Türkiye’de her yerel seçim, genel siyaseti şu ya da bu şekilde etkiler. 31 Martta yapılacak yerel seçimler için de durum hemen hemen aynı. Seçimler yerel ama etkisi ve tartışma düzeyi genel. Siyasi partilerin konumlanmaları, aday profilleri, söylemleri yerel seçimleri aşarak; genel siyasetin tartışıldığı bir arenaya dönüşmüş ve İktidar ile muhalefet arasında geçmişten gelen, giderek derinleşen bir çekişmenin odağına oturmuş durumda.
Kamuoyunda 31 Marta yapılacak yerel seçimlerin önceki seçimlere göre çekişmeli geçeceği öngörüsü vardı ama Yeniden Refah Partisi’nin Ak Parti’yi karşısına alıp, Ak Partiden kopanları kendi hanesinde toplayacağı hesapta yoktu. Ak Parti’nin sahasında ortaya çıkan bu durum, iktidar saflarında yer alan ancak şu ya da bu şekilde küsen, ayrılan, çok sayıda siyasetçiyi barındıran bir yapıya dönüş olduğu gözleniyor. Kimisi buna Yeni Ak Parti derken, bazı siyasi gözlemciler ise yeni yapılanmadan bahsediyor.
Dolayısıyla ortaya çıkan fotoğrafa göre, seçimlerde oyların büyük çoğunluğu bir merkeze değil, birkaç partiye dağılacak olması süreci önemli kılıyor. Bu durum demokrasi açısından olumlu, AK Parti açısından ise iyi bir sonuç doğurmayacağı açık. Her şeyin tekleştiği bir süreçte, yerel seçimlerde çok sayıda partinin seçimlere katılıp; demokratik süreçte rol almaya çalışması, yerel meclislerin çoğulcu olması demokrasi açısından önem arz edecek. Seçime kadar bu çoğulcu ortam kendini koruyup, sandığa yansırsa, siyasetin seyri değişebilir. Ancak şu da unutulmamalıdır ki her siyasi görüşün süreci kendine yontma, yönetme ve devamlılığını sağlama gibi bir özelliği var.
Mevcut dengelerden yola çıkarak; yerel seçimlerde siyasi partilerin başarısı, sadece kendi seçmenlerine bağlı olmayacak. Siyasi partilerin konumlanması, yerel ittifaklar, ülkenin içinde bulunduğu siyasal ve ekonomik sorunlar seçim sonuçlarını etkileyeceğine benziyor. Dem ve Yeniden Refah Partisi bu konuda kilit konuma geldiler. Sahada özellikle iktidarın Yeniden Refah ve Dem Parti adaylarının gücünü kırmak için yoğun bir çaba içinde olduğu görülüyor. Süreç böyle devam ederse yerel seçimler iktidar açısından oldukça çetin geçeceği kuvvetle muhtemel.
Seçimlerin çetin geçeceği düşünülen kentlerden birisi de Urfa. Çünkü dört yasama yılında Ak Parti saflarında yer alan Mehmet Kasım Gülpınar partisinden istifa ettikten sonra, Yeniden Refah Partisi Urfa Büyükşehir Belediye Başkanı adayı ilan edildi. İşte bu gelişme kamuoyunun ilgisini Urfa’ya yoğunlaşmasına, buradaki dengeleri mercek altına alınmasına neden oldu.
Urfa’nın 2 milyon 213 bini aşkın nüfusu, 1 Milyon 219 bin küsur seçmeni ve 3 ‘ü merkezde olmak üzere toplamda 13 ilçesi var. Son yıllarda tarihi ve ören yerleri açısından altın çağını yaşayan Urfa; hem Göbeklitepe, Karahantepe ve yaşıtı olan bir çok neolitik alanın keşfi, hem de Suriye’de yaşanan savaştan kaçanların kitlesel olarak sığınmasından kaynaklı olarak zaten basının ilgi odağındaydı. Seçimlerin sonucunu etkileyebilecek gelişmeler de eklenince Urfa yeniden gündem oldu.
Bu gelişmeleri bir yana bırakırsak, Urfa tipik bir Mezopotamya kentidir. Tarihi dokusu ile Ortadoğu, mistik havasıyla biraz Asya’yı çağrıştırıyor. Çölle dağ arasında sıkışıklığı yaşayan kadim bir kültüre sahip. Biraz Kürdili hicazkâr, az Arabic ve resmi olarak Türki nameler sokaklarında yankılanıyor. Kozmopolittik bir yapısı olmasına rağmen, tüm yönleriyle muhafazakâr olarak kabul görüyor. İl genelinde çoğunluğu Kürt olmak üzere önemli bir Arap ve Türk nüfus yaşıyor. Viranşehir yöresinde giderek nüfusları azalan Ezidiler, Urfa merkeze bağlı birkaç köyde ise Alevi inancına sahip olanlar var. Kent merkezi ise il genelini yansıtan bir yapıya sahip. Halklar ve inançlar iç içe yaşıyor olmasına rağmen; kimisi baskın görünüyor, kimisi görünmez olarak hayatını sürdürüyor.
Bunun geçmişten gelen nedenleri var. Urfa kendi halinde bir kentten, 1915 yıllarında nüfusunun önemli bir kısmını, sakinlerini kaybederek içe kapandı ve uzun yıllar her yönüyle çoraklaşmayı yaşadı. Yıllarca kent susuzluk, yoksulluk ve ağalık sistemiyle anılarak üçüncü sınıf filmlere konu oldu. Her gelen hükümet Urfa’nın makûs talihini değiştireceği söyleyerek oy topladı ve başarılı da oldu. Halk derin bir yoksulluğu yaşarken, vekil olan geniş toprak sahipleri, aristokrat kesim kendi dünyasın vekili oldu ve uzun yıllar durum değişmedi, yoksulluk kentin kaderi oldu.
Urfa 1990 yıllarında Atatürk Barajı yapımıyla yeni bir döneme girdi. Köylerde ki susuzluk, gelenekselleşmiş kuru tarım ve unutulmuşluk kabuğunun zorlandığı bir sürece girildi. Atatürk Barajında su tutulmaya başlanınca, binlerce dönümlük tarımsal arazi, yüzlerce köy sular altında kalarak, bir göç dalgasına neden oldu. Bu göçlerin büyük kısmı Urfa merkeze olunca, nüfus kısa bir zamanda önemli oranda arttı. Sulama kanallarının da devreye girmesiyle ova kısmında tarımsal faaliyetler artarak bir cazibe merkezi oluştu. Urfa bu kez göç veren değil, göç alan bir kent oldu. Herkes işsizliğin azalacağını, en azından mevsimlik tarım işçilerinim artık başka illere gitmeyeceğini umut ediyordu. Ancak öyle olmadı. İşsizlik ve yoksulluk en yakıcı şekilde sürdü, sürmekte.!?
Kentin tarihinde üçüncü büyük göç dalgası, Suriye’de halen süren savaşın sonucu oldu. 2011 tarihinden sonra Suriye yerle bir olurken, Urfa’ya süreklileşen bir göç hareketi başladı. Bu gün artık göç büyük oranda dursa da, sığınmacı hareketliği halen sürüyor. Resmi rakamlara göre Urfa sınırlarında sığınmacı sayısı 400 bine yakın. Bu rakamın ötesinde bir hareketlenme olduğu sokakların değişen yüzünden belli. Eski Kent merkezinin büyük kısmı artık sığınmacıların yoğun yaşadığı merkez haline gelmiş. İnşaatlarda, ağır işlerde ve sokakta çalışanların çoğu Suriye’li sığınmacı. Sığınmacıların arasında iş yeri açan, önemli ticari faaliyetlerde bulunan, sanayi bölgesinde boy gösterenler da var.
Kentte işsizlik en büyük sorun ve bu tablonun sonucu olarak gelişmişlik düzeyi iller arasında 73. sırada. Özellikle eğitim, istihdam, alt yapı ve yeşil alan, otopark, konut konusunda ciddi sorunlarla boğuşan bir kent var karşımızda. Barajın sunduğu sulama olanaklarıyla kent genelinde pamuk, mısır, buğday, mercimek ekimi yapılmasına rağmen, her yıl binlerce mevsimlik tarım işçisi, çalışmak için batı illerine gidiyor olması, gelinen paradoksal durumu anlatmaya yetiyor.
Gerek deprem, gerekse de geçen yıl yaşanan sel kentte önemli oranda zarar verirken, ortaya çıkan alt yapı sorunları halen büyük oranda çözüm bekliyor. Alt yapı sorunları yanında tarımsal alanların imara açılması, bilinçsizce yapılan sulama nedeniyle toprakta oluşan tuzlulaşma kentin ağır gündemini teşkil ediyor. Ayrıca kişi başına düşen yeşil alan miktarının Türkiye ortalamasının çok altında olması belediyeleri bekleyen önemli problemlerden bir kaçı .
Kent genelinde kapitalist modernite kırsala kadar yayılsa da, aşiretsel yapılar tam tersi bir yol izleyerek göçlerle birlikte köylerden şehir merkezine taşındığı görülüyor. Aşiretler elbette çeyrek asır önceki yapısını çoktan kaybetti, ancak günümüze uyarlanan yapısıyla varlığını sürdürdü, sürdürüyor. Gerek siyasi parti örgütlenmelerinde, gerekse de kamusal alana yapılan atamalarda bu yapıların ciddi etkisini görmek mümkün. Kentte özellikle akçeli işlerde aşiretlerin ismi öne çıkıyor. Ayrıca son yıllarda aşiret örgütlenmeleri dernekleşerek, yarı resmi kimliğe bürünerek yeni bir tartışmayı beraberinde getirdi. Kırsalda ki gibi köy odalarına benzer dernek binaları inşa edilip, aşiret üyeleriyle buluşma zemini oluşturuluyor. Geçmiş yıllarda aşiret oylarının seçim sonuçlarını nasıl değiştirdiği göz önüne alındığında, bu örgütlemelerin süreci idare etmede ne kadar önemli olduğu anlaşılır. Keza aynı durum tarikat ve şeyh yapılanmalarında da görülüyor. Tarikatlarda durum birazcık farklı olsa da dernekleşme, vakıflaşma göze çarpıyor. Özellikle söz konusu seçim olunca, bu yapılar harekete geçiyor ve etkili olmak için çeşitli yöntemler devreye koyuyor. Birçok siyasi parti de bu durumdan oldukça memnun. Binlerce kişiyi ikna etmektense dernek, vakıf ve tarikatlar vasıtasıyla kısa sürede oy devşirmeyi daha uygun görüyorlar.
Bu gerçeklikler altında, geçmiş seçimler ve sahada ki hareketliliğe bakıldığında seçimlere kısa süre kala Urfa genelinde üç parti yani Ak Parti, Dem ve Yeniden Refah Partisi başa baş gittikleri anlaşılıyor. Diğer siyasi partilerin saha da sesleri zaman zaman çıksa da oy potansiyelleri seçimi kazanmaya yakın görünmüyor. CHP, SP, Hüda Par, Deva, Gelecek, İyi ve daha bir çok parti alanda göze çarpıyor. MHP ise kentte aday çıkarmayarak , Ak Partiyi destekliyor.
AKP sahada iktidarın bütün nimetlerinden sonsuz faydalanmanın avantajına sahip olduğunu kamuoyuna yansıtma rahatlığıyla kent merkezide hakim görünüyor. Özellikle billboard ve afiş üstünlüğü Ak Parti’de olduğu açık seçik ortada.
31 Mart’ta yapılacak yerel seçimlerde Ak Partinin adayı halen Büyükşehir Belediye Başkanı olan Zeynel Abidin Beyazgül. 2019 yılında yapılan yerel seçimlerde %62.81 oy alan Beyazgül yeniden aday gösterilince Ak Parti içinde istifalara varan tartışmalara neden olmuş. Bu istifaların en dikkat çeken ismi, dört yasama dönemi Cumhurbaşkanı Erdoğan’la birlikte hareket eden, yerel yöneticileri belirleyen, yönetim listelerinde etkin rol oynayan eski milletvekili Mehmet Kasım Gülpınar. Gülpınar ‘ın istifasının ardından özellikle Siverek, Hilvan ilçelerinde AK Parti örgütlerinde peş peşe kopmalar yaşanmış. Bu gelişmelerden hemen sonra Yeniden Refah Partisi Urfa’da Beyazgül’ün adaylığına karşı çıkan ve bu nedenle Ak Parti’den istifa eden M.Kasım Gülpınar’ı hem saflarına aldı, hem de büyükşehir belediye başkan adayı yaparak, seçimde yeni bir denge yarattı. YRP ayrıca önceki dönemlerde Karaköprü ve Urfa Büyükşehir Belediye Başkanı görevlerinde bulunan Nihat Çiftçi’yi Karakaöprü’den, yine önceki dönemde Ak Parti listesinden Eyyübiye Belediye Başkanı olan Memet Ekinci’yi Eyyibye’den, AK Parti listesinde yer alan Mehmet Yalçınkaya’yı Akçakale’den, uzun yıllar Ak Parti saflarında meclis üyeliği ve belediye başkan yardımcılığı yapan Hasan İzol ‘da Siverek’te YRP listelerinden aday gösterdi.
Mehmet Kasım Gülpınar’ın adaylığı, 31 Mart 2009 tarihinde yapılan yerel seçimlerde AKP tarafından belediye başkan adayı gösterilmeyince, partisinden istifa edip, iktidara rağmen bağımsız olarak seçimlerde başarılı olan A.Eşref Fakıbaba’yı hatırlattı.
Urfa’da bir kez daha böyle bir sonuç yaşanır mı bilinmez ama kentte iktidara rağmen yeniden bir güç toplama süreci yaşandığı açık. Sanki tarih tekerrür ediyor. Fakıbaba’da istifasının nedenlerini yerel siyasetçilere bağlayıp, dönemin AKP Genel Başkanı Erdoğan’la çatışmadan kaçınarak AKP saflarından oy almayı hedeflemiş ve başarılı olmuştu. AKP genel merkezi ceket assak kazanırız dediği seçimi kaybetmişti.
Süreç ve zaman farklı olsa da benzer bir durum yaşanıyor. Halk arasında Şeyh olarak adlandırılan M.Kasım Gülpınar seçim çalışması yürütürken, Cumhurbaşkanı Erdoğan’la karşı karşıya gelmekten imtina ediyor. Böylelikle Ak Parti seçmenlerini ürkmeden oylarını almayı hedefliyor.
Mala Şêx ya da Mala Bavo olarak bilinen Gülpınar ailesi Siverek Karacadağ bölgesinde oldukça ciddi bir dinsel güce sahip. Akraba ve müritlerin bulunduğu köylerde her seçimde mensup olduğu partiye silme oylar çıkıyor. Mehmet Kasım Gülpınar’ın babası E.Cenap Gülpınar da uzun yıllar ANAP ve AKP ’de milletvekilliği ve son olarak devlet bakanlığı yapmıştı. Vefatından sonra bayrağı devralan Kasım Gülpınar AK Parti’de dört dönem milletvekili olmasına rağmen son genel seçimlerde milletvekili listelerinde yer almaması ilişkilerde soğumaya neden olmuş, yerel seçimlerde de aday gösterilmeyince ayrılık fitili ateşlenmişti. Ancak Şeyh Ailesi ilk kez muhalefet saflarında bir seçime giriyor olacak. Bu nedenle ne kadar oy alacağını tahmin etmek oldukça güç. Bu güne kadar iktidarda kalan Gülpınar, muhalefette ne kadar gücünü koruyacak herkes için merak konusu. Gülpınar’ın adaylığı AKP’yi ciddi oranda zorladığı Ak Parti il yöneticilerin açıklamalarından da anlaşılıyor. İl Başkanı Ali İhsan Delioğlu ve Büyükşehir Belediye Başkanı ve adayı Beyazgül’ün kamuoyunun önünde yaptıkları açıklamalarda satır aralarında, Gülpınar’ın adaylığının Dem Parti’ye yarayacağı ileri sürmesi, gözlerin Dem Parti’ye çevrilmesine neden oluyor. Dem ‘in kent genelinde aşağı yukarı % 30 civarında kemik oyu olduğu tahmin ediliyor. Önceki Seçim sonuçları da bunu doğruluyor zaten. Dem Parti bu süreçte AK Parti tabanından ya da kararsızlardan ne kadar oy alır, bilinmez ama kazanması için yeni seçmenlere ihtiyacı olduğu açık. Bu nedenle Dem Parti seçmen listesinde ciddi bir çoğunluğu olan kadın ve gençlere yönelik çalışmalara yönelmiş durumda. Eğer gençleri ve kadınları ikna ederse muhafazakâr kesimden iki güçlü adayın varlığını avantaja çevirebilir.
Dem Parti diğer siyasi partilerden farklı olarak iki eş başkanla seçimlere hazırlanıyor. Dem Parti genel merkezi Büyükşehir Belediye Başkanlığına Eş başkan Gülşen Özer ve Celalettin Erkmen’i aday gösterdi. Özer ve Erkmen HEP geleneğini sürdüren siyasi partilerde çeşitli görevler alarak bu günlere geldiler. Dem’in Eş başkan adayı Erkmen yıllardır bu kulvarda yürüyen, kentte tanınan, bilinen birisi. Özer ise kadın çalışmalarıyla öne çıkıyor.
Türkiye’nin en dinamik nüfusa sahip olan Urfa 18 bin 584 km2’lik alana sahip ve bölgenin de en kalabalık kentlerden biri. Nüfus artış oranı Türkiye ortalamasının neredeyse dört katı. Ülke genelinde nüfus artışı 5.5 iken, Urfa’da yüzde 19.9. Hal böyle kentte sorunların olması kaçınılmaz oluyor. Giderek kalabalıklaşan kent artık sorunların çözülmesini istiyor. Laf değil, gerçek anlamda hizmet bekliyor. Bunu göz önüne alan AK Parti İstikrar için Beyazgül derken, YRP ise özellikle yolsuzluk vurgusu yaparak samimiyet ve ahlak için Gülpınar diyor. Dem Parti ise Yerel Demokrasi ile Özgür Kentlere sloganını öne çıkarıyor. Her üç partinin güç dengesi birbirine yakın görülmesi sahada heyecanı artırmış durumda. Yediden yetmişe seçimlerin sonucu herkes açısından merak konusu.
Urfa’nın ticaret merkezi olan aşağı çarşı diye bilinen Haşimiye ve Balıklıgöl cıvarı esnafları oluşan dengeye denk bir duruş sergiliyorlar. Çoğu görüş belirtmek istemese de seçimlerin başa baş gittiğini konuşuyorlar. Bu durumdan rahatsız olan da var, memnun kalan da. Ak Partiye oy verecek olanlar Gülpınar’a rağmen seçimi yine Beyazgül’ün kazanacağını ileri sürerken, eski Ak Partili, yeni YRP’li seçmen ise Gülpınar’ı işaret ediyor. Dem Parti adayının aradan çıkacağını ileri sürenlerin sayısı da az değil.
Her dönem seçimlerde gözlemci bulunduran Urfa Barosu 31 Martta yapılacak seçimlerde oluşan tablonun dışında seçim güvenliğine dikkat çeken Urfa Baro başkanı Av. Abdullah Öncel “Bizim için adayların alacağı sonuçtan çok, seçimin güvenlik ve eşitlik içinde geçmesi önemli. Bir hukuk kurumu olmamız nedeniyle işin yasal boyutunu takip ediyoruz. Şu ana kadar elimize ulaşan bilgilere göre seçimlerin adil geçeceğine dair kaygılarımız var. Bize gelen bilgi ve şikayetlerden özellikle Halfeti’de ciddi oranda seçmen taşındığını dairdir. Bazı il ve ilçelerde yaşayanların iradesi dışında Halfeti’de seçmen yazıldığı bilgisi geliyor. Bazı vatandaşların bu konuda suç duyurusunda bulunduğu bize ulaşan bilgiler arasında. Yeniden Refah, Dem ve başka siyasi partilerden seçimlerin güvenliği için bize başvurup müdahil olmamızı istiyorlar. Biz baro olarak seçim sonuçlarından çok oylamanın güvenlik içinde geçmesini ve halkın iradesinin sandığa yansımasını istiyoruz. Dem Partinin seçim çalışmalarının sürekli polis gözetiminde geçmesi kaygılarımızı artırıyor. Dem seçmeni kendini fişlenmiş sayıyor.
Ayrıca bu seçimlerde görüntü kirliliği de göze çarpıyor. Her tarafta afiş ve billboardlar seçim için büyük harcamaların yapıldığı, kamu kaynaklarının tanıtım için kullanıldığı gösteriyor. Bu harcamaların hangi kaynaklardan nasıl karşılandığını merak ediyoruz.” Diyor.
Uzun bir süredir Urfa’da avukatlık yapan ve İslami muhafazakâr, Kurdi kimliğiyle tanınan Şehmus Ülek ise seçimlere dair şunları ifade ediyor:
“Bir önceki yerel seçimlerdeki sonuçlar ve Mayıs 2023 milletvekili seçim sonuçları üzerinden değerlendirme yapıldığında, Şanlıurfa’da iktidar partisinin Büyükşehir Belediye Başkanlığını ve 13 ilçeden 2, belki 3’ü dışında tüm ilçelerde belediye başkanlığını zorlanmadan kazanacağı sonucuna ulaşılabilir. Ancak Şanlıurfa’da özellikle yerel seçimler her zaman sürprizlere açık olmuştur. Örneğin Turgut Özal’ın ANAP’ı Şanlıurfa’daki 7 milletvekilinin tamamını almış iken 1989 yerel seçimlerinde Refah Partisi adayı İbrahim Halil Çelik Şanlıurfa Belediye Başkanlığını ikinci kez kazanmıştır. Yine iktidardaki Ak Parti’nin gücünün zirvesinde olduğu 2009 yerel seçimlerinde Şanlıurfa merkezinde bağımsız aday Ahmet Eşref Fakıbaba belediye başkanlığını kazanmış, 10 ilçenin sadece birini Ak Parti kazanabilmiştir. Bu nedenle Şanlıurfa seçmeni bazen Türkiye genelinden farklı bir refleks gösterebilmektedir.
Ak Parti içerisinde uzun yıllar siyaset yapmış ve Şanlıurfa siyasetinde de etkin olmuş Mehmet Kasım Gülpınar’ı büyükşehir belediye başkan adayı yapan; yine geçmişte büyükşehir belediye başkanlığı yapmış veya halen belediye başkanı olan adaylarla ilçelerde seçim yarışına giren Yeniden Refah Partisi Şanlıurfa seçimlerinde küçümsenmeyecek bir rüzgar yakalamışa benziyor. Ak Parti adaylarına karşı Yeniden Refah Partisi faktörünün devreye girmesiyle birlikte Dem Parti de Şanlıurfa Büyükşehir ve ilçe belediyeleri için iddialı bir seçim yarışı içerisine girmiş bulunuyor. Harran, Akçakale ve merkez ilçeler dışındaki ilçelerde ciddi bir oy potansiyeli bulunan ve birçok ilçeyi geçmişte kazanmış olan DEM Parti ilçelerin en azından yarısında iddialı bir şekilde seçime giriyor. Büyükşehirde ise oyununun zirvesini Mart 2014 yerel seçimlerinde Osman Baydemir ile (% 31) yakaladı. Seçimi kazanmak için bunun üzerine çıkması gerekecek.”
Bölgede uzun süredir gazetecilik yapan Ferhat Özer ise süreci şöyle okuyor: “Urfa AK Parti’nin yıllardır kalesi halinde. İkinci parti ise HDP bugünkü adıyla DEM Partisi. Geçmiş yıllarda AK Parti yüzde 60, HDP yüzde 40 bantlarında oy almıştı. 2024 seçimleri bir çok şeyi Urfa’da değiştirdi. Adına ister Yeniden AK Parti, ister küçük AK Parti isterseniz Yeniden Refah deyin. Yeniden Refah Partisi ilk kez Urfa’da bu seçimlerde söz sahibi oldu. Eğer Dem ve Yeniden Refah 2019 seçimlerindeki gibi ittifak sağlasaydı kazanma şansları yüzde yüz olurdu. ” diyor.
Seçimde son dönemece girerken, sonucu kararsızların belirleyeceği görüşü giderek yaygınlık kazanıyor.
Saygıdeğer Müslüm Üzülmez yazmış. Hem matematik, hem de felsefe ile ilgili harika belirlemeler yapmış. Birazcık uzun ama okunması gereken bir yazı. Mutlaka okuyun derim. Matematik ve felsefe üzerinde sizi düşündürecek bir yazı.
Giriş
Müslüm Üzülmez yazdı…
Matematiğim lisede iyi, yüksekokulda çok iyiydi. Matematiği sevmemde lisedeki matematik öğretmenim Hüseyin Evcil’in katkısı olduğunu belirtmeliyim. Hocam, matematik derslerinde bizlere yeri geldiğinde Tales (Thales), Pisagor (Pythagoras), Öklid (Eukleides)’ten bahseder, örneklerle matematiğin kavram, tanım ve kurallarını açıklamaya çalışırdı; hayatta başarılı olmak için matematiği bilmenin gerekliliğini anlatırdı. Hüseyin Evcil(1) hocam sayesinde o dönem Ergani Lisesi’nde okuyan bizler büyük bir başarı yakalayarak üniversite sınavlarını kazandık; ben ve çok sayıda arkadaşım çok iyi okullarda öğrenim gördük. Kısacası, lise yıllarımda Tales, Pisagor, Öklid gibi ünlü matematikçilerle tanıştım. Tabii o zamanlar, bunların aynı zamanda birer filozof olduklarını bilmiyordum.
Felsefeyle tanışmam ise yüksekokul yıllarımda oldu. Devrimci düşünceye yönelince her türden bol kitap okumaya başladım. O dönem düzenli ve planlı olmasa da zaman zaman felsefe içerikli kitapları öğrenme amaçlı okuyordum. Georges Politzer’in Felsefenin Temel İlkeleri, Friedrich Engels’in Doğanın Diyalektiği, V. Lenin’in Materyalizm ve Ampiryokritisizm, J. Stalin’in Diyalektik Materyalizm ve Tarihsel Materyalizm, Eflatun’un Devlet adlı kitaplarını okuduğumu hatırlıyorum. Bu okumalarım sonradan hep devam etti…
Müslüm Üzülmez-Dörtayaklı Minare’nin yanı-Sur/Diyarbakır. 26 Eylül 2023 Foto: Ali Haydar Üzülmez
Yakın bir zamanda, MS 180-240 yılları arasında yaşamış Antik Yunan felsefe tarihçisi Diogenes Loertios’un Ünlü Filozofların Yaşamları ve Öğretileri ile Fransız yazar ve felsefe profesörü Jacqueline Russ’ın Avrupa Düşüncesinin Serüveni/antikçağlardan günümüze batı düşüncesi kitaplarını eşzamanlı okurken çok sayıda filozof ve düşünürün aynı zamanda çok iyi matematikçi olduklarını -geç de olsa- fark ettim.
