Deprem değil, binalar öldürüyor.

Elazıg Sivrice depremi çok geniş bir alanda hissedildi. Uzmanlar tvlerden geceden beri konuşuyorlar.  Doğu Anadolu Fay hatının uyandığından bahsediliyor. Yer altında bir stres birikimden bahsediliyor. Bir enerji birikimi yani.

Ne ilginç ya, üstü stres, altı stres.

Ne olacak bu halimiz?deprem ile ilgili görsel sonucu

 

Bir kaç gün sonra umarım yer altında ki stresi unatmaz, doğru kararları hayata geçiririz.

Unutmayın, deprem değil, binalar öldürür.

 

Akşam kızıllığında bir İstanbul Güncesi

82599662_553826712141259_5416424093534650368_o...Denizin keskin kokusu ve kentin ürkütücü uğultusuna rağmen, Galata Köprüsü, Eminönü, Karaköy ve Sirkeci her daim kalabalıktır.  Binlerce, on binlerce insan gün içinde buraya akar. Öylesine bir akış ki, bazen adım atacak yer kalmaz, kıpırdayamaz insan, ite kalka ilerler ancak.

Kimisi yolcudur; zamanı ,akçesi azdır, kimisi seyyahtır, tarihin ayak izlerinde yürüyen. Kimi de tüccardır her türlü malı alan, satan, pazarlayan.

Kimisi berduştur, dünyayı şeş beş gören, bağrını lodosa açan,kimisi seyyar satıcıdır, simitçi, kestaneci, çaycı.

Kimisi aşıktır sırıl sıklam.

Bin bir türlü insan yani.

Sığınacak bir yeri olmayan, kalabalıkların arasında, sırtında evi dolaşan yoksullar, evsizler gelir, rıhtımda tutunmaya çalışır, soğuk iliklerine işlemeye başlayınca, sığınacak yer arayışı başlar.

Bir karınca misali insanlar akar köprüye, her dinden, dilden, kültürden. Bütün yollar köprüye çıkar, akar delice.

Martılar çığlık çığlığa, deniz yüzeyinde balık arar, dalar mı derinlere, bilemem. Kanadında şairler, yazarlar karışır güneşin  menzile, dinler uzaktan uzağa,  açılır yönleri, yürekleri. Bir Garip Orhan Veli gelir akıllara.

İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı

 

“Önce hafiften bir rüzgar esiyor;

Yavaş yavaş sallanıyor

Yapraklar, ağaçlarda;

Uzaklarda, çok uzaklarda,

Sucuların hiç durmayan çıngırakları

İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı.” *

 

Bir de olta balıkçıları vardır Galata Köprüsünde. Her daim oltalarıyla demir korkulukların arkasında dikilen, büyük bir sabırla balık bekleyen, gecenin 04’ünde uyanıp, uzak semtlerden gelen, köprünün sağında, solunda yer kapıp, oltasını Haliç’e atan, gün boyu her türden balık tutmaya çalışan insanlar vardır Galata Köprüsünde.  En çok istavrit yakalar balıkçılar, ara da bir çinakop ve belki lüfer.

Adını bilmediğim balıklar, çeşit çeşit balıklar takılır oltalarına.

Ama burası balığa pek elverişli değilmiş. Marmara’nın daha elverişli koyları varmış. Ben değil, balık tutanlar söylüyor, ama buranın bir albenisi var. Hem kolay gelinen hem de istenilen saate terk edilen bir yer olması, olta balıkçılarının yıllardır, belki bir asırdır uğrak yeri olmasına neden olmuş. İlk defa 1875 yılında yapılan köprünün bu denli rağbet göreceği tahmin bile edilmemiş, iki asırdır insan seli akıyor köprüye ve bu nedenle oltacıların da tercih oluyor.

Oltacıların kimisi yoksuldur, kimisi asgari ücretli bir işçi. İşsiz olanı da var, kendi işine takılanı da. Sığınmacılar, mülteciler ve balık seven her kesimden insan buradadır.

