Asırlar önce insanlar tarafından kendi bedenlerine silinmeyecek şekilde kazınan deq günümüzde özellikle Mezopotamya’da eski kadar olmasa da varlığını halen sürdürüyor. Deq geçmişten günümüze gelen ve insan bedenine işlenen bir sanat dalıdır diye düşünüyorum. Kimi zaman bir tılsım, kimi zaman bir kimlik simgesi olarak tarihin karanlık tünelinde varlığını sürdürür. İnsanların ellerinde, yüzlerinde, vücudunun değişik bölgelerine işlenir. Tam olarak ne amaçla yapıldığı bilinmese de deq insan bedeninde yaşama devam eder.
İnsanın düzenli bir işi olmayınca gece boyunca uyuyamıyor. Tam tersi günün ilk ışıklarıyla uyanıp, kendini dışarı atmak istiyor. Yani işsizlik garip bir duygu. İnsanda huzur bırakmıyor. Gece düşman oluyor, duvarlar üstüne üstüne geliyor insanın. Işık biraz umut oluyor sanırım. Kendini dışarıya atmanın nedeni ışık olmalı ya da başka karmakarışık nedenler!..
Kaygılar,
özlemler,
hayaller…
Belki bir iş…
Yeni bir umut…
Güne karışıyorum artık.
Yabancısıyım bu kentin. Bildiğim ama hiçbir zaman yerlisi olmadığım şehri anlamaya çalışıyorum. Bu kent benim geçmişim değil, geçmişim başka kentlerde parça parça kaldı. Ben düşünce hükümlüsü, yani bir vaka i adliyeyim. Serbestim ama aynı zamanda tutsak birisiyim. Hem varım, hem yokum, prangalardayım.
Alıştım, zararı yok diyorum artık. Var olmak da bir anlam ifade ediyor evrende. “Var olmanın dayanılmaz ağırlığı”* altında böylelikle belki şair olurum, yazarım Ahmed Arif gibi, yani “bir yürek işçisi”** olurum ben de.
Ne de olsa hükümsüz bütün belgelerim. Vasıfsız birisiyim artık. Ne okuduğum okullar ne de yıllarca yaptığım resmi işler…Hiç birisinin hükmü yok.
Her şey KHK ile iptal.
Hüküm boynumda yazılı sanki, alın yazısı gibi. Sokaktan geçenler dönüp bakıyor, boynumdaki yazılara. Bir sessizlik, bir sessizlik… Sadece bakıyorlar tepkisiz.
Hepsi o…
Sokaklarda turlamak, buraları tanımaya çalışmak, sanırım beni mutlu ediyor. Belki de yapacak başka bir iş olmadığından, bu durum beni rahatlatıyor. Ne de olsa insan içine karışıyor, konuşuyor, değişik düşüncelerle tanışıyorum. Benim için iyi olan bu.
Sabah saatlerinde yeni yüzler, değişik kültürler ve toplumsal farklılıklar daha bir belirgin oluyor. Herkes daha yalın, daha bir doğal ve abartısız…
Mesela bu saatlerde kimse makyajlı değil. Yüzler geceden kalma, uykusuz ve yorgun. İnsanlar genellikle suskun oluyor, zorunlu olmadıkça kimse konuşmuyor.
Bir telaş, bir yetişme, yetiştirme kaygısı var herkeste. Bir benim gibi işsizler rahat. Yetişeceği bir gemi, kaçıracak bir otobüs ve gecikecek bir randevuları yok. Bütün zaman işsizlerin. Rahatım, rahatız yani bu nedenle. Toplu ulaşım araçları tıklım tıklım , arı gibi işliyor her şey. İşçiler servislerde uyukluyor, simitçi yorgun argın bağırıyor.
“Simitçiiii”
İzliyorum hayatı, ağır adımlarla. Zaman yavaşlamış, her şey kendi mecrasında. İş güç, kâr olmayınca izlemek düşüyor payıma.
Gün yeni başlıyor, doğu ile batının sentezlendiği ama her zaman doğu olan kentlerde. Kağıt topluyor genç delikanlılar, üniversite diplomalılar. Başlarında şapka, kollarında Che Guevara dövmesi. Fısıltıyla “Sokak isyandır!” diyor birisi.
