Siyah beyaz fotoğrafın gücü

Yıllardır fotoğraf çekiyorum ve fotoğrafın olağanüstü gücüne de inanıyorum.Hele siyah beyaz fotoğraf bende apayrı bir etki yaratıyor. Çünkü geçmiş bende hep siyah beyaz görünüyor.

Fotoğraf Cuma Nacitarhan aile albümünden izin alınarak yayına verilmiştir. izin için İmkanNacitarhan’a tşkler. 1954 Siverek

Siyah beyaz.

Hayat siyah beyaz da güzeldir. Yeter ki onurluca olsun. Kuru bir ekmek, sıcak bir tebessüm ve insanı özgürlüğe, ışığa götürecek bir yürek en büyük zenginliktir.

Zengin olun.

Yüreğinizde ki zenginliği ortaya çıkarın. Parasal zenginliğin önemi büyüktür ama hükmü ne zamana kadardır bilinmez.

Bu nedenle yürekte ki zenginliği ortaya çıkarın.

Tohumu ekebilen var mı?

Bir zamanlar Çin’de bir adam o kadar aç ve bitkin düşmüştü ki, dayanamayıp bir armut çaldı..
Adamı yakalayıp cezalandırılmak üzere İmparator’un karşısına çıkardılar. Hırsız İmparator’u görünce ona şöyle dedi;
“Değerli efendim, çok açtım,
dayanamadım çaldım ve yedim. Beni affetmeniz için yalvarıyorum. Eğer affedersiniz size paha biçilemez bir armağanım olacak..”

İmparator dudak büker;
“Senin gibi birinde paha biçilemez ne olabilir ki?”

Hırsız, avucunun içindeki armut çekirdeğini uzatır ve;
“Bu çekirdeği ekerseniz bir gün içinde altın meyveler veren bir ağacın yeşerdiğini göreceksiniz..”

İmparator kahkaha atarak;
“Ek o zaman, altın meyveleri görünce affederim seni..” dedi.

Yoksul adam;
“Haşmetlim bu tohumu ben ekemem çünkü ben bir hırsızım..
Bu tohumu ancak, ömründe hiç
çalmamış, başkalarına hiç haksızlık yapmamış, yalan söylememiş biri ekebilir. Tohum o zaman gücünü gösterir, aksi takdirde onu ekeni zehirler, tarif edilemez acılarla öldürür. Sultanım, bu tohumu ancak siz ekebilirsiniz..”

İmparator irkildi, suratını astı, bir süre düşündü, sonra hırçın bir sesle;
“Ben imparator’um bahçıvan değil, o tohumu vezire ver eksin de altın meyveleri görelim.” dedi..

Yoksul adam, tohumu vezire uzatınca vezir telâşe içersinde İmparator’a dönüp itiraz etti.
“Ben ekim biçim işlerinde çok beceriksizim efendim, sihirli tohumu ziyan ederim. Bence bu tohumu hazinadar başı eksin..”

Hazinadar başı da hemen bir bahane buldu ve bu görevi başkasına devretti.

Bir bir orada bulunan herkes sudan sebeplerle tohum ekme görevinden kaçındılar..

Sonra İmparator, doğan sessizliğin içerisinde bir süre düşündü. Başı önünde vezire, hazinadara ve bütün görevlilere dik dik baktı ve;

“Hadi bakalım bu hırsız bahçıvana tohumun nasıl altın meyve verdiğini hep birlikte gösterip sevindirelim.” dedi.
Cebinden bir altın çıkarıp yoksul adamın tutması için attı.

Herkesin ceplerinden sessiz sedasız birer altın çıkarıp adama vermesini izledi..

Sonra da gülerek;
“Bas git buradan be adam, bugünlük bu ders hepimize yeter.” dedi..