Ayrıca, Antik Yunan ve Roma döneminde yaşamış filozofların yaşam öykülerini okurken, filozofların pek çoğunun Anadolu kökenli olduğuna tanık oldum. Kitaplarda adı geçen yer isimlerinden: İyonya/İonia veya İlyon denen yer, bugün İzmir, Aydın, Muğla, Denizli, Manisa, Balıkesir, Çanakkale bölgesini, yani İda/Kazdağlarını içerisine alan alanı; Milet, Ege bölgesinde Büyük Menderes nehrinin ağzına yakın deniz kıyısında antik bir liman şehrini; Pontus/Pontikus, Karadeniz bölgesini; Tuvana, Kapadokya bölgesinde eski bir yerleşim yerini; Samosata, Kommagene Krallığı sınırları içerisinde kalan ve sonra Roma İmparatorluğu hâkimiyeti altına giren bugün Adıyaman’a bağlı ilçelerden Samsat’ı ifade etmektedir. Bu ve benzer yerleşim yerlerinden çıkmış, yani Anadolu kökenli filozoflardan çok bilinenlerden bazılarını şöyle sıralayabilirim: Miletli Thales (MÖ 624-546), Ephesos/Efes’li Herakleitos (MÖ 540-480), Urlalı Anaksagoras (MÖ 500-428), Sinoplu Diyojen/Diogenes (MÖ 412-323), Pontuslu Herakleides (MÖ 390-310), Assoslu Kleanthes (MÖ 331-232), Tarsuslu Zenon (M.Ö. ?-200), İznikli/Nikaialı Hipparkhos (MÖ 190-120), Tuvanalı Apollonius (MS 15?-98?), Samsatlı Loukianos (MS 125-180), vs…
Yukarda verdiğim örneklerden de görüldüğü gibi, eskiden Anadolu renkli bir düşünceler bahçesiymiş. Peki, ne oldu da veya neden bu güzelim renkli düşünce bahçesi kuru bir çöle döndü?
Maşallah âlimlerimiz, şeyhlerimiz, tarikat liderlerimiz çok. Tamam, bunlar da olsun, ama neden bunların yanında bir Roger Bacon’ımız, bir Galileo Galilei’miz, bir Nicolas Copernicus’umuz, bir Giordano Bruno’muz, bir Isaac Newton’umuz, bir Pierre Gassendi’miz, bir René Descartes’imiz, bir Blaise Pascal’ımız, bir Bernard Bolzano’muz yok?(2)
Bunu bir düşünelim derim!
Kuru çöl yeniden renkli düşünce bahçesine dönüşebilir mi?
Olabilir, ama bunun olması için felsefe ve matematiğin baştacı edilmesi ve bilim insanlarımızın kadir kıymetinin bilinmesi gerekir. Gelin görün ki, yöneticilerimiz genellikle felsefe ve matematikten pek hoşlanmıyor, insanlarımız ise soğuk bakıyor.
Ben, felsefeye ilgi duyan bir kimya mühendis olarak yetilerim ölçüsünde bu algının çok az dahi olsa değişmesine katkı sunmak için; Avrupalı matematikçi veya matematiği dayanak yapıp düşünce oluşturan ve yaşama paha biçilmez katkılar sunan filozof ve düşünürlerden bazılarını, tarih sıralamasına göre, yaşam öyküleri, düşünce ve felsefelerinden ziyade matematikle olan ilişkilerini ön plana çıkartarak tanıtmak/anlatmak istiyorum.
Bazı düşünür ve yorumcular, Antik Yunan filozoflarını Sokrates öncesi/sonrası, bazıları da Platon öncesi/sonrası şeklinde bir ayrıma tabi tutarlar. Bence doğru olan Sokrates öncesi/sonrası şeklinde olandır. Nedeni de, Sokrates öncesi filozofların büyük çoğunluğunun yüzlerinin doğaya yönelik, sonrasındakilerin ise doğaüstü/metafiziğe yönelik oluşudur. Yani Sokrates kırılma noktasıdır. Aristoteles de bunu farklı bir anlatımla onaylamaktadır: “Felsefeyle ilk uğraşanların pek çoğu her şeyin ilkelerinin yalnızca madde biçiminde olduğunu düşündüler” der.
Bu yazımda ben herhangi bir ayrıma girmeden, dediğim gibi, sadece matematikçi olanları esas alacak ve bunları anlatmaya çalışacağım.
Anlatımımı okurken, bu Avrupalı filozof ve düşünürlerin düşüncelerinin önem ve anlamlarını daha iyi kavrayabilmek için, zamanın ruhunu, zaman ve mekân durumunu gözden ırak tutmayalım; insanların yaşadığı toplumsal koşulları, doğup geliştiği insan ortamının toplumsal koşullarına bağlayan ilişkileri aklımızın bir köşesinde hep saklı tutalım.
İkincisi de, bu çalışmanın akademik bir çalışma olmadığı; metin içerisinde çok fazla kaynak göstermenin okuyucunun dikkatini dağıtacağı ve sayfa olarak da çok yer kaplayacağını düşünerek alıntılar yaptığım, bilgi edindiğim veya yorumladığım eserlere ilişkin yazımın sonunda topluca bir Kaynakça sunmanın daha iyi olacağını düşünerek böylesi bir tercih yaptığımın bilinmesini isterim.
Birinci Bölüm: “Matematik Evreni Yönetir” Edebiyat duygulara seslenmeyi, Felsefe akla dayalı düşünmeyi, Matematik ise çözümü hedefler.
Böyle olunca da, Batı dünyasında felsefe akımlarının fitilini ateşleyenlerin çoğunun matematikçi olması bence tesadüfi değildir.
Matematik Antik Yunanca “matesis”, “ben bilirim” kelimesinden türetilmiştir.
Diogenes Loertios’un yazdığı Ünlü Filozofların Yaşamları ve Öğretileri kitabında Pontuslu Herakleides’in dediğine göre, “felsefe adını ilk kez anan ve kendini filozof olarak adlandıran ilk kişi Pythagoras olmuştur.”
Bu veriden hareketle, Felsefe adını ilk kez anan ve kendisini de Filozof olarak adlandıran ilk kişinin bir matematikçi olması acaba bir tesadüf mü? Bilmiyorum. Tesadüf olsa da güzel bir tesadüf olmuş; felsefe ve matematiğin yoldaşlığına güzel bir başlangıç oluşturmuştur.
Felsefe tarihinde matematik vurgusunu başlatan da yine Pythagoras’tır. Daha sonraları Platon Devlet adlı eserinde aritmetik ve geometriye yer vermiş ve Batı dünyasındaki ilk yükseköğretim kurumu olan Atina Akademisi’ni kurduğunda da kapısına “Matematik Bilmeyen Giremez” diye yazmıştır.
Neden böyle bir yazı yazmış?
Kanımca, matematik bilmeden ya da matematiksel olanı kavramadan felsefeci olunmayacağını, yani Akademiye girmenin çok zor bir iş olduğunu belirtmeye çalışmış.
Yine Diogenes Loertios’un belirlemesine göre, felsefenin iki başlangıcı olmuştur: İyon Felsefesi ve İtalyan Felsefesi. İyon felsefesi Thales’in öğrencisi Anaksimondros’la, İtalyan felsefesi ise Pythagoras’la başlıyor. Ve ne ilginçtir ki, burada da yine iki matematikçi karşımıza çıkıyor: Thales ve Pythagoras.
Bu kısa girişten sonra, Antik Yunan döneminde yaşamış matematikçi filozofların çok ünlü olanlarından bazılarını artık sıralayabilirim:
1. Tales/Thales Tales/Thales, MÖ 624-546 yılları arasında Antik Yunan’da yaşamış Miletli bir matematikçi filozoftur.
Antik Yunan felsefe tarihi Thales’le başlatılır.
Thales’te, felsefe bakımından önem taşıyan husus, onun “Neyin var olduğu”, “Neyin gerçek olduğu” ya da “Neyin gerçekten var olduğu” sorusu üzerinde düşünmüş olmasından kaynaklanır.
Thales yedi bilgenin ilkidir, “Kendini tanı” sözünün ona ait olduğu söylenir.
Yıl içinde mevsimleri bulan ve yılı 365 güne bölendir. Ayın son gününe “otuzuncu gün” adını ilk o vermiştir. Bazılarına göre, doğa üzerine konuşan ilk kişi o olmuştur. Kimilerine göre de yıldızlarla ilgilenen ilk kişidir. Denizcilere kuzey yönünü belirlemek için Küçük Ayı’yı izlemelerini tavsiye eden de odur. Yine antik filozoflardan bazıları, “onun Mısırlılardan geometriyi öğrenip çember içine bir dik üçgen çizen ilk kişi olduğunu” söyler. Ama bazıları da bu üçgen olayının Pythagoras’a ait olduğunu söyler.
Thales düzlem geometrisi üzerine de çalışmıştır. Özellikle “Thales teoremi” diye bilinen benzer “Üçgenler teoremi” bugün hemen hemen bilimin bütün dallarında kullanılan çok temel bir kavramdır.
Dört ilke de ona atfedilir: 1. Çap daireyi ikiye böler, 2. Eşkenar üçgenin iç açıları eşittir, 3. Kesişen iki doğrunun ters açıları birbirine eşittir, 4. Üçgenlerden birinin bir kenarıyla iki açısı diğerinin bir kenarıyla iki açısı eşitse bunlar eş üçgenlerdir.
Thales’in Medlerle Lidyalılar savaşırken gerçekleşen Güneş tutulmasının zamanını önceden bildiği de söylenir. Ama güneş tutulmasını önceden bilmesi nedeniyle, Ortaçağ’da kilise tarafından yargılanan Bruno ve Galileo gibi dinsel kurumlarca yargılanmaz, aksine “bilgelikle” ödüllendirilir.
Anlatılan bir anekdota göre, “Yıldızlara dalıp bakarken ve gözlem yaparken bir çukura düşmüş ve insanlar da gök cisimlerinin bilgisine sahip ama ayaklarının ucundakini göremeyen biri diye onunla alay etmişler.”
Ve yine anlatıldığına göre; Thales, İskenderiye’deyken Mısırlılar bir problemle uğraşıyorlarmış: Zamanın aşımına uğrayarak tepesi alçalan piramitlerin o zamanki gerçek yüksekliğinin ne olduğunu ölçmek. Thales buna pratik bir çözüm getirmiş: “Yere bir çubuk dikin” demiş, “ne zaman ki çubuğun gölgesi kendi yüksekliğine eşit olur, o zaman piramidin gölgesini ölçün. O size piramidin yüksekliğini verecektir,” demiş. Mısırlılar bu pratik ve zeki çözüm karşısında çok etkilenmişler.
Thales’in hiçbir yazılı eser bırakmadığı söylenir. Nietzsche de, “Thales’in hiç yazısı yoktur,” der.
Felsefesine gelince, ilk doğa filozofu olduğu dünyaca kabul edilmektedir.
Yaklaşık doksan yaşında öldüğü söylenir.
Heykelinin üzerinde şu dizeler bulunuyormuş: “Miletos ve İonia topraklarının gururu, en bilge gökbilimci, Thales burada yükseliyor.”
Mezar taşında ise şu dizeler varmış: “Bilgeler bilgesi Thales’in mezarı bu: kendisi küçük ama şanı göklere çıkıyor.”
2. Pisagor/Pythagoras Pisagor/Pythagoras, MÖ 570-495 yılları arasında yaşamış İyonyalı bir Antik Yunan filozofudur.
Yedi bilgeden biridir. Platon ve Aristoteles’in felsefelerini etkilediği gibi tüm Batı felsefesini derinden etkilemiştir. Thales’le de tanışmış oldukları söylenir.
İlk defa evrene “kozmos” diyen odur.
Yakın dönem felsefecilerinden R.G. Collingwood (1889-1943) Doğa Tasarımı kitabında, “Yerin küre biçiminde olduğuysa Pythagoras’ın kendisine ait yeni bir keşif gibi görünmektedir” diye yazar.
Pythagoras, “Tellerin hareketinde geometri, kürelerin aralıklarında müzik vardır” der.
Müthiş bir matematikçidir; “kenarları eşit olmayan üçgenler” ve açı kuramına ilişkin ne varsa, alabildiğine geliştirmiştir. En bilinen önermesi ise “Pisagor teoremi”dir. İrrasyonel sayıları da kendisi ve arkadaşları bulmuştur.
Pythagoras’ın “düşüncesinin temeli düzen fikridir: Müziksel düzen, matematiksel düzen ve en sonunda etnik ve toplumsal düzen.”
Matematikçi Bertrand Russell’a göre Pythagoras gelmiş geçmiş en büyük filozoflardan biridir.
Jacqueline Russ da, “Samoslu Pythagoras, yarı efsanevi bir karakter olan bu Yunanlı filozof ve matematikçi bütün şeyleri oluşturan ilkeleri ve evrenin yasalarını sayılarda” gördüğünü belirtir.
Kısacası, Pythagoras gerçekliğin rakamlar üzerinden nasıl anlaşılabileceğini ortaya koymuştur. Ona sayıların piridir diyebiliriz.
“Matematik evreni yönetir” ve “Her şey sayıdır” deyişleri ona aittir.
Pythagoras’ın bu sözlerini sıradan sözler gibi düşünmeyelim, çünkü günümüzde hayatımızı sayılar kuşatmıştır, sayıları çekip aldığımızda her şey mahfolur, sayılar olmadan artık bir hiçiz! Günlük yaşantımızda kimlik no, sicil no, kapı no, daire no, kredi kartı no, üyelik no, telefon no, kitap sayfa no gibi no’lar/sayılar uzayıp gitmekte. En önemlisi de bilgisayar işlemlerinin temelinin sadece sıfır (0) ve bir (1) gibi iki rakama dayanmış olması ve bilişim teknolojisinin yaşamımızı tümden etkisi altına almış olmasıdır. Pythagoras’ın günümüzden yaklaşık 2 500 yıl önce “Matematik evreni yönetir” ve “ Sayı her şeydir” sözlerinin anlamı bu olsa gerek? Ne muazzam bir öngörü!
Pythagoras ve sonradan öğrencilerinin her şeyin temelini sayıların oluşturduğunu ve sayılara dayandığını söylemeleri nedeniyle, Aristoteles Metafizik adlı eserinde “Beyaz, tatlı ve sıcak gibi özellikler nasıl sayı olacaklar?” diye sormak gereğini duymuştur.
Annemarie Schimmel ise, Sayıların Gizemi kitabında bu konuda şunları yazar:
“Pisagorcular evrendeki her şeyi iki kategoriye bölecek kadar ileri gittiler: Tek sayılar sağ tarafa ait olup, sınırlı, eril, kalanlı, doğrulu, ışık saçan ve iyilik dolu, geometrik terimlerle belirtilirse kareyle bağlantılıydı; çift sayılar ise sonsuz gök küresine ait olup, sınırsız (sonsuzca bölünebilir), çok katlı, sol taraf, dişil, hareketli, yalan dolu, karanlık, kötü ve geometrik terimle belirtilirse dikdörtgendir.”
Pythagoras zengin ve çok gezen biridir. Mısır gezisinden sonra doğduğu Sisam adasına döner ve burada çok sayıda öğrenci/yandaş edinir. Sonra yandaşlarıyla Güney İtalya’ya göç edip yerleşir. Burada “çok sıkı yaşama kuralları olan, kısmen dinsel, kısmen felsefi ve bilimsel, kısmen de siyasal bir tarikat kurduğu” anlatılır.
Ve matematikçi Sinan Sertöz’e göre, burada dinsel bir cinayet sonucu Pythagoras ve öğrencileri öldürülür. Olayı şöyle anlatır:
İtalya’da “dostluk üzerine bir tarikat kurdu. […] Nihayet bir gün çok tanrılı dine inanan bir grup, Pisagor tarikatını toplantı sırasında bastı ve onları gökyüzü hakkında fikirler ileri sürmekle suçlayarak hepsini öldürdü. Bu cinayete katılanların hiçbirinin bugüne ismi kalmadı. Fakat Pisagor ve dik üçgenleri tarihin derinliklerinden, 2000 yıl öteden, hâlâ bizimle dost.”
Hegel ise, bazı tarihi kaynaklara dayanarak Pythagoras’ın MÖ 504 yılında “aristokratlara karşı bir halk ayaklanması sırasında” öldüğünü söylemektedir.
Yine Hegel’e göre, Pythagoras’ın oluşturduğu okul/tarikat, “gönüllü bir rahiplik karakterine veya modern zamanların keşiş düzenine sahipti. […] Her bir üye servetini düzene teslim etmiş olmalıydı, ama emekli olunca bunları geri alıyorlardı ve deneme süresi döneminde sessiz kalınması tembihleniyordu. […] Fakat burada Pythagoras’ın, bilim öğretilerini getirmiş Yunanistan’daki ilk eğitici olarak görülebileceğini belirtmek önemlidir; ne ondan daha eski olan Thales ne de çağdaşı Anaksimandros bilimsel açıdan eğitim vermişti, fikirlerini sadece dostlarına söylemekle kalmışlardı. O dönemde genel anlamda hiçbir bilim söz konusu değildi; bir felsefe bilimi, matematik, hukuk ya da başka bir şey yoktu, bu konulara dair salt tek tük önermeler ve olgular bulunuyordu. Silahların kullanılması, teoremler, müzik, Homeros’un veya Hesiodos’un şarkılarını, tripod ilahileri, vb. söylemek veya başka sanatlar öğretiliyordu.”
Pythagorasçı felsefe realist felsefeden zihinsel felsefeye geçişi oluşturur ve sonraki yüzyıllarda hem Batılı hem de İslam coğrafyasındaki felsefi düşünceleri derinden etkilemeye devam etmiştir. Örneğin, onuncu yüzyılda Irak’ın güneyinde bulunan Basra kentindeki ön-İsmaili grubu İhvan-üs-safa, yani Saflık Kardeşliği, sayıbilimlerinde Pythagorasçı görüşleri geniş çaplı olarak kullanırlar. Onlara göre, Pythagoras, Harranlı bir bilgeydi ve Harran Sabiilerine yollanan peygamberin, Enoş, yani özellikle sayı gizemciliği konusunda çok bilgili olduğuna inandıkları Hermes Trismegistos olduğuna inanırlardı.
Bazı filozoflar Pythagoras’ın bir tane dahi yazılı eser bırakmadığını söyler, ama Diogenes Loertios üç eseri olduğunu belirtir: Eğitim, Devlet ve Doğa.
3. Tarentumlu Arkhytas Tarentumlu Arkhytas, MÖ 440-360 yılları arasında yaşamış bir Antik Yunan matematikçi, filozof ve devlet adamıdır.
Tarentum site/şehir devletinin yöneticilerinden olup Pythagorasçı geleneğin son önemli temsilcilerinden biridir.
Devlet adamı olmasının vermiş olduğu kudretten dolayı, her yerde kovuşturmaya uğrayan Pythagorasçılara önderlik edip onları korumuştur.
Platon’un da arkadaşıdır; onu ölümden kurtardığı da söylenir.
Matematik, fizik, müzik felsefesi, mekanik, siyaset alanlarında çalışmalar yapmıştır.
Ahmet Cevizci, Arkhytas’la ilgili şunları yazmaktadır:
“Arkhytas’ın, matematiğin varolan her şeyi anlamanın, evrenin gizlerini çözmenin anahtarı olduğu tezinin olabilecek en güçlü savunucusu olduğu kabul edilir. Her ne kadar birçok konu üzerinde çalışmış olsa da, matematik onun ana konusu olarak kalmış, ve Arkhytas bütün diğer disiplinleri matematiğe bağlı, matematiğin bir şekilde türevi olan disiplinler olarak görmüştür. Matematiği, bütünüyle teknik birtakım disiplinlerle, yani geometri, sayılar teorisi olarak aritmetik, betimleyici astronomi ve ses ile ahenk anlamında müzikle sınırlamıştır; bütün bu disiplinler, sayı ve büyüklükle ilişkili varlık türlerini ele aldıkları için, ona göre kardeş bilimler olmak durumundaydı.”
Diogenes Laertios da, “matematik ilkelerini kullanarak mekaniği ilk kez sisteme bağlayan odur” der. Bu nedenle, Arkhytas, matematiksel mekaniğin babası olarak da bilinir.
Tahtadan uçabilen bir güvercin yaptığı ve uçurtmayı bulanın da o olduğu söylenir.
4. Eflatun/Platon(3) Eflatun/Platon, MÖ 427-347 yılları arasında yaşamış bir Antik Yunan filozofu ve bilgesidir.
Üzerinde en çok tartışılan/konuşulan filozoflardan biridir.
Diogenes Loertios’a göre, “Felsefesinde duyumsama öğretisini Herakleitos’tan, akılla kavrama öğretisini Pythagoras’tan, siyasi öğretisini de Sokrates’ten” almıştır.
Friedrich Nietzsche, bu özelliğinden ötürü Platon’a, felsefe tarihinin ilk büyük melezidir der.
Tarihin tanığı ilk yükseköğrenim kurumu olan Atina Akademisi’ni Platon kurmuştur. Akademi’nin kapısına da, “Matematik Bilmeyen Giremez” diye yazmıştır. MÖ 385 yılında kurulan bu Akademi’de matematik, astronomi, doğa bilimleri, retorik, mantık, siyaset ve metafizik konularında eğitim verilir.
Platon’un bilimler sınıflamasında yer alan ilk bilim aritmetiktir. Aritmetik, “Platon’un gözünde teorik değeri, onun insan zihnini duyudan ve duyusal olandan kurtararak, soyut düşünceye geçişi sağlamasından meydana gelir. Aritmetik dakik ve kesin niceliksel yöntemleriyle duyu algısındaki açık çelişkileri ortadan kaldırır. Aritmetiğin önemi, temelde onun olmasından meydana gelmekle birlikte, Platon aynı zamanda aritmetiğin pratik değerine de dikkat çeker. Onun bilimler sınıflandırmasında aritmetiği geometri izler.”
Platon’un ölümünden sonra, kurduğu Akademi öğrencileri tarafından -değişik adlar alsa da- yüz yıllarca varlığını sürdürmüştür. Örneğin, MS 592 yılında Hıristiyan imparator Justinien tarafından ilan edilen bir fermanla Yeni Platoncu Akademi kapatılmıştır. Bir Platon hayranı olan Cosimo de Medicisi de 1434 yılında İtalya şehir devletlerinden Floransa’da iktidarı ele geçirince Floransa Platon Akademisi’ni dokuz yüz yıl sonra yeniden kurmuştur.
Hegel’e göre, “Sokratesçiler arasında sayılması gereken Platon, Sokrates’in dostları ve öğrencileri arasında en ünlüsüdür ve nihai gerçekliğin bilinçte yattığı yönündeki Sokrates’in büyük ilkesini hakikati içinde kavramış olan da odur, çünkü ona göre mutlak, düşüncededir ve tüm gerçeklik Düşüncedir. […] Platon’un felsefesinin özgün yanı düşünsel ve duyuüstü dünyaya başvurması ve bilinci tin krallığına yükseltmesidir.”
Diogenes Loertios’a göre, “Felsefede antipod, öğe, diyalektik, nitelik, çarpanları eşit olmayan sayı, belli sınırlar içinde kalan düzlem ve tanrının öngörüsü kavramlarını ilk kez kullanan da odur.”
Düşüncelerini açıklamada çoğunlukla tümevarım yöntemini kullanmıştır. Platon’a göre, “ruhun ilkesi aritmetiktir, bedenin ilkesi ise geometriktir.”
Platon’un çok sayıda eseri bulunmaktadır ve bunların çoğu da varlığını koruyarak günümüze ulaşmıştır.
Ütopik bir tarzda yazdığı en ünlü yapıtı Devlet adlı eserinde düşlediği ideal devleti anlatmıştır.
Platon’un devlet düşüncesi bugün hâlâ etkisini şu veya bu şekilde sürdürmekte ya da tartışılmaktadır.
Ve Platon hakkında pek çok ilginç söylenti de bulunmaktadır. Örneğin; Arthur Schopenhauer İsteme ve Tasavvur Olarak Dünya kitabında, MS 2. yüzyılda yaşamış Suriyeli Apamealı Numenius’un, Platon’u “Yunanca konuşan Musa” olarak adlandırdığını ve “Platon’un tanrı ve yaradılış öğretilerini Musa ile alâkalı yazılardan çalmakla” suçladığını yazmaktadır. Yine Schopenhauer aynı kitabında Hıristiyan ilahiyatçı İskenderiyeli Clement’in (MS 150-215) de, “Yahudi olmadıklarından dolayı bütün Yunan filozoflarını papazca azarlayıp onlarla alay ettikten sonra sadece Platon’u geometrisini Mısırlılardan, astronomisini Babillilerden, sihrini Trakyalılardan ve pek çok diğer şeyi Asurlulardan öğrendiği gibi teizmi de Yahudilerden aldığını söyleyerek” Platon’u yücelttiğini belirtir.
Platon’un bir özelliği de, el işçiliğini, çalışmayı, hatta mühendisliği bile küçümsemesidir; özgür bir insanın çalışmaması gerektiğini söyler. Öğrencisi Aristoteles’te aynı düşünceleri paylaşır ama çağdaşı ve kendisi gibi Sokrates’in öğrencisi olan Ksenophon (MÖ 431-355) çalışmaya övgüler düzer. Ksenophon, Avcılık Sanatı kitabında: “İnsanların yararına olan tüm her şeyi sıkı bir şekilde çalışan adamlar keşfederler. Çalışmaya istekli olanlar daha iyilerdir,” der.
5. Aristo/Aristoteles Aristo/Aristoteles, MÖ 384-322 yılları arasında yaşamış Antik Yunan bilgelerinden ve düşünce tarihinin en önemli filozoflarından biridir.
Felsefede gerçekçiliğin “babası” ve mantığın “öncüsü” kabul edilir.