Bir, kadınlar görmedim balık tutarken, oysa duymuştum birkaç kez,  Galata Köprüsünde kadınların da balık tuttuğunu.

Hayal mayal zihnimde kalmış, emin değilim yani.  Belki de denk gelmedim, kadın oltacılara. Mutlak vardır, hatta kesin vardır.

Balık tutmak bir tutku işi olsa gerek. Yoksa kim çeker, bunca zahmet ve eziyeti. Bir yaşam biçimi demek belki daha doğru olur. Galata Köprüsünde oltayı denize sallamak, sadece balık tutma anlamına gelmez, bir sosyal aktivite desem belki daha yerinde bir tanımlama olur.

Çoğu arkadaş çevresiyle gelir köprüye. Gecenin bir yarısında, ya da sabahın köründe. Yoksa her yer tutulmuş olur, bu durumda eli boş döner insan. Çay demlenir, sigara ikram edilir, koyu sohbetler yapılır balığa , ülke gidişatına dair.

Yan yana, sırt sırta balık beklenir Galata Köprüsünde.

Kimisi gün boyu üç beş tane ile yetinir, kimisi daha fazla balık çeker. Canlı canlı satan da vardır, yakaladığını hemen oracıkta tavada kızartıp, afiyetle yiyende. Bu yolla geçinen var mıdır, bilemem. Zan etmem ama geçim derdinin insanları ne hale düşürdüğünü görünce, üç beş balık bile insana can simidi olur.

Galata Köprüsünde hır gır da çıkar bazen, kavga da. Bu insan kalabalığında başka hali mümkün müdür acaba?

Havalar soğuyunca balık çoğalır, çeşit çeşit balık takılır oltaya. Her balık için ayrı yem, ayrı olta gerekse de çoğu iki olta kullanır.  Yem olarak ya kurtçuklar ya da hamsi balığı takılır, sivri uçlu çelik iğneye.

Yani tuzağa yem olarak, yine balık takılır. Balık balığa gelince, kendisi yem olur artık.

Oltacıların en yaşlısı ya da en deneyimlisi Kafur İlmi, 69 yaşında olmasına rağmen, balık tutmaya gelir Galata Köprüsüne.  46 yıldır aynı alışkanlığı devam ettirerek, yaşama tutunmuş. 46 yıl dile kolay. Bir ömür demek daha doğru. Kafur İlmi’nin elleri soğuktan donsa da, büyük bir ustalıkla yemi geçirir iğneye, rasgele deyip atar Marmara’nın soğuk sularına. İzmir’lidir kendisi, balığı bilen yerden. Bazen deniz cömert davranır, bazen oldukça kıt verir balığı. Sorun yapmaz İlmi. Bir daha, bir daha gelir balığa. Oltasını taşıyabilecek gücü buldukça geleceğini söyler.

Yakup Kalecik uzak diyarlardan, Mezopotamya kentlerinden gelmiş İstanbul’a. Yabancısı olduğu kentte yerleşmiş, bir tekstil atölyesinde çalışarak yaşama tutunmuş. 20 yıldır İstanbul’da.  Balığı, balıkçılığı burada öğrenmiş ve son üç beş yıldır merak salmış olta balıkçılığına. Hafta sonları takılıyor oltasıyla. Gece geldiği de oluyor, gündüz geldiği de. Henüz çok balık yakalayamıyor ama umudunu yitirmeden gelmeye devam ediyor.

“Balık bağımlılık yaptı, bu nedenle her hafta geliyorum balığa. ” diyor.

Balıkçılara, etrafa, balık kokan denize ve yedi tepeli kentte dalıyor gözlerim. Büyük bir uğultu, insanı yoran bir gürültünün ortasındayım. Gökyüzü akşam kızıllığında, herkeste bir teleş var. Bir yerlere yetişme telaşı.

Bir evsizler mecalsiz, bir de ben.

