dinden, her kültürden kavmin iç içe yaşadığı bir eski zaman ülkesi.

İnsanları tarımla uğraşır, hayvancılık yaparak, demir döver ve buğday yetiştirirlermiş. Bir de kitap yazan bilgeleri varmış bu ülkenin. Taşlara, derilere ve kağıda yazarlarmış dertlerini, sevinçlerini ve gelecekle ilgili düşüncelerini. Gel zaman, git zaman bir huzursuzluk baş göstermiş koca ülkede. Kimse ne olduğunu anlamamış, halktan alınan vergiler her yıl biraz daha fazlalaşmış. Yetiştirilen buğdayın büyük kısmı, beslenen hayvanların, dövülen demirin  çoğu vergi olarak toplanmaya başlanmış.

Kimse anlamamış ne olduğunu. Sorular, sorular, sorular peş peşe dizilmeye, meydanlarda konuşulmaya başlanınca, halk arasında ki homurtu ta hükümdarın kulağına kadar gitmiş.

Halkın homurtusundan rahatsız olan hükümdar, çağırmış danışmanlarını. “Nedir bu homurdanma, halk isyan mı ediyor?” diye sormuş.

Her danışmanı bir düşünce belirtmiş ve hükümdara değişik yollar önermişler.Kimisi başka kabile ve devletlerin parmakları var bu işte demiş, kimisi hükümdarı sevmeyenlerin etkisinden dem vurmuş.

Çözüm olarak kimisi vergileri artıralım, kimisi konuşanın dilini koparalım, kimisi askerlerin sayısını fazlalaştıralım demi.

Bir başka danışman ise kitapları toplayalım demiş, ne çıkıyorsa kitap okuyan kaçıklardan çıkıyor. Ellerinde ki kitapları toplayalım işler rayına girer. İpsiz, işsiz kişiler kitap okuyor, çevresini zehirliyormuş demiş ve başta hükümdar olmak üzere devlet erkanını ikna etmiş. Hikaye bu ya, hükümdar da inanmış bunlara. Ve kitapları yasaklayan fermanını yazdırmış acele.

Bundan böyle kitap okumak yasaklanmıştır. Bütün kitaplar yakılacak, kitap bulunduranlar cezalandırılacaktır.

Halk şaşkın, ahali huzursuz,ülke bir baştan başa homurdanıyor.

Kitapların yasaklanması en çok bilgeleri, lokman hekimleri, gökyüzünü okuyan dervişleri etkilemiş. Kimisi dağlara çekilmiş, kimisi çöllere.

İzole bir hayat yürütmek için gözden ırak olmayı çare olarak görmüşler. Bilgeler derin düşüncelere dalmışlar. Kimisi terk etmiş yaşadığı kentleri, kimisi sığınmış dağların kuytularına. Ormana çekilen olmuş ve kendinden kaçan.

Sonunda fermandan kaçanlar kalabalıklaşmış. Ormanın derinliklerinde bir araya gelmişler. Bir hal çare için günlerce düşünmüşler ve karara varmışlar.

Karara göre, her bilge kendisine bir kitap seçecek, adını terk edip, kitabın adıyla anılacak ve kitabın bütün bilgilerini zihnine noktası noktasına kazıyacak.

Başlamışlar kitaplarını okumaya, zihinlerine kaydetmeye. Böylelikle söz ustası bilgeler çıkmış ortaya.

Hükümdar ise meydanlarda kitapları yakmaya devam etmiş. Zamanla kimsenin evinde kitap , yazı adına bir iz kalmamış.

Taşlara kazınan kitabeler bile silinmiş, tahrip edilmiş.

Böylelikle ülkesinde süren homurdanmanın biteceğini düşünmüş hükümdar ve çevresi.

Çarşı Pazar dolaşmış, tebdili kıyafet mekanlara girmiş, bilgelerin evlerine bir yolcu gibi konuk olmuş.

Kitaplardan tek bir sayfa bile görmeyince, rahatlamış.

Ve Sarayına çekilmiş.

Az zaman, çok zaman sonra çarşı pazardan, dağlardan, çöllerden anlatıcılar peyda olmuş.

Denilir, anlatılır ki bunlar Mezopotamya hikaye anlatıcılarıdır.

Her biri bir ölümsüz eser taşır zihinlerinde.

Homeros’tan, Zerdüşt’tan, Nuh’tan, İbrahim’den…

Fotoğraf: Sedat Kıran

Ülke kitapları yasaklayarak, yakarak kendi içinde yaşadığı homurdanmanın azalacağını düşünmüş olsa da , homurdanma ne azalmış, ne de konuşulanlar.

Bir de hikaye anlatıcı bilgeler belirmiş köşe başlarında.  Heybelerinde kuru ekmek, zihinlerinde onlarca kitap. Kitaplar, kitabeler de yazılmaya devam edilmiş, gizliden gizliye.

Hikaye bu ya, kitaplar hikaye anlatıcıların dillerinde hayat bulmuş, gizli mabetlerde yeni kitaplar yazılmış ve yeryüzü yazının gölgesinde şekillenmiş.