.
Ortalığın toz duman olduğu şu günlerde tohumu ekecek temiz kimse var mı dersiniz??
(Alıntı)

Kadim zamanların izi: Deq

Kadim zamanlardan kalma dövme geleneğinin geçmişi insanlık tarihi kadar eski olduğu tahmin ediliyor. İlk defa kimler tarafından, ne zaman yapıldığı belli olmasa da,  binlerce yıllık bir geçmişe sahip olduğunu  söylemek mümkün.  Kürtlerin deq, Arapların  wesm, Aprupalıların Tattoo dediği eski usul dövmenin en büyük özelliği bir ömür kalıcı olması. En silimez mürekepten, en etkili boyadan daha etkili ve asla silinmeyen bir özelliğie sahip. Bir kez yapıldığında, bir daha silmek, yok etmek mümkün olmuyor.

1991 yılında Avusturya-İtalya sınırında bulunan Alplerde buzullar arasında sıkışıp kalan, adına buz adam denilen ve 5 bin yıl önce avcılık yaptığı sırada öldüğü düşünülen kişinin bedeninde çok sayıda dövme olduğu tespit edilmiş.Yine Antik Mısırlılarda da bu geleneğin sürdüğü, çok sayıda kişinin dövme yaptırdığı, o dömenden kalmış mumyalardan anlaşılıyor. Antik Yunan’da, Roma’da dövme olduğu tarihi belgelerden anlaşılıyor.

Bu kadim geleneğinin yaşatıcıları giderek azalsa da, Mezopotamya coğrafyasında  yüzünde, elinde, kolunda deq yani dövme görmek her zaman mümkün. Özellikle 50 yaş üzeri kadın ve erkeklerde raslanılan deq daha çok kadınlar tarafından tercih edildiği görülüyor. Deq geleneğinin Afrika kökenli olma ihtimali olsa da, binlerce yıldır Mezopotamya’da yaşayan her milletten  insan,  vucudunun değişik bölgelerine dövme yaptırmış.

Deq tam olarak hangi amaç çerçevesinde yapıldığı anlaşılmasa da günümüze ulaşan bilgilere göre en eski çağlarda insanların sağlık amacıyla dövme yaptırdıkları anlaşılıyor. Bir tür tılsım ya da bir aidiet işareti gelen bedendeki işaretler,  her toplumun ihtiyacına göre insan  varlığını yaşatmış ve bir çok hastalığa şifa gelir diye  yapılmış. Tılsım, nazar ve güzelleşmek amacıyla yapılan dövmeler, aynı zamanda bir soy işareti olarak da kullanılmış. Yıllarca dövme bir tanınma, tanıtma aracı olarak insan bedeninde varlığını korumuş.  Romalılar esir ve kölelerin alınlarına dövme yaparak, her yerde tanınmalarını sağlıyorlardı. Mezopotamya’da her kabile, her topluluk, aşiret kendine has bir işaret kullanmış olduğu yapılan dövmelerden anlaşılıyor.Süryanilerin, Ezidiler, Müslümanlar her toplum kendi kültür ve inancına göre dövme şekilleri oluşturmuş olduğu anlaşılıyor.  Dövmelerde doğurganlığı artıran işaretler mi desen, kahramanlığı ifade eden şekiller mi desen, bütün motifler belli bir anlam yüklenerek bedenlere işlenmiş. Her inanç, her etnik yapı, her kültür kendine göre bir anlam biçmiş ve deqın asırlarca varlığını sürdürmesini sağlamış.

İnsan bedenine işlenen bu işaretlerin ömür boyu silinmeden kalması da bambaşka bir anlam ifade ediyor. İnsan vucuduna işlediği şekillerden bir daha kurtulamıyor, bir ömür taşımak zorunda kalınıyor. Bir nevi künye. Acıyla, kapkara isle yoğrulan, anne sütüyle beslenen ve iğne ucuyla bedene  kazınan bir künye.  İnsanın uzvu gibi kendisinde yaşayan olağanüstü bir künye.

Rahmetli annemin iki kaşının arasında ki kalan boşlukta beli belirsiz bir dövmesi vardı. Deq derdik biz. Hikayesini defa kez sorsakta pek anlatmazdı annem. Çünkü yaptığının ertesi gün pişman olmuş ama artık iş işten geçtiği için bir ömür dövmesiyle yaşamak zorunda kalmıştı.