Yönümü Beyazit’e çevirerek, dar ve dolambaçlı yokuşlara dalıyorum, yorgun ve argın…

Arkamda onlarca balıkçı, soğuk ve sert rüzgara, denize karşı sabırla, inatla balık beklemekte…

Köprü ise yaz kış oltacıları ağırlamaya devam eder.WhatsApp Image 2020-01-19 at 17.01.12WhatsApp Image 2020-01-19 at 17.01.39

WhatsApp Image 2020-01-19 at 16.35.46WhatsApp Image 2020-01-19 at 17.07.13 (1)

 

 

 

 

 

 

 

Balık ve ateş

Istanbul Galata Köprüsü,Unkapani…her zaman bir iki balık tutmaya çalışan insanlarla doludur.Yaz kış hep aynı. Insanlar saatlerce küçük bir balık için bekler. Üşüme pahasına,soğuktan titreme pahasina.Sevgili xalzam kuzen yani Yakup gönderdi. Insanin içini ısıtan bir görüntü. Paylaşmak istedim.

Bir şair ölür, son şiirinin mısralarında,,,,

eleyê Batê, Klasik Kürt Edebiyatının önemli şair ve yazarlarındandır.

Din alimi olan Betê, aynı zamanda Kürtçe Mevlid’in de yazarıdır.

Şiirlerinin toplandığı Divan ve Zembilfroş adlı manzumesi bulunmaktadır.

1417 yılında Hakkari’ye bağlı Batê köyünde doğmuştur. Duhok, Musul, Hewler ve Misk’te medrese eğitimi almış; 1491 yılında, Berçelan Yaylası’nda bir yolculuk sırasında kar ve tipiye yakalanmış, bunun üzerine sığındığı mağarada donarak hayatını kaybetmiştir.

Mağarada donmadan hemen önce, yaşadığı ölüm anını dile getirdiği son şiiri oldukça önemli bir eserdir.

Dünya edebiyatında buna benzer bir örnek var mıdır bilemiyorum, ama şiir oldukça sarsıcı duygular içermektedir.

Dolayısıyla Kürt Edebiyatındaki yeri, ölmeden hemen önce yazdığı şiirle daha da pekişmiş, dünya edebiyatına bu konuda benzersiz bir eser bırakmıştır.

Meleyê Batê, Kürtçe’yi en etkili kullanan Meleyê Cezirê, Fekiyê Teyran gibi önemli Kürt şair ve yazarın arasında yer alır.

kürtçe mevlid.jpg

Meleyê Batê’nin Kürtçe Mevlidi: Mevlid-i Nebi

Kürtçe Mevlid ve çok sayıda şiir ve Zembılfroş adlı destası manzumenin yazarıdır. Bütün eserlerini Kürtçe yazmış ve oldukça da etkili edebi bir dil kullanmıştır.

Şair, yazar ve din alimi olmasının yanında, aynı zamanda toplumcu yönü ağır basan birisidir.

Hakkari Meydan Medresesi’nde müderrislik yapan Batê, halkın, toplanan vergilerin altında ezildiğini görünce, Hakkari Beylerinden, İbrahim Han Bey’in huzuruna çıkarak vergilerin düşürülmesi talep ettiği rivayet edilir.

Bu konuyla ilgili halk arasında dilden dile anlatılan bir söylenceye de göre ağır vergi borçlarından bunalan halk Melayê Batê’yi Mîr’in huzuruna gönderir.

Mîr, halkın vergi borçlarını sileceğini, ancak Batê’nin karşılığında kendisine ne vereceğini sorar.

O ise, ‘Mîr’im gücüm 150 öğrenciyi daha okutmaya yeter. Borçları silerseniz, 150 öğrenciyi daha alır, okuturum’ der.
*

Hayatı hakkında herhangi bir yazılı belge olmamasına rağmen, sözlü anlatımlardan kendisiyle ilgili bazı rivayetler günümüze kadar ulaşmıştır.