Ama kitap meselesi hep tartışmalı olmuş, yasaklar 21 yy’da bile hükümdarların en büyük kozu olmaya devam etmiş. Ne demişti bilge divane:

“Bu senin hikayen,unutma”

Şimdilerde kitap her yerde, durakta bile kitap var. Ama sanırım eski zamanlardan daha karmaşık ve daha bir yasaklı. Sosyal medya, basın yayın ve bin bir yayın kitaba giden yolu gösteriyor ama yol daha uzun ve oldukça dikenli.

Yani hala kitaplar, ilk çağlarda olduğu gibi hala kilit altında ve belki bir yerlerde  fırınlarda yakılmakta.

Dedim ya, bu bir hikaye.

Binlerce yıllık zamana rağmen,  varlığını sürdürmüş bir hikaye…Şimdilerde ise her şey kontrol altında, her şey açık, her şey şefaf ama her şey birilerinin kontrolünde.

Corana Günlükleri Kalınlaşıyor.

İndependent Türkçe’de yayınlanan yazım…

Salgın ya da küresel ismiyle pandemi süreci başladığı tarihten bu yana coronavirüs haritasını izlemeye, yorumlamaya, ne olup bittiğini anlamaya çalışıyorum. Mart ayının başında görülen ilk vakalardan sonra, gün be gün vaka sayısını takip eden birisi olarak, ilk kez en yakınımdaki kişilerde yoğun olarak coronavirüs görülmeye, bulaşmaya, yayılmaya başladı. Öyle ki her gün çok sayıda arkadaşım, dosttum, akrabam değişik illerde coronavirüsü kapıyor, hastalanıyor,hastaneye yatıyor, evinde karantinaya alınıyor.

Sağlık Bakanlığının verilerine göre vaka sayısı kabul edilir düzeyde ve kontrol altında , zaman zaman artış olsa da, virüs kontrol altında…

Oysa bizzat yaşadıklarım, duyduklarım ve deneyimlerim sürecin bir başka şekilde ilerlediğini, giderek ağırlaştığını işaret ediyor. Tamamıyla günlük yaşamda karşılaştığım olaylar, vakalar, virüsün ilk göründüğü günlerden farklı olarak toplumun geneline yayıldığına tanık oluyorum. Arkadaşlarım, dostlarım ve akrabalarımdan çok sayıda kişi coronavirüs kapıyor, hastalanıyor.  Bu nedenle her gün yeni  haberlerle sarsıldığımızı da belirtmek gerekiyor. Yakınımızda insanların kimisi süreci hafif atlatıyor, kimisi zor bela yakayı kurtarıyor ve bazıları ise maalesef hayatını kaybediyor.

Yani corona artık çok yakınımızda, belki de bedenimizde. Şimdilik bir belirti yok ama corona virüs kapanların  korkunç bir süreçten geçtiğini duyuyor, tanık oluyoruz.

Bu süreç ta başından beri zaten sıkıntılı yaşanıyordu. Çoğu insan virüsün varlığını kabul etmiyor, meseleyi Çin’in, ABD’nin bir oyunu olduğunu düşünüyordu ilk günlerde. Ama artık o süreç geride kaldı. Virüsün varlığına inanmayan kişiler bile artık işin ciddiyetinin farkında. Ama alışılmış alışkanlıkların virüs için uygun ortamlar yaratığı gerçekliği söz konusu…Toplumsal alışkanlıklar, kişisel hijyen kuralları ve toplumun genel geçim standartı virüsün yayılma hızını etkileyen faktörler arasında.

Öte yandan coronavirüs hakkında yapılan açıklamalar, yürütülen tahminler, güya bilimsel çalışmaların çoğunun pek bir işe yaramadığı, virüsün her gün biraz daha insanları şaşırtmaya devam ettiği, el yordamıyla, karanlıkta yürüdüğü anlaşılıyordu. Bilim çevrelerince yapılan açıklamalar, tahminler virüs hakkında çok şey bilinmediği ve çoğu bilginin sağlıklı temellere dayanmadığı da ortaya çıkıyordu. Örneğin salgının görülmeye başladığı ilk günlerde,sıcakların başlamasıyla virüsün hız keseceği ifade ediliyordu.Sanırım en ilginç olanı da virüsün güneş altında çözüleceği, sıcaklıkta etkisini kaybedeceği teziydi. Buna göre güneş ışığının bol ve etkili olduğu bölgelerde virüs tümden olmasa bile, belli bir düzeye kadar yok olacağı düşünülüyordu ama bu tez de doğru çıkmadı…

Yapılan açıklamaların bilimsel olup, olmadığı, bilimsel olsa bile;  yaz mevsiminde corona virüsün en fazla görüldüğü iller sıcaklığın en yüksek olduğu iller oldu. Yapılan açıklamalara tezat bir şekilde sıcaklığın 40 derece düzeyinde ve daha yüksek seyrettiği illerde vaka sayısının olağanüstü bir şekilde artması ilginç bir dipnot olarak zihinlere kazındı.

Coronavirüsün ülkemizde ilk ortaya çıktığı, daha doğrusu dünya sağlık örgütünün virüsü pandemi ilan etmesinden sonra varlığı resmiyet kazanması sonrası peş peşe gelen önlem ve kısıtlama kararlarına paralel olarak süreç zaman zaman yönetilir oldu, bazen virüsün bulaşma hızı insanları paniğe sürükledi, ülke eve kapandı, kapatıldı.