Birkaç kez üstelensem de hikayeyi anlatmayıp, “Ne yapacaksın deqımı. Öylesine yaptırdım işte.” derdi hep.

Aradan zaman geçti, ben deq hikayesini unuttum ama annem unutmamış olacak ki, bir gün sanırım hiç bahsi geçmediği halde, kendi kendine hikayeyi anlatmaya başladı.

“Henüz 8-10 yaşlarındaydım. Zaman zaman köyümüze buğday, un, yumurta dilenmek amacıyla  göçebe hayatı yaşayan, bizim Qeraçi dediğimiz kadınlar gelirdi. O günde bir kaçı eşya toplamak için  erkenden köye geldiler. Bir süre ev ev dolaştılar, sonra da içlerinden bir ikisi dövme yapmak için evimizin dış duvarının dibine oturdular. Hemen etrafını çocuklar, genç kızlar birikti ,birkaç dakika içinde bir iki kişinin eline, alnına deq yapmaya başladı.

Ben de keraci kadınları izlemek üzere  evden çıktım. Eli öylesine çabuk işliyordu ki, hepimiz şaşkın şaşkın bakıyorduk. Benim hiç niyetim yokken, oturdum kadının karşısına.

Ne ben konuştum, ne de o bir şey sordu. Başladı elindeki iğneyle alnımın ortasında bir şeyler yapmaya. Canım acısa da, gıkım çıkmadı. Kadın ise işini büyük bir ustalıkla anne sütüne karıştırdığı  isli karışımı,  iğneyle anlıma aktardı. İğneyi bir simsiyah merhem gibi olmuş karışıma, bir alnımın ortasına batırıp, işini birkaç  dakikada bitirdi.

Böylelikle benim de bir dövmem olmuştu.

Ben o gün yüzümdeki yaramı saklaya saklaya evde dolandım. Biraz acısa da, dayanılacak düzeydeydi. Annem biraz homurdandı ama bir şey söylemedi.

İki gün sonra yara işileşti. Ben deqı unuttum. Bu gün kü gibi evimizde bir aynamız da yoktu. Annem pek bir şey söylemedi. Ama babam gördüğünde kızdı tabii.

Ben babamın kızmasından sonra defalarca yıkadım, zamanla çıkacağına inandım. Hatta söyleyebiliirim ki günde on defa yüzümü yıkadım bu nedenle.

Alnımın ortasında bir ters çatal (ters v) işareti yapılmıştı. Ne anlama geldiğini de bilmiyordum.  Her şey değişti ama dövmem değişmedi. Bir ömür benimle yaşadı.”

Annem 72 yıl boyunca alnında deqiyla yaşadı ve dövmesini mezara kadar götürdü. Araştırsam da ne anlama geldiğini çözemedim. Başka yaşlı kadınların alında da aynı işareti gördüm ama anlamını söyleyen olmadı.

Dövme nasıl yapılır?

Kalıcı dövme yapmanın bir takım yolları olsa da, Mezopotamya’da tek bir yöntem kullanılıyor. Genellikle kadınların yaptığı dövme için anne sütü, hatta kız çocuğu doğuran lahusa kadının sütünün olması tercih ediliyor. Bunun da mitolojik bir kökene sahip olduğu söyleniyor.   Ateşte uzun süre kalmış kazanın isi kazınarak, sütle bir karışım elde ediliyor.Elde edilen karışım bildiğimiz basit iğnesinin yardımıyla derinin altına mikron mikron itiliyor, iğneyle dövülüyor.

Dövme yapılan yerde derin olmayan bir yara açılıyor, bir iki günde kabuk bağlayarak iyileşiyor ve derinin altına sızan karışım  yeşilimsi bir renk alarak,  ömür boyu silinmez bir iz olarak kalıyor.

Bir yalnızlık öyküsü.

Bir Manastırın Kadim Taşı: Bahê

Bahê’yi ilk defa 26 yıl önce kasvetli Deyrul Zafaran Manastırı’nın taş döşemeli avlusuna ilk girdiğimde, hemen kapıya yakın bir köşede  görmüştüm. Kocaman avluda ilk göze çarpan Bahê’nin donuk, düşünceli yüzüydü. Kapıya yakın bir köşede oturan, zaman zaman  tahta sandalyeden kalkıp, kapıya yönelen Bahê’yi daha dünmüş  gibi hatırlıyorum.  İlk anda Bahê’nin manastırda yaşayan  birisi olduğunu düşünerek, bakıp geçmiştim.