Aristoteles, Platon’un en has öğrencisidir. 17 yaşında Platon’un Akademisi’ne girip burada 20 yıl eğitim görmüştür.
Aristoteles’in hakikat ya da doğrular karşısındaki tavrına örnek olarak şu sözü sıkça hatırlatılır:
“Platon’u severim, ancak hakikati daha çok severim.”
Tabii dilin kemiği yoktur; Platon’la ilişkileri hakkında çok şey söylenmektedir. “Platon’un sağlığında ondan ayrıldı; bu yüzden, anlatıyorlar, Platon ‘Aristoteles bize tekmeyi vurdu, tıpkı onları doğuran anayı tekmeleyen taylar gibi’ demiş.” Ama başkaları da Atina adına elçi olarak görevlendirildiğini, görev sonrası döndüğünde Akademi’nin başına Ksenokrates’in geçtiğini anlayınca geri döndüğünü belirtiyor. Bu boş günlerinde “bir aşağı bir yukarı gezinerek felsefe yapmayı yeğlemiş: Buradan ‘Peripatosçu’ (dolaşan) adını almış. Bazıları da, hastalıktan yeni kalkmış, gezinip dolaşan İskender’e eşlik ettiği ve onunla birtakım konular üzerine konuştuğu için böyle anıldığını söyler.”
Burada söz konusu edilen İskender, Makedonya Kralı Büyük İskender’dir.
MÖ 343 yılında Makedonya Kralı Philippos, Büyük İskender daha 13 yaşındayken onun eğitimiyle ilgilenmesi için Aristoteles’i görevlendirmiştir.(4)
Aristoteles, Büyük İskender’in öğretmenliğinden sonra Atina dışında, Assos’ta (Çanakkale ilinde Behramkale) kendi okulu Lykeion Akademisi’ni kurmuştur. Lise adı buradan gelmektedir.
MÖ 323’te, Büyük İskender’in ölümünden sonra, Aristoteles eski bir şiirinden dolayı dinsizlikle yargılanır, Sokrates’in başına gelen kendisinin de başına gelmemesi için Khalkis’e gider ve orada ölür.
Yazılı kaynaklarda Aristoteles’in biyoloji, botanik ve eczacılık (bitkilerden ilaç yapma) biliminin de temelini attığı, İskender’le kimi savaşlara katılarak gittiği yerlerden bitkiler topladığı, kimi öğrencilerini İskender’le birlikte sürekli savaşta tuttuğu, İskender’in fethettiği yerlerden bitkiler getirttiği yazılmaktadır. Bu nedenle Aristoteles “biyolojinin babası” olarak da anılır.
Aristoteles pek çok konuda çok sayıda eser kaleme almıştır: Felsefe Üzerine, Matematik, Tanımlar, Yöntem Kuramları, Yönteme Dair, Doğa Üzerine, Fizik, Metafizik, Mekanik, Devlet, Eğitim Üzerine, Yaygın Eğitim, Erdem Üzerine, Ruh Üzerine, Müzik Üzerine, Aşka Dair, Belleğe Dair… kitaplarından sadece birkaçıdır.
Bu kitaplarda genel olarak şu görüşleri ileri sürüyor, kısaca: “Felsefe, kuramsal (teorik) ve uygulamalı (pratik) olmak üzere iki bölümdür; uygulamalı felsefe ahlak ve politika alanlarını kapsar; politika da kabaca topluma ve aileye ilişkin diye tanımlanır; kuramsal felsefenin bölümleri fizik ve mantıktır; mantık kendi başına bir bilim değil, öteki bilim dallarının temel aracıdır. Aristoteles buna da ikna ve doğruluk olmak üzere açıkça iki amaç saptamıştır. Bunlardan her biri için de iki olanaktan yararlanmıştır: ikna için eytişim (diyalektik) ve hitabet, doğruluk için de çözümleme ve felsefe; Aristoteles buluş, yargı ve kullanım alanlarında hiçbir şeyi eksik bırakmamıştır.”
Aristoteles’in matematikle ilgili düşüncesi süreklilik ve sonsuzluk konusunda yapmış olduğu açıklamalardan oluşur. Onda sonsuzluk kavramı gerçek anlamda değil, gözlenemeyen bir nitelik taşır.
Aristoteles’e göre, tanrı “düşünce üstüne düşünen düşüncedir”.
Günümüzde bile hâlâ Aristoteles felsefi tartışmalarda adından çokça söz edilen bir filozoftur.
Hegel, Aristoteles’in “şimdiye dek ortaya çıkmış olan tüm bilimsel dâhilerden en zengin ve derin olan”ı olduğunu belirtir.
6. Öklid/Eukleides Öklid/Eukleides, MÖ 330-275 yılları arasında yaşamış İskenderiyeli Antik Yunan bir matematikçi filozoftur.
Kendinden önce yaşamış Thales, Pythagoras, Platon, Aristoteles gibi matematikçi ve geometricilerin çalışmalarını temel alarak yazdığı Elemanlar eseri 2 bin yıl boyunca önemli bir başvuru kaynağı olarak kullanılmıştır. “Geometrinin kurucusu” veya “geometrinin babası” olarak bilinir.
Düzlem geometrisi, aritmetik, sayılar kuramı, irrasyonel sayılar ve katı cisimler geometrisi konuları üzerine eserler kaleme almıştır.
Kendisinden ve birden başka hiçbir tamsayıya bölünmeyen (2, 3, 5, 7, 11, gibi…) sayılara asal sayı denir. Sinan Sertöz’ün belirttiğine göre, Öklid binlerce yıl önce “asal sayıların sonsuz olacağını, hiçbir zaman bitmeyeceğini gösteren bir ispat vermiş.” Ve bugün okullarda asal sayıların sonsuz olduğunu göstermek için kullandığımız ispat Öklid’in yaptığı ispattır. “İkibin yıl önce şarkı söyleyip meşhur olup da hâlâ daha adından bahsettiğimiz herhangi bir şarkıcı yok. […] Ama 2.500 yıl önce ‘sonsuz tane asal sayı vardır, nedeni de şudur’ diyen adam meşhur. […] Matematikçiler arasında bu bir espri konusudur: ‘Meşhur olmak istiyorsanız şarkıcı değil, matematikçi olmanız gerek’ denir.”
7. Sisamlı Aristarkus Aristarkus, MÖ 310-230 yılları arasında yaşamış Sisamlı Antik Yunan bir gökbilimci ve matematikçi düşünürdür.
Evrenin merkezine dünyayı değil, güneşi koyan gün-merkezlilik düşüncesinin bilinen ilk savunucularındandır. Pythagoras’dan etkilendiği, Copernicus’un da öncüsü kabul edilir.
Ahmet Cevizci’ye göre, “Dünya’nın kendi etrafında ve Güneş’in çevresinde dönüşü fikrini geliştirmiş ve bu konuda ilk isimlerden biri olmuştur (ve bu yüzden dinsizlikle suçlanmıştır).”
Aristarkus’un görüşleri 1800 yıl boyunca Aristoteles ve Klaudyos Batlamyus’un yer-merkezli teorileri karşısında maalesef Copernicus, Kepler ve Newton’un buluşlarına kadar pek itibar görmemiştir.
Günümüze kadar ulaşabilen Ay ve Güneş’in Büyüklükleri ve Uzaklıkları isimli güneş merkezli evren modeline dayanan eser Aristarkus’a atfedilir. Bu çalışmasında o dönemlerde daha hiçbir gök cisminin boyutu bilinmediğinden uzaklık ve yarıçapları, yer yarıçapı cinsinden vermiştir. Ay’ın evrelerini takip etmiş buradaki gözlemlerinden Ay ve Güneş uzaklıkları oranını bulmuştur. Gökbilimi hakkında burada yaptığı çalışmalar daha sonra Copernicus modeline temel oluşturmuştur. Kitabın orijinali kayıp olmasına rağmen Kum Hesaplamaları kitabında Arşimed Aristarkus’un başka bir çalışmasıyla ilgili şu bilgiyi aktarmaktadır:
“Sen (Kral Gelon) senin de bildiğin gibi ‘’evren’’ birçok gökbilimcinin dünyanın da merkezi olan alana verdiği isimdir ve yarıçapı dünyanın merkezi ile güneşin merkezi arasındaki doğrunun uzunluğuna eşittir. Bu hesaplama şu ana kadar gökbilimcilerin ortak görüşüdür. Fakat Aristarkus’un hipotezler içeren kitabındaki varsayımların bir sonucu olarak aslında evrenin sanılandan çok daha büyük olduğu iddia ediliyor. Hipoteze göre sabit yıldızlar ve güneş hareket etmezken dünya belirli bir yörüngede güneşin etrafında dönüyor, güneş merkezde yer alıyor ve sabit yıldızlar güneş ile aynı merkezin etrafında duruyor.”
Bugün, Ay’daki kraterlerden birine onun adı verilmiştir: Aristarkus Krateri.
8. Arşimed/Arkhimedes Arşimed/Arkhimedes, MÖ 287-212 yılları arasında yaşamış Antik Yunanlı matematikçi ve fizikçi bir filozoftur.
Hidrostatiğin ve mekaniğin temelini atmıştır.
Bir hamamda su ile yıkanırken bulduğu iddia edilen suyun kaldırma kuvveti ilgili buluşu en çok bilinen buluşudur. Ayrıca, pek çok matematik tarihçisine göre integral hesabın kaynağı da Arşimed’tir.
Söylenen bir popüler rivayete göre Arşimed, Roma kuvvetleri Siraküza şehrini ele geçirdiğinde matematiksel diyagram tasarlıyordu. Romalı bir asker gelip General Marcellus ile tanışmasını emretti ama Arşimed bu teklifi problem üzerinde çalışmayı bitirmesi gerektiğini söyleyerek reddetti. Asker buna öfkelendi ve Arşimed’i kılıcı ile öldürdü.
Arşimed’in mezarında, en sevdiği matematiksel ispatın çizimini gösteren bir heykel bulunurmuş. Bu çizim aynı yükseklik ve çaptaki bir küre ve silindirden oluşurmuş. Mezarın yeri bugün bilinmiyor.
Arşimed’in mekanik alanında yapmış olduğu buluşlar arasında kaldıraçlar, makaralar, bileşik makaralar, vidalar, hidrolik vidalar, rulmanlar ve yakan aynalar sayılabilir.
İlk defa denge prensiplerini ortaya koyan bilim insanı da Arşimed’tir.
Çalışmalarına dayanarak söylediği “Bana bir dayanak noktası/kaldıraç verin Dünya’yı yerinden oynatayım” sözü ona aittir.
Arşimed’in eserlerinin çoğu dönemin ünlü matematikçileriyle yazışma biçiminde ve tamamen kuramsal içeriktedir. Yapıtlarının dokuz tanesinin Yunanca asılları günümüze kadar ulaşmıştır.
Bu çalışmalarının bir kısmı da İstanbul’da ortaya çıkmıştır. Sinan Sertöz bu olayı şöyle anlatır:
“Ortaçağ rahipleri kâğıt kıtlığında eski kitapların içinde yazılanları beğenmezlerse siliyorlar ve üzerine kendi yazacaklarını yazıyorlardı. Bunu bilen bir Alman araştırmacıya 1906 yılında İstanbul’da böyle bir kitap gösterilir. Bu araştırmacı değişik fotoğraf teknikleriyle altta yazılan yazıyı okuduğu zaman” bunun Arşimed’in eserleri olduğunu anladı. Araştırmasında başka kopyalardan günümüze kalanların yanında, “var olduğu bilinen ama kayıp olan Metotlar adlı eserini de buldu. Bu eserinde Arşimed çözdüğü zor problemleri hangi metotları kullanarak çözdüğünü anlatır.”
9. İznikli/Nikaialı Hipparkhos İznikli/Nikaialı Hipparkhos, MÖ 190-120 yılları arasında yaşamış Antik Yunan bir astronom, coğrafyacı ve matematikçidir.
Nikea (İznik) kentinde doğmuş ve yaşamının büyük bölümünü Rodos’ta geçirmiştir. MÖ 120’de Rodos’ta ölmüştür.
Hipparkhos, daireyi 360 eşit parçaya bölerek bunu sistematik olarak kullanan ve matematiğin bir dalı olan trigonometriyi bulan ilk kişidir. Trigonometrinin kurucusu olarak kabul edilir. Ama daha çok yıldızlara ilişkin gözlemleriyle tanınır.
“Astronomiyle ilgilenmesi bir gece gökyüzünde daha önce bilinmeyen bir sabit yıldız keşfetmesiyle başlamış. Bu buluşu onu o kadar heyecanlandırmış ki o zaman dince yasak olmasına rağmen ömrünün sonuna kadar yıldızların kataloglarını (850 kadar) hazırlamış.”
“Hipparkhos’un bugün hâlâ kullanılan bir başka buluşu da yeryüzünde konum belirlemek için enlem ve boylamları kullanmasıdır.” Dahası “günümüzden 2000 yıl kadar önce ay takvimine göre bir ayın uzunluğunu da aslından bir saniye farkla hesaplayabilmiş” olmasıdır. *** Bu anlattıklarımın dışında daha pek çok matematikçi veya matematikle ilgilenen Antik Yunan filozofu var, ama bu kadarı yeter. Şimdi biraz da Antik Yunan sonrası filozof ve düşünürlere bakalım.
İkinci Bölüm: “Kapalı Dünyadan Sonsuz Evrene” Her şey değişim halindedir.
Dinler, düşünceler, kentler, devletler, uygarlıklar da zamanla değişir ve bazen de yok olurlar.
Antik Yunan site/şehir devletleri de zaman içinde birer birer sönümlendi; MÖ 2. yüzyılda Yunanistan ve Makedonya birer Roma eyaleti haline geldi. Ve bu yayılma Romalıların yaşama biçimini değişime uğrattı. Romalılar tarafından ele geçirilen Yunanistan düşünsel olarak onlara hâkim oldu. Romalı seçkinler Yunanca düşünür ve Yunanca konuşur oldular. Ama Roma İmparatorluğu bu arada idari yapısını hem sağlamlaştırdı hem de yaydı: MS 312 yılında Roma İmparatoru Constantinus kilisenin yanında yer alıp diğer pek çok dinle birlikte Hıristiyanlığa yasal statü kazandırdı, MS 380 yılında da Hıristiyanlık/Katoliklik Roma İmparatorluğu’nun resmî dini haline getirildi ve tüm kurumlar Hıristiyanlaştırıldı. Sevgiyle, olmadı şiddetle/sopayla insanlar Hıristiyan olmaya zorlandı.
Sonrasında Hıristiyanlık, Avrupa’da Platon ve Aristoteles’in felsefi öğretisiyle yeniden temellendirilip yeni bir formatla tedavüle sokuldu.
Bu gelişmeler sonucunda, düşüncenin merkezi Atina’dan Roma’ya kaydı ve Avrupa düşüncesinin temel dayanaklarını/mirasını bundan böyle Antik Yunan, Roma ve Kitabı Mukaddes (Yahudi-Hıristiyanlık) üçlemesi oluşturmaya başladı. Ortaçağ diye adlandırılan bu dönem yaklaşık 1000 yıl sürdü: Yunanlar gibi Romalılar da Batı’daki zihinsel yapının kökeninde yer alarak hukuki ve politik model oluşturdu. Sonradan bu politik ve hukuki model tüm dünyaya Roma hukuku ve siyaseti olarak yayılmaya başladı.
Ortaçağ döneminde ve sonrasında, deneysel metot düşünceleri ve belli bir ölçüde olmak üzere matematiksel fizik düşüncesi derinden derine baskılara rağmen gelişme gösterdi. Araplar’dan öğrenilen hesaplama ilkeleri ve “Arap rakamları”nın kullanımı ile cebir ve trigonometri Avrupa bilginlerinin çalışmalarında etkinlik ve kolaylıklar getirdi. Matematik dilinin yetkinleşmesi, mantık söylemlerindeki zenginlik; Rönesans, Reform, Aydınlanma, İlerleme, İnsan Hakları Beyannamesi, Evrim, Devrim, Karşı-Devrim… tüm bunlar Moderniteye giden yolu açtı. Coğrafi keşifler, matbaanın icadı, astronomi alanında kullanılan saatler ve otomatik ölçüm araçlarının sayısının artması, teknik alanda yaşanan gelişmeler yer merkezli dünya anlayışının gerilemesine neden oldu. Teolojik sonsuzluk düşüncesi dönüşüme uğrayarak yerini uzamın sonsuzluğu yönündeki geometrik bir evren düşüncesine bıraktı: Zihinsel devrim yaşanarak “kapalı dünyadan sonsuz evrene” giden yolun kapıları açıldı.
Bu kapıları açılması, çoğunlukla düşünür ve filozofların çalışmasıyla oldu. Bunların sayıları oldukça fazla; bu nedenle, Birinci Bölüm’de olduğu gibi burada da sadece matematikçi olan ve düşünce tarihine damga vurmuş olanları -bildiklerimi- anlatmaya çalışacağım.
Filozofları anlatmaya geçmeden önce bir açıklama ve ardından da bir soru sormak istiyorum:
Antik Yunan sonrası matematikçi filozoflara baktığımızda birçoğunun teolog, rahip, papaz veya dini görevli olduğunu görmekteyiz. Sorum şu: Bizde, Müslüman âlimlerden, dini görevlilerden niçin/neden hiçbir matematikçi bilim insanı çıkmamıştır acaba?
Bunu da bir düşünelim derim.
Antik Yunan sonrası matematikçi filozof ve düşünürler:
1. Klaudyos Batlamyus Klaudyos Batlamyus, MS 100-170 yılları arasında yaşadığı tahmin edilen İskenderiyeli Yunan bir matematikçi, coğrafyacı, astronom ve müzik teorisyenidir.
Bu düşünürün hayatı hakkında fazla bir bilgi bulunmamakta, Müslüman astronomlar 78 yaşına kadar yaşadığını söylemektedir. Yunan asıllı bir Mısırlı veya Mısır asıllı bir Yunan olduğu iddia edilmektedir.
Batlamyus, iki önemli yapıtın yazarıdır: Büyük Bileşim ve Coğrafya. Bu yapıtlar Avrupa’daki Ortaçağ’ın bitişinde önemli bir yere sahiptirler. Kitapların Latinceye çevrilişi ancak 12. yüzyılda yapılmıştır.
Büyük Bileşim kitabı Yunan ve Babil uygarlıklarının gökbilim bilgilerinin bir derlemesidir. Derlemenin çoğu kendisinden üç yüzyıl önce yaşamış olan Hiparkus’a dayanır. Bu eserde Dünya merkezli bir Güneş Sistemi modeli önerilir. Bu model, Copernicus’un güneş merkezli modeline kadar Batı ve İslam dünyalarında geçerli model olarak kabul edilmiştir. Kitapta ayrıca düzlem ve küresel trigonometri hakkında bir inceleme bulunmaktadır.
Batlamyus astronomi, matematik, coğrafya ve optik alanlarına muazzam katkılar yapmıştır; ancak o en çok astronomi çalışmalarıyla tanınır. Zamanına kadar ulaşan astronomi bilgisinin sentezini yapmış ve bunları Matematik Sentezi adlı eserinde toplamıştır. Bu eser on üç kitaptan oluşmaktadır.
Batlamyus bu eserinde, ana çizgileriyle göksel olguları anlamlandırmak üzere kurmuş olduğu geometrik kuramı tanıtmaktadır; Aristoteles fiziğini temel alan bu kuramda, evren küreseldir ve Yer bu evrenin merkezinde hareketsiz olarak durmaktadır. Şayet günlük veya yıllık görünümler Yer’in hareketleri sonucunda meydana gelseydi, her şey uzaya saçılır ve Yer parçalanırdı. Ay, Merkür, Venüs, Güneş, Mars, Jüpiter, Satürn ve sabit yıldızlar Yer’in çevresinde, muntazam hızlarla, dairesel hareketler yaparlar. Sabit yıldızlar küresi evrenin sonudur.
Batlamyus, aynı zamanda, enlem ve boylamlardan, yani bir başlangıç dairesine olan uzaklıklardan söz eden ilk bilgindir.
2. Robert Grosseteste Robert Grosseteste, 1175-1253 yılları arasında yaşamış bir İngiliz teolog, başpiskopos ve devlet adamıdır.
Mütevazı bir ailenin çocuğudur. Oxford’da ders verme ve yöneticiliğinin yanında modern bilimin gelişimine önemli katkılar sunmuştur.
Aritmetik ve geometriden politikaya, doğal bilimlerden tıp alanına kadar, bilimin bütün alanlarında etkin çalışmalar yürütmüştür.
Çalışmaları ve örnek kişiliğinden dolayı, ölümünden önce İngiltere’de saygıyla anılan bir aziz durumuna gelmiştir.
Grosseteste, Platoncudur. Kendi döneminde Aristotelesçiliğin yükselişinden şikâyetçidir; bu durumu doğru bulmaz. Onun ilgilendiği şey, bilginin kaynağı ve nedeni olan idelerdir.
Jacqueline Russ, Grosseteste’nin matematiksel bilime yaklaşımını şu ifadelerle açıklamaktadır:
“Platoncu olan Grosseteste bilimle ve bilimsel yaklaşımla ilgili çok açık bir doktrin geliştirir. Burada deneysellikle ilgili araştırmaları besleyen şey Yunanlar’daki geometrik metot anlayışıdır: Pythagorasçılar ve aynı zamanda Platon, doğayla ilgili matematiksel bir yorum olasılığını kendi araştırmalarına dahil ederler; zira sayılar doğayı açıklamaya yararlar ve hattâ Pythagorasçıların gözünde sayılar şeylerin özünü ifade ederler. Bunun bir sonucu olarak, Grosseteste’in yaklaşımında fiziğin matematikleştirilmesi yönünde bir eğilim ortaya çıkar. Matematik, biliminsanına deneysel araştırmalarında yön vermelidir: Bu modern ve temel bir düşüncedir, zira bu durumda deneysel bilginin doğruluğunu ve nedenselliğini oluşturan şey matematiktir. Burada oldukça şaşırtıcı bir atılım söz konusudur, çünkü matematiksel fiziğe dair temel nitelikte bir düşünce, matematikleştirilebilir gerçeklik anlayışı ortaya çıkmaktadır. Nitekim bu durum, nitelikler fiziğinden (Aristoteles fiziği) matematiksel bir bilime doğru yaşanan bu geçiş, 1604 yılında Galileo ile birlikte insanlığın entelektüel dönüşümünü temsil etmektedir.”
Kısacası, Robert Grosseteste, bilimsel araştırma yöntemlerini belirleyerek günümüz bilim araştırmalarının temelini atanlardan biridir.
Roger Bacon, Grosseteste’in öğrencisidir.
3. Roger Bacon Roger Bacon, 1220-1294 yılları arasında yaşamış bir İngiliz biliminsanı, matematikçi, filozof ve Fransisken rahibidir.
Burada Roger Bacon’ı kendisinden çok sonra yaşamış olan İngiliz filozof, biliminsanı, hukukçu ve devlet adamı Francis Bacon (1561-1626) ile karıştırmayalım.
Roger Bacon, çağdaş bilimin deneysel yaklaşımının tarihsel bakımdan erken olgunlaşmış bir temsilcisi olarak kabul edilir. İnsanın bilgisizliğinin nedenleri üzerinde durur. Otoriteye dayanmanın, geleneğin etkisinin, önyargıların ve kişinin cehaletini saklayan sözde bilgeliğin, insanı hakikate ulaşmaktan alıkoyduğunu söyler.
Özgür fikirleri yüzünden otorite ve din adamlarıyla sürekli tartışmalar yaşadığı için 14 yıl hapis yatar. Hıristiyan olmayanlardan -özellikle Araplardan- birçok şey öğrenilebileceğini söyler. Ona göre İbn-i Sina, Aristoteles’den sonraki en büyük filozoftur.
Roger Bacon’a göre, felsefenin görevi insanı Tanrı’nın bilgisine götürmek ve O’nun hizmetine koşmaktır.
Bacon, fizik biliminin matematiksel ve deneysel boyutunu öne çıkarır; bilimin ve bilginin anahtarını matematik bilimlerinde görür. Descartes’ten çok daha önce, gerçekçi ve inandırıcı tanıtlamaların matematik alanında ortaya çıktığını öngörür. Bilimsel yöntemin tümevarım ve tümdengelimden meydana geldiğini söyler. Matematiksel olanla deneysel olanı birleştirir ve deneyimin doğadaki gizemleri keşfetmeye olanak verdiğine, deneysel metodun temelini oluşturduğuna işaret eder.
Matematik, deneyim, teknik; Bacon’ın gözünde bilimin kalbini oluşturan üç temel unsurdur. Matematiğin ve aynı zamanda tekniğin deneysel bilime giden yolu açtığını düşünmek, yeni bilimin kökenlerine ulaşmaya olanak veren anlayışı oluşturur. Bunun da ötesinde, Bacon bilgi ile gücü birleştirir ki bu fazlasıyla modern bir düşüncedir-çünkü deneysel bilim güç ve iktidar sağlayan araçların yaratılmasını mümkün kılar.
Oxford’da yasaklamalara rağmen Aristoteles üzerine bütünlüklü dersler veren ve deneysel düşünceyi tanıtan da Roger Bacon’dur.
4. Leonardo da Vinci Leonardo da Vinci, 1452-1519 yılları arasında yaşamış İtalyan bir ressam ve düşünürdür.
Bir hezârfendir, yani pek çok farklı disiplinde bilgiye sahip biridir. Hani “on parmağında on marifet var” denilir ya, o bunun da ötesindedir: Filozoftur, ressamdır, astronomdur, mimardır, mühendistir, mucittir, matematikçidir, anatomisttir, müzisyendir, heykeltıraştır, jeologdur, yazardır. Ve Rönesans Hümanizminin simgelerindendir.
Leonardo da Vinci, Floransalı bir noter ve toprak sahibi olan Ser Piero’nun evlilik dışı çocuğudur. Ser Piero’nun eşinden çocuğu olmayınca, köylü bir kadınla ilişki kurar. Leonardo da Vinci bu köylü kadından olur. Evlilik dışı çocukların üniversiteye gitmesi yasak olduğundan üniversite öğrenimi görme şansı yoktur. Babası, evinde onu meşru çocuğuymuş gibi büyütür ve o çağa özgü temel eğitimini alır, yani okuma yazma, biraz da aritmetik öğrenir. Birçok resim ve heykel atölyelerinde çalışır.
Yüksek düzeyde matematik ve geometriyle 30 yaşına gelince ilgilenmeye başlar.