Bu rivayetlere göre, Batê müderrislikten ayrılıp köyüne yerleşir, çocukları, gençleri eğitmeye devam eder.

Ancak bir süre sonra kimi araştırmacıya göre Mir İbrahim Han, köyden ayrılmasını ister. Kimisi bu ayrılmayı bağlı bulunduğu medreseye bağlar.

Batê tipiye yakalanır

Batê sonbaharın bitiminde, kışın başında köyünden ayrılır tek başına.

Mir Hesen Veli Medresesi’nin bulunduğu Misk’e (Bahçesaray/Van)’a doğru soğuk bir günde yola çıkar.

Batê için artık hazan; yolculuk ve gitme vaktidir. Kış kendini hissetirmiş, mevsim soğumuştur.

Batê yoluna devam ederken, hava daha da bozmuş, kar ve tipi yolları kapamış, ortalığı sis almıştır.

Kar, kış, kıyamet Batê’yi yolculuğundan alı koymuş, yoluna devam etme imkanı kalmamıştır.

Bu durumda Mele Batê, Berçelan Yaylası’nda bir mağaraya sığınmak zorunda kalmıştır.

Ancak hava tipiye dönmüş, kar hızlanmış, kısa sürede her tarafı kapatmıştır.

Meleyê Batê.jpg

Meleyê Batê / Resim: Nevin Güngör Reşan

Batê’de ne ateş vardır, ne de yemek. Elinde kırık bir kalem ve birkaç parça eski defter.

Çok üşür Batê, donup öleceğini düşünür. Bu nedenle de güç ve takati tükenmeye, vücudu donmaya başlamadan kalemiyle sararmış yapraklara son şiirini yazar.

Hayatının en yalın, en sade ve duygu dolu şiirdir. Zihni bir gelir, bir gider, duygularını içinden geldiği gibi kağıda döker, gözyaşlarıyla birlikte.

Şiir bitmiş midir bilinmez, ama son nefesi de tükenmiştir Mele Batê’nin.

Üç beş ay dona kaldığı mağarada kalır cenazesi, baharda ulaşılır kendisine.

Göğsünde tuttuğu şiir defteri, yere düşmüş kalemi, bedeni kaskatı kesmiştir. Defter kısmen deforme olsa da, şiir okunaklıdır.

Batê’nin ölüm haberi kısa sürede yayılır dağ köylerine, şiirleri kısa sürede dilden dile dolaşır.

Meleyê Batê hazin bir ölümle hayata veda ederken, hayatın son anlarını anlatan şiiri ezberlenir, dengbejler tarafından cemaatlerde söylenir, dilden dile aktarılır.

İşte o hazan kokan şiiri;

Çirya Paşiyê Pê Da

Ji çirya paşiyê pê da
Melayê Batêyê kanê
Sefer kêşa bi Miksê da
Li ser weqtê zivistanê

Zivistanê evî yolê
Evî beryê evî çolê
Mijê avête derdolê
Xwinavê girtî kêstanê

Xwinavê girtî nesrîne
Cemed çêbû li sewlîne
Girya me tê ji bo asmîne
Zerî nayêne seyranê

Zerî tên û diyar nabin
Coşil tên û sitar nabin
Çi cindî tên siyar nabin
Bûye tarî li kolanê

Bûye tarî û zulmate
Sir û serma ji nû hate
Yeqîn kanûn eda hate
Binêrin dax û kovanê

Binêr daxa me êxsîra
Xezam zer bûn rezê mîra
Reyhan barî di avê da
Reyhan barî di eywanê

Perîşan in li hingorê
Ji Comerza gola jorê
Mecalêd Berçela borî
Zerî nayêne seyranê.

İlk Kürtçe Mevlid’i yazan ve bunu en geniş kesimlere ulaştıran, yüzyıllardır okunmasın sağlayan Batê, aynı zamanda bir aşk destanı olan Zenbilfroş’u da yazmış; şiirlerinde lirik, aşk ve dini konulara ağırlıkla yer vermiştir.