İnsanların bu durumda ilk tepkiler duygu yüklü ve edebi, felsefi alanda oldu. İnsanların eve kapanması coronavirüs yazılarını, sosyal medya paylaşımlarını ve geleceğe dair siyasi analizlerini öne çıkardı, değişik düşünceler ifade edildi. Çok seslilik oluştu ama kafalar da iyice karıştı. Aşı çalışmaları ise hep var oldu ama bilindiği gibi aşının kendisi hala ortada yok.

Coronaya dair şiirler, türküler, stranlar söylendi, insanlığın geleceği masaya yatırıldı. Kimisi dünyanın bir kırılma yaşadığı, kimisi yeni bir süreç başladığını ifade etti.Bir yandan da küresel kısıtlamalar, sokağa çıkma yasakları, maske ve sosyal mesafe çağrıları hayatımızın bir parçası haline geldi. Ama dünyanın bir çok bölgesinde virüs yayılmasını sürdürdü, ulaşmadığı ülke kalmadı. Okullar tatil edildi, bir çok  havayolları uçuşları durdurmak zorunda kaldı, seyahat kısıtlamaları getirildi, ibadet yerleri bile kapatıldı.

Her ülke vatandaşı bu kısıtlamalardan farklı farklı etkilense de, sonuçta virüs insanları küresel bir eve kapanma süreci yaşattı ve oldukça ciddi boyutta üretim kaybına, işsizliğe ve en önemlisi can kaybına neden oldu,oluyor. Bu gün bazı kısıtlamalar büyük ölçüde kaldırıldı ama virüsün yayılma süreci sürüyor. Aşı çalışmalarında zaman zaman umut verici açıklamalar gelse de, süreç insanlığı korkutmaya, ekonomik alanda ciddi bir durgunluğa neden olduğu açık. Ekonomik çarkın pandemi sürecinden kötü etkilendiği bilinen bir gerçeklik. Bu nedenle belki de dünya genelinde yaşanan resesyon kısıtlamaların kademeli olarak kaldırılması organize edildi ve turizm mevsiminde ekonominin canlanması için bazı adımlar atıldı.

Hiçbir şey artık pandemi öncesi gibi değil.Ekonomideki resesyon durumunun daha kötüye gitmemesi için uygulanan kısıtlamaların kaldırılması,  yaz mevsiminden kaynaklı olarak özellikle kuzey yarım kürede hayata geçirildiği kuvvetle muhtemel. Küresel sermaye coronavirüse rağmen, ekonomideki döngünün dönmesini sağlamak için bir çaba içinde olduğu görülüyor. Çünkü küresel ekonomik göstergeler oldukça kaygı verici bir noktada. İşsizlik, coronavirüs nedeniyle üretim sahalarının daralması ve var olan yoksulluğun giderek hayatımızın en yakıcı tarafını oluşturuyor artık.

2019 rakamlarına göre dünya nüfusunun % 23’ü yani 1.3 milyar kişi yoksulluk sınırında yaşıyor. Bu kitlenin içinde bazılarının günlük kazancı 1 dolardan bile az. Bu insanların çoğu, çoklu yoksulluk yaşıyor ve sağlıklı bir hayat yürütemiyor. Kimisi temiz içme suyuna ulaşamıyor, kimisi yeterimce beslenemiyor. İlaca ulaşamayan, eğitim olanaklarından yararlanamayanlar da var…Yani yoksulluk sadece bir alanda değil, bir çok alanda yaşanıyor . Ve üstelik bu veriler pandemi öncesi ait. Büyük bir ihtimalle pandemi sürecinde, üretimin durduğu sektörler göz önüne alındığında artan işsizlikle birlikte yoksulların sayısının 1,5 milyara ulaştığını söylemek mümkün. 

 Bu süreçten kaynaklı olarak yaşanan küresel durgunluk/resesyon, ülkeler ve toplumlar arasında bazı siyasal krizleri de derinleştirecek ve belki de çatışma tehlikesini beraberinde getirecektir.

Türkiye’de  de durum bundan farklı değil aslında. 18 milyon kişi yoksulluk sırında, 16 milyon insan da yoksul olarak yaşıyordu pandemi öncesi. Bu gün durum 2019 yılından daha iyi değil. Çünkü bir çok insan işini, gücünü kaybetti ve hala işsiz olarak yaşamaya çalışıyor. Kesin rakamlara ulaşmak belki yıl sonunda mümkün olacak. Ama pandemi süreci yoksulluk sınırlarını genişlediği kesin.