1494 yılında arkadaşı matematikçi Lacas Pacioli İlahi Oran Üzerine kitabını bastırır, çizimlerini Leonardo da Vinci hazırlar.
Sonrasında anatomi üzerine çalışır; insan gövdesi ile çeşitli organların ayrıntılı çizimlerini içerecek şekilde. Bunun yanında matematik, optik, mekanik, jeoloji ve botanik konularında yaptığı sayısız araştırmaları sürekli not defterine yazar. Yazdıkça not defterlerinin sayısı artar.
Bu çalışmaları onun “algısal evreni” için veri niteliğindedir. “Kuvvet ve hareketin, temel mekanik etkenler olarak canlı ve cansız doğada görülen bütün biçimleri yarattığına inanıyor, ayrıca bu güçlerin düzenli, uyumlu yasalara bağlı olarak işlediğini kabul ediyordu.”
Tuttuğu defterler onun bilimsel araştırmacılığını, buluşları da çağından çok ilerde olan düşünce yapısını ortaya koymaktadır.
Leonardo da Vinci sanatçı gözüyle doğaya bakıp, onun gizemlerini ortaya çıkarmaya çalışmıştır.
Makinelerin çalışması da hep ilgisini çekmiştir, makinelerle insan gövdesinin çalışması arasında ilişkiler kurmaya çalışmış ve sonunda da doğadaki en önemli öğenin hareketi sağlayan güç olduğu düşüncesine varmıştır.
Leonardo da Vinci 1519 yılında Fransa’da ölür ve sarayın kilisesi Saint Florentin’e gömülür. Burası 1789 Fransız Devrimi sırasında hasara uğrar, 19. yüzyılın başında da yıkılır. Bu nedenle, mezarının yeri bugün bilinmemektedir.
Leonardo da Vinci birçok sanat eserine imza atmıştır. Son Akşam Yemeği ve Mona Lisa adlı yapıtları en tanınmış ve etkili resimleridir. Ama yapmayı düşündüğü veya tasarladığı resim, heykel ve daha başka şeylerin çoğunu çeşitli nedenlerle tamamlayamamıştır.
Bir tüccarın eşinin portresi olan Mona Lisa’nın yüzündeki gizemli gülümseme yüzyıllar boyunca sanatçı ve bilim insanlarının ilgisini çektiği gibi, bugün de fazlasıyla çekmektedir.
“Resim bir bilimdir ve tüm bilimler matematiğe dayanır. İnsanın ortaya koyduğu hiçbir şey matematikte yerini bulmaksızın bilim olamaz” sözü ona aittir.
Kısacası, Leonardo da Vinci çağının ötesinde bir düşünürdür.
da Vinci’nin bu özelliğini Jacqueline Russ şu sözlerle anlatır:
“Descartes ve Galileo’dan önce, Leonardo da Vinci nitelik ve öz gibi kavramları yıkar ve uzam kavramı üzerinden düşünmeye başlar. Leonardo’yla birlikte, gerçekliği gizemli güçlerin bir oyunu olarak açıklayan Aristotelesçilerden uzaklaşırız. Ağırlık veya hafiflik olguları, birer nitelik veya öz olmaktan uzaktır ve matematiksel olarak açıklanır. Bilgiye giden yol matematikten geçer. […] Aristoteles’in teorisine karşı çıkarken ağırlık yasalarını araştırmaya başlayan Galileo bu modern bilim anlayışının tamamlayıcısı olur.”
5. Nicolas Copernicus/Kopernikus Nicolas Copernicus, 1473-1543 yılları arasında yaşamış Polonyalı bir matematikçi, biliminsanı ve astronomdur.
Kendisi Katolik piskopos danışmanıdır. Boş zamanlarında matematik, astronomi ve harita bilimi ile ilgilenir.
Çalışmaları sonrasında modern astronominin kurucusu olarak kabul görür.
Copernicus, Polonya’da Kraków’da öğrenim görür; daha sonra yaklaşık üç yıl boyunca İtalya-Bologna’da kalır; Polonya’ya geri dönmeden önce Roma’da matematik dersleri verir. Sonrasında yaptığı çalışmalarla yer-merkezcilik anlayışını yıkar ve yeryüzünü “dünyanın” merkezi olmaktan çıkarır. Copernicus’un yaptığı bu devrim, o dönemde bir tür kriz yaşayan zihinlerde büyük bir şaşkınlık yaratır: Yeni kozmolojik düşünceler her şeyi şüpheli, zorlu, sorunlu ve düzensiz hale getirir.
Dünyanın küresel olduğunu ve düzgün bir hareketle güneşin çevresinde döndüğünü matematiksel olarak kanıtlamak amacıyla Phytagoras’ın sisteminden yararlanmıştır. Copernicus, keşfinin içerdiği, yeryüzünün ve dolayısıyla insanın evrenin merkezinde olmadığı sonucundan dolayı, özellikle dinsel çevrelerden gelen yoğun bir muhalefetle karşılaşır.
Copernicus insanların zihnini bulandırsa da, bunun nedeni sonsuzluk söylemi değildir: Copernicus’un dünyası sonludur. Polonyalı bilgin, sonlu bir kozmoloji anlayışı içerisinde, Batlamyus’un sisteminin taşıdığı eksiklikleri fark eder ve yer-merkezcilikten gün-merkezciliğe geçer. Copernicus’un sisteminde dünyanın çapı Ortaçağ’da kabul gören dünyanın çapından iki bin kat daha büyüktür; fakat bununla birlikte Copernicus’un astronomi sistemi sonlu bir sistem olmaya devam eder: Copernicus hiçbir zaman “gözle görünen dünyanın, sabit yıldızlar barındıran ‘dünyanın’ sonsuz olduğunu söylememiştir, yalnızca ölçülemez olduğunu söylemiştir.”
Copernicus “yeni Batlamyus” olarak selamlanır ama üniversite çevrelerinde çok az kabul görür. Batlamyus’un kozmolojik modeli birçok gökbilimciyi tatmin etmeye devam eder; Baltamyus’un modelinin geçerliliğini yitirmesi için, gezegenlerinin yönergelerinin gerçek nitelikleri konusunda Kepler’in yaptığı keşifleri beklemek gerekecektir. Copernicus’un geliştirdiği model çok küçük bir yankı uyandırır; öyle ki, Kilise Copernicus’un kozmoloji düşüncesini ancak 1616 yılında yani yayımlandıktan 72 yıl sonra yasaklama yoluna gitmiştir. Dolayısıyla, üniversiteler Batlamyus’un doktrinini öğretmeye devam eder ve Copernicus çok az taraftar bulur; bu taraftarlar arasında yer alan isimlerden biri, Copernicus’un az sayıdaki öğrencilerinden biri olan ve ustasının geliştirdiği modeli sonsuz yörünge alanı düşüncesi yönünde ilerleten Thomas Digges’tir.
Gökyüzünün sonsuz bir biçimde yayılması: Herhangi bir bilimsel eğitimi olmayan bir düşünür olan Giordano Bruno gibi cesur zihinlerin geliştirdiği bir düşüncedir.
6. Giordano Bruno Giordano Bruno, 1548-1600 yılları arasında yaşamış İtalyan bir matematikçi, astronom ve filozoftur.
Düşünce tarihinin önemli isimlerinden biridir.
Evrenin sonsuzluğunu ve birden çok “dünya”nın varlığını savunmuş ve bu kuramıyla çağdaş bilime öncülük etmiştir.
Bruno, Napoli Krallığında dünyaya gelir. 1565 yılında Dominikenlerin yanına yerleşir ve orada felsefe, teoloji eğitimi görür. 1572 yılında papaz olarak görevlendirilir. 1575 yılında teoloji doktoru unvanını alır. Sapkınlıkla suçlandıktan ve dinsizlik iddiasıyla yargılandıktan sonra görevini bırakarak İtalya’dan kaçar, Roma’dan Cenevre’ye geçer. Orada Kalvinistler tarafından tutuklanır ve bu nedenle Protestanlığa geçmek zorunda kalır. Daha sonra Toulouse’da, ardından Paris’te ve Londra’da bulunur.
Londra’da bulunduğu süre içerisinde, Evrenin ve Dünyaların Sonsuzluğu Üzerine eserini ve 1584 yılında Paris’te yayımlanan Nedenler, İlkeler ve Birlik Üzerine adlı eserini yazar.
Copernicus’un düşünsel mirasçısı olan bu keşiş filozof, yani Bruno, “1592 yılında bir İtalyan soylusunun davetini kabul eder; Venedik’e geri döndüğünde Engizisyona ihbar edilir ve oradan Roma’ya götürülür. O andan sonra, yedi yıl sürecek olan işkencelerle dolu bir yargılama süreci başlar. Galileo’dan bile daha cesur davranan Bruno düşüncelerinden vazgeçmeyi reddeder ve kozmolojik ve teolojik ‘hatalarında’ diretmeye devam eder. Bruno asla teslim olmaz ve yakılarak idam edilme cezasına çarpıtılır; kendisine uzatılan haçın üzerine tüküren Bruno, 17 Şubat 1600 günü yakılarak can verir.”
“Düşünen aklın kahramanı” Bruno, ölüm hükmünü beklerken son derece anlamlı olan şu sözleri sarf eder:
“Kendi kararını veren sizler, yapılanların bilincinde olan benden daha çok korkuyorsunuz.”
Tabii bu arada dinsel bağnazlar sadece Bruno’nun bedenini kazığa bağlayıp yakmakla kalmayarak; eserleri, -hem Katolikler hem de Protestanlar arasında sapkın ve ateist sayılarak- ya yakılıp yok edildi ya da gizli tutuldular.
Bruno’nun yakılışından çok uzun yıllar sonra, ünlü Alman filozofu Arthur Schopenhaure (1788-1860), İsteme ve Tasavvur Olarak Dünya kitabının ekinde yer alan “Kant Felsefesinin Eleştirisi” başlıklı yazısına ait bir dipnotta, özgür araştırmayı başlatması nedeniyle Bruno’ya hayranlığını dile getirir ve sonrasında bir çağrısını dillendirir:
“Bruno kitabı della causa principio ed uno [Neden, İlke ve Tek Üzerine] için odun yığınlarının üzerinde yakıldı. Bu kitabın açılış sözlerinde Bruno, kendini yaşadığı çağda ne kadar yalnız hissettiğini açık ve zarifçe ifade eder ve aynı zamanda, kaderi hakkında bir önsezi de gösterir ki bu, onu tanımlamalarında tereddüt etmesine yol açar. Ancak bu tereddütün üstesinden asil ruh halleri ile gelir ve doğru bildiğini ifade etmeye karar verir:
Doğurmanı engelleyen nedir, benim acı çeken zihnim, Sen de mi eserini bu değersiz çağa sunuyorsun? Gölgeler, karalara yayıldığında, yukarı kaldır Zirvelerini, benim Olympos’um, ta yukardaki göklere. (Şiir metinde Almanca yazılı, ben Türkçesini aldım)
Onun diğer İtalyanca yazılarının […] yanında onun ana eserini okuyanlar, tüm filozoflar arasında dramatik bir etki için kullandığı felsefi olanı şiirsel güç ve eğilimle birleştirme konusunda Platon’a tek yaklaşanın o olduğunu benim gibi keşfedeceklerdir. Yazıları vasıtasıyla tanışıklık kurduğumuz o narin, ruhani ve düşünceli varlığı, onun yargıcı ve cellatları olan bayağı ve öfkeli rahiplerin ellerinde sadece bir hayal edip zamanın kendisine daha aydınlık ve ılımlı bir yüzyılı getirdiği için minnet duyarız. Öyle ki daha sonra gelen dünyanın, bu şeytani fanatiklere olan laneti esasen bizim çağrımızdır.”
Bruno, teolojik şüphelerinin, sözgelimi Meryem’in bakireliğiyle ilgili şüphelerinin bedelini Engizisyon yargıçlarının önünde ödedi. Fakat onun en büyük suçu, Tanrının aşkınlığıyla ilgili sıfatlardan birini -sonsuzluk sıfatı- yeniden doğaya atfetmesi olmuştur. Keşiş filozof Bruno’yla birlikte, yalnızca Tanrıya özgü olmaktan çıkan sonsuzluk sıfatı evrenin bir niteliği haline gelir. Böylelikle, sonsuzluk düşüncesini içeren kozmoloji anlayışı önemli bir atılım gerçekleştirir.
Bruno’ya göre, gerçek ilahi güç Doğa’dır; Tanrı dünyaya aşkın bir Yargıç değil, Evrenle özdeştir.
Böylesi bir bakış, doğal olarak Ortaçağ kozmolojisini paramparça eder. Öyle ki, Güneş bile ayrıcalıklı yerini kaybeder ve yalnızca içinde yaşadığımız mekanizmanın merkezi olmakla sınırlı hale gelir. Sayısız dünyalar içeren, sürekli dönüşüm halinde olan sonsuz bir evren, ezeli ve ebedi bir madde ve onun hiç bitmeyen üretkenliği… Bunlar Giordano Bruno’nun getirdiği temel kazanımlardır.
Copernicus ve Giordano Bruno’yla birlikte zihinsel devrim tamamlanır:
Aristoteles ve Batlamyus’un kozmos anlayışları yıkılır ve evrenin sonsuzluğu düşüncesi giderek kabul görmeye başlar.
7. Galileo Galilei Galileo Galilei, 1564-1642 yılları arasında yaşamış İtalyan bir astronom, fizikçi, mühendis, filozof ve matematikçidir.
Deneysel yöntemin kurucusu olarak bilinir.
Galileo, kütleçekimi ve hareket konusundaki öncü çalışmaları ve deneyle matematiksel analizi birleştirmesi nedeniyle, aynı zamanda deneysel fiziğin ve modern mekaniğin de kurucusu olarak kabul edilir.
Kısacası, Galileo, dünyaya dair geleneksel anlayışı yıkan kişidir.
Rönesans’ın bilimsel devrimine büyük katkıda bulunan bu düşünüre “matematiksel fiziğin babası”, “gözlemsel astronominin babası”, “modern fiziğin babası” ve “bilimin babası” gibi isimler takılmıştır.
Galileo, önce Floransa-Pisa’da öğrenim görür ve ardından Floransa dükünün hizmetinde mühendis unvanıyla çalışmaya başlar. “Mekanik yapılar” üzerinde düşünerek kendi doğa anlayışını inşa eder, matematiğin diliyle yazılmış bir doğa düşüncesini ortaya koyar.
Galileo Galilei’nin çalışmalarını, buluşlarını, kilise kurumunca mahkûm edilişini ve bir biliminsanı olarak kendisine reva görülen sıkıntıları felsefe profesörü Jacqueline Russ’un anlatımından aktarmak istiyorum:
“1590-1591 yıllarından itibaren, Galileo, De Motu (Hareket Üzerine) adlı çalışmasında, ağırlık ve hafiflik olgularının göreli niteliğini ortaya koyar. 1604 yılında, tek yönlü olarak hızlanan doğrusal hareket olgusunu ve uzamlar yasasını keşfeder. Bir hareket sırasında kat edilen uzam, zamanın karesiyle orantılıdır.
Böylelikle, cisimlerin düşüşü ile ilgili yasa ortaya çıkar ve bu yasa, hareketi nesnenin bir niteliği olarak tanımlayan Aristoteles fiziğinin tartışılmasına yol açar. Galileo’nun bilimsel düşünceye kazandırdıkları nelerdir? Duyularla algılanabilen nitelikler Galileo’nun sunduğu kazanımlardan bazılarıdır. Burada Aristoteles dinamiğinde karşımıza çıkan insan-biçimciliği hatırlamak gerekir: Doğal olarak durağan olan cisim, ona etki uyguladığımız için hareket eder. Bu noktada Galileo, doğal olguları yöneten yasaları matematiksel olarak ifade ederek, niteliksel ve insan-biçimsel bakış açısını devre dışı bırakarak bu alanda bir devrim yaratır. Doğanın matematik diliyle yazıldığı düşüncesinden hareketle elde edilen bütün bu sonuçlar, 1638 yılında, İki Yeni Bilim Üzerine Söylev’de dile getirilecektir. Toricelli ile birlikte kaleme alınan bu eser, Galileo’nun mekanikle ilgili bütün araştırmalarının bir sentezini sunar.
Bu bağlamda Galileo, modern evren tasavvurunu inşa eden kişi olarak karşımıza çıkar. 1638 tarihli Söylev’den önce, Galileo 1623 yılında kaleme aldığı II Saggiatore’de (Ayarcı), doğanın matematik diliyle yazıldığı düşüncesini dile getirir:
“Felsefe gözümüzün önünde daima açık duran bu devasa kitapta, yani Evren’de yazılıdır; fakat bu kitabı anlayabilmemiz için, öncelikle kitabın dilini anlamaya ve kitabı yazmak için kullanılan harfleri tanımaya çalışmalıyız. Bu kitap matematik diliyle yazılmıştır ve içinde kullanılan karakterler üçgenlerden, dairelerden ve diğer geometrik şekillerden oluşmuştur; bu karakterlerin yardımı olmadan herhangi bir insanın bu kitabın tek bir kelimesini bile anlayabilmesi imkânsızdır. Bunlar olmadan, karanlık bir labirentin içinde boşu boşuna dolaşıp dururuz.” (Ch. Chauviré, L’Essayeur de Galilée, …)
Burada bilimsel düşünce alanında yaşanan bir kopuşla karşı karşıyayız. Aristoteles’in gözünde, duyularla algılanabilen bir dünyanın bilim anlayışı (sublunaire, yani ay ve dünyayla sınırlı) salt betimseldir; oysa Galileo’nun gözünde bilim araştırmacı ve açıklayıcıdır: Matematiksel dil öncelikli hale gelirken, nitelikler ve nitel betimlemeler ortadan kalkar. Neyi göstermiştir bize Galileo? Gerçek fiziğin a Priori olduğunu göstermiştir:
“Teori olgudan önce gelir […] temel hareket yasaları (ve devinimsizlik), maddi cisimlerin zaman ve mekân içerisindeki davranışını belirleyen yasalar matematiksel bir yapıda olan yasalardır; şekillerin ve sayıların barındırdığı ilişkileri ve kuralları belirleyen yasalarla aynı yapıdadırlar. Bizler bu yasaları doğada değil, kendi içimizde, zihnimizde ve hafızamızda bulur ve keşfederiz, tıpkı eskiden Platon’un bizlere öğrettiği gibi.” (A. Koyre, …)
Bu düşünsel evrimi başlatan kişi olan Galileo -Copernicus’un takipçisi olarak- kozmolojik ve astronomik devrimde rol oynar. Dünyanın güneşin etrafından döndüğünü savunan Copernicus’un güneş-merkezli tezlerini savunur. Bruno gibi, Galileo de, kilise kurumunun Güneş dünyanın merkezidir düşüncesinin sapkınlık olduğunu ilân ettiğinde, kendisini savunmak zorunda kalacaktır.
1632 yılında, Floransalı bilgin bir Aristocu ile iki Kopernikçi arasında geçen İki Büyük Dünya Sistemi Üzerine Diyalog adlı eserini yayımlar; bu diyalogda, Aristotelesçi düşünceler Copernicus savunucularının sunduğu argümanlarla boşa çıkarılır. Bu durumda işler kötüye gitmeye başlar: Papa VIII. Urbain, Galileo’yu güneş-merkezli tezlerin öğretilmesini yasaklayan Kilise’nin uyarılarını (1616 tarihli ferman) dikkate almamakla suçlayan Engizisyon’un baskılarına boyun eğer. Galileo mahkûm edilir: Kutsal metinlere karşı olan “Güneş dünyanın merkezidir” öğretisini savunduğu için sapkınlıkla suçlandığını görür. Bruno kadar cesaretli olamayan, yakılarak idam edilmeyi kabul eden Bruno kadar kahraman olamayan Galileo tövbe kurumuna başvurmaya karar verir: Galileo söylediklerini geri alır, tövbe eder ve geri kalan ömrünü gözetim altında geçirir; bununla birlikte, bu konuyla ilgili çalışmalarına devam eder.”
1642’ye kadar Galileo Galilei, ziyaretçilerini kabul eder. 77 yaşındayken, ateş ve kalp çarpıntısı sebebiyle ölür. Toscana Grandükası II. Ferdinando onu Santa Croce Bazilikası’na gömerek anısına mermerden bir mozole yapmak ister. Bu planlar Papa VIII. Urban’ın ve yeğeni Kardinal Francesco Barberini’nin karşı çıkması sonucu iptal edilir ve Galileo’nun kafirliği neden olarak öne sürülür. Böylece Bazilika’nın koridorlarından birinde küçük bir odaya gömülür.
1737 yılına gelindiğinde anısına bir anıt dikilir ve Bazilika’nın ana bölgesine taşınarak burada yeniden gömülür. Bu süreçte üç parmağı ve bir dişi alınır. Üç parmağından biri şu an Floransa Bilim Tarihi Müzesi’nde sergilenmektedir.
8. Thomas Hobbes Thomas Hobbes, 1588-1679 yılları arasında yaşamış bir İngiliz düşünür ve filozoftur.
Felsefede materyalizmi, etikte haz ahlakını, siyasette monarşiyi benimsemiştir; siyaset felsefesi, tarih, geometri, etik ve genel felsefe gibi pek çok alanla ilgilenmiştir.
Hobbes, 1588’de yerel bir mahalle papazıyla karısının oğlu olarak dünyaya gelir. 15 yaşındayken Oxford’a gider ve orada skolastik mantık ve Aristoteles felsefesini öğrenir. Oxford’tan sonra, Kont William Cavendish’in oğluna özel öğretmenlik yapar. Yaşamı boyunca bu ailenin yanında ve hamiliği altında çalışır. Kıta Avrupası’nda Pierre Gassendi ve René Descartes gibi entelektüellerle tanışır.
Hobbes, Descartes’in Meditasyonlar çalışmasına karşı İtirazlar’ını yayınlamış ve önde gelen matematikçilerle tartışmalara girmiştir. Karmaşık dönemde (iç savaş) siyasal ve dini görüşleri ya da bunlar aracılığıyla bazı imalarda bulunması gerekçe gösterilerek sık sık yerilmiştir. 91 yaşında ölmüştür.
Hobbes, matematiksel yöntemin hayranıdır. R. S. Woolhouse şunları yazmaktadır:
“Skolastik düşüncenin tüm yavanlıklarına rağmen, Hobbes, yüzyıllar boyunca doğal aklın tohumlarının yine de kimi meyveler vermiş olduğunu düşünür. Bunlardan dikkate değer üç tanesi, Öklid’in geometrisi, Galileo tarafından serbest düşen cisimlerin hareketine ilişkin yapılan çalışma ve William Harvey’in kan dolaşımını keşfidir. Hobbes’un geometriyi keşfi ve dünyayı anlamada hareketin öneminin bilincine varması, onun entelektüel gelişiminin de dönüm noktasıdır. Bunlar olmasaydı, o bugün kendisinin hatırlanmasını sağlayan felsefe eserlerinden hiçbirini üretemezdi. Geometri ve hareket hem ayrı ayrı hem de birlikte, onun Elements of Philosophy (Felsefenin Öğeleri) eserinin bütününe sinmiş haldedir.”
Ve yine R. S. Woolhouse’nin belirttiğine göre, Hobbes, 1629’da Sör Gervase Clinton’un oğlunun özel öğretmeni olarak Avrupa’ya ikinci kez ziyarete çıktığında, Cenevre’de bir centilmenin kütüphanesinde, Geometrinin Öğeleri’nin bir kopyasına rastlar; “Bu kitapta Öklid büyük miktarda geometri bilgisini metodik bir şekilde düzenleyip sistematik bir şekilde açıklamaktadır. Kitap, Pisagor’un dik açılı üçgenin kenarlarının göreli uzunluğunu keşfiyle başlar ve Hobbes, Öklid’in bu karmaşık fikri kanıtlamasına hayran kalır. Öklid’in, bu ilginç teoremi, başlangıçtaki az sayıda apaçık aksiyomlardan, temel koyutlardan (koyut: kanıtsız olarak doğruluğu varsayılan önerme-M.Ü.) ve belirli tanımlardan yola çıkarak, akıl yürütmenin kesin, berrak ve ikna edici bir şekliyle ortaya koymasıyla şaşkına döner. O andan itibaren Hobbes, Aubrey’in bize söylediğine göre, geometriye aşık olmuştur.”
Hobbes’un iki takıntısı olan geometri ve hareket, ilk kez 1630’ların başında kaleme aldığı İlk İlkeler Üzerine Kısa Risale’de bir araya gelmiştir.
Hobbes’e göre, dünya mekanik hareket yasaları tarafından yönetilen cisimlerin bütünüdür. İnsan ve hayvan bu bütünün bir parçasıdır. Onların fiziksel ve ruhsal yaşamları da tümüyle mekanik hareket yasalarına bağlıdır. Bu bakımdan tanrı, melek, ruh diye bir şey yoktur. Bunlar imgelemin ürünüdür.
“İnsan insanın kurdudur” sözü de ona aittir.
Thomas Hobbes’in en ünlü eseri 1651 yılında yayımlanan Leviathan veya Bir Din ve Dünya Devletinin İçeriği, Biçimi ve Kudreti’dir.
Leviathan, Eski Ahit/Eyüp kitabında geçen bir canavarın adıdır ve Hobbes’ta her şeye egemen olan devletin simgesidir.
Hobbes, devleti Leviathan’a benzetir ve “Yeryüzünde onun benzeri yoktur. Korkmayacak şekilde yaratılmıştır. Altındaki her şeyi görür; ve bütün gurur oğullarının kralıdır.” Ama, ölümlüdür.
Bu eserini yazarken Hobbes, sanki biraz umutsuzdur. Platon’un Devlet adlı eserinde yazıldığı şekilde nasıl bir filozoflar devleti kurulmadıysa, kendisinin de düşlediği devletin olmayacağını düşünür ve bunu da şu sözleriyle ifade eder: “Benim bu çalışmamın, Platon’un devleti kadar faydasız olduğuna inanmak noktasındayım. Çünkü o da, egemenler filozof oluncaya kadar, devletin hastalıklarının ve iç savaşla yönetimlerin değişmesinin yok edilemeyeceği görüşünde idi.”