O gün geçmiş zamanlarının kadim izlerini taşıyan Deyr ül Zafaran Manastırının bölümlerini büyük bir hayranlıkla dolaşmış, en eski Güneş Tapınağını ziyaret etmiş, kilisede bulunan ibadet salonunda Suryani inancının kadim sesini duymuş olarak manastırdan ayrılmıştık.

Biz ayrılırken Bahê arkamızdan bakmış, boynu bükük bir şekilde tahta sandalyesinde derin düşüncelere yelken açmaya devam etmişti.

Sonraki yıllarda birkaç kez daha manastıra ziyarete gittim.

Her seferinde Bahê, ya köşesinde oturuyor ya da kapıda gelen ziyaretçileri karşılıyordu. 

Kimdi, neyin nesiydi bilmiyordum.

Ta ki o dönemde Deyr ül Zafaran’da baş rahip Gabriel ’den Bahê’nin hikayesini, ayak üstü de olsa dinleyene kadar herhangi bir bilgi sahibi değildim. Deyrul Zafaran’la adeta özdeşleşen ve manastırın ruhani ortamının bir parçası olan Bahê  yıllardır burada yaşayan birisiydi.

Çok dergah gezen, cami ve kilise ziyaret eden birisi olarak, bazı insanların kendilerini bu tür mekanlara adadığını, uzun bir zaman bağlı olduğu cemaatin içinde kaldığını az çok biliyordum. Ama Bahê çok  farklıydı; yaşamı,acısı, özlemi benzersiz ve oldukça iç burkutucuydu. O ne bir ermişti, ne de Kilisenin bir rahibi. O bir başına altı yaşında koca bir adamdı.

Bir süre sonra merakım depreşse de, Bahê ile  hiç konuşmadım. Ya benim fazla zamanım olmadı ya da  Bahê hiç konuşmadı. Çevresinden bilgiler derledim, hikayesine ulaştım. Notlarıma dahil ettim. Belki bir gün hikayesinin derinliklerine ulaşırım umuduyla zihnimin koridorlarında sakladım.

Aradan yıllar geçti.

Ben Bahê’yi unutmadım desem de, zaman acımasızca geçerek, hikayeyi zihnimde küllendirmiş, unutulmaya yüz tutmuştu. Zihnimde uykuya dalan hikaye, Bahê’nin  2014 yılında hayata 76 yaşında veda etmesiyle tekrar uyandı.

Aslında ben  geç kalmış, hikayesini  kaleme almadan Bahê  sonsuzluk uykusuna dalmıştı. Kendisi hayata veda etse de hikayesi Deyrul Zafaran’ın koridorlarında, binlerce yıllık Güneş Mabedinde yaşıyordu.Araya yıllar girse  de yaşadıklarını kaleme almak, hikayesini yazmak  her zaman mümkündü.

Çünkü  Bahê, dünyanın en çocuk insanı olarak tam 79 yıl ömür sürdü ve 70 yıl boyunca annesini bekledi. Manastırın devasa kapısı sabah erken saatlerde her açıldığında Bahê kapının eşiğinden  yola baktı, gelenler arasında annesini aradı. Akşam olunca boynunu büker, ertesi gün açılacak kapının zamanını gözeterek, uykuya dalmaya çalıştı.

Asıl adı İbrahim olan Bahê 1928 yılında Mardin’de yoksul bir Süryani ailenin çocuğu olarak dünyaya gözlerini açtı. Anne Vedia evde dokuma işleri , Babası Hanna ise Tren İstasyonunda hamallık yaparak geçimini sağlamaya çalışıyorlardı. Üç çocuklu aile yeni çocuklarına İbrahim adını koydular. Anne Vedia oğluna verdikleri İbrahim isminin  yanında kısaca Bahê demeye başladı.