Ana konuya dönersek, mart ayında görülen ve giderek artan vaka sayıları mayıs sonunda kontrol altına alındığı açıklanarak, kısıtlamalar kademeli olarak kaldırılmaya başlandı ve normal hayata geçilme süreci start aldı. Haziran sonunda sosyal hayatta yaşanan kısıtlamaların kaldırılması, herkeste bir nefes alma, rahatlama durumu yarattı. Günlük yaşam eski hareketliliğine kavuşmasa da, yeterince hareketlilik oluşmaya,kapanan iş yerleri tekrar açılmaya, durdurulan uçak seferleri yapılmaya başlandı. Cami ve dini  merkezlerinin  ibadete açılması, restoran ve cafelerin faaliyetlerine başlaması hayatı büyük oranda normalleştirdi ve turizm mevsimi start alarak, kıyı kentleri canlanmaya, iller arasındaki seyahatler artmaya başladı…

Tarım alanlarında, gıda üretimi yapan sektörlerde ve fabrikalarda pandemiye rağmen üretim devam ediyordu, işçiler iş başındaydı. Bu alanda kısıtlamalar daha çok merdiven altı denilen küçük atölyelerde yaşandı.  Büyük firmalar üretime devam ederken, küçük firmalar kapılarına kilit vurmak zorunda kaldı. Yani insanlar evlerine kapanırken, fabrika işçileri, tarım alanında üretim yapan çiftçiler, mevsimsiz işçiler, emekçiler ve sağlıkçılar işlerinin başındaydı.

Her ne kadar taziye, düğün ve toplu olarak bir araya gelme yasak olsa da, hayatın normalleştiği inancı insanlarda bir rehavet duygusu yarattı. Gizli taziyeler kuruldu, düğün ve mevlitler açık alanlara taşındı Bu nedenle her taziye ve toplu etkinlikler sonrası toplu vakalar tespit edildi, düğün ve mevlitlerde corona virüs yayılma hızı üçe beşe katlandı.

İnsanlar arasında, her şey yolundaymış gibi bir algı oluştu ya da oluşturuldu.  Bu algının oluşmasında  uzun süren kısıtlamaların etkisi olduğu ve kısıtlamaların insanlarda bıkkınlık yarattığı, ne olacaksa olsun düşüncesinin belirdiğini  söylemek de mümkün.

Yine mart başında virüsün en yaygın görüldüğü İstanbul’da  kısıtlamalar nedeniyle bir çok iş yeri kapandı, iç ve dış turizm durdu. Bavul ticareti adı altında faaliyet yürüten Laleli kepenk indirdi ve binlerce insan bundan dolayı işinden oldu ve memleketlerine dönme süreci yaşanmaya başlandı.  Yüzlerce seyyar satıcı, binlerce atölye işçisi, seyahat şirketinde çalışan personel işsiz kaldı. Uzak illerden para kazanmak için gelen ve işsiz kalanlar çaresiz bir şekilde doğdukları yerlere dönmeleri işin seyrini değiştirdi. İşsizler kitlesi köyüne, kasabasına döndü ve virüsü de kendisiyle birlikte taşıdı. Bu alanda kaç kişinin yer değiştirdiği verileri elimde yok ama sayı küçümsenecek bir düzeyde değil. Bir hayli kişi yer değiştirdi diyebiliriz.

Özellikle İstanbul’a yoğun göç veren Urfa, Antep, Adıyaman, Diyarbakır, Van gibi kentlere yoğun bir geri dönüş yaşandığı görüldü.  İstanbul Anadolu’ya  taşındı demek abartı gelebilir ama gerçek o ki işsiz kalan binlerce kişi evlerine,geçici de olsa memleketlerine geri döndü. Köyler, küçük kasabalar coronadan uzak bir hayat sürerken, özellikle İstanbul ve ülke dışında yaşayanların evlerine, akrabalarının yanına dönmesiyle virüs sessizce varlığını geliştirmeye başladı.

Sağlık Bakanlığı vaka sayısının azaldığını açıkladığı dönemde virüs rotasını açıklamaların tersine, nüfus hareketlerinin en yaygın olduğu illere çevirmiş, ek mesaiye başlamıştı bile.

Özellikle Antep, Urfa, Diyarbakır, Van ve çevre illerinden gelen vaka artış haberleri tehlikenin büyüdüğünü gösteriyordu. Kısıtlamalar da kalktığı için ülke genelinde çarşı pazar kalabalıklaşıyor, seyahatler artıyor, insanlar arasındaki etkileşim gelişiyordu.

Artık ne sosyal mesafe, ne de maske önlemleri yeterli olmuyordu. Virüsün yoksul semtleri, fabrika ve sanayi üretim yerlerini sevdiği de ortaya çıkıyordu böylelikle.  Özellikle doğunun sanayi kenti Antep’te işçiler arasında art arda pozitif vakalar görülmeye başlanırken, Urfa ve Diyarbakır’da aynı hızla pozitif vakalar ortaya çıkmaya başladı. Kamuoyunda özellikle taziye ve düğün sonrası vaka sayısında bir artış olduğu sık sık dile getirilse de, çalışma alanlarının, toplu yaşam merkezlerinin yeterince hijyen olmaması, lavabo ve wc’lerin hijyen standartların çok çok altında olması, sürecin kötüye doğru evirilmesini sağladı.

Sağlık örgütleri suya sabuna dokunun, dezenfekte kullanın çağrılarına rağmen fabrikalarda, toplu yaşam alanlarında hijyenden uzak bir üretim döngüsü yaşanıyordu.  Özellikle wc, mutfak ve lavabolarda, toplu taşıma araçlarında yeterince bir temizlik yapılmadığı, denetimlerin de yeterli olmadığı anlaşılıyor, görünüyor. Susuzluk, elektrik arızaları da işin cabası. Urfa, Antep,Diyarbakır ve çevre illerde maske takma ve sosyal mesafeye dikkat edilmediği de başka bir açmaz. Yaz mevsiminde virüsün hızında düşüşe neden olacağı tahminleri de tutmadı bu illerde, virüs giderek hızlı bir şekilde insanlar arasında kendine yer açmaya devam etti, etmeye de devam ediyor. Hem de en hızlı bir şekilde.