Thomas Hobbes Leviathan adlı eserinde, kısaca, egemene itaat edilmesi gerekliliğini anlatır. Ona göre, ailede babaya, kabilede şefe, orduda komutana, inanç sahipleri de dini önderlere itaat etmelidir. Bunların tümü de en üst kudret sahibi egemene, yani ejderha diye nitelendirdiği devlete itaat etmelerinin doğa yasası gereği olduğunu, egemene itaatin de bir toplumsal sözleşme olarak kabul edilmesi gerektiğini söyler. “Kılıcın zoru olmadıkça ahitler sözden ibarettir” der. İnsan doğası gereği, insan insanın kurdudur ve herkes herkesle savaş halindedir. Toplumsal barışın sağlanması, düzen ve güvenlik ancak devlete itaat etmekle olur: Devlet, hayvanı insana dönüştürür.
Benim Leviathan’da önemli bulduğum şeylerden biri de; feodal beylerin ve Katolik kilise liderinin tek otoriteye itaat etmelerini istemekle artık feodalitenin tasfiye ediliş sürecine girdiğini ve Roma kilisesine değil, ruhani liderlerin uyrukları oldukları devletlerin egemenine (krala, halk meclisine…) itaatle de ulus-devleti öngörmesi ve siyaseti tanrı katından insan katına indirmesidir.
Thomas Hobbes, bir sonraki bölümün konusu olan Pierre Gassendi’den her zaman “büyük bir hürmet ve saygıyla bahsetmiştir.”
9. Pierre Gassendi Pierre Gassendi, 1592-1655 yılları arasında yaşamış Fransız bir düşünür, matematikçi ve Katolik rahiptir.
Fransa’nın güneyinde doğmuştur. Tam bir kilise adamıdır. Katolik bir rahip ve Digne Papazı olduğu gibi, aynı zamanda felsefe ve matematik profesörüdür.
Kepler, Galileo, Hobbes ve Descartes gibi pek çok akademisyen ve filozofla yakın ilişki içinde olmuştur.
Yazdıkları ve bilimin doğasına ilişkin yaptığı tartışmaları çoğunlukla teorik deneyciliğe ilişkindir. Ayrıca o aynı zamanda, astronomi, anatomi, optik ve hareket fiziğinin olgusal ayrıntılarına da ilgi göstermiştir. Doğa felsefesi ve matematik felsefesi alanında özgün düşünceler geliştirmiş; gözleme, deneye ve hesaplamaya dayanan modern bilimin gelişimine katkı sunmuştur.
Vejetaryen, içki içmez biridir. Thomas Hobbes’e göre, “Dünyadaki en yumuşak başlı doğaya sahip adamdı.”
İngiliz filozof Roger Stuart Woolhouse (1940-2011), “Onun bu yumuşak başlılığı sadece Descartes’le girdiği karşıtlıkta bozulmuştur” der.
Gassendi, önce Descartesçı doğuştan düşünceler anlayışına karşı çıkmış ve bilginin esas kaynağının duyular ve tümevarım olduğunu öne sürerek, deneyci bir bakış açısı benimsemiş ve Antik Yunan atomculuğun kendi döneminde yeniden canlanmasında önemli rol oynamıştır.
Antik Yunan filozofu Epiküros’un düşüncelerini benimsedikten sonra, onu yeniden yorumlayarak Hıristiyanlık inancıyla mekanikçi bir atomculuğu birleştirir ve bu konuda, ölümünden sonra yayımlanacak olan Felsefi İnceleme kitabını yazar.
Aristoteles’in öğretilerinden hiç hazzetmez, Aristotelesçilere karşı Paradokslar Biçiminde İncelemeler başlıklı bir kitap yazar. Gassendi’ye göre, Aristotelesçiler, felsefe ve bilginin ilerlemesi konusunda tutucu ve engelleyicidirler. O, bilginin deneyim ve dünyanın dikkatli bir gözlemiyle elde edileceğini söyler.
Gassendi, matematikçi oluşunun da etkisiyle, tümdengelimden hiç vazgeçmez; felsefi atomculuğu geleneksel maddi yorumundan sıyırır ve onu, matematikle mekaniğin kendisine uygulanabileceği bir şekle büründürür.
R. S. Woolhouse’ye göre, Gassendi’nin fikirlerin edinilmesi ve biçimlenmesi hakkında söylediklerinin birçoğu sonraki düşünürler arasında beylik hale gelmiş, John Locke (1632-1704) tarafından da daha ayrıntılı ve daha uzun uzadıya ele alınıp geliştirilmiştir.
10. René Descartes René Descartes, 1596-1650 yılları arasında yaşamış Fransız bir matematikçi, biliminsanı ve filozoftur.
Modern felsefenin kurucusu olduğu kabul edilir.
Nietzsche, Descartes’in “rasyonalizmin babası”, “Devrim’in dedesi” olduğunu, bazı yorumcular daha da ileri giderek, “Descartes’i sadece Batı felsefesinin değil, aynı zamanda ‘Batılı devrimci insanın da babası” olduğunu söyler. Burada söz konusu edilen devrim 1789 Fransız Devrimi’dir.
Descartes, 1596’da La Haye’de doğar. 11 yaşında Cizvit okuluna yazılır, daha sonra Poitiers Üniversitesi’nde hukuk okur. Ardından orduya katılır. Bu serüven sırasında Hollandalı biliminsanı Isaac Beekkman ile tanışır. Her ikisi de matematik ve fiziği tamamen birbirine bağlayan bir yöntem yaratmanın gerekli olduğuna inanmaktadır. Bu arkadaşlık Descartes’in bilime merak sarmasına neden olur ve sonunda da onu, “felsefenin babası” olmasını sağlayacak bir yola sokar. Yaşamının çoğunu Hollanda’da geçirir ve tüm önemli yapıtlarını burada yazar. 1737’de yayımlanan geometri, optik, meteoroloji üzerine öncül çalışmalarının bulunduğu Metot/Yöntem Üzerine Konuşma kitabı ile epistemoloji ve metafiziğin temellerini atar. 1641’de İlk Felsefe Üzerine Meditasyonlar yayımlanır. Bu kitabı ile Descartes, “kuşku duyulmaz bilginin” temellerini atmış olur. Ve ayrıca, değişik tarihlerde yayınlanan Felsefenin İlkeleri ve Ruhun Tutkuları gibi çok sayıda kitap ve yazıyla düşüncesini tamamlamaya çalışmıştır.
Descartes sadece felsefeye değil, matematiğe de yeni bir ivme kazandırmıştır. Daha önce birbirinden ayrı olan ve sonsuz küçük hesap ve analizin keşfinde kullanılan geometri ve cebir alanlarını birleştirerek analitik geometrinin temelini atmıştır.
Hegel, onun hakkında şunları yazar: “Doyumsuz bir hevesle her alana uzanmış, tüm sistemleri ve formları araştırmıştır; çalışmaları antik edebiyatın yanı sıra felsefe, matematik, kimya, fizik ve astronomi gibi konuları da içermektedir.”
Descartes her anlamda sağlamcıdır. Kendi güvenliğini hep gözetmesi yanında, kendisinden önce oluşturulan düşünce sistemlerinin sağlam bir temele oturtulmadığını, bu nedenle kendi düşünce sistemini sağlam bir temele oturtmayı hedefler. Bunun için de önce toprağı, kumu, kili kazıyıp bir tarafa atar, ta ki temel atacağı sağlam zemini buluncaya kadar. Yani yanlış bilgileri bir kenara bırakır, matematiği uygulamaya koyar, ve şöyle der:
“Her şeyden öte, akıl yürütmelerindeki kesinlik ve apaçıklıktan ötürü matematikten keyif alıyordum. Ne var ki, matematiğin gerçek kullanımının henüz farkına varamamıştım ve sadece mekanik sanatlarda işe yaradığını düşündüğümden, böyle sağlam sarsılmaz temeller üzerine daha yüksek bir yapı kurulmamış olmasına şaşırıyordum.”
Kısacası, felsefesini oluştururken, yetkin bilgi modeli olarak gördüğü matematiği örnek almış ve amacı için mutlak olarak kesin olup, kendisinden hiçbir şekilde kuşku duyulmayan bir başlangıç noktası bulmaya çalışmıştır. Felsefede, matematikteki gibi, sağlam bir yönteme ve sağlam temellere sahip olabilirsek, felsefenin kapsamı içine giren konularda da kesin bilgilere sahip olacağımızı savunmuştur.
Descartes’ın en kalıcı miraslarından biri de, geometriyi tanımlamak için cebiri kullanarak Kartezyen veya analitik geometriyi geliştirmesidir. Descartes, denklemlerde bilinmeyenleri x, y ve z ile ve bilinenleri a, b ve c ile temsil etme geleneğini icat etmiştir. Ayrıca, kuvvetleri veya üsleri göstermek için üst simge kullanan “standart gösterime öncülük” etmiştir; örneğin, x kareyi belirtmek için 2’yi x2 şeklinde kullanmıştır. Cebir için bilgi sisteminde, özellikle soyut, bilinmeyen nicelikler hakkında akıl yürütmeyi otomatikleştirmek veya mekanikleştirmek için bir yöntem olarak kullanarak cebire temel bir rol biçen ilk kişidir.
Descartes, “Düşünüyorum, o halde varım” der ve böylece düşünen varlık “aklı” fiziksel bedenden başka bir yere koyar.
17. yüzyılın sonlarına gelindiğinde, artık düşünce dünyasının “kralıdır” Descartes…
Rent Descartes sayesinde akıl, metot, düzen, cogito kavramları ve bunların yanında bilimin teminatı olan ve düşüncenin zirvesini oluşturan Tanrı kavramı üzerinden yeni dünya tasavvuru yapılandırıp şekillendirilir.
Ve kendisinden sonra gelecek olan Newton ve Leibniz’e güçlü bir dayanak noktası oluşturur.
11. Blaise Pascal Blaise Pascal, 1623-1662 yılları arasında yaşamış Fransız bir matematikçi, fizikçi, mucit, yazar ve Katolik ilahiyatçıdır.
16 yaşındayken konikler üzerine bir inceleme yazar. 19 yaşında ise dişliler ve tekerleklerden oluşan mekanik bir toplama çıkarma yapan hesap makinesini tasarlar. Paris Mersenne Akademisi’ne kabul edildiğinde, ilk çalışmalarını doğa bilimleri ve uygulamalı bilimler alanında yapar. Torricelli’nin çalışmalarını genelleştirerek basınç ve vakum kavramlarını açıklığa kavuşturur. 1653 yılında hazırladığı ve Pascal üçgeni olarak bilinen aritmetik üçgen üzerine incelemesini, binom çarpanlarını uygun bir tablo halinde tanıtır. 1646 yılında kardeşiyle birlikte Katolik hareketlenmeler içerisinde aktif olarak yer alır, 1654’ün sonlarında da dini tecrübelerini kullanarak felsefe ve teoloji alanında etkili çalışmalar üretir. 1658’de “Geometri Üzerine Genel Düşünceler Geometrik Ruha ve İkna Etme Sanatına Dair” başlıklı yazısını yazar. Pascal’ın sağlığı 18 yaşından sonra bozulur ve 39. doğum gününden 2 ay sonra da ölür. En bilinen temel eseri Düşünceler’dir.
Pascal ile sohbet edenlerden biri olan M. de Sacye onunla ilgili şunları yazar:
“Matematik alanında ona boyun eğmeyecek ehil insan yoktur. O sıra tüm alimlerin ağzında olan meşhur rulet buna tanıktır. Adeta bakırı canlandırıp, tunca düşüncenin gücünü verebildiği herkesin malûmu. Her birinin üzerinde ilk on rakam bulunan düşünmeyen küçük çarkları öyle bir düzenlemiş, sanki dilsiz makineleri öyle konuşturmuş ki bunlar, en alim olanların dahi kafasını kurcalayan sayılarla ilgili güçlükleri oynayarak çözmeleri için en aklıbaşında insanlara açıklamalar sağlamıştır: Bu makineyi herkesin ona hayran olacağı -kendi gözlerimle gördüm- seviyeye çıkarmak ona öyle bir adanma, özen ve zihin gayretine mal olmuştur ki üç yıl boyunca bu hep kafasını meşgul etmiştir.”
Zaten Blaise Pascal’ın dindar bir Hıristiyan olmadan önce bir kumarbaz olduğu, olasılık teorisini ve kumarın parasal değerini olasılık hesabı kullanarak bulacak bir yöntem geliştirdiği bazı kaynaklarda belirtilmektedir. Yine bazı kaynaklarda dindar olduktan sonra Tanrının varlığını dahi olasılıkla, bahis/kumar diliyle ifade ederek “fayda düşüncesi” üzerinden imanı temellendirmeye çalıştığı belirtilmektedir. Pascal, “Descartes’i hem kabul eden ve hem de eleştiren, Descartes’in matematiksel yöntemin kullanım alanını genişletmek istediği yerde, matematiksel yöntemin başka alanlara uygulanabilirliği ve yararı konusunda kuşkucu bir tavır” takınır.
Ve sanki biraz da Descartes’ten pek hazzetmez gibidir: “Feraset sahibi insanlara sormak isterim, acaba şu iki ilke Descartes ile aynı şeyi dokuz asır önce söylemiş Aziz Augustinus’un zihinlerinde aynı mıdır? ‘Madde doğal olarak düşünceye tümden yeteneksizdir.’ ve ‘Düşünüyorum, o halde varım.’” diye not düşer.
Yani örtük bir şekilde Descartes’in hem kopya çektiğini ve hem de farklı şeyler düşündüklerini söyler.
M. de Sacye bunun ipuçlarını biraz verir; Pascal’ın Hıristiyan filozof ve tanrıbilimci Aziz Augustinus’la “her konuda hemfikir” olduğunu belirtir.
Olasılıklar teorisinin temelini atan ve ilk hesap makinesini icat eden kişi olan Pascal, doğa boşluğu sevmez şeklindeki önyargıya son vermiştir. Açıkça Galileo’nun mahkûmiyetine karşı çıkmış, Copernicus’un kozmoloji alanında yaptığı devrimi benimsemiş ve sonsuz şeylerin varlığını kabul etmiştir; sonsuzluk kavramını kendi matematiksel araştırmalarında kullanmıştır.
G. W. Leibniz daha sonra Pascal’ın hesap makinesini geliştirip çarpma ve bölme de yapar duruma getirmiştir.
12. Isaac Newton Isaac Newton, 1643-1727 yılları arasında yaşamış İngiliz bir fizikçi, matematikçi, astronom, mucit, simyacı, teolog ve filozoftur.
Newton, İngiltere’nin Grantham şehrinin yakınlarındaki Woolsthorpe’da bir erken doğum sonucu dünyaya gelir. Dünyaya geldiğinde oldukça zayıf bir çocuktur ve hatta ilk günlerinde hayatta kalacağı dahi şüphelidir. Ama hayatta kalmayı becerir ve 1661 yılında Cambridge’de Trinity College’a girer. Burada üç yıl boyunca cebir, geometri ve trigonometri dersleri alır, Latince ve Antik Yunancayı öğrenir. Ayrıca bu dönemde Galileo ve Kepler’in eserleri ile tanışır ve oldukça etkilenir. Burada Descartes gibi ünlü felsefecilerin çalışmalarını da okur.
Newton, 1687 yılında yayımladığı Doğa Felsefesinin Matematiksel İlkeleri kitabıyla klasik fizik mekaniğinin temelini oluşturur. Bu eser, dünya tarihinin en önemli bilimsel kitaplarından biri olmuştur. Bu eserle birlikte kendi adıyla anılan evrensel kütleçekim yasası ve üç hareket yasasını ortaya koymuş ve yaratmış olduğu bu etki, bilim tarihindeki kilometre taşlarından biri olmuştur. Newton’ın evrensel kütleçekimi ve hareketin üç kanunu, sonraki üç yüzyıl boyunca bilim dünyasına egemen olmuştur.
Newton, dünyadaki nesnelerin hareketleri ile gökyüzündeki nesnelerin hareketlerinin aynı doğal yasalar ile yönetildiklerini kendi kütleçekim kanunu ve Alman gökbilimci Johannes Kepler’in gezegen hareketleri kanunu arasındaki tutarlılıklar ile göstermiştir. Newton aynı zamanda ilk yansıtmalı teleskobu geliştirmiş, beyaz ışığın bir prizmaya tutulduğunda farklı renklerden bir tayf yapması gözlemi sonucu bir renk kuramı da oluşturmuştur.
Newton, matematiksel keşifleri ve fizik çalışmaları sebebiyle çok tanınan ve günümüz biliminsanları tarafından bilim tarihinin en etkili insanlarından biri olarak kabul edilmektedir. 1999 yılının sonlarında, 100 ileri gelen fizikçiyle gerçekleştirilen milenyum oylamasında Isaac Newton, tüm zamanların en iyi fizikçileri arasında Albert Einstein’dan sonra 2. sırayı almıştır. Ünlü bilimkurgu yazarı Isaac Asimov da, Newton’dan “tarihin en büyük biliminsanı” olarak bahseder.
“Fizik, kendini Metafizikten koru” onun şiarıydı; ki bu da Bilim kendini düşünceden koru demektir.
Yasa, öngörü, varsayım, kontrol, program… Bu kavramlar Newtoncu fiziğin ve “mekanik kültürün” sözlüğünü oluşturan kavramlardır. Ve yine bu kavramlar aynı zamanda Newtoncu yönetim düşüncesinin kilit sözcükleridir. Esaslarını bu kavramların oluşturduğu düşünce ve yönetim anlayışı çok farklı bir şekilde her şeyi yeniden şekillendirip hızlandırmış ve bunun bir sonucu olarak modern gelişme alabildiğine çok hızlı bir gelişme göstermiştir.
13. Gottfried Wilhelm Leibniz Gottfried Wilhelm Leibniz, 1646-1716 yılları arasında yaşamış matematikçi, filozof, hukukçu ve dönemin idarecilerine danışmanlık yapmış bir Alman entelektüeldir.
Matematik ve felsefe tarihinde önemli bir yeri vardır.
Leibniz, Almanya’ya yerleşmiş Slav kökenli Lutherci bir aileden gelir. Babası üniversite hocasıydı, ahlak dersleri veriyordu. Annesi ise bir hukuk profesörünün kızıydı. Yaşamının büyük bir bölümünü babasından kalan kitaplıkta geçirir ve kendi kendine Yunanca ve Latince öğrenir. Platon ve Aristoteles’i, daha geniş çerçevede Eskiçağ’ın tüm filozoflarını inceler. On beş yaşından sonra Galileo Galilei ve Descartes’e yönelir ve on beş yaşında Leipzig Üniversitesi’ne girdiğinde kendi felsefesinin temellerini atar. Filozof bu genç yaşlarında daha çok Descartes mekaniğine ilgi duyar ve bu da onu matematiğe yöneltir.
Leibniz, 1676’da Pascal’ın yapmış olduğu hesap makinesini geliştirir, sadece toplama çıkarma yapan makine bundan böyle çarpma ve bölme de yapar duruma getirilir, hatta kök alma işlemlerinde de kullanılabilecek şekilde. Aynı yıl ünlü fizikçi, matematikçi, gökbilimci Newton’la görüşür ve bu görüşmeden sonra Newton’la araları açılır.
1676 yılında Diferansiyel hesabını bularak insanlık tarihinin en önemli buluşlarından birine imza atar.
Sinan Sertöz: Eskiden çakıl taşları kullanılarak hesap yapılırdı, “Newton ve Leibniz’in geliştirdiği hesap tekniğine Latince ‘çakıl taşı’ anlamında ‘calculus’ dendi. Türkçe’de de biz bu hesap tekniğine ‘yüksek matematik’ ya da ‘analiz’ diyoruz” açıklamasını yapmaktadır.
Leibniz’in önemli çalışmalarından biri de, felsefe dilini basitleştirmek ve felsefi araştırmayı matematiksel araştırmaya benzer kılmak düşüncesi ile “Genel İşaretler Dili” tasarlamasıdır. Descartes’in her şeyi kapsamaya çalışan evrenselci bakış açısına uygun bir biçimde, matematiği andıran ama matematikle doğrudan yakınlığı olmayan, ancak tüm temel sorunları matematikte olduğu gibi apaçık bir biçimde çözmemize olanak veren evrensel bir bilim kurabilmek için uzun yıllar çaba gösterdi; düşüncenin alfabesini ve yazısını bulmaya girişti.
Afşar Timuçin, şayet “Leibniz bu evrensel dil düzenini gerçekleştirebilmiş olsaydı bilimsel buluşlar raslantıya kalmaktan kurtulacaktı, hatta belki de bilimsel çaba özel olarak öngörüyü gerektirmeyecekti: raslantısalın yerini tümüyle ussal dayanakları olan bir teknik uygulama almış olacaktı. Her ne olursa olsun, Leibniz’in bu tasarısı bir dilek olmadan öteye geçmedi” diye belirtir.
Leibniz 1679 yılında bu tasarısıyla ilgili Hannover Dükü’ne yazdığı bir mektupta şunları yazar:
“Eğer Tanrı Siz Yüce Efendimize bana tahsis etme lütfunu gösterdiğiniz 1200 gümüş sikkeyi sürekli bir gelire dönüştürme düşüncesini esinlerse, Ramon Llull(5) gibi mutlu olacağım, belki de bunun karşılığında daha büyük bir hizmet sunarak… Çünkü ayrılıklarında bir yargıç, bir kavram yorumcusu, bir olasılıklar cetveli, deneyimler okyanusunda bize yol gösterecek bir pusula, bir nesneler envanteri, bir düşünceler çizelgesi, var olan şeyleri irdelemek için bir mikroskop, uzak olanları kestirmek için bir teleskop, genel bir Hesap, masum bir büyü, hayal ürünü olmayan bir Kabala(6), herkesin kendi dilinde okuyacağı bir yazı, hatta birkaç haftada öğrenilebilecek ve tüm dünyada yaygınlık kazanacak bir dildir. Ve bu dil, gittiği her yere gerçek dilini götürecektir.”(7)
Almanların “ilk” büyük filozofu olan Leibniz’in felsefesi bir bütünsellik felsefesidir. Kadim felsefe ifadesi Leibniz tarafından kullanıma sokulmuştur.
Afşar Timuçin Leibniz’in felsefesi hakkında şunları ifade eder:
“Leibniz belli konulara ağırlık vermek yerine bütünü kapsayan bir açıklama getirmeye çalışır. […] Ona göre en olumsuz görünen düşüncede bile yararlı bir yan bulabiliriz. […] O, felsefesini temellendirirken, aynı zamanda din ve ahlak birliğini sağlamak, dini ve ahlakı usun aydınlatıcı gücüyle temellendirmek istemiştir. Burada onun salt dinci ya da usçu bir tutum içinde olduğunu düşünmek yanlışa düşmek olur.”
“Leibniz matematiği sağlam bir dayanak olarak görür. Ancak o her şeyden önce bir metafizikçidir, bu yüzden öncelikle nedenler araştırmasına yönelir.”
Leibniz birçok konuda çok sayıda eser kaleme almıştır. 1686’da felsefesinin bütününü özetlediği, ince olmasına karşın temel kitaplarından biri sayılan Metafizik Üzerine Konuşma’yı yazar. Bu eserinde Tanrı’yı geniş çerçeveli bir biçimde tanıtmaya girişir ve ileride “monad” diye belirleyeceği “bireysel töz”ü açıklar. Bu eser Leibniz’i kavramakta çok önemli bir kaynaktır. Aynı yıl yine Descartes’in önemli bir yanılgısıyla ilgili kısa bir belirleme eserini yazar. Bu kitabında da Descartes’in cisimlerin çarpışmasıyla ilgili kuramını eleştirmiştir.
Ve yine Afşar Timuçin’e göre, Leibniz ömrü boyunca Almanya İmparatorluğu sınırları içinde kalan kiliseleri birleştirmeye çalışmıştır. Ama birleştiremez. “Üstelik bu son derece inançlı filozof yaşamının sonlarında inançsızlıkla suçlandı ve kendi kabuğuna çekildi. Yaşamın çirkinlikleri, dünyaya sonuna kadar açık bir düşünürden bir yalnız adam yaratmayı başarabildi.”
Ancak o bir filozof olarak, bir biliminsanı olarak önemini hiç yitirmez; ilerleme ya da gelişim fikrini ilkin onda buluruz.
Leibniz, kendisinden sonra gelecek olan Kant’ın felsefesine sağlam bir zemin hazırlamıştır.
14. Immanuel Kant Immanuel Kant, 1724-1804 yılları arasında yaşamış Prusya kökenli Alman bir filozoftur.
Alman felsefesinin kurucularından biridir.
Deneyci ve akılcı geleneği uzlaştırmaya çalışmıştır.
Aydınlanma Çağı ve felsefe tarihinin kendisinden sonraki dönemini belirgin olarak etkilemiştir.
“Kendi aklını kullanacak cesarete sahip ol!” sözü ona aittir.
Bu deyiş, bence, aklın kamusal ve eleştirel kullanımına yapılan bir davettir.
Kant, Latince, filoloji, teoloji, matematik ve mantık eğitimi alır. Başlangıçta fizik ve astronomi alanında yazılar yazar. 1755 yılında yazdığı Evrensel Doğal Tarih ve Cennetlerin Teorisi adlı eserinde, güneş sisteminin büyük bir gaz bulutu olan nebuladan oluştuğunu belirterek Nebular hipotezi’ni ortaya koyar. Güzel ve Yüce Duygusu Üzerine Gözlemler adlı eseriyle de popüler bir yazar olur. 1794 yılında Saf Aklın Sınırları İçinde Din adlı kitabının yayımlanması yasaklanınca, 1795’te yayımlanan Ebedi Barış Üzerine Felsefi bir Deneme adlı eserini kaleme alarak yöneticilerle hesaplaşır. Daha birçok eseri de vardır…
Saf Aklın Eleştirisi adlı eserinde, somut biçimde var olan “numen dünyayla” duygularla algılanan “fenomen dünya” arasındaki ayrımı açıklar.
Hegel’e göre, Kant “Bilginin, bilimsel hareketin evrensel bir şemasını ortaya koymuş ve tezi, antitezi ve sentezi, zihni zihin yapan kiplerini, bilinçli bir şekilde kendini ayırt ediyor olarak tüm yanlarıyla sergilemiştir.”