Sayıları her gün biraz daha artıyor. Mafya söylentileri dolanıyor çöp bidonlarının etrafında. Deniliyor ki; “Artık adamı olan kağıt toplayacak, öyle beleş çöp bidonlarını karıştırmak yok…”
Yasak, çöp toplamak da yasak.
Duvar yazıları yalnızlıklardan, ihanetten bahsediyor, kırık kalplerden ve isyandan.
Nasıl bir isyan, işte o tam bir muamma.
Bir de mülteciler var, mülteci gibi yaşayanlar. Mülteci bir yaşamın tam ortasında, her sokak başında. Yerleşik olup olmadıkları pek anlaşılmıyor. Tıpkı ben gibi. Sanki diken üstünde yaşıyorlar, gözleri geçmişlerinde, bedenleri burada, bilinmezlik içinde bulabilirlerse piyasaya ucuz iş gücü oluyorlar. Çoğunun karın tokluğuna çalıştıklarını biliyorum. Bu telaş belki de ondan. Elde ki ekmeği bulamamak da var. Bu nedenle bana bakıp, bakıp uzaklaşıyor kalabalıklar.
Yoksullar yüzüme tokat gibi iniyor durmadan. Kadraja onlar giriyor hep. Mutlu azınlık aralarda saklanmış sanki ya da bilmediğim semtlerde korunaklı saraylarında varlıklarını sürdürüyorlar.
Ben gördüklerimi yazıyorum, görmediklerimi es geçiyorum. Ben gibi olanların yaşamları tam anlamıyla bir dram. Varlıkla yokluk arasında gidip geliyorlar. O ince çizgi, insanı yoran, çıldırtan ince çizgi.
Mülteciyiz hepimiz belki de. Bir yerden gelmeye de gerek yok. İnsan huzurlu değilse ve insanca bir hayat sürdüremiyorsa mülteci bile değildir aslında. Yaşamsal işlerde irademiz, düşüncemiz görmezlikten gelinir, her şey uzak, yakın başkentlerin dehlizlerindeki görüşmelere bağlı. Ne zaman, ne olacağı bilinmiyor. Yani bilinmezlik sularında yüzen bir geminin yolcuları arasındayız hepimiz. Felçli bir beden gibi kaskatı bir hayatın kıyısında, umuda kürek çekiliyor. Kaygı kokuyor kocaman su kütlesi. Kaygı sadece onlara has değil. Kendilerini ev sahibi görenler de kaygılı. İç içe geçmiş bir kaygıyı yaşıyor bütün sokaklar, meydanlar ve semtler.
Mülteci gibi yaşayanlar, mülteciler, mülteci sayılmayanlar, misafirler, hiçbir şeye itiraz etmeyenler, edemeyenler, işsizler, dolayısıyla ne iş bulsa yapmak zorunda olanlar. Çoğunlukla bodrum katlarında, köhne apartman dairelerinde çok sayıda nüfus bir arada yaşıyorlar. Kamplar, sokaklar, meydanlar ise kalabalık ve fazlasıyla karışık.
İç içe geçmiş apartmanlar, sırt sırta çoğalan yoksul evler, dar ve dolambaçlı sokaklar değişik kültür ve dünyaları barındırsa da yaşamlar bir yerde kesişiyor.
Bu sokaklarda her kesimden insanla karşılaşmak mümkün. Kentin sağır edici homurtusunda servisler, toplu ulaşım araçları, motor gürültüleri delirmişçesine hareket ediyor. Otobüsler tıklım tıklım, ölüm teğet geçiyor an be an. Kayıtlı, kayıtsız işçiler işe yetişme telaşında. Keza servis şoförleri işçilerden daha bir telaşlı. Zamanında yetişemezlerse, geciken her saniye kaybedilen para ve iş akitlerinin iptali anlamına geliyor.
Yaşamın en ağır saatlerinde, herkes uyku mahmurluğunda ama yaşam her zamanki gibi baş döndürücü hızında.