Antep, Urfa ve Diyarbakır’da pozitif vaka sayılarında çok ciddi artış Sağlık Bakanlığını kaygılandırsa da, kaygıları giderek önlemler alınmış gibi görünmüyor, sağlık kuruluşlarının kapasiteleri geliştirilmesi gerekirken, eski sistemle devam ediliyor. Mesela Harran Üniversitesi Tıp Fakültesinin pandamı ile mücadelede neden etkili olmadığı sorgulanmadı, bütün hastalar devlet hastanelerine yönlendirildi. Oysa bir üniversite neden salgın gibi ciddi olaylarda sessiz kalır? Bu güne kadar Harran Üniversitesinin konuyla ilgili bir çalışmasını duymadığımı da belirtmek istiyorum. Hiçbir sağlık çalışanını suçlamak, onların emeğini boşa çıkarma gayesinde değilim. Ölümüne çalıştıklarını biliyorum. Mesele süreci yönetme meselesidir. Üniversitelere yaklaşımım da bu temeldedir.

Bakanlık  her şeyin kontrol altında olduğunu vurgulasa da,  Urfa , Antep ve Diyarbakır’dan gelen  haberler ve yaşanılanlara bakılırsa, özellikle Urfa’da sağlık kurumlarında yer kalmadığı, testleri pozitif olan hastaların evlere gönderildiği, yoğun bakım ünitelerinin tümden dolduğu, çok ağır vakalar dışında kimsenin hastanelere alınmadığı gözleniyor, söyleniyor. Bizzat yaşadığım, tanık olduğun bir çok vaka söylenenleri doğrular nitelikte. Bir süre öncesine kadar her gün Urfa ve ilçelerinden gelen karantina haberleri de söylenenleri doğrular nitelikte. Çalışanların verdiği bilgiler de söylenenlere paralel…Bahsedilen illerin Tabip Odalarının açıklamaları da vaka sayısının hızla artığı ve yeterli önlemlerin hayata geçirilmediğine yönelik.

Bu normal bir süreç mi?

Bilmiyorum, pandemi süreçleri sorunlu ve sıkıntılı süreçler. Ezbere konuşmak istemiyorum. Ortada oldukça ciddi rakamlar var ve vaka sayısı giderek artıyor. Tek bildiğim bu. Bu bilgi de az buz bir şey değil. Vakalar artıyor.

Tanık olduğum, duyduğum ve yaşadığım olaylardan dolayı zihnimde oluşan tablo hiç de iç açıcı değil. Sağlık sistemi özellikle Urfa’da çökmek üzere. Vaka sayısı arttıkça aksaklıklar gün yüzüne çıkıyor, hastanelerde yatak sayısının nüfusa göre çok  yetersiz , personel sayısını az olduğu açık. Vaka sayısında olağanüstü bir artışa rağmen, halen neden bir sahra hastanesi kurulmadığı açıklanmıyor.

Öte yandan pozitif vakalarının giderek artması insanlarda ciddi bir tedirginlik yaratmış durumda. Her an, her şey olabilir bir hava yaşanıyor. Geniş aile kültürü ve feodal ilişkiler de vaka sayısının artmasına neden olur.

Yani süreç düşünülenden daha vahim bir noktada. Gerekli hijyenik ortam yok ve insanlar çok iç içe. Su ve elektrik kesintileri de Urfa için oldukça can sıkıcı ve sıcaklarda bunaltıcı bir etki yapıyor. Çünkü Urfa ‘da sıcaklık yaz boyunca 40 derecenin üzerinde seyreder. Bu koşullarda pandamı ile mücadele etmek olağanüstü bir gayret gerektiriyor. Vatandaşların pandamı ile mücadele etmesine destek olmak, daha büyük acılara neden olmadan, ek önlemler almanın zamanı geldi, hatta gecikti bile denilebilinir.

İki karşıtlık arasında sıkışan bir gökyüzü…

Kıyıya uzak coğrafyanın insanı için deniz hep bir hayaldir. Uzak, ulaşılmaz ve esrarengiz bir hayal. Hep ulaşılmaya çalışılan, ama hiçbir zaman ulaşılmayan bir rüya gibidir.

Düşünemediğin kadar bir su kütlesi ve gün yirmi dört saat suyun dövdüğü bir kıyı ve dalgalardan oluşan bir melodi. Zaman zaman süt liman, zaman zaman çıldırasıya bir homurdanma.

Deniz bir mıknatıs gibi hayatı çeken ama bir çöl gibi insanı yakan, yıkan bambaşka bir dünya, kendine has, kendi başına buyruk.

 Biraz tuzlu, belki kıpkızıl  bir akşam ve insana sonsuzluk hissiyatı veren bir gökyüzü ile yek vücut olunca bir seramcam.

Bir çöl gibi sonsuzlukta kızıllaşan ve iki zıt öğeyi birleştiren şiirsel bir tablo gibidir. Renklerin renk değiştirdiği, mavinin kızıllaştığı ve çöl rüzgarlarının suyu yalayıp, kıyıya ulaştığı bir derya.   