Arthur Schopenhauer ise eleştirilerinin yanısıra Kant’tan övgüyle söz eder, ve “Büyük Kant’tan zaman, mekân ve nedenselliğin bilincimizde, bütün kurallıkları ve kalıplarının bütün imkânlarına göre ve bunlarda zuhur edip bunların içeriğini oluşturan nesnelerden tamamen bağımsız olarak mevcut olduklarını öğrendik” der. Ve başka bir yerde de ise, “Kant, sezgisel idraki sadece matematikte değerlendirdikten sonra dünyayı gözümüzün önüne seren geri kalan bütün algısal idraki tamamen göz ardı etmekte ve sadece soyut düşünceye odaklanmaktadır” diye yazar.
Kant, aklın ahlakın kaynağı olduğuna ve estetiğin tarafsız bir yargılama yetisinden doğduğuna inanıyordu. Devletler arasında ebedi bir barışın evrensel demokrasi ve uluslararası işbirliği yoluyla sağlanabileceğini umuyordu.
Kant’la ilgili daha çok şey anlatabilirim burada, ama konumuz matematik olduğundan dolayı sadece uzam ve geometri hakkındaki düşüncelerini çok kısa aktarmakla yetineceğim.
Kant’ın dünya görüşü, yaşadığı dönemi dikkate aldığımızda, ilerici Alman burjuvazisini en iyi yansıtan felsefe dizgesi olarak görülür. Fransız devrimi karşısında heyecan ve coşku duymuş, bütün şiddetine karşın devrimi, ilerlemenin ve despotizm karşısında insanın özgürleşmesinin göstergesi olarak yorumlamıştır. Onu eleştirili felsefeyi kurmaya götüren süreç, doğal felsefede bir araya gelen iki ayrı bilgi biçimi arasındaki “metafizik”le “geometri” arasındaki ayrımdan kaynaklanır.
Kant, sorunu şöyle ortaya koyar:
“Bu etkinlik içinde metafizik geometriyle nasıl bağdaşacak?
Öyle ya, aşkın felsefeyle geometriyi birleştirmek, köpekle atı aynı arabaya koşmaktan daha zordur. Çünkü aşkın felsefe uzamın sonsuz bölünürlüğünü inatla reddeder, oysa geometri uzamın sonsuz bölünürlüğünü öbür teoremleriyle aynı kesinlikte kabul eder… Bu çelişkilerin uzlaştırılması kolay bir çaba gibi görünmese de, ben bu uzlaştırmayı gerçekleştirmek için belli bir güç harcamaya girişmiş bulunuyorum,” der.
Marksist kuramcılardan Lucien Goldmann’a göre, sorunun bu konuma gelmesinin nedeni, “Leibniz kuramlarının yandaşlarıyla Newton kuramlarının yandaşları arasında uzam konusunda yapılan tartışmalar”dır. “Tek gerçek gerçeklik olarak bireylerden, monadlardan yola çıkan Leibniz için uzam göreliydi, monadlar arasındaki ilişkiydi. Fizikçi Newton, mutlak bir uzamın varlığını kabul ediyordu, bu uzam olmadan cisimler olamazdı, cisimler arasında ilişki hiç olmazdı.”
Kant bu konuda aracı bir tutum alarak uzlaştırmayı denemiştir.
1804’te öldüğünde, ortaya sürdüğü “Deneysel dünyayı zihin oluşturmuştur” argümanı, felsefe dünyasının Copernicus reformu olarak algılanmaya başlamıştı bile…
Cenazesi müzik eşliğinde toprağa verilir ve mezar taşına da Pratik Aklın Eleştrisi eserinin sonunda yer verdiği şu sözleri yazılır:
“İki şey, üzerlerine sık sık eğilip ısrarla düşünülürse, insanın ruhsal yapısını hep yeni, hep artan bir hayranlık ve korkunç saygıyla dolduruyor: Üzerimdeki yıldızlı gök ve içimdeki ahlak yasası.”
15. Carl Friedrich Gauss Carl Friedrich Gauss, 1777-1855 yılları arasında yaşamış matematikçi, astronom, istatistikçi Alman bir düşünürüdür.
Genç yaşındayken matematikte önemli teoremler kanıtlamıştır. Matematiğe yaptığı katkılardan dolayı “Matematikçilerin Prensi” ve “antik çağlardan beri yaşamış en büyük matematikçi” olarak anılır.
1795 yılında modern matematiksel modellemenin ve “Minimal kareler metodunu” bularak matematiksel istatistiğin temellerini atmıştır; 1801 yılında da Ceres Cücegezegeni’nin tekrar keşfedilmesini sağlamıştır. Eukleides dışı geometri’yi, çok sayıda matematiksel fonksiyonu, türev ve integralle ilgili temel teoremleri, normal dağılımı, eliptik integrallerin ilk çözümlerini ve yüzeylerde Gauss eğimini keşfetmiş, kanıtlamış veya tanımlamıştır. 1807 yılında Göttingen Üniversitesi’nde Profesör ve Başastronom olmuştur.
1856 yılında Hannover Kralı verdiği madalyonun üzerine Gauss’un portresini bastırmış ve üzerine Mathematicorum Principi (Matematikçilerin Prensi) yazdırmıştır.
“Matematik bilimlerin kraliçesidir” sözü Gauss’a aittir.
Sinan Sertöz’in ifadesiyle, “O diğer insanların rağbet ettikleri küçük rahatlıklara değil, sayılar ve matematik dünyasının içindeki sırların verdiği rahatlıklara, huzurlara doğru koştu.”
Bugün birçok matematiksel ve fiziksel fenomen ve çözüm, rasathane ve ölçüm merkezleri, okullar ve bazı ödüller ismini Gauss’tan almaktadır.
16. Bernard Bolzano Bernard Bolzano, 1781-1848 yılları arasında yaşamış İtalyan kökenli bir Çek filozof, matematikçi ve Katolik rahiptir.
Bernard Bolzano, Prag Üniversitesi’nde, felsefe, fizik, matematik ve ilahiyat dersleri alır. 1807 yılında Prag’da aynı üniversiteye din ve felsefe profesörü olarak atanır ve dersler verir. 1816 yılında, Hıristiyan kilisesince inanç, duygu ve düşünceye ters düştüğü gerekçesiyle, inançlarından dolayı suçlanır. 1820 yılında Avusturya hükümeti Bolzano’nun yıkıcı ve kendileri için kırıcı olan konuşmalarından dolayı onu ülkeden uzaklaştırır. 1819 ile 1825 yılları arasında Prag Üniversitesi’nce, 7 yıl ders vermeme ve yayın yapmamak üzere cezalandırılır, profesörlüğü elinden alınır.
Ama tüm bu baskılara karşı o durmadan çalışır: Analiz, geometri, mantık, felsefe ve din üzerine çok sayıda eser kaleme alır.
Bolzano, Kant sonrası idealizmi eleştiren bir düşünürdür.
Kümeler teorisinin öncüsü olduğu kadar, sonsuz konusunda salt matematiksel bir düşünce yaratmaya çalışan ilk isimlerden biridir.
Matematik ile felsefeyi birleştirerek sonsuzluk kavramını -Tanrıyı bir kenara bırakarak- hesaplanabilirlik alanında ele almaya çalışmıştır.
Kant, sonsuzu bulabilmek için teorik aklın alanını terk edip pratik aklın alanına geçmek gerektiğini söyler. Hegel ise, kavramların -şeylerin- giderek daha geniş bütünlükler içerisinde yer alması şeklinde sonsuzluk düşüncesini geliştirip açıklar.
Matematikçi Bolzano da, ölümünden iki yıl sonra, 1850 yılında basılan ve neredeyse tüm Avrupa dillerine çevrilen Sonsuzun Paradoksları adlı eserinde matematiksel sonsuzluk düşüncesini “fiziksel ve metafiziksel sonsuzluk düşüncelerinin temeli” olarak gördüğünü açıklar.
“Bolzano’ya göre, Tanrının sonsuz olmasının nedeni, bizim Tanrıyı her biri sonsuz büyüklükte olan yetkinliklerle donatılmış olarak tasavvur etmemizdir.”
Yaşadığı sürece baskılara maruz kalan bu matematikçi deha 1848 yılında Prag’da ölür. Hayalindeki matematiksel sonsuzluk düşüncesi gibi adını tarihin sonsuzluğunda sonsuzca var olacak bir şekilde altın harflerle yazdırır.
17. Bertrand Russell Bertrand Russell, 1872-1970 yılları arasında yaşamış Britanyalı filozof, matematikçi, tarihçi ve toplum eleştirmenidir.
Çağdaş matematiğin temellerini atanlardan ve analitik felsefenin kurucularından biri olarak kabul edilir.
Russell baktığı yerde matematiği görenlerdendir. Bunu da şöyle ifade eder: “Doğru pencereden bakıldığında matematik yalnızca hakikati değil, ulvî güzelliği de ihtiva eder. Soğuk, haşin fakat bir o kadar da saf güzelliği.”
Matematiksel mantık alanında yaptığı çalışmaları ve toplumsal, siyasal kampanyalara öncülüğüyle tanınır. Yirminci yüzyılın, barış ve nükleer silahsızlanmayı savunan filozof ve bilim insanlarından bir olarak kabul edilir. Kısaca;
İngiltere’nin önde gelen aristokrat ailelerindendir. 1890 yılında Cambridge’deki Trinity College’a girer. 1893’te en iyi dereceyle matematik diplomasını aldıktan sonra felsefeye yönelir. 1895’te “Geometrinin Temelleri Üzerine Bir Deneme” teziyle öğretim üyeliğini kazanır. 1898’den sonra idealizme karşı çıkarak genel çizgileriyle deneyciliği ve olguculuğu benimser. 1903 yılında ilk önemli matematik kitabı olan az sayıda ilkelerden yola çıkılarak matematiğin anlaşılabileceğini gösteren Matematiğin İlkeleri kitabını yayımlar. 1919’da Britanya hükûmetinin resmi görevlendirmesiyle Sovyetler Birliği’ni ziyaret eder; Vlademir Lenin ile tanışır ve kendisiyle bir saat süren bir sohbet eder. Otobiyografisinde, Lenin’in kendisini hayal kırıklığına uğrattığını ve kendisini acımasızlıktan çocukça zevk alan bir insan olarak gördüğünü belirtir. Ve aynı yıl Sovyet rejiminin baskıcı yanını öne çıkardığı Bolşevizmin Pratiği ve Teorisi adlı eserini yayımlar.
Russell daha sonraları sevgilisi Dora’nın eşliğinde Pekin’de bir yıl felsefe dersleri verir. Çin’deyken birçok akademisyenin yanında Nobel ödülü sahibi Hint şair Rabindranath Tagore da oradadır.
En önemli eylemlerinden biri de 1962 yılında Küba Füze Krizi sırasında toplumsal bir rol üstlenmesidir. Sovyetler Birliği lideri Nikita Kruşçev’e yazdığı mektubun karşılığında Sovyet hükümetinin duruma kayıtsız kalmayacağına dair bir cevap alırken, Kennedy ise mektubu açılmamış bir halde geri gönderir. Sonrasında Albert Einstein ile birlikte nükleer silahlara karşı bir manifesto yayımlar. Son eylemlerinden bir de İsrail’in Ortadoğu’daki ülkelere karşı izlediği tutumu eleştiren bir bildiri yayımlamasıdır.
Bir düşünür olarak birçok esere imza atmıştır: Batı Felsefesi Tarihi, Bilimsel Bakış, Neden Hıristiyan Değilim, Özgürlük Yolu, Bilimin Toplum Üzerindeki Etkileri, Evlilik ve Ahlak, Aylaklığa Övgü, Eğitim Üzerine, İnsanlığın Yarını, Din ile Bilim, Rölativitenin ABC’si, Sorgulayan Denemeler gibi…
Çalışmaları mantık, matematik, dilbilim, bilgisayar teknolojisi ve felsefeyi; özellikle de dil felsefesi bilgi felsefesini (epistemoloji) ve metafiziği önemli ölçüde etkilemiştir.
1950 yılında, insan hakları ve düşünce özgürlüğünü savunan yazılarından dolayı Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülmüştür.
Türkiye’de, 68 Kuşağı ve daha sonraki devrimci kuşak Bertrand Russell’i daha çok ABD’yi Vietnam Savaşı sırasında işlediği suçlardan dolayı, Stockholm’de, 1967 yılında Russell Mahkemesi olarak anılan Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi’nde yargılanmasında oynadığı rol nedeniyle tanır. Mahkemenin başkanlığını Fransız düşünür Jean Paul Sartre yapmıştı. Çok iyi bir hukukçu olan ve o dönem Türkiye İşçi Partisi lideri olan Mehmet Ali Aybar’da bu davada mahkeme üyesi olarak yer almıştı. *** Antik Yunan dönemi sonrası anlatılacak o kadar çok filozof ve düşünür var ki, ama uzatmaya gerek yok. Matematikle düşünce/felsefe arasındaki etkileşimi ve yoldaşlığı anlattığım filozofların şahsında gördük, kanımca meramım anlaşılmıştır. Bertrand Russell’den bir alıntıyla bu bölümü de noktalıyorum.
B. Russell, Sorgulayan Denemeler kitabında yer alan “Yirminci Yüzyılda Felsefe” başlıklı yazısının bir yerinde yeni felsefeye dair bazı tespitler yapar, okuyalım:
“Matematik ilkelerinin, her zaman felsefe ile önemli bir bağlantısı olmuştur. Matematik büyük ölçüde kesinliği olan önsel bilgiler içerir; filozofların çoğu da önsel bilgiye çok heveslidirler. Elealı Zenon (İ.Ö. beşinci yüzyıl)’dan bu yana idealist eğilimli filozoflar matematikçilerin gerçek matematiksel doğruya ulaşamadıklarını; filozofların daha iyisini yapabileceklerini göstermek için çelişkiler üreterek matematikçileri gözden düşürmeye uğraşmışlardır.
Kant felsefesi bu türden birçok şey içerir; Hegel felsefesi ise daha fazlasını. Ondokuzuncu yüzyılda matematikçiler Kant felsefesinin bu yönünü çürüttüler. Kant’ın deneyaşırı (transcendental) duyular öğretisi hakkındaki matematiksel savları Lobatchevski (1793-1856)’nin Eukleidesçi olmayan geometriyi icadetmesiyle temelinden sarsıldı; Weierstrass (1815-1897) sürekliliğin sonsuz-küçükleri içermediğini kanıtladı; George Cantor (1845-1918) bir süreklilik, bir de sonsuzluk teorisi geliştirerek filozofların pek de işlerine gelen bütün eski paradoksları ortadan kaldırdı. Frege aritmetiğin mantığın bir sonucu olduğunu gösterdi; Kant ise bunu reddetmişti. Bütün bu sonuçlar normal matematiksel yöntemlerle elde edildiler ve bir çarpım tablosu kadar da kesindirler. Filozoflar bu duruma, söz konusu yazarların yapıtlarını okumayarak karşılık verdiler. Sadece yeni felsefe bu yeni sonuçları özümsedi; böylece de sürmekte olan bilgisizliğin yandaşlarına karşı kolay bir tartışma zaferi kazandı.
Yeni felsefe sadece eleştirel değil, yapıcıdır; ama bilimin yapıcı olduğu anlamda, yani adım adım ve deneyerek. Özel bir yapılanma yöntemi vardır; o da, matematiğin yeni bir kolu olan ve felsefeye diğer bütün geleneksel kollardan daha yakın olan, matematiksel mantıktır. Matematiksel mantık, belli bilimsel savların felsefe yönünden hangi sonuçlara yol açtığını, nelerin varsayılması gerektiğini ve aralarında ne gibi bağlantılar olduğunu bulmaya, daha önce hiçbir zaman olmadığı ölçüde olanak sağlar. Bu yöntem sayesinde matematik ve fizik felsefesi çok büyük ilerlemeler kaydetmiştir. Fizikteki sonuçların bir kısmı Dr. Whitehead (1861-1947)’in son üç çalışmasında ortaya konulmuştur.
Yöntemin diğer alanlarda da aynı ölçüde verimli olacağını ummak için yeterli neden vardır; ancak bu, burada ele alınamayacak kadar teknik bir konudur.”
Sonuç: Bilimin Mührü Kimdeyse Kral Odur
Canlılar dünyasında sadece insan kavramlara sahiptir.
Ve insanlar sahip oldukları kavramların nicelik ve niteliğine göre görür, düşünür ve hareket eder. Matematikçi deyimle, eylemlerimiz edindiğimiz bilgilerin bir fonksiyonudur.
Düşünmek kavramlarla tanımaktır, kavram olmadan bir şey olmaz. Düşünce akımlarının, bilim ve teknolojinin, sanat ve kültürün gelişmesi ancak ve ancak kavramlar sayesinde olur. Kavramların oluşturulmasında ise en büyük katkıyı laf ebesi -pozitif anlamda- felsefeci ve düşünürler yapar.
Düşünce ve yasaların oluşumu filozoflarla yaşıttır: Sadece sıradan insanlar insanın insanla, insanın toplumla, insanın doğayla ilişkilerini anlamaya çalışanların ve bu konularda düşünce üretenlerin, doğa yasalarını çözmeye çalışan ve toplum yasalarını oluşturanların filozoflarca ilk kez başlatıldığını bilmez.
Filozof ve düşünürler düşünce dünyasının kaptanıdır, düşüncelerin rota ve hızını da onlar belirler. Bu nedenle, “fazladan bir akla sahip olan” filozof ve düşünürlerin yaşamı nasıl gördükleri, nasıl anladıkları, nasıl hareket ettikleri çok önemlidir. Çünkü bunlar dünyaya yön veren, Avrupa’yı Avrupa yapan insanlardır. Modern bilimin gelişmesi, teknolojini sürekli atılım içinde olması, sanayinin sürekli ilerlemesi, sermayenin yoğunlaşması, yaşamın kolaylaşması, hak ve adalet arayışı, vicdan ve merhamet duygularının gelişmesi, ahlaki değerlerin oluşması, barış ve silahsızlanmanın savunulması, özgürlük ve hümanist değerlerin kökleşip yerleşmesi bunların sayesinde oluştu ve bugünlere geldi.
Tabii bu kolayca olmadı; binbir zahmet, emek, sabır ve mücadele sayesinde oldu. Erdem ve asaletin örneği Sokrates ve Bruno örneğinde olduğu gibi birçok düşünür inanılmaz baskılarla maruz kaldı; Sokrates düşüncesi uğruna zehir dolu kupayı kendi elleriyle içti, Bruno da yanan kor halindeki odun yığınlarını korkusuzca kucakladı.
Ama tarihsel ilerleme durdurulamadı, güneş balçıkla sıvanmayacağından tarihin çarkı hep ileriye döndü/dönüyor.
Tarihin dönen çarkına ivme kazandıranlar da çoğunlukla filozoflar, düşünürler, yazarlar, mucitler ve biliminsanları olmuştur.
Anlatımımızda bunların pek çoğunun da matematikçi olduğunu gördük.
Bu nedenle felsefe düşüncelerin kralı, “matematik bilimlerin kraliçesidir” diyebiliriz.
Doğa hep kendini saklar, ama bizler kavram, sayı ve geometrik şekillerin ruhuna ne kadar vakıf olursak doğa ve evrenin sırlarına da o kadar vakıf oluruz.
Kavram, sayı ve şekillerin ruhu ya da gizemi çözülmeye başlanırsa tüm bilimler hızlı bir şekilde gelişmeye; doğa, insan ve toplum yaşamında etkili olmaya başlar. Düşünsel kapasitemiz artar ve matematiksel mantık gelişir. Evrene, doğaya hükmeden yasalar bir bir anlaşılmaya başlar.
Bilime açılan kapıyı açan anahtar matematiktir; anahtarı hareket ettiren ise düşüncedir, yani felsefedir.
Felsefe ve matematik olmadan bilimsel gelişme olmaz, olsa olsa körün köre yol göstermesi olur.
Tarihi gerçek kanıtlamıştır: Bilimin mührü kimdeyse kral odur ve yarışı da o önde götürür.
Örneğin; ABD, bilim ve teknolojide üstünlüğü sağladığı için, 1901-1991 yılları arasında fizik, kimya ve tıp alanlarında 158 Nobel ödülü almıştır, dünyanın geri kalanı ise 241 ödül alabilmiştir. Tabii olay sadece Nobel ödülüyle sınırlı değil; elektronik, telekomünikasyon, bilgisayar, mobil cihazlar, iletişimin küreselleşmesi, silah teknolojisinin gelişmesi, uzay araştırmaları, nükleer çalışmalar, DNA’nın keşfi ve kopyalanması, yapay zekâ, insan bedenine kablosuz çiplerin yerleştirilmesi… kısacası bilim ve teknoloji her şeyi hızlı bir şekilde değiştirdi/değiştiriyor. Dünyamız çok hızlı ve çok kapsayıcı tarihi bir dönüşüm yaşıyor.
Bu dönüşüme paralel olarak düşünce dünyası da bu nedenle her şeyi sorguluyor ve yeniden tanımlamaya çalışıyor.
Bu hızlı ilerleyiş ve çalışmaların karşısında bizim yerimiz neresidir?
Tarihin dışında mı kalacağız, yoksa tarihsel akışın/dönüşümün içerisinde mi olacağız?
Şayet yapılan çalışmaların bir yerlerinde olmak istiyorsak ve geriden nal toplamak istemiyorsak, gönlümüzden geçen aydınlık güzel günlere kavuşmayı arzuluyorsak mutlaka yüzümüzü felsefe ve matematiğe çevirmeli, bu büyük yolculuk sürecinde aklın yaratıcı gücünü savunan saflarda yerimizi almalıyız.
Bu büyük yolculuğumuzda felsefe ve matematiğin yoldaşlığı yolumuzu aydınlatacağına inanıyorum.
Saygılarımla…
Eylül 2023-Mart 2024 Ayvalık/Balıkesir-Bağcılar/İstanbul
Teşekkür Bu çalışmamı baştan sona okuyarak yazım hatalarını düzelten sevgili dostlarım Ahmet Muhtar Sökücü ve Prof. Dr. Orhan Taner Can’a, ayrıca bazı hususların yazılmasını hatırlatan kardeşim Ali Haydar Üzülmez’e içten teşekkürlerimi sunuyorum.
Dipnotlar: (1) Hüseyin Evcil, Diyarbakır-Dicle/Piranlıydı. Hatırladığım kadarıyla, kendisi 1961 Talat Aydemir olayı nedeniyle Harbiye’den atılmış, ama sonra kendilerine tanınan bir hak sayesinde üniversiteyi bitirmişti. Hocama buradan saygılarımı gönderiyorum. (2) Avrupa’da, evrensel “hakikatin pek çok kahramanı din adamlarının ellerinden ölümü odun yığınları üzerinde karşıla”sa da, hakikatin gün yüzüne çıkması için çalışan çok sayıda kahraman da yine din adamları arasından çıkmıştır. (3) Platon benim gençlik yıllarımda, yani 1960 ve 70’li yıllarda Eflatun olarak bilinirdi, ders kitaplarımızda da Eflatun diye anlatılırdı. Kanımca, Araplar onu Eflatun diye telaffuz ettikleri için, Osmanlılar da Eflatun demiş ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında da bu telaffuz kabul görmüş. Daha sonraları Eflatun ismi yavaş yavaş terk edilerek orijinal ismi olan Platon benimsenmeye başlandı. (4) Sezai Karakoç “Gordiom’da bir İskender” başlıklı yazısında Büyük İskender’le Aristoteles’in birlikteliğine vurgu yapar. Özetle: İslam ülkelerinin problemleri bir birine dolanmış, tam bir kördüğüm haline getirilmiş. Kördüğüm sadece dıştan örülmemiş, içten de örülmüş. Şimdi bu kördüğümü çözecek bir “yiğit”, bir İskender aranmaktadır. Bu kördüğüm nasıl çözülecek? Hep, bir İskender gelsin, bir kılıç vursun ve bu düzelsin denilirse, bu zihniyet değişmezse hiçbir zaman İskender gelmeyecektir. Gelse de kimse kabul etmeyecektir. Düzmece İskenderler asıl İskender’i gölgeleyecektir. İskender’in kafası Aristo, Aristo’nun kolu İskender olduğu için kördüğüme çözüm bulunabilmişti. Uygulayıcısız düşünürler ve düşünürsüz aksiyon/eylem adamları geldikçe kördüğüm olduğu gibi kalacaktır. Gordiom’da bir İskender gördüğünüzde iyi biliniz ki atının terkisinde bir düşünürün kitabı vardır. (5) Ramon Llull: 1232-1316 yılları arasında Mayorka Krallığı’ndan yaşamış Hıristiyanlığa bağlı Fransisken tarikatına mensup bir filozoftur. Farklı ırk ve dinlerden insanlar arasında evrensel kusursuz bir felsefi dil için çalışmalar yapmıştır. M. Üzülmez (6) Kabala, Yahudi mistisizminde bir düşünce okulu veya kurallar bütünüdür. Genelde büyücülük, sihir, gizli ilimler anlamında kullanılır. M. Üzülmez (7) Kusursuz “evrensel felsefe dili”nin günümüzdeki mirasçıları dijital teknoloji üzerine çalışan araştırmacılar olabilir mi? Bilmiyorum. Doğal bir dilin sözcüklerinin bütün anlamlarını tanıyabilecek ve insan ile makine arasında her türlü anlamlı konuşma ve yazışmayı gerçekleştirecek bu muazzam düşü Yapay Zekâ sanki yapacak gibime geliyor. M. Üzülmez
Kaynakça:
Diogenes Laertios, Ünlü Filozofların Yaşamları ve Öğretileri, YKY, Onuncu Baskı, Çev. Candan Şentuna, 2021, İstanbul.
R.G. Collingwood, Doğa Tasarımı, Ayrıntı Yayınları, 2020, İstanbul.
Ahmet Cevizci, İlkçağ Felsefesi Tarihi, Asa Kitabevi, 2001, Bursa.
F. M. Cornford, Sokrates Öncesi ve Sonrası, Çev. A. M. Celâl Şengör ve Senem Onan, TİB Kültür Yayınları, 2022, İstanbul.
Jeremy Stangroom, 50 Filozofla Felsefenin Kısa Tarihi, Orenda Kitap, Çev. S. Emre Bekman, 2021, İstanbul.
R. S. Woolhouse, Ampirist Filozoflar, Çev. Gökhan Murteza, Pinhan Yayıncılık, 2019, İstanbul.
AnaBritannica Genel Kültür Ansiklopedisi, Cilt 22, Ana Yayıncılık A.Ş., 1990, İstanbul.
Thomas Hobbes, Leviathan, Çev. Semih Lim, YKY, 2016, İstanbul.
Blaise Pascal, Risaleler, Pinhan Yayıncılık, Çev. Murat Erşen, 2017, İstanbul.