Bu kentte/kentlerde yaşam öylesine iç içe ki insan nereye baksa duvar, nereye dönse beton…
Evler biraz zindan gibi. Dar, havasız ve ışıksız. Sokak nefeslenecek tek yer, çoluk çocuk sokakta nefesleniyor. En çok da kadınlar kapı önünde, sokak aralarında oturuyor, komşularla yaşamı paylaşıyor. Az olanı bölüşüyor, tencereleri birleştiriyor. Tıpkı evler gibi, sırt sırta, birbirlerinden güç alıyor.
Kent hali yani. Her şey iç içe yaşanıyor, acının kıyısında filizlenen sevinçler gibi. Her şeye rağmen, yaşanmışlıklara, yaşanacaklara rağmen insanlar gülüyor, gülebiliyor, hatta aşık olmuş gibi davranıyor ve fermansız sevişiyor.
Böylesine bir tezatlık yani. Yoksulluğun mengenesinde ama inadına bir direncin kıyısında yaşıyor insanlar.
Hayalleri dikenli tellere takılsa da gökyüzü hep onların.
Doğu’nun en gizemli kentlerden biri de kanımca Bitlis’tir.Tıpkı Tebriz,İsfahan,Persepolis, Hasankeyf, Semerkant,Hevler,Bağdat,Şam gibi. Her biri apayrı bir kültürü, bir inanç merkezini, ayrı bir etnik yapının izlerini taşısa da, aralarında benzerlikler söz konusu. Aynı coğrafya ve tarihsel rota üzerlerinde değiller ama benzer yaşanmışlıkları olduğunu söylemek mümkün.
Seyyahların, tüccar ve alimlerin ilgi odakları olmuş bu kentler. Savaş görmüş, yıkım ve kıyımlar yaşamış. Her biri ayrı bir dönemde tarihsel yıldızlaşma yaşamış ve zamanla parlaklığını kaybetmiş.
Bitlis bu kentlerden biri. Kadim bir geçmişi ve müthiş bir doğası var.
Bitlis’le tanışıklığım Van’a giderken içinden geçmekten ibaretti geçen haftaya kadar. Önceki yıllarda Bitlis’in bir kaç kez kıyısından, araçla içinden geçmeme rağmen detaylı gezme, inceleme fırsatım hiç olmamıştı. Van’a yolculuğum sırasında otobüsle içinden geçmiş, on beş yıl önceki hali zihnime kazınmıştı.
İlk gözüme çarpan derme çatma kahveleri ve kartal yuvası kalesiydi.Nedense bana, kitaplardan öğrendiğim Alamut Kalesi’ni hatırlatmıştı. O günden sonra Bitlis ile ilgili yazıları takip etmeye, fotoğraflarını inceleyerek aydınlanmaya çalıştım. Küçükken Bitlis’i cevizinden ve Bitlis Sigarasından bilirdim. En çok devrimci talebeler içerdi Bitlis Sigarasını.Filitresiz, basit paketlenmiş ve ucuz bir sigaraydı. Sonra zaman zaman kardan kapanan yollarıyla zihnimde yer edinmiş, seydaları, medreseleri, şeyhleri dikkatimi çekmişti.
Bu nedenle ajandama Bitlis’i eklemiş, bir gün görme umudunu hep canlı tutmuştum.
Yazın kavurucu sıcağından kaçmak için geçen hafta kendimi Bitlis yollarına bırakarak, merakımı gidermek için harekete geçtim. Plansız, hazırlıksız ve günübirlik.
İstedimki her şey doğalında gelişsin ve günlük hayatın karmaşası içinde Bitlis’i bir tanıyayım.
Bitlis dağlar arasında kurulan eski bir kent. Oldukça da engebeli ve kayalar üzerine oturtulmuş bir imar yapısı var. Kenti ikiye bölen derenin üzeri yer yer kapatılmış, iş yerleri, evler yapılmış.
Kentin merkezine inen yol, on – on beş yıl öncesine göre genişletilmiş ama trafik eskisinden daha berbat bir hal almış.
Öylesine yoğun bir trafiği var ki, insan bir an kendini çok kalabalık kent yollarında zannediyor. Kent merkezine inen yolda ilerlediğimde korkunç bir trafik içinde kendimi buldum.