Herkes mutluydu Bahê’nin hayatlarına katılmasına. Baba hamallık yapsa da, bir can daha çoğalmalarına sevinmiş, hayata daha bir bağlanmıştı.

Ta ki Bahe iki yaşında gelene kadar her şey normal seyrinde gitti. O gün yaşanılanlar başta Bahê’nin olmak üzere tüm ailenin kaderini değiştirdi.

Bahê, henüz iki ya da üç yaşlarındayken,  anne Vadia eski Mardin Evlerinin   avlusunda bulunan kuyunun başında uyusun diye onu bırakıp, günlük işlerine baktı. Taş evin bölümlerinde ev işlerini yürüten anne  kısa bir süre sonra oğlunun çığlıklarıyla sarsıldı. İlk anda aklına gelen akrep ya da yılan sokması oldu.   Vadia iç parçalayıcı çığlığa avluya fırladığında, evlerinde bulunan horozun Bahê’nin yüzünü acımasızca parçalamaya çalıştığını; ağzını, gözünü rastgele gagasıyla yaraladığını, zavallı Bahê’nin de can havliyle çığlık attığını gördü.Vadia bir hışımla horozu uzaklaştırsa da, iş işten geçmişti.

Bahê uzun süren iç çekmelerden sonra donuklaştı. Etrafa boş gözlerle bakmaya, acısını bile hissetmemeye başladı.  Hiçbir zaman izleri kaybolmayacak  , yüzünde ve  ruhunda kapanmaz yaralar açılmıştı.

O artık eski Bahe olmadı.  O eski güzel çocuk gitti, daha donuk, kabuslar gören, her şeyden tırsan bir çocuk oldu.Yaşıtlarına göre daha ağır öğreniyor, herkesin konuştuğu Süryanice’yi bile öğrenemiyor, annesinin konuştuğu Arapçayla kendini zor bela ifade ediyordu.

 Bahê için zor günler başlamıştı. Anlama güçlüğü çekiyor, Süryanice anlamıyor, yaşıtlarına göre çok gerilerden hayatı takip ediyordu.

Saf, her zaman çocuk kalacak olan Bahê ailesinin yanında dünyaya donuk bakarken, bu kez babası  Hanna yük taşırken, kalp krizi geçirerek hayata veda etti.  Bahê bu ani gidişin ayırtına varmadı, bir anlam vermedi.

Herkes ağlasa, dövünse de o babasının öldüğünü kavrayamadı. Aniden yaşanan bir gidişe bir anlam veremedi.

Aile olarak zaten yoksuldular, gelirleri hayatlarını yürütmeye yetmiyordu. Baba Hanna da ölünce, iyice fakirleştiler. Sığınabilecekleri kimse yoktu, anne Vadia’nin da kazanacağı para  ev geçindirmeye yetmiyor, mutfak masraflarını bile çıkaramıyordu.

Bu süreçte Deyrul Zafaran Manastırı’na  gidip gelmeye, geçim derdine çare bulma çabası içine girdi. Nereye gitse, bütün kapılar üzerine kapandı, umutsuzca evine döndü. Dokuma işi de eskisi gibi para getirmediği gibi dünya yeni bir sarsıntıya hazırlanıyor, ikinci büyük savaş kapıyı çalıyordu.

Anne Vadia elleri kolları bağlı bir şekilde çareler arasa da, yoksulluğun çemberini kıramadı ve Suriye’deki babasın evine dönmeye karar verdi.

Hazırlıklarını tamamladığında Bahe altı ya da yedi yaşındaydı. Vadia yoksuldu, ayakta duracak gücü kendinde bulamıyordu. Özel bakım ve zaman gerektiren Bahê’yi ne yapacaktı? Gidecekleri yol uzun ve zahmetliydi. Bin bir zorluk onları bekliyordu.

 Zaman zaman gittiği manastırda bazı yetim çocukların eğitim aldıklarını görmüş, bazı ailelerin manastıra çocuklarını bıraktığını duymuştu. Zor da olsa Bahê ile ilgili bir karar verdi.