Deniz ve çöl.

Zıtlığın en tepe noktası ve ayrık iki dünya.

deniz Şeyhmus Çakırtaş (2).jpg
Foto:Şeyhmus Çakırtaş

 İki karşıt coğrafik öğe şaşkın ifadelerde yan yana gelir ve kimi zaman birleşir.

Kıyıda yaşayanlar çölü, çölde yaşayanlar denizi olağanüstü ama yaşanmaz bilir.

Oysa her ikisinin de düşüncesi eksik ve temelsizdir. Denizin kendine göre olağanüstü bir güzelliği ama zorlu tarafı varken, çöl uçsuz bucaksız kum tepelerinde olağanüstü bir yaşamı barındırır.

Deniz engin, uçsuz bucaksız su kütlesiyle şeffaf bir yaşamı, çöl ise altın sarısı kumdan  kapalı bir yaşamı barındırır.Issızdır, kilometrelerce tek bir ağaç bile bulunmaz. Deniz gibidir yani. Tek bir ağaç, denizde sığınacak bir ada misali, değerlidir.

deniz Şeyhmus Çakırtaş (8).jpg
Foto:Şeyhmus Çakırtaş

Neyse ki ben deniz ile çöl coğrafyasının arasında, yeryüzün “Bereketli Hilal” denilen Mezopotamayayım.

Denize de yabancıyım, çöle de.Ne uzak, ne yakın. Denizin esintisinden yoksun, çölün yalnızlığından ırak.

Ben Fırat ve Dicle’nin nazlı seher yellerinde saklı dağ havasının coğrafyasıyım. Tatlı su kültürünün, kadim geçmişin döl yatağında bir sıkışmışlık coğrafyasında denizin maviliğini seven ama çölün altın sarısı rengini de hayatından silmeyen bir kara parçası.

Pixabay

Bir sentezin ürünüyüm. Bir elim güneşin doğduğu, yükseldiği doğuda, diğer elim batının deniz kokan rüzgarında. Bir sentezim ben.

Doğu ile Batı’nın sentezi.

Bu nedenle hangi yön ve hangi yeryüzü şekline yolculuk yaparsam yapayım, önce seslere kulak kabartır, sesini dinlerim kültürlerin, inanç ve duyguların.

çöl Pixabay (3).jpg
Pixabay

Çöl derin bir sessizlik barındırır. İnsanda yalnızlık hissi uyandıran, korkunç bir sessizlik.

Deniz ise dalga sesidir. Geceyi parçalayan, insanda duygu depreşmesi yaratan bir sestir.

Biri sessizlik içinde yaşamı ilmik ilmik örer, diğeri büyük bir gürültüyü romantik bir melodiye dönüştürür.

deniz Pixabay (2).jpg

Deniz dalganın sesinde, bütün çağların cazibesidir. Çöl ise derin bir sessizlik ve kadim bir dinginlik, göç ve güç odaklarının savaş alanıdır.

Deniz sesini dinletir,çöl ise sessizliğinde kaybeder insanı. Dalgalar bazen usulca, bazen deli dolu bir güçle kıyıya ulaşır. Usulca gelip, usulca giden dalgalar dinginliğin ifadesiyse, çöl derin sessizliğin simgesidir.

deniz Şeyhmus Çakırtaş (7).jpg
Şeyhmus Çakırtaş

Kahverengi ve som sarı bir rengin içinden gelip, deniz mavisinde umuda kürek çekmek, şiirler okumak dalgaların sesinde, görmek deryayı balıklarla birlikte ve yağmurda sırılsıklam olmak ve yeniden som sarı rengin uçsuz bucaksız sonsuzluğuna, sessizliğine dönebilmek belki de en büyük bahtiyarlıktır.

Hem denizi kucaklamak, hem de çölün olağanüstü sessizliğinde kaybolmaktır.

Mesele budur işte.

deniz Pixabay (3).jpg
Pixabay

Kültürler, inançlar, farklılıklar ve insana dair ne varsa kucaklamak ve hissetmektir kalbi duygularla..

Dicle ve Fırat’ın ışıltılı tarihini görebilmek ve denizle çölün aynı sonsuzluğa sahip olduğunu bilebilmektir…

Mesele budur…

Mesele insan kalabilmektir.

Şimdi gözlerim kapalı seyre dalıyorum çölün sessizliğini, deniz dalgalarında kıyıya ulaşan melodileri.

çöl Pixabay (1).jpg
Pixabay

Seyre dalıyorum, gökyüzünün kızıllığının denize yansımasını, seyre dalıyorum çöllerde bulunan kum dağlarına düşen güneşin son ışıklarını.

Ne denizin çölden üstün yanı var, ne çölün denizden geri yanı. Her bir coğrafya kendine has ve kendi güzelliğinde yanar, parıldar…

Mesele görebilmekte…

Müjde! Banka kuyruğu olunca Corona etkisiz eleman!!!