Kendisi hakkında bilgi ve belgeleri, dönemin Çarlık Rusya Başkonsolosu toplayıp, ülkesine götürmüştür.

Rusya’nın St. Petersburg Kentinde Saltikov-Scedrin Kütüphanesi’nde muhafaza edilen, Batê’ye ait el yazma eserleri, edebi kişiliği hakkında önemli bilgileri barındırır;

Çarlık Rusyası döneminde, Erzurum Başkonsolosu Alexander Jaba, Petersburg Bilimler Akademisinin talebi üzerine, Erzurum ve çevresinde Kürt dili ve edebiyatı üzerine yaptığı araştırmalarda edindiği bilgilerden ve el yazması ürünlerden sonra kaleme aldığı kitabında, Melayê Batê’nin 1417 ile 1491 yılları arasında yaşadığını yazar.

Batê’nin Hakkari’ye bağlı Beytüşşebap ilçesinin Batê köyünde dünyaya geldiğini belirten Jaba, Mewluda Kurdî (Mewluda Pêxember, Mewluda Şerîf) eserinin yanı sıra büyük bir divanının olduğunu da söyler.

Jaba’dan sonra yazan M. B. Rudenko ise Kürt edebiyatı üzerine yaptığı incelemeleri kaleme aldığı eserinde Melayê Batê’nin Zembilfroş adlı bir manzum eserinin de olduğunu söyler.

Melayê Batê’nin her iki eseri bugün de, Rusya’nın St. Petersburg kentinde, Saltikov-Sçedrin kütüphanesinde mevcuttur.

Ancak Jaba’nın sözünü ettiği Divan’ı henüz bulunmamıştır. Jaba, Melayê Batê’nin Divan’ında yer aldığını belirttiği bazı şiirlere çalışmasında yer vermiştir. *

Meleyê Batê, dünya çapında tanınan bir şair olmayabilir. Ama özellikle ölmeden önce yazdığı şiir, dünya edebiyatına benzersiz bir eser olarak kalacaktır.

Hazandan Sonra

Ah bu kasımdan öteye,
Melayê Batêyî nerede?
Sefer çıktı Mikse doğru,
Bu kış vakti üzere.

Kış vaktidir bu yolun,
Bu civarda, bu sahrada.
Sis tuttu her yanı,
Çiğ sardı bedeni.

Çiğ düştü Van Gölü’ne,
Soğuklar kapladı servilikleri.
Ağlayasımız tutar gökyüzü için,
Güzeller gelmezler seyrana.

Güzeller gelirler de görünmezler,
Aşikar gelirler de gizlenmezler,
Ne yağızlar gelirler de fark etmezler,
Karanlığa kaldı bütün meydan.

Oldu zifiri karanlık,
Soğuk ve ayaz yeniden.
Takat gerek başa gelene,
Bakın, acı ve özlem…

Dağların bir çoğuna bakın,
Yapraklar soldu Mirlerin bağında.
Reyhanlar yağdı sulara,
Reyhanlar düştü avluya.

Perişanız kimine göre,
Comerzan’dan yukarı göle,
Geride kaldı Mecalê ve Berçelan,
Güzeller gelmez oldu seyrana.

(Kürtçe’den çeviren; Mustafa Çepik)

* Kaynakça: Fehim Işık / İlke Haber

Diyarbekir Bedende…

Diyarbakır, Diyarbekir ya da Amed, kadim bir şehir. Çin Seddinden sonra en uzun surlara sahip, bir eski dünya kentinden bir kaç fotoğraf ve insanın içini yaralayan bir Yılmaz Odabaşı şiiri…

Bir nehrin tükenişi

Hasretin kançanağı gözlerinde oturuyorsun;
seni soruyorum
hiçbir şey bilmiyorsun…

Hep bir çağlayan gibi senin sevdana aktım;
sen ise sularını kaçıran bir nehir gibi uzaktın…

Tükenişi bir aşkın,
bir nehrin tükenişine benzer.
Ne deniz olabildin,
ne nehir kalabildin…

Kendin ol, kendin ol…
Sen buysan başkası ol!