Utku Özmakas, Kartezyen Prens/Descartes ve Siyaset, zoomkitap, 2022, İstanbul.
Afşar Timuçin, “Gottfried Wilhelm Leibniz” tanıtım yazısı. (Leibniz, Metafizik Üzerine Konuşma, Çev. Afşar Timuçin, Cumhuriyet Dünya Klasikleri: 41, 1999.)
Leibniz, Metafizik Üzerine Konuşma, Çev. Afşar Timuçin, Cumhuriyet Dünya Klasikleri: 41, 1999.
Bingöl ya da Çewlik yüksek rakımlı bir kent. Zaza diyarı, kar memleketi, kavurma yurdu. Müthiş bir doğaya sahip olan ve aynı zamanda çobanlarıyla tanınan bir zamanların Çapakçur’u. Değişik tarihlerde, değişik isimler alan bir dağ kenti. Sırtını Erzurum’a, yüzünü Diyarbakır’a dönen, burmalı kadayıfın ana yurdu…
İşte bu kent uzun yıllar rüyalarıma girer, beni kendisine çekerdi kış mevsiminde. Göz alabildiğince beyaz örtü müthiş çekici gelir, dingin havasında saatlerce yürüme isteğim doğardı. Özellikle Bingöl ile ilgili fotoğrafları incelediğimde ya da orada çekilen filmleri izlediğimde isteğim tavan yapar, kışın ortasında hemen bir arabaya atlayıp, gitmek isterdim.
Ama hiç bir zaman da gidemezdim. Bu nedenle her kış hayıflanır, karlı fotoğraflarını çekememe üzüntüsü yaşardım. İyi ki bir kaç kez yaz mevsiminde gidip gelmişliğim vardı. Bu beni biraz teskin ediyor olsa da gitme isteğim içimde yaşamaya devam ediyordu.
Bu nedenle uzun süredir kar yağdığında Bingöl’e gitmeyi planlıyor, artık bunu gerçekleştirmeliyim diye düşünüyordum. Bu düşüncem nihayet geçen ayın ortalarında gerçekleşti. Ben bembeyaz karla kaplı köy ve kasabalar beklerken, ortalık bahar kokuyordu. Ne soğuk vardı, ne de kar. Bu kış kar az yağmış. Merkezde ve bazı ilçelerinde takvim yaprakları şubat ortasını göstermesine rağmen kar hiç yoktu. Bunun için Karlıova yani Kanîreş’e gittik. Bingöl dağlık ama Karlıova adı üstünde ova. Ama yükseltisi fazla. Erzurum’a komşu. Erzurum bir adımlık yer. Kentin geneli Kürt. Çoğunlukla Kurmanci konuşurken, az bir kısmı Zazaca konuşuyor. Karlıova çoğunlukla küçük baş hayvancılık yaparak geçimini sağlar. Mor koyun diyarı, çoban yatağıdır. Her evin koyunları, ahır ve samanlıkları birbirinden ayrı. Kar sanırım kısa bir süre önce yağmış ve öylece kalmış. Bata çıka fotoğraf çekimi için Toklu’nun iç sokaklarını gezdik. Hava harikaydı. Bir ara kar bile yağdı ve ortalığı sis kapladı.
Fotoğraf çekimi için hava harikaydı. Yerde kar diz boyu ama hava bahar tadındaydı. Hiç böyle beklemiyordum. Bingöl denilince set, karasal bir iklim gelirdi. Ama artık sanırım böyle değil. Soğuk yüksek rakımlı dağların zirvelerini bile terk etmiş. İklimin yumuşamasında çevrede yapılan barajların etkisi olmuş mudur bilmiyorum. Bilim insanlarına göre sıcağı etkileyen faktörler arasında barajlar geliyor. Bu nedenle Bingöl iklimi daha ılıman, daha yumuşak bir hava olmuş.
Deprem üzerinden çok gün, dört mevsim, iki bayram, bir yıl geçti. Kışın zemherisi depremden sonra sessiz sedasız bahara, bahar da sancıyla yaza evirildi. Yaz kavurucu sıcaklarla depremi katmerleştirerek, gökyüzünü toz bulutlarına teslim etti. Yani çok şey değişti o dehşet zamandan bu yana. Tarihin bütün zamansız acıları kısacık süreye sığdı. Hiç düşünülmediği kadar öldü insanlar, üşüdü, acıdan yürekleri çatladı, evsiz kaldı, hayatları paramparça oldu. Deprem yetmedi, gök delinircesine üzerlerine yağmur, kar, dolu olarak yağdı, sel olup sürükledi . Bir acıları söküp, uzaklara götüremedi, bir de değişmez yazgılarını.
2023 yılı tuhaf zamanların devamı gibiydi; kurak, bulutsuz ve sarsıcı. Mevsim kar, boran ve yağmursuzdu. Yaşlılar iklimin kuraklığından, havaların olağanüstü sıcak geçmesinden tedirgindi. Son yılların en sıcak kışı yaşanmıştı. Her şey uykudaydı sanki. Bir olağanüstülük çarpıyordu göze. Gökyüzü çorak bir tarla misali arada bir bulutlanıyor, küçük soğuk hava dalgaları görülmesine rağmen yağmur yağmıyordu. Doğa mevsim gereği kar beklerken, gecikmiş bir doğumun sancısı gibi kıvranıyordu zaman.
Sonra, zaman durdu ve sarsıldı her şey.
Takvim yaprakları 6 Şubat 2023 Saat 04.17’i gösterdiğinde her şey bir anda değişiyordu. Önce yağmur, sonra şiddetlenen tipi, dondurucu bir soğuk geceye hakimken, yeryüzü şiddetle sarsıldı, bulutlar delirdi, şimşekler çaktı. Yer titredi ard arda. Dağlarda kayalar oynadı yerinden. Yeryüzü adeta kabardı, zeminde kırılmalar, kaymalar oldu. Binalar çöktü, yollar yarıldı, bazı dere yatakları değişti.
Hatay’dan Malatya’ya, Maraş’tan Adıyaman’a, İslâhiye’den Urfa’ya,Antep’e, Adana’ya, Diyarbakır’a tarihin en şiddetli depremi yaşandı o gece. Depremin vurduğu kentlerin büyük kısmı tümden yıkıma teslim oldu. Ne iletişim kaldı, ne de müdahale edecek kurum. İnsan çığlıkları yükseldi gökyüzüne, o lanet olası zamanda. Her şey karanlık saatlerin bitmez bilmeyen zemheri soğuğunda ölüme evirildi.
Depremde sağ kalanlar ,yıkım karşısında şok oldular. Korkunç bir kabus gördüklerini düşündüler ama gördükleri gerçekti. Sarsıcı, kabustan beter, yürek çatlatan bir durumla karşı karşıyaydılar. Her şey yerle bir olmuş, binalar yollara yıkılmıştı. Korku, şaşkınlık ve iliklere kadar işleyen soğuk gerçekle kabus arasında bir yerde duruyordu. Bilinçsizce koşuşturmalar, çığlık çığlığa bağrışmalar ve giderek kaosa dönen dehşet dolu o anlar için kelimelerin kifayetsiz kaldı. Enkaz altında yardım çığlıkları, yarı çıplak dışarı fırlayanların bağrışmaları ve korku ile göz bebekleri büyüyen çocuk bakışları.
Tek kelime ile dehşet saatleriydi yaşanılanlar.
Yıkım öylesine sarsıcıydı ki herkes adeta felç olmuş durumdaydı. Müdahale etmesi gerekenler yoktu ortada. Kurtulanlar karanlıkta, buz gibi havada bir umutla kendi imkanlarıyla enkazdan sevdiklerini çıkarmaya çalıştılar. Sabaha doğru ortalık aydınlanınca dünyanın sonunun geldiğini düşündüler ve daha bir yığıldılar dizlerinin üstüne.
Ölüm deprem bölgesine bir karabasan gibi çökerken, yöneticiler yoktu ortada. AFAD’ın kurtarma ekipleri enkaz başında görünmüyordu. Telekominasyon çökmüş, yollar depremle kullanılmaz haldeydi. Her şey ama her şey ölümü çağrıştırıyordu.
Yapılacak tek bir şey vardı, bir an önce toparlanıp, enkaz altında kalanlara ulaşmak. Geride kalanlar da bunu yaptı, iş başa düşmüştü.
Adıyaman’da bir grup vatandaş depremin sabahında valilik binasına gelerek bizzat valinin yüzüne “Kurtarma ekipleri nerede? Her taraf yıkıldı, enkaz altında insanlar can çekişiyor!” diyerek durumu anlatmaya çalıştıkları ve valinin bu durum karşısında alay edercesine güldüğü kameralara yansıdı ve vali Mahmut Çuhadar’ın durumu Ankara’ya “Üç-beş bina yıkıldı, burada sorun yok” diye rapor ettiği basına sızdı. Vali ya gerçekten yıkımı görmemiş, ya da olanları gizleme gereği duymuştu. Oysa gerçekte Adıyaman ilk sarsıntılarda büyük bir yıkımla karşı karşıyaydı.
Birinci ve ikinci gün depremde sağ kurtulanlar, enkaz altında kalan sevdiklerine ulaşmak için tırnaklarıyla kurtarmaya çalıştılar. Devlet de yıkıntılar arasındaydı maalesef…Zaten az olan kurtarma ekipleri ortalıkta görünmüyor, felaketin büyüklüğü karşısında yeterli gelmiyordu.
İlerleyen zamanda sesler kesilmeye, kentler ölüm sessizliği gömülmeye başladı. Geride kalanlar aç sefil enkaz başında soğukta çaresiz beklediler. Sığınabilecek bir çadır, başlarını sokabilecek bir kapalı alan yoktu. Sokaklar ölüm sessizliğinde yakılan ateşlerle aydınlanıyordu. İkinci gün arama kurtarma biraz daha artsa da sistemli bir çalışma yoktu henüz. İnsanlar ancak enkaz altından çıkarabildikleri sevdiklerini toprağa vermekle meşgul oldular. Acı büyüktü, kayıplar korkunçtu, yıkım düşünülmediği kadar şiddetliydi.
Değişik kentlerden kurtarma ekipleri iki veya üçüncü gün ulaştılar yıkılan kentlere. İnsanlar ölümün koynunda kurtarılmayı beklediler. Kaos öylesine fazlaydı ki kimin ne yaptığı belli değildi. Kısa sürede mezarlıklar dolmuş, rakamlar korkunç boyuta ulaşmıştı. Depremden etkilenen insanların sığınabilecek bir evleri, ısınabilecekleri bir sobaları yoktu artık. Elleri göğüslerinde bağlı çaresiz bekliyorlardı, neyi beklediklerini de bilemeden. Bir kase çarbo için sıraya girdiler, ekmek ve su için beklediler. Birilerin insafına kalmaları zorlarına gitse de elden gelen bir şey yoktu. Yarı aç, yarı çıplak ve açıkta yaşamak zorunda kaldılar kışın ortasında. En çok da çadıra ihtiyaçları vardı ilk günlerde. Kar, kış, kıyamet sürüyordu. Çadırsızlık en büyük sorundu. Halk seferber olmuştu ama çadır bulunmuyordu. Kızılay çadır dağıttığını söylese de binlerce insan açıkta kalmıştı. Kamuoyunda çadır tartışmaları sürerken Kızılay’ın ‘Ahbap’a’ çadır sattığı çıkmıştı ortaya. Binlerce, on binlerce insan çadırsızken, Kızılay’ın çadır satması bir öfkeye neden olsa da depremzedelerin tepki gösterecek halleri kalmamıştı. Acı o kadar büyüktü ki, depremden kurtulanlar yaşadıkların farkında değillerdi, ölenlerle ölmüşlerdi sanki.
Harebeye dönen kentlerde dehşeti yaşayanlar daha fazla sefil olmamak için yakınlarının bulunduğu kentlere göçe başladılar. Kısa sürede kentler adeta boşaldı. Kaçabilem kaçtı, kaçamayanlar da derme çatma çadırlarda kaldılar. Mezarlığa dönen kentlerde hayat zordu artık. Her şey hem çok pahalı, hem de ulaşılmaz hale gelmişti. Uzun süre içme suyu sorunu yaşandı. Çöken su şebekeleri, tıkanan kanalizasyon sistemi, bozulan yollar yeni sorunlar yaratarak, hastalıklara davetiye çıkardı. Bu nedenle kentler depremin etkisini üzerinden atamadı uzun süre, süreklileşen artçı depremler de hayatı olumsuz etkiledi, etkiliyor.
Yakınlarının cenazesine ulaşamayanlar, hastanelerde cenazelerini kaybedenler depremin ağır travmalarını yaşayarak hayata tutunmaya çalıştılar.
Bütün bu kaos ortamında zaman akıyordu olağan hızında. Bayramlar geliyor; yıkılan, toprakla bir olan ve artık olmayan evlere. Çocuk sevinçleri, çatal kaşık sesler yoktu, kaybolmuştu deprem bölgesinde. Hüzün akıyordu yıkıntılara, toprağa karışan anılara. Enkaz başında aile albümleri rüzgarla savruluyor, geçmişin anları karanlıklar içinde yok oluyordu. Paramparça olmuş hayatların ortasında hayata tutunmaya çalışan depremzedeler için her şey zordu ve yürekleri delerek geçiyordu zaman. Uykusuz günler, sihrini kaybetmiş zaman ve bir canavarı andıran yıkıntılar hayatlarının bir parçasıydı.
Depremde evlerini, mal ve mülkünü kaybedenler, sevdiklerini toprağa verenler ne geleceği görebildiler, ne de geçmişten kalan izleri. Kör olmuştu bütün zaman. İnsanların çoğu güçten, moralden düşmüştü yıkıntılar arasında. Ne ellerinde bir iş, ne de hayal kuracak bir umut vardı. Yıkılan sokaklar bir bir ortadan kalkıyor, o cıvıl cıvıl evler, o çocuk dolu sokaklar yıkım çalışmalarıyla kayboluyordu. Kentler ölüm sessizliğinde, asbest içeren toz bulutlarının gölgesinde yaşama tutunmaya çalışıyordu.
Ve bahar sessiz sedasız yıkılan, yerle bir olan kentlere uğruyor, ıslak havasında kokusuna toz karışıyor, enkazdan dağlar oluşuyordu. Deprem ne mevsim bırakıyor, ne de mevsimlere bakacak göz, hissedecek yürek.
Güneş bile puslu doğuyordu o günden sonra. Rüzgar hüzünlü, yağmur ağlamaklıydı zamana. Bahar sessizce sinse de doğaya, ölümler karşısında kendini yakıştıramıyordu toprağa . Her şey yeşile çalıyor olsa da hüzündü bütün günler. Toprağın altı da kararsızdı, sallanıp duruyordu. Arada bir resmileşiyordu zelzele. Deprem kentlerinde gün yirmi dört saat havada ölümün parçacıkları, asbest kokak toz bulutları vardı artık. Yıkım öldürdüğünü öldürdü, öldüremediğini tozuyla yaralıyor, ciğerlerine oturuyor, nefesine ortak oluyor, bütün mevsimlerin yüzünü yok ediyordu.
Deprem kentleri ölüm koktu bütün yıl boyunca. Her yer mezarlık, her yer ağıtın çığlığında lal. Ölümün tuhaf bir kokusu sardı zamanı. Tarifi imkansız, kelimeler kifayetsiz… Biraz sessizlik, biraz öfke ve boğazda biriken çığlık.
Mezarlıklar ise mahşer kalabalığı. Çığlık çığlığa insanlar.
Ve korkunç bir sancı..
Morfin versen kâr etmez türden.
Asıl deprem bundan sonra başlıyordu. Artık el ayak çekilince, sokaklar ilk günlerin karmaşasından uzak acılarıyla baş başa kaldı. Çarşılar çarşı değildi. Yol yönünü kaybetmiş, sokaklar silinmişti haritadan. Arsalar mezarlık, binalar ölüm saçan bir korkuluktu bütün yıl boyunca. Bazen çöküveriyordu kendi başına ağır hasarlı binalar. Hatta ölenler oluyordu bu binalarda. Daha geçen hafta Urfa Bozova Dina Köyünde çöken binada 2 kişi ölüyor, 8 kişi yaralanıyordu. Keza aynı durum deprem bölgesinde sık sık yaşanıyordu. Ölümüne bir çaresizlik vardı ortalıkta. Kentler ağır hasarlıydı ve sığınabilecek bir yer yoktu.
Bunca ölümden sonra normale döner mi zaman bilmiyorum.? Bana öyle geliyor ki deprem kentlerinde sanki bir göç mevsiminde geçti zaman. Ve sürdü bütün şiddetiyle deprem. Yerin altında ve üstünde. Her yönüyle sarstı . Mevsimleri baharsız, toprağı susuz, gökyüzünü mavisiz bırakarak.
Uzun lafın kısası geçen bir yıl içinde yaraların büyük kısmı kabuk bağladı, ama hayatın yakıcı gerçekliği sarsmaya devam ediyor. Göç edenlerin bir kısmı geri döndü. Sahada bulunan gönüllü yardım örgütleri bir bir azaldı ve giderek alandan çekildi. Halen yıkımı bekleyen binlerce bina var. Bu kentlerde iş yok, üretim yok, ticaret durmuş durumda ve hala kalıcı konut sorunu en yakıcı mesele olarak ortada duruyor.
O gece binalar insanları öldürdü, zaman durdu, deprem şimdi geleceği vuruyor.
İşte buna dur demeliyiz artık. Ölenle ölünmüyor ama evsiz, işsiz de yaşanılmıyor.
Karacadağ’ı hep bazalt taşlarıyla kaplı arazisiyle bilir, öyle değerlendirirdim. Ayrıca ağaçsız bir dağ olduğunu düşünürdüm. Hatta bu konuda geçmişte Radikal Ek’te bir yazım bile yayınlandı. Bildiğim Karacadağ dışında bambaşka bir yerin varlığını pek bilmezdim.
Ta ki geçen hafta Çınır İlçe sınırları içinde yer alan Burusk ve Xiç Köylerinin bulunduğu alana gidene kadar. Karacadağ’ın bir yanardağ olduğunu açıkça ortaya koyan ve lav çıkışı olan bölgeye gidince Karacadağ’ı hiç tanımadığımı anladım.
Karacadağ bildiğimiz bir yanardağ. Ancak bilinen yanardağlardan farklı olarak bir hamur kütlesi gibi kabarmış ve daha çok kenarlardan patlamış. Lavlar kenarlardan dört yöne akmış. Bu olayın 100 bin yıl önce gerçekleştiği tahmin ediliyor.
Lav çıkışı olan bölgeye gitmek üzere sabah erkenden yola çıktık. İlk durak Viranşehir. Kısa bir moladan sonra yolumuz üzerinde bulunan Burç Köyünde kısa bir gezinti yaptıktan sonra Karacadağ’a doğru yolumuza devam ettik.
Yıllarca gidip geldiğim yol biraz daha trafiği artmış göründü gözümde. Yedi yıldır uzak kalmışım bu yollardan. Çobanlar havaların sıcak geçmesinden kaynaklı çoğu hala koyunları yayıyorlar. Bir kaç gün önce yağan yağmur ortalığı az da olsa yeşillendirmiş. Ama yeşil örtü taşlardan belli olmuyor. Koyunların doyması kadar yeşillik yok ama önceki yıllara göre havalar çok sıcak geçmiş ve yağmur sonrası bir iki gün içinde doğa uyanmış. Yalancı bir bahar yaşandığını söyleyebilirim.
Viranşehir Diyarbakır Karayolu’nun iç kısımlarında yer alan Mir Badin Bölgesini ziyaret etme fikri yolda gelişiyor ve rotayı değiştirerek ana yoldan ayrılarak Karacadağ’ın iç kısımlarına doğru yol almaya başlıyoruz. Bu bölge daha fazla yağmur almış. Koçerlerin kaldığı alanları yeni terk ettikleri anlaşılıyor. Bazı sürüler halen bölgede. Yakın köylerden gelmiş de olabilirler. Koyun Keçi sürüsü görünce birazcık duruyoruz. Çobanların dağ başında yalnızlığı ve doğanın ıssızlığı bizi tedirgin etse de ortamı görmek istiyoruz. Neyse ki çobanlar köpekleri durduruyorlar. Yoksa adım atmaya imkan yok. Bizi parçalamaları an meselesi.
Burası Mir Badin bölgesinin en rakımlı yeri. Su bol. Bir kaç adımda bir kuyu var. Üzerleri hayvanlar düşmesin diye kapatılmış. Çevre yemyeşil. Sanki bahar. Önceki yıllarda bu tarihlerde burası karla kaplı olurdu. Ama artık öyle değil. Son bir kaç yıldır kar çok geç ve az yağıyor.
Yola davam. Mir Badin Türbesine varmadan bazı ilginç kayalar dikkatimizi çekiyor. İnsan yapımı tepeler mi yoksa doğal oluşumlar mı karar veremiyoruz. Bir tepenin önünde durarak bizzat inceleme ihtiyacı duyuyoruz. Tepenin en yüksek noktasında taşlar öylesine düzgün iç içe ki insan şaşırıyor. Sanki bir gözetleme kulesi ya da başka bir amaçla insan eliyle yapılmış hissi veriyor.
Ancak bu konuda net bir düşünce kafamızda oluşmuyor. Yolumuza devam ederken yeryüzü giderek değişiyor. Kayalık artarken tek tük ağaç da görülmeye başlanıyor.
Hatta bazı yüksek tepeler ve derelerde oldukça fazla ağaç var. Kimisin gövdesi oldukça kalın. Mir Badin Bölgesi daha fazla ağaçla kaplı. Hatta unutulmuş bir meşe ormanı da denilebilinir. Daha önce Mir Badin Tepesi yani Girê Bedro’da da aynı ağaçları görmüştüm. Demek ki burada ki ağaçlar bu türbe sayesinde kurtulmuş olabilir. Ağaçlar daha sık ve oldukça yaşlı. Oldukça ıssız alanda bir kaç kişi adak adamaya gelmiş. Onlara rasgeliyoruz. Onun dışında her şey sessiz ve ıssız. Mir Badin türbesi ağaçlar arasında. Çevresinde bazı eski mezarlar var. Hangi dönemden kaldıklarını bilmeye imkan yok. Mezarlar toprakla bütünleşmiş, geriye bir mezar taşı kalmış. Mir Badin için ise Karacadağ’ın taşlarından devasa bir mezar yapılmış ve çevresi tel örgülerle, demir çağlarla kapatılmış.
Burada ki ağaçların gövdeleri ilginç. Afrika’da bulunan bazı ağaçlara benziyorlar. Tümü bildiğimiz meşe. Buradaki ailelerden izin alarak bir kaç fotoğraf çekiyor, ağaçların arasında kısa bir gezinti yaptıktan sonra yeniden geri dönüp ana yoldan Karacadağ’ın ateş çukurkarını görmek için yolumuza devam ediyoruz.
Mir Badin bölgesi Karacadağ’da ağaç yetişmez tezini çürütüyor. Bazı ağaçların yaşının rahat 200 olduğunu düşünürsek geçmişte Evliya Çelebi’nin dediği gibi Karacadağ’ın meşelikle kaplı olduğunu söylemek olası.
Yol artık her an Karacadağ’ın lav çıkışı olan bölgeye kayabilir. Gözümüzü dört açmışız. Bir kaç köyden sonra Lav Yolu levhasını görünce hepimiz birden “Ha burası.”
Levha ok işaretiyle daha içerileri gösteriyor. Bizde ok yönünde sağdan devam ediyoruz yola. Xiç ve Burusk Köylerini bulursak hedefimize varacağız. Artık doğanın değiştiğini, taşların daha sık ve sanki yanmış olduğunu görüyoruz. Burası göz alabildiğince taş olsa da meşelikler varlığını iyice hissettiriyor. Çok kalın ağaçlar yok ama alan ince meşeliklerle kaplı. Sanırım yol üstünde ilk köy Burusk Köyü yani Türkçe ismiyle Şimşek.
Burada yol soruyoruz. Bize yoldan ayrılmadan ilerleyin diyorlar. Biz de söylenenleri yaparak ilerliyoruz. Doku daha da değişiyor. Taşlar kömür rengine dönerken yol kenarlarında yer yer xîç dediğimiz malzemeyle karşılaşıyoruz. Bu malzeme aslında yanan taşlardan oluşuyor. Küçük mucur gibi ama mucur değil. Suya dayanıklı ve çamur olmuyor. Yuvarlak kömür bilyelerine benziyor.
Arkeoloji dünyasında bilinen ismiyle Göbeklitepe, Urfa kent merkezinin 18 kilometre kuzeydoğusunda, Xirabreşk ya da Türkçe ismiyle Örencik Köyü sınırları içinde bulunan ve halk arasında öteden beri Xirabe ya da Girê Miraza yani Ziyaret olarak bilinen eski bir yaşam alanıdır. Son avcı toplayıcıların inşa ettikleri bu alan büyük devrimlerin yaşanmasına ramak kala inşa edilen çok özel bir kült merkezidir. 1770 metre rakımlı tepede bulunan eski harabenin asırlar öncesine ait olduğu keşfedilmeden köylüler açısından buranın kutsiyeti olan bir ziyaretgahtı. Tepede ki harabeler köye adını vermiş, binlerce yıllık tarihine denk bir varlık sürdürmüştür. Burada tarım, hayvancılık ve toplayıcılıkla uğraşan köylüler farkına varmadan atalarının izinde yol alarak binlerce yıllık kültürü bu günlere taşımıştır.