Yola çıkacakları gün manastıra hep birlikte gittiler. Önce Menice,İlyas, Behiye sarıldılar küçük kardeşlerine, sımsıkı sarıldılar. Bahe ne olduğunu anlamadı, sonra annesi sarıldı, öptü, kokladı, kokusunu derin derin içine çekti ve “Bahe geleceğiz’ diyebildi sadece. Gözleri doldu, boğazı düğümlendi.  Bir an vazgeçti gitmekten. Ama gitmekten başka bir çaresi de yoktu. Bir yandan yoksulluk, bir  yanda kimsesizlik ve anne babasının uzakta olması Vadia’yı çaresiz bırakmıştı.

Bahê annesinin “Biz geleceğiz” sesini ta yüreğinde hissetti, o da onlarla birlikte ağlamaya başladı. Tekrar tekrar sarıldılar, defalarca birbirlerini öptüler.

Vadia, son kez sımsıkı sarıldı, öptü yüzündeki yaralarından ve kapıya yöneldi. Diğer çocukları da Bahe’ye baktılar. Gözyaşlarını  içlerine akıtarak, kocaman kapıdan çıktılar.

Bahe onların arkasından  bakakaldı ve annesi, kardeşleri gözden kaybolduğunda kilisenin deneyimli rahiplerinden biri Bahe’nin omuzlarına dokunarak, içeriye aldı ve kadim kapı bir kez daha günü tamamlayarak kapandı.

Bahê alışamadığı, bilmediği bir ortama aniden dahil olmak zorunda kaldı. Uyuyamadı, günlerce kapının eşiğinde oturdu. Annesinin geleceğini umut ederek, yolu gözlemledi.

Günler, aylar geçti ama annesi gelmedi.

Ama Bahê, her sabah kapının eşiğine gelerek bekleyişine devam etti. Manastırdakiler kendisine destek oldular, umutla bekleyişine tepki vermeyerek, yaşama tutunmasına güç kattılar.

Zamanla Bahê,  Manastırının en sevilen insanı oldu. Bütün rahipler, rahibeler, kilisedeki müridler hepsi Bahe’yi bağırlarına bastılar, sahip çıktılar, bakımlarını üstlendiler. Annesizliğin derin izlerini silmeye çalışsalar da, Bahê her gün annesinin geleceğini düşünerek kapıya yöneldi. Her gelen kafilenin içinde annesini aradı, yolları gözledi.

Aradan yıllar geçmesine rağmen annesi gelmedi. Bahê ise umudunu hiç kaybetmedi. Her sabah manastırının devasa demir kapısını ziyaretçilere açtı, kadim duvarlarla konuştu, çiçeklere, ağaçlara su verdi. Manastırın bir parçası oldu, kendisini kadim zamanlardan kalan tapınağın koridorlarına bıraktı,  özlem içinde yanan bir çocuk olarak hayatına devam etti. Yıllarca annesinin döneceğini düşünerek, her sabah kapıyı açtı, gözleri yolda oldu.

Tam 70 yıl bekledi, bekledi, bekledi.

Ama anne Vadia gelemedi.

Bahê ,79 yaşında kimsesiz olarak hayata veda ederken, bir daha uyanmamak üzere derin bir uykuya daldı.  O, öldüğünde Mardin’deki Süryaniler, Hristiyanlar ve Müslümanlar cenazesine katıldılar, herkes kendi inancında, kendi dilinde dualar ederek, son yolculuğunda yalnız bırakmadılar.

O, ölmeden önce Deyrul Zafaran’ın din adamlarından Al Raban Jousef Majon “Bahê, bu manastırın bir taşı haline gelmiş. Allah etmesin, eğer Bahe Amca ölürse, manastırdan bir taş eksilecek.” demişti.

Kadim manastır taşlarından birisini altı yıl önce kaybetmiş, Bahê ölmüştü…

Bu fotoğrafı 1995 yılında ilk defa gittiğim Deyrul Zafaran Manastırında çektim. O tarihten sonra bir iki kez daha ziyarette gittiğimde Behê aynu duygular içinde annesini bekliyordu. O kocaman 6 yaşında bir insandı.