Tuhaf zamanların,tuhaf kuyrukları hayatın gerçekliği olmaya devam ediyor.. Coranavirüs yüksek düzeyde bulaşıcı özelliği kazanmasına rağmen, mesele banka, hastane, ibadet, spor kuyrukları azalmadığı gibi eski kalabalığını koruyor. Bu gün Antep’in en kalabalık caddelerinde insanlar banka kuyruğunda corana bulaşacağı anı beklediler adeta. Sanırım banka kuyruğunda Corona etkisiz kalıyor!!!

Antep sokakları kendi havasında ve bulaşma riski giderek artmasına rağmen hayat olağan seyrinde devam ediyor . Vaka sayılarında ise artış Türkiye ortalamasının üzerinde… Bu bir şey ifade ediyor mu bilmiyorum.

Hayat bir ömür çalışmaktır.

Hayat bir ömür çalışmaktır. Hele yoksul ve vasıfsız bir insansan ayakta kalmak için ölümüne bir yaşam seni bekler, çalışmak, çalışmak zorundasın. Ne pandemi, ne sıcak , ne de yasak. Hiç biri seni durduramaz. İki kilo soğan, üç maydanoz ve az biraz kabak. Bütün dükkan bu. Üç tekerlekli bir arabanın üstünde satılığa çıkarılan yeşillik. Tümünü toplasan 100 TL etmez. Artık gerisini siz düşünün.

Bir yürek işçisi: A.Hicri İzgören

Şair ve yazar. 1950, Siverek doğumlu. İlk ve ortaokulu Siverek’te tamamladı. Diyarbakır Ziya Gökalp Lisesi (1972), Diyarbakır Eğitim Enstitüsü Sosyal Bilgiler Bölümü mezunu. Millî Emlak Müdürlüğünde memurluk yaptı (1976-79). Daha sonra öğretmenliğe geçti. İlk kitabı Acıyla Diri’den dolayı 1981 yılında Diyarbakır’da gözaltına alındı. Ardından Kırşehir’e sürgün edildi. 1999 yılında emekliye ayrıldıktan sonra da, çalışmalarını, hayatının büyük bölümünü -halen yaşadığı- Diyarbakır’da sürdürdü. Türkiye Yazarlar Sendikası, Edebiyatçılar Derneği ve PEN üyesidir.

Şiirlerini 1980 yılından itibaren Türkiye Yazıları, Yeni Olgu, Sanat Edebiyat 81, Yaba, Oluşum, Yarın, Parantez (Almanya), Sanat Rehberi, Varlık, Karşı Edebiyat, Kıyı, Dönemeç, Yazıt, Bakış, Çevren (Yugoslavya), İletişim (Almanya), Evrensel Kültür, Nudem (İsveç), Ayrım, Amida, Mavi Derinlik, Poetikus, Mısralık (Kıbrıs), Eylül, Homeros, Türkü (Hollanda), Tan (Yugoslavya), Kedi, Yaratım, Yeni Biçem, Agora dergilerinde yayımladı. Yeni Ülke, Özgür Bakış, Demokrasi, Yeni Gündem gazetelerinde köşe yazarlığı yaptı. Ürünleriyle “İnsan Hakları-Ekmek Barış Özgürlük” Şiir Birincilik Ödülünü (1989), İsveç Hümanist Enternasyonal (Efos Universal Culture House) Şiir İkincilik Ödülünü (1992), Suç Duyurusu adlı eseriyle Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülünü (1999) aldı.

 “A. Hicri İzgören, yaşanılan dünyanın her durumunu şiirine yansıttı. Şiirlerinde duygusallıkla katılık, eleştiriyle hoşgörü, öfke ile dinginlik birbirini dengeler.” (Eray Canberk)

A. Hicri İzgören, 1980 sonrası şiirimizde, arayışlarını tamamlamış olarak giren, yaralanmış ve kanlı bir coğrafyadan, şiddet içeriği yoğun sözcüklerle, insanlık sevgisi ve onuru yanlısı, olgun, imgeleri ve söyleyişi özgün, izlekleri sürükleyici, akıcı şiirler yazdı.” (Tuğrul Asi Balkar)

“Hicri İzgören’in Suç Duyurusu adlı kitabını okurken ben de şiirin kalbine dokundum. Şiirin saydam kalbine. Hicri İzgören yüksek sesle okunabilen bir şiir yazıyor. Lirik, özgün bir şiir. Yaşadığı coğrafyanın hüzünlü dokusu şiirine sinmiş.” (Betül Tarıman)

“İzgören’in şiirine doğal olarak sinen, Doğu’yu çağrıştıran imgeler, Doğu’yu söyleyen imgelerin, en büyük ve en doğal nedeni Doğulu (Siverekli) oluşundan kaynaklanmaktadır.” (Metin Fındıkçı)

Hicri İzgören, ilk kitabının yayınlandığı 1981’den bu yana,hemen hiçbir edebiyat çevresine dahil olmadan,her oluşumu,her kuşağı belli bir mesafeden izleyerek oluşturdu şiirlerini. Merkezde olmanın,iktidar ilişkilerinde bulunmanın bir şairde yaratacağı tahribatın farkındalığı mı bu? Yoksa şiiri ile kendisi arasına girecek olan ne varsa dışta bırakma çabası mı? Galiba bunların hepsi.Hem kendisi hem şiiri böylece temiz kaldı.Bunu Hicri’nin kişilik özelliği kadar ilişkilerindeki seçiciliğe bağlamak mümkün..Olaylar,duyumlar,görünümler karşısında kendini korumanın refleksi,gardını almış bir şair olarak görünmesine yol açıyor  belki. Özgürlüğü, eşitliği,adaleti ve bireysel vicdanı yaralayan toplumsal yaşamın ağrıları, kanamaları görülür yazdıklarında.En bireysel olandaki toplumsallığı; toplumsal olanda da bireyselliğin  devinimini duyumsatıyor. Felsefi dokusu olan bir şiirdir onun şiiri…” (Ahmet Telli)