Buysan kederden öleceğim,
başkası olursan de kimi seveceğim?

/Ne Diyarbakır anladı beni ne de sen;
oysa ne çok sevdim ikinizi de bir bilsen…/

Yılmaz Odabaşı

 

NE GÜZEL ÖĞRETMENSİN SEN BÖYLE

 

 

Rasim Karagöl yazdı.

Üzmüşler çocuğu, diğer çocuklar. Senin baban çöpçü, sen de pis kokuyorsun demişler. Vicdan duygusu tam gelişmemiştir okul öncesi çocuklarında. Zaman zaman böyle acımasız olabilirler. Kırmışlar yavrucağın kalbini.
Konuştum babayla. Çok üzüldü, çocuğunun üzülmesine. Dağ gibi adam gözyaşlarını ilk kez ayırdı gözlerinden belki de. Üzülmek yetmez dedim, bir planım var. Dahil olur musun?
Kabul etti seve seve.
Pis ülke oyunu oynattım çocuklara bir gün. Türetilmiş (uydurma) bir oyun. Ne bulduysak attık yerlere. Bu arada kötü koku spreyi sıktık sınıfa, çocuklar görmeden tabi. Birazdan sınıf dayanılmaz bir kokuya karıştı. Dedim niye böyle oldu? Dediler öğretmenim çöplerden, pislikten. Durun dedim, bakın kapıya, biri gelecek, kurtaracak bizi bu pislikten, kokudan, büyüleniyor sanki. Bak bak bitiremiyorlar. 1.90 boy. Heybetli mi heybetli çöpçümüz.
Başlıyor hemen temizliğe. Bende pencereleri açıyorum hemen. Temiz hava nüfuz edince etkisini kaybediyor kötü koku spreyi. Yardımcı öğretmenimiz de yasemin kokulu oda spreyini sıkıyor birkaç fıs. Çocukların gözü bizi görmüyor zaten. Ama içlerine doluyor mis gibi çiçek kokusu.
Sonra yarım ay düzeninde oturuyoruz çöpçünün karşısına. Konuşuyor prova ettiğimiz gibi. ”Çöpçüyüm ben” diyor. Siz sabahları uyurken daha, ya da gece yarısı mahallenizin çöplerini topluyorum. Arkadaşlarım da var. Onlar da topluyor. Çöpler toplanmasa sokaklardan, her yer bugün sınıfınızın koktuğu gibi kokar. Çöpçülük zordur çocuklar. Çok zor iştir. Anlatıyor uzatmadan. Kısa, öz, keskin. Anlattıkça daha da büyüyor adam.
Nasıl dinliyorlar anlatamam. Gözlerini hiç ayırmadan. Hele oğlu. Gurur duyuyor babasıyla ve her sözünde hayran oluyor ona. O bakışa ömür verilir inanın bana.
Sonra fotoğraf çektiriyoruz hepimiz kahramanımızla. Alkışlarla ve aşkla uğurluyoruz çöpçümüzü. Bir baba, bir oğul. Tedavi edilmiş iki yürek. İşimiz bu. Yüreğe dokunmak. Hanımlar, beyler! Bir çocuğun alın teriyle para kazanan babasının mesleğinden utanmasına dayanamam. Dayanırsam, öğretmen olamam.
Ertesi sabah soruyor birkaç veli. ”Bizim çocuk akşamdan beri büyüyünce çöpçü olacağım diyor. Siz ne öğretiyorsunuz bu çocuklara?”
Öğretmen gülümseyerek cevap verir.
Verdiği cevap düşündürücü ve bir o kadarda anlamlıdır;
”İNSAN OLMAYI ÖĞRETİYORUZ İNSAN”…!

51236047_643844042699667_1956064819702398976_n