Ne çok araç varmış Bitlis’te…
Her yerden araç çıkıyor. Zaten tek bir ana yol var ve her iki şerit de dolu. Bir an öylece arabada kalacağımı, hiç bir şekilde park yeri bulamayacağımı düşündüm…
İş yerleri dere kenarında, dere üzerinde kurulmuş. Yollar dar ve dolambaçlı. Adım başı kahve ve çay ocağı göze çarpıyor. Bitlis’te çay çok içilir. Günün büyük bölümünde demlikler kaynıyor, bu nedenle çay ocakları revaçta.
Sanırım bunun temel nedeni işsizlik. İşi gücü olmayan insanların tek sosyal etkileşimi çay içmek, kahve köşelerinde sohbet etmek gibi görünüyor. Hayatın başka başka yönleri de vardır elbette.Ama göze çarpan çay ve hasırlı taburelerde oturan insan kalabalığı.
En ilginç olanı ise iş yeri ve çay ocaklarının önündeki oturma alanı. Kaldırımlar çay içen erkek müştrerilerle dolu. Buralarda çay içen kadın hiç görmedim.
Bitlis’i ikiye bölen dere aslında bir kaç derenin birleşiminden oluşmuş ve derin bir vadide akıyor. Dere üzerinde yapılan iş yerleri, kenarlarına kondurulan kahveler ve taş yapıların olağanüstü çekiciliğinde evlerin toplamı Bitlis’i oluşturuyor. Üst üste, yanyana yapılmış gibi duran ama her biri ayrı bir dünya olan yapılar.
Kusi(Kaplumbağa) hızıyla ilerlemeye çalışarak kentin merkezine iniyorum. En büyük sorun araç park alanı. Bütün yerler dolu. Yol üstü, yol kenarı, sokak arası her yer araçla kaplı. Bir park yeri bulamamanın stresiyle adeta titredim desem abartı olmaz.
Bir iki manevra ile bir yer bulsam da kısa sürede uyarılıyorum. Birincisinde otobüs durağının bulunduğu alana, ikincisinde taksi durağında park ederken kibarca uyarılıyorum.İşin kötü tarafı ticari taksi park yerinde aracımı park etmekten vazgeçsem de, ne ileri ne de geri gidebiliyordum… Önün, arkam, sağım solum araç.
Taksi Durağı olduğuna dair bir levha yok ama taksi durağı olduğu söylenen yerden zor bela çevredekilerin yardımı ve trafiği durdurmaları sayesinde çıkabiliyorum.
Kentin çıkışına doğru artık kalabalıktan bayağı uzakta, yol üstünde trafik cezayı yeme pahasına arabayı park ediyorum.Yol kentin çıkısı olduğu için biraz daha sakin olduğu için birazcık rahatlıyorum.
Sanırım, Bitlisliler bu trafiğe alışmışlar. Trafik sağlı sollu ilerlemesine rağmen, zaman zaman u dönüşü yapmak için her iki taraftan ani manevra ile trafiği durduran bazı sürücüler, bulunduğu şeritten karşı şeride zor bela geçerek geri dönüş yapabiliyorlar.
Ben hayatta öyle bir manevra yapamam. Doğrusu cesaretlerine hayran kaldım. Onca kalabalığa rağmen geri dönme kabiliyetini gösterenleri görünce şaşıp, kaldım.
Araçtan indiktan sonra, Bitlis kalabalığına katılmadan, zihnimde eski fotoğrafları canlanıyor. Taş işçiliğinin öne çıktığı harika iki katlı evler, görkemli medreseler, yokuşlu sokaklar ve olağanüstü bir yapı olan kale…
İlk dikkatimi çeken dere oluyor. Kenti ikiye bölen dere tam anlamıyla çöplüğe dönüşmüş. Neden bu kadar kirli diye düşünmeye başlarken, kentin olağan kalabalığında ilerliyorum. Dere gerçekten kötü bir manzara oluşturuyor, kokusu da cabası.Sağa sola bakınıp, ilerliyorum.
Amacım kaleye varmak ve kaleden kentin panoromik fotoğraflarını çekmek. Sokaklar dar ve dolanbaçlı. Eski taş yapılar ve derme çatma beton yapılar tezatlık oluştursa da, iç içe geçmiş.