ESERLERİ

ŞİİR: Acıyla Diri (1981), Sessizliğin Sağnağı (1984), Verilmiş Sözdür (1987), Bedeli Ödenmiştir (1992), Ve Öteki (İlk dört kitabından seçmeler, 1998), Suç Duyurusu (1999), Bebaran (Yağmursuz. Kürtçe çeviri – seçmeler, 2007), Zaman Ayarlı (2012).

DENEME:Sanat ve Hayat (2013),  Adres-Siz Mektuplar (2013).

HAKKINDA: Erhan Tığlı / Sessizliğin Sağnağı (Günümüzde Kitaplar, Şubat 1984), Metin Turan / Şiirin Anlattığı (Erdem dergisi, Mart 1990), Ethem Baymak / Çevren dergisi (sayı: 71), Veysel Öngören / Anahtar Sözcük Paylaşmaktır (Demokrasi gazetesi, 3.3.1996), Mustafa Durak / Suskun Şiiri Üzerine (Yeni Biçem, Ağustos 1996), Sabit Kemal Bayıldıran / Edebiyatımızda Şiirler (Varlık, Ağustos 2000), Betül Tarıman / Uzun Bir Çığlıktır Şiir (Cumhuriyet Kitap, 25.11.1999), Mahmut Temizyürek / Suç Duyurusu (Virgül, Ocak 2000), Metin Fındıkçı / Suç Duyurusu (Cumhuriyet Kitap, 31.8.2000), Damar  Dergisi – Hicri İzgören Dosyası (Haziran 2007), Sennur Sezer / Hicri İzgören’e Mektup (Evrensel Gazetesi, 6 Haziran 2012), Sennur Sezer / Hicri İzgören’e Mektup (Evrensel Gazetesi, 6 Haziran 2012), Önder Elaldı / Düş Kurun Ezberi Bozun (Gündem Gazetesi, 17.05.2013), Ahmet Telli / Hicri İzgören Şiiri (Damar Dergisi, Sayı 195), Sezai Sarıoğlu / Şiirin Amedli Hicri Takvimi (Yaratım – Ötekisiz Dergisi, Sayı: 1, 2013), İhsan Işık / TEKAA (2006) – Diyarbakır Ansiklopedisi (2013), Kendisinden alınan bilgiler (2014), Necmiye Alpay / Beklediler Gitmedik (Milliyet Kitap,1.1 2014).

Düşlerimi kanatıyor her gece
Dudaklarında donmuş gülümsemesi
O muhacir evde asılı duruyor hâlâ
Yitirilmiş bir arkadaş sureti

Anılar mı yakın bana acı mıdır en eski
Bir sağnak yıkasa yaralarımı belki
Yumuşayacak gecenin mimikleri ağrılarım dinecek
Ya da korunak olacak karanlığın kendisi

Hava su ve toprak kirlendi artık
Tuz ve ekmeğe karışıyor yüksek gerilim
Yeryüzünün bütün koordinatları
Barınacak bir yer arıyor
Haritadan silindi yüreğimin meskûn yerleri
Her gün kütüklerden aşklar düşüyor hayat
Artık ‘ölü sayısı…’ belirliyor gündemi

Kaynakça: https://www.antoloji.com/orda-bir-koy-yok-uzakta-siiri/

https://www.biyografya.com/biyografi/30

Gün dönerken ben.

Fotoğraf benim için bir terapi gibi. Sıkıldığında kendimi sokaklara atar, gözüme ilişen zıt içerikli renkleri, görüntüleri fotoğraflarım. Tek kıstasım hayatın zıtlık kuralına göre kompozisyonun oluşmasıdır. Özellikle ışık ve ters ışık fotoğraf için bulunmaz bir ortam yaratır. Hele bir de ortada zıtlığı destekleyen gölgeler, yansımalar ve eşyalar varsa, fotoğraf harika olur.

Kah bakarsın Adıyaman’da bir emekçisinin sarı sıcakta, içeceği suyun bakır tasında objektifim sabitlenir, bir bakarsın gün sonunda. Belki Antep’in eski hamamlarında, zihinde kalan Antep’in Hamamları adlı türküde renkler ölümsüzleşir. Sonra hayat denilen muammanın ortasında mısır satan gençler kadrajıma girer. Mısırlar güzel, iştah kabartır ama gdo mısırın de tadını bozmuş olduğunu bir dost uyarırken, gün akşama dönüyor. Ve ben corana belasına rağmen, sokaklarda zıtlığın peşinde koşturup, duruyorum. Adana’da çiçeklenen bir tarla kenarında ya da bir köy sofrasında soluklanmak ve dostlarla zamanı kadrajımda dondurmak. Son bir kaç gün içinde spontane çektiğim bir kaç kare…