Bu gün artık dünya ölçeğinde bilinen Göbeklitepe ya da halkın bildiği ismiyle Xirabreşk yani Kara Harabe ilk defa 1950 yıllarında Amerika’lı arkeolog Robert. J Braidvood Kuzey Mezopotamya bölgesinin güneydoğusunda bulunan Urfa, Diyarbakır, Mardin, Siirt illerinin içinde yer aldığı alanı neolitik hayata geçişin merkezi olarak tanımlamasıyla kayıtlara geçer. Arkeolog Braidvood 1963 yılında İstanbul Üniversitesinden meslektaşı olan Prof.Halet Çambel ile birlikte alanda yüzey çalışmaları yürütmüş ve araştırmalar sonucu alanı arkeolojik haritada “V52 Neolitik Yerleşimi”olarak işaretlemiş. *
Başka bir Amarikalı arkeolog olan Bruce Howe hemen hemen aynı dönemlerde eski yaşam alanını tespit ettiğini, gömülü halde olan çok sayıda taş gördüğünü ve buranın bir mezarlık olduğunu ileri sürdüğü kayıtlardan anlaşılıyor. Sonra ki yıllarda yüzey araştırmalarla ilgili araştırmacı Peter Benedict 1980 yıllarında yazdığı makalede alan ile ilgili bilgilerden bahseder ve makalede eski yerleşim yerinin yamaçlarının çakmaktaşlarıyla dolu olduğu, en yüksek iki tepeciğin üstünün gömütlerle kaplı olabileceği ileri sürer. Süreç içinde yapılan yüzey araştırmalarına rağmen, o yıllardaki arkeoloji bilgisi Karaharabe’nin önemini anlamaya yetmemiş, araştırmalar raporlamayla kalmıştır. O dönem yüzey araştırması yapan ekip Göbeklitepe yerine Ergani sınırları içinde yer alan, halk arasında Qota Berçem/yani tarihte yerleşik hayata geçişin ilk örneği olan köy kalıntısı Çayönü’nde kazı yapmaya karar verirler. Bu nedenle Karaharabe binlerce yıllık ıssızlığıyla, gizemiyle tekrar baş başa kalır.
Uzunca bir süre Xirabreşk çevresinde, tepede herhangi bir araştırma yapılmaz. Xirabreşk halkının yerel ziyareti olarak varlığını sürdürür. Alan taşlık da olsa tarım açısından verimlidir. Kuru tarım yapan arazi sahipleri burada daha çok mercimek, arpa ve buğday yetiştirir. Binlerce yıl önce yaşayan atalarının izinde yürüyerek, tepeye özel bir önem verirler. Eski devirlerden kanan alan hem tarımsal verimin odağı, hem de insanların sığındığı, derman beklediği bir ziyaret olma özelliğini sürdürür.
Takvim yaprakları 1994 yılını gösterdiğinde Mezopotamya sınırlarında bir çok kazıya katılan eski çağ uzmanı ve deneyimli arkeolog Klaus Schmidt son çalıştığı Newala Çori’de çıkan gömütlerden yola çıkarak, çevrede daha eski neolitik yerleşimlerinin olabileceğini düşünerek, yeniden yüzey araştırmalar yapma kararı alır. Schmidt’in amacı Newala Çori’de ortaya çıkarılan eserlerin öncesine ulaşmak, neolitik devrim kodlarını çözmek, eski yaşamın izlerini gün yüzüne çıkarmaktır. İşte o yıllarda önceki kazıların deneyimi ve yapılan araştırmalar ışığında Xirabreşk Köyü sınırları içinde yer alan harabelere yoğunlaşır ve yüzyılın arkeolojik keşfini yapar.
Karaharabe’yi arkeoloji dünyasına kazandıran Klaus Schmidt keşif öncesi Hilvan sınırları içinde bulunan Qantere Köyü yakınlarında 8 bin yıllık geçmişi olan Newala Çori kazılarına katılan genç bir arkeologtu. Neolitik Çağın izleri yapılmakta olan Atatürk Baraj suları altında kalacağından, kurtarma kazıları görev almıştı. Kazılar hızlıca sürmüş ve zamanın azlığına karşın neolitik çağa ait oldukça önemli buluntulara ulaşılmış, yeni bilgiler gün yüzüne çıkmıştır. Kazılar sürerken baraj suların yükselmesi nedeniyle çalışmalar sonlandırılması yeni arayışlara neden olur.
Nevala Çori kazılarında çalışan Schmidt ortaya çıkan eserlerden yola çıkarak daha eski çağların izlerine ulaşma amacıyla kolları sıvar ve araştırmalarına başlar. Deneyimli bir arkeolog olan Schmidt bölgenin neolitik çağın yatağı olduğunu biliyor, o dönemlerden kalan eserlerin toprak altında olduğu gerçekliği yeni araştırmaları kaçınılmaz buluyordu. İlk adım olarak Newala Çori çevresinde bulunan tepe ve vadilerde araştırmalar yapmaya başlar. Höyükleri inceler, eski yerleşim yerleri olabilecek arazilerde yüzey çalışmaları yürütür. Engebeli ve yüksek tepelerde geçmişin izlerini bulmaya çalışır.Yapılan çalışmaların raporlarını inceler, bölge ile ilgili makaleleri okur. Newala Çori’nin doğusunda bulunan Urfa merkeze bağlı Xırabresk Köyü civarında yüzey araştırmaları üzerinde çalışır, yoğunlaşır. Nevali Çori kazılarının verdiği tecrübeyle, alanda görülebilen çakmak taşı, mermer buluntuları, taş parçalarının neolitik devirlerden kalma ihtimali üzerinde durur. Daha fazla bilgiye ulaşmak için geçmişte yapılan yüzey araştırmalarını inceler. Alan hem Nevala Çori’ye yakındır, hem de aynı jeolojik zemine sahiptir. Bu benzerliği önemser. Özellikle zeminin yek pare kireç taşı olması, toprak yüzeyinde yoğun çakmak taşı bulunması, çevrede bulunan vadilerde bloklar halinde mermerin kayaçlarının çokluğu, ağırlıklı olarak burada araştırma yapmasına neden olur. Alan hakkında bilgilerini çoğaltmak ve somutlaştırmak için Urfa Arkeoloji Müzesinde çalışmalarını sürdürür.
Klaus müzede eski çağlardan kalma taş eserlerden yararlanıp, bir işaret bulacağını düşünerek müzeda daha fazla zaman geçirmeye başlar. Bu nedenle keşfine giden yolun kilometre taşları müzede döşenmeye başlar dersem yanlış olmaz. Neolitik çağdan kalma bazı taş eserlerin müzede olduğunu bildiğinden, müze bahçesinde, kıyıda köşede bulunan taş eserleri inceleyerek araştırmalarına devam eder. Müze görevlileri 1980’li yıllarda Xirabreşk Köyü sınırlarında çift süren bir çiftçinin bulduğu heykel ve bazı taş parçalarını müzeye getirdiğini söylediğinde heyecanı kat be kat artar. Müzeya getirilen heykeller, o yıllarda neolitik döneme ait eserler çok bilinmediği için önemsiz bulunmuş, Şavak Yıldız adlı köylünün bulduğu taş heykelleri geri götürmediği için depoya kaldırılmıştır. Bu bilgi araştırmasına adeta bir katalizör etkisi yapar ve çalışmalarını hızlandırır. Müze görevlileriyle birlikte heykeller incelendikten sonra doğru iz üzerinde olduğunu anlar. Ancak kat edilecek çok yol vardır. Müzede ki heykel ve taş parçaları neolitik dönemden kaldığına neredeyse emindir ama kesin bir sonuca varmak için alandan aldığı örneklerle birlikte heykelleri rodyokarbon yöntemiyle yaş tespitine gönderir. Yapılan rodyokarbon testlerin sonuçları tahminlerini doğrular. Schmidt aradığı yeri bulduğuna karar verir ve hiç vakit kaybetmeden alanda arkeolojik kazı için çalıştığı Alman Arkeoloji Araştırma Enstitüsünü** bilgilendirip çalışma izni ister. Zaten bilinen bir isim olduğu için işler kısa zamanda yoluna girer, Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığından da gerekli izinler alındıktan sonra 1995 yılında Göbeklitepe’yi tarih sahnesine çıkaracak kazı serüveni resmen başlar.
Önce isim meselesi gündemlerine gelir. Klaus genel olarak yerel halkın kullandığı ismi kullanmaktan yanadır. Çevrede bazı köylüler kazı alanın bulunduğu tepenin uzaktan göbek gibi durduğu ifade ettiğini duymuştur. Tam da bu noktadan, Gobek isminden yola çıkan ekip, alana Göbeklitepe ismi vererek kayıtlara geçirerek kazılara başlar.
Artık karaharabe ya da Ziyaret Göbeklitepe olarak tarihe geçececektir.
İlk dönemde sıradan bir arkeolojik kazı olarak gözden uzak, ıssız bir tepede kızgın güneş altında çalışmalar sürer. Yüzeyde bulunan taşların etrafı açılmaya başladığında artık keşfin kapısı aralanır. Taş devri taş ustalarının inşa ettiği T şeklinde taşlar ortaya çıktıkça kazı alanının çok eski çağlara ışık tutan bir yer olduğu kesinlik kazanır.
Kazıların başlamasından iki yıl sonra yani 1997 kendisini ziyaret ettiğimde bir çok t şeklinde taş steller ortaya çıkmış, kazının tarihlenmesi büyük oranda tamamlanmıştı. Klaus’un o görüşmede verdiği bilgilere göre kazıda çıkan bu anıtsal taşların M.Ö 10 binci yıllarda taş devri insanları tarafından inşa edildiği kesindi. T Şeklinde ki taşlar alanı farklı kılıyor, akıllara tapınak kavramını getiriyordu. Ancak Klaus Schmidt temkinliydi. “Görevim şimdilik bu en eski kült merkezini sorunsuz kazmak ve gün yüzüne çıkarmak. Yorum yapmak için henüz çok erken. Burası bilinen bilgileri sarsacak ve çok daha gerilere götürecek. Henüz yolun başındayız.” diyordu.
Klaus’a kazı alanına verilen ismin nereden esinlendiği sorduğumda şunları söylüyordu: ”Alanın aradığımız yer olduğuna kanaat getirdikten sonra kazmaya karar verdik. O yıllarda bazı köylüler bu tepeye çoğunlukla Gobekli diyarlardı. Başka özel bir ismini duymadık. Biz de bu isme sadık kalarak tepe olması itibarıyla Göbeklitepe ismi tarih sahnesine çıktı. Bu isim bize ait değildi, halkın söylemlerinden yola çıkarak bir senteze gitmiştik. ”
Göbeklitepe dikkat çekici bir isim olsa da, tepenin yer aldığı köyün asıl adı Kürtçe Xirabresk’tı. Kürtçe Xirabe viran ya da terk edilen yer, karaharabe anlamına geliyordu. Alanın geneline Xırabresk, kazı yapılan yere ise Girê Miraza yani ziyaret denildiğini hatırlattığımda “Girê Mirazan” ismi orijinal bir isim. Keşke kazı başlamadan bu ismi duysaydık. Alanın ruhuna da uygun düşerdi. Ancak kayıtlara ilk duyduğumuz gibi geçti.” diyordu.
Göbeklitepe’nin bulunduğu geniş engebeli araziye Xırabreşk ya da Kara Harabe ve resmi ismi olan Örencik yakıştırmalarının bir tesadüf olmadığı,
antik dokusuna verilen isimlerde kendini var ettiği anlaşılıyor.
Bu isimler arasında en ilgi çeken hiç kuşkusuz alanın ruhuna denk gelen Xirabresk/Girê Miraza yani Ziyaret ismiydi. Kazı alanı zaten çevrede ziyaret olarak biliniyordu. İnsanlar buraya gelerek hastalıklarına şifa arar, dilek tutuyorlarmış. Zaman zaman adak adandığı da söyleniyordu.
O yıllarda çevre köylerde yaşayan yaşlıların anlattıklarına göre kazı yapılmadan bayağı zaman önce tepede oldukça yaşlı bir dardağan ağacı varmış. Ağacın tepede görünürlüğü insanları buraya çeker, bir kutsiyet kazandırır, ziyaret olarak kabul edilirmiş. Ama ne yazık ki ağaç çevrede birilerinin rüyasına girmiş. Rüyaya göre ağacın bulunduğu alanda hazine varmış. Bu nedenle rüyayı gören kişi bir gece ağacı keser ve hazine için kazı yapar. Hazinenin bulunup, bulunmadı karanlıkta kalır. O günden sonra tepe ise ağaçsız kalmış. Ta ki bir süre sonra çıplak kalan tepeye yeniden bir ağaç dikilene kadar bu durum sürmüş. Ağacın kesilmesinin uğursuzluk getireceği yaşlılarca ifade edilmiş ve böylelikle tepeye bir dut ağacı dikilmiş. Bu ağaç boy vermeye başlayınca özellikle çocuğu olmayan kadınların ziyaretleri yeniden artmış. Biraz büyüyen ağaca dilek için bez bağlanır, zaman zaman adaklar kesilmeye başlanır. İlginç olan çevre köylerde bulunan bir çok tepede halen dardağan ağaçlarının bulunması ve buraların ziyaret olarak kabul edilmesi. Dardağan ağacı hem uzun yaşayan, hem de Kürtlerde kutsiyet bahşedilen bir ağaç. Yer belirlemede en eski zamanlardan beridir kullanılan bir argüman. Mezopotamya genelinde dardağan ağacının kesilmesi kesinlikle hoş karşılanmaz, günah kabul edilir. Bu inanç günümüzde hala sürerken, bazı tepelerde oldukça yaşlı dardağan ağaçların bulunması bu yaklaşımla alakalı olduğu kuvvetle muhtemel.
Anlatımlara göre hastalar buraya gelerek şifa arar, adaklar adar ve ağır kötürüm hastalar geceyi tepede geçirir. Ve her gece tepede bulunan taşlar arasından beyaz bir yılan çıkar, ortalıkta dolaştıktan sonra bir nöbetçi edasıyla tekrar inine geri döner. Tepede yılan metaforu kazılarda ortaya çıkarılan taşlar üzerinde de oldukça çokça resmedilmesi ilginç olan başka bir yön olur. Buraya gelenler yılanın ziyaret bekçisi olduğuna inanır. Bu inanç yıllarca sürer, ıssız tepe zaman zaman ziyaretçilerini ağırlar. Kazı yapıldıktan sonra buranın ziyaret profili değişir ama işlevi değişmez. Bütün dinlerden, etnik yapılardan, kültürlerden insanlar burayı görmek amacıyla gelse de ağacın dallarına dilekte bulunarak bez bağlama devam eder. Uzaklardan gelenlerin ağacın etrafında zaman zaman ayin yaptıkları da görülür. Bin yılların eski çağ ziyareti artık dünyaya mal olmuş bir dilek tepesine döner. Yani Göbeklitepe belki de 12 bin yıldan fazla bir süredir aynı amaca hizmet ettiği görülür. Bir mabet demek belki kavram olarak tam karşılamayabilir. O dönemin ruhuna uygun bir buluşma yeri, ritüel merkezi, belki de üremenin kutsandığı sıra dışı bir yer.
Kazılar başladıktan sonra gün yüzüne çıkarılan gömütlerde Göbeklitepe’nin Nevala Çori’den daha eski bir tarihe, en az 4 bin yıl daha gerilere gittiği anlaşılır. Göbeklitepe’nin geniş görüş mesafelerine hâkim, stratejik coğrafi konumu, inanılmaz büyüklüğü, alanın çok özel bir Neolitik döneme ait olabileceği kanısına varan Schmidt dünyanın en eski kült merkezine ulaşacağını o günlerde belki de hayal etmiyordu. Ama Göbeklitepe’nin eski dünyanın önemli bir alanı olduğunu tahmin ettiği kesindi. Kazı ilerledikçe “Tarih öncesi yaşam ve uygarlığa geçişle ilgili yerleşik bilgileri altüst edecek buluntular” ortaya çıkacak, sarsıcı bilgilere ulaşılacaktı. Yarım asır öncesine kadar tarihin Sümer’le başlanıldığı düşünülürken, ortaya çıkarılan Kült Merkezinin 12 bin yıl öncesinde inşa edildiği anlaşıldığında tarih anlayışı da kendiliğinden değişecekti. Tarih öncesi devirler olarak adlandırılan zaman dilimi artık daha somut verilerle yorumlamaya elverişli hale geliyordu, en eski kült merkezi sayesinde. Yazının bulunduğu M.Ö 3 bininci yıllar tarihin başlangıcı kabul ediliyordu genel olarak, öncesi ise karanlık dönem olarak biliniyordu. Oysa ortaya çıkarılan Göbeklitepe “Tarih Sümer’le başlar“ tezini yerle bir eder. Tarihsel süreç çok daha gerilere giderek başlangıcı artık Sümer değil, çok daha gerilere, neolitik topluma kadar uzanır. Bu kazılar arkeoloji dünyası açısından bir devrim niteliğindeydi. Yazının bulunması önemli bir başlangıçtır ama tarih artık çok daha gerilerden ses vermekteydi.
Göbeklitepe’de ortaya çıkarılan taş yapılar hem tarihsel süreci 7 bin yıl daha gerilere hem de karanlık devirlere olan bakış açısını değiştirir. Yeni düşünceler, yeni arayışlar ve inşa edilen kült merkezlerinin öncesi tartışılmaya başlanır. Göbeklitepe inşa edildiğinde yazı yoktu, devlet kavramı ortaya çıkmamıştı ve en önemlisi avcı toplayıcı toplumlar tarihsel süreç içerisinde olmasına rağmen az biliniyordu. Göbeklitepe gibi devasa yapıların yapılması, inşasının yıllarca sürmesi akıllara bir çok soru getiriyor, neolitik dönemin bilinenden daha farklı bir zaman olduğu düşünülmeye başlanılıyordu. Göbeklitepe’nin keşfi bütün bunlara yeni yaklaşımlar getirir. Tarım devrimin henüz yaşanmadığı, yerleşik düzene geçilmediği düşünülen bir dönemde neolitik çağın taş ustaları etkisi asırlar sonra ortaya çıkacak eserlerle yerleşik hayata ve tarım devrimine geçişi hızlandırdıkları anlaşılıyordu.. Karanlık dönemlerde dikilen taşlar, gerçek boyutlu heykeller, anıtsal stellere işlenen yüksek kabartmalar o dönemin zihin dünyası hakkında önemli bilgileri yansıtıyordu. Kazı alanında yerleşik hayatla ilgili izler bulunmasa da bilinen bilgilerin dışında bir hayat sürdürüldüğü anlaşılıyordu. Karanlık dönem olarak bildiğimiz zaman diliminde insan toplulukların yaşam tarzları ve ortaya koydukları eserler insan zihnini bulandıracak türdendi. Gerek olağanüstü taş anıtların dikilirken kullanılan mühendislik hesaplamaları, gerekse de taşlara işlenen yüksek kabartmaların hiç kuşkusuz kusursuz olduğu ortaya çıkıyordu.
Göbeklitepe ve benzer alanda ortaya çıkan buluntular, hem tarihin en gizemli kapılarını aralıyor, hem de insanlığın geçmişine güçlü bir ışık tutuyor. 12 bin yıl önce yani neolitik dönemde inşa edilen bu sıra dışı kült merkezinin gizemi henüz çözülmese de tarihsel sürecini değerlendirme imkânı var artık. Henüz çok bilinmeyeli bir denklemle karşı karşıya olunsa da eserler adeta binlerce yıl öncesinin ışığını günümüze taşıyor. Bu alanlarda vurulan her kazma yeni keşiflerin kapısını aralıyor, tarihin karanlık perdesinde gedik açıyor.. Yazı yazıldığında resmi olmasa da tarih şeridinin 15 bin yıl öncesine kadar gidildiği konuşulmaya başlanılıyordu.
Göbeklitepe kazılarında bulunan dikili taş ve heykellerde yoğun olarak o dönemin yaban hayvanları tasvir edilmiş olduğu görülüyor. Henüz çanak çömlek ve herhangi bir “maden” insan hayatına girmediği bir dönemde oldukça ustalık gerektiren bu heykel ve yüksek taş kabartmalar, çelikten kat be kat daha sert, dayanıklı, keskin olan obsidyenin taşlarıyla yapıldığını araştırmacılar tarafından ileri sürülüyor, tahmin ediliyor. Çakmak ya da obsidyen taşı o dönemin en önemli madenleridir. Taş devri ustalarının yaşadığı zamana göre oldukça yetenekli oldukları açıkça görülüyor. Zihin dünyaları bu günkü mühendisleri kıskandıracak kadar gelişkin olduğunu söylemek çok abes olmaz diye düşünüyorum. Tanlarca ağırlıkta olan taşları belli bir nizama göre dikmek, düşmeden asırlarca ayakta kalmasını sağlamak hiç de kolay bir iş olmasa gerek. Çünkü Göbeklitepe ya da o dönemlere ait yapılar incelendiğinde bir sistem çerçevesinde inşa edildikleri anlaşılıyor. Yuvarlak düzenin içine yerleştirilen taş steller, ritüel için uygun alanı çağrıştırdığı söylemek mümkün. Statik bilgisi olmasa bile mühendislik gerektiren yapıların yapımında onlarca, yüzlerce usta çalıştı. Bir varsayım olsa da akla uygun olan kocaman taş bloklar ağaç klaslar üzerinde yürütülerek alana getirildiler ve büyük bir titizlikle taş zemine yerleştirildiler. Bu taş anıtlar klanları temsil etmiş olsa bile yuvarlak düzen içinde dikilen taşlar belli bir amaca uygun dikildiğini düşünmek mümkün. Ayrıca kült merkezinde eril düşüncenin artık belirgin olarak öne çıktığı, heykellerde erkeklik gücünün somutlaştığını söylemek çok yanlış olmayacak.
Bu sıra dışı kült merkezinin neden yapıldığına gelince, hiçbir zaman bu soruya gerçek anlamda bir cevap verilemeyecek. Her şey binlerce yıllık karanlık tünelin derinliklerinde saklı kalacak. O dönemde yazının olmaması, Göbeklitepe zamanını anlamayı zorlaştırıyor, gizemini artırıyor. Bu dönemlere ilk semboller çağı demek belki mümkün, yazı yok ama taşlara kazınmış müthiş semboller var, sembollere yüklenen anlamlar var. Ortada insanın zihnini zorlayan, merakını uyandıran bir yüzlerce soru var. Bunca taş neden dikildi ve üzerinde ki semboller neyi ifade etti? Bu durum aslında Göbeklitepe ve neolitik tepeler için bir motor görevi görüyor. Bir anlamıyla buraları canlı tutup, gündemde kalmasını sağlıyor.
Göbeklitepe’de kazılar sürdükçe yeni gömütler ortaya çıkıyor ve keşif hakkında arkeoloji dünyasında tartışma, araştırma giderek genişliyor. Söz konusu tarih şeridinin bilinenden çok daha gerilere 15 bin yıl öncesine gitmesi olunca doğal olarak dikkatler Göbeklitepe üzerinde yoğunlaşıyor. . Devam edecek.
Dip notlar
*Bir büyük keşfin hikayesi/
Prof. Dr. Klaus Schmidt.
Şurkav Kültür ve Sanat Dergisi Sayı 5 Yıl 2009
** Alman Arkeoloji Enstitüsünün (DAI) görevi dünya çapında bilimsel arkeolojik araştırmalar yapmaktır. DAI araştırma projeleriyle kültürlerarası diyalog, uluslararası bilimsel işbirliği ve kültür mirasının korunması için önemli temel oluşturmaktadır. Merkezi Berlin’de olan enstitü Federal Dışişleri Bakanlığı’na bağlı bir kurumdur.
***Alman Arkeoloji Enstitüsü Istanbul Şubesi
DAI’nin 100. kuruluş yıl dönümü vesilesiyle 1929 yılında kurulan Istanbul Şubesi bugünkü Türkiye’nin arkeolojisini araştırmaktadır. Araştırmalar özellikle Türkiye’nin batısında bulunan Pergamon, Milet ve Didyma kazı yerlerinde yapılmaktadır. Diğer bir araştırma konusu ise Orta Anadolu’da Boğazköy Hattuşa’da başkenti olan Hititler’in kültürü. İstanbul şubesi kuruluşuyla birlikte İstanbul’daki şehir tarihini öncelikle Bizans mimarisi ve zengin Osmanlı mirası olmak üzere araştırıyor. İstanbul Şubesi arkeoloji alanında Türkiye’deki en büyük kütüphanesidir.
Filistin sorunu Ortadoğu ülkeleri için bir can simididir. İsrail vurur, Müslüman ülkeler katliamları kınar. Hepsi bu. Vuran memnun, kınayan memnun.Çözüm ise kaf dağında ya da ABD’nin iki dudağı arasında. Olan yoksul Filistin Halkına oluyor. Siyonistler bu şiddetten besleniyor, çevre ülkeler bu kaostan nemalanıyor. Bunun dışında bir yaklaşım doğrusu ben görmedim. İsrail’i kınayanlar İsrail ile ticaretlerine, diplomatik ilişkisine devam ediyor, hatta kendileri de iktidarları için gerek gördüğünde şiddet kullanıyor, komşusunu bombalıyor, sivilleri cezalandırıyor. Gerekçe aynı, yöntem aynı.Yoksa İsrail neden bu kadar rahat olsun? Ben yıllardır meseleye kulak veriyorum, göz ucuyla bakıyorum. Duyduğum, gördüğüm bu, başka bir fotoğraf yok ortada. Tencere dibin kara, senin ki benden kara… İşte Ortadoğu’nun özeti … Herkes herkesle düşman, kavgalı. Perdenin önü farklı, ardı farklı. Çıkar ne din dinliyor, ne etnisite ne de insanlık Paranın rengi savaşın yönünü belirliyor. Üzgünüm ama gerçeklik böyle..
Adı Yeni ama kendisi eski bir Meydan olarak bölgede gün başlıyor. Bu alan dar sokakların kesiştiği, bir çok kahvehanenin iç içe çalıştığı canlı bir bölge. Hayvancılıkla ilgili bütün ticaret burada sonlandırılır. Dolayısıyla halk arasında yer yer Canbazların Yeri olarak da bilinir. Şeytan Küçesinin bir nevi nefes alma alanıdır.
Canbazlar dışında tütüncüler, tesbihciler, puşi satanlar ve daha bir çok iş erbabı burada günü geçirir. Otantik yapısı ve kaçak çay eşliğinde, kaçak tütün içilen ve kaçgun sohbetler yapılan yerdir.
Belki de en eski kentin göbek taşı üzerinde inşa edilmiştir bu meydan…
Ali Çiçek henüz bir lise öğrenciyken göz altına alındı. 12 Eylül’ün karanlık ve vahşet koridorlarında günlerce işkence gördü. Bu işkenceleri dünyaya duyurmak bir kaç arkadaşıyla birlikte ölüm orucuna başladı. Tam 62 gün direndi ve 17 Eylül 1982 yılında hayata veda etti. 12 Eylül karanlığı ise kısa zamanda bütün dünyada duyuldu ve Diyarbakır Cezaevi dünyanın en korkunç cezaevleri arasında girdi…
Ali Çiçek’in ablası Ayşe Çiçek ve avuçlarında sakladığı vesikalık fotoğrafı…