Bazı iş yerleri dere üzerine kondurulmuş. Alttan alta dere akıyor. Bitlis Deresi aslında bir kaç akarsuyun birleşiminden oluşuyor. Dağlarda karın erimeye başladığı bahar mevsiminde akışı hızlanan, yaza doğru coşkusuna coşku katan dere şimdilerde ölüm kalım savaşı veriyor. Suyu iyice azalmış ve dere yatağı neredeyse kurumuş.
Bir esnafın dükkanına giriyorum kentin havasını teneffüs etmek için. Havadan sudan konuşunca sohbet kendiliğinden dereye geliyor.
Kent geçen yıldan bu yana adeta diken üstünde. Mahkeme kararlarına rağmen Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle “Dere Islahı Proejesi” devreye konulmuş. Bitlis’in yeni yerleşim bölgesinde bir miktar dükkan yapılmış ve esnafın taşınması için Ağustos başına kadar süre tanınmış.
Bir ayakkabı ustasının anlatımlarından öğreniyorumki, öyle bir tarihte ziyaret etmişimki Bitlis’i, kaosun tam ortasına denk gelmişim.
Dere üstünde yapılan, kıyısında inşa edilen bütün yeni yapılar yıkılacakmış. Projenin içeriğini bilmiyorum. Anlatımlardan anlıyorumki eski dokunun korunma planı söz konusu. Esnaf projeden memnun değil. Özellikle dükkanların yapıldığı yeri benimsememişler. Merkezde olan dükkanların yeni yere taşınması işlerinin tümden biteceği anlamına geldiğini söylüyorlar. Ayrıca dükkan sayısının da yeterli olmadığını ifade ediyorlar.
Ben bu yazıyı yayına hazırladığımda Bitlis’te sorun daha da büyümüş, 70 esnaf polisin elektirikleri kesmesini engellemekten göz altına alındığı haberi gelmişti. Esnaflar serbest ama sorun yerinde duruyor, dere ıslah projesi için iş yerleri yıkılmaya devam ediliyordu.
Yeni yerleşim yerine taşınacak esnaf işlerinin biteceğini düşünürken, iktidar çevreleri ise derenin yeniden hayat bulacağını ileri sürüyor.
Kendi kendime, bunca yıl gelmedin gelmedin, tam yıkım sırasında; esnafla devletin anlaşmazlığının ortasında Bitlis’e geldin diye söylendim.
Bendeki de sanş…
Ben esnafı sorunlarıyla baş başa bırakarak, Bitlis Kalesine doğru ilerliyorum. Yol boyunca sağlı sollu dükkanlar, çay ocakları ve yerelde yetişen ürünler satan seyyar satıcılar dikkat çekiyor.
Bitlis ve çevresinde yetişen organik ürünler sokak aralarında satışa sunulmuş. Özellikle genlerine dokunulmamış domatesler, biber ve yörede yetişen meyveler göze çarpıyor. Mısır oldukça dikkat çekici. Bir çok yerde mısır koçanları alıcısını bekliyor.
Bitlis Kalesi oldukça sarp kayalık bir alan üzerinde inşa edilmiş. Ne zaman, kimler tarafından yapıldığı tam olarak bilinmiyor. Kimi tarihçi kaleyi Asurluların yaptığını yazarken, kimisi de Roma İmparatoru Büyük İskender’in yaptığını belirtiyor.
Kale tam anlamıyla bir kartal yuvası gibi. Oldukça kasvetli bir yapısı var. Duvarları devasa bir kayanın üzerine oturtulmuş. Bu nedenle yüksek bir tepe kadar görkemli görünüyor. Kale duvarları bazalt taşlardan ve oldukça da sağlam inşa edilmiş.
Kalenin çevresine ise kent oturtulmuş. Dört etrafında evler, iş yerleri, camiler, medreseler var. Kilise olacak bir yapı ben göremedim. Sanırım ki geçmişte camilerin yanında kiliseler de vardı bu kentin sokaklarında.
Bu kadim kentte farklı inanç grupları olduğunu biliyorum. 1910 yıllarında yaşanan sorun ve sıkıntılar kentten Ermenileri silse de; izleri, hikayeleri kentin sokaklarında öylece duruyor.
Görmek için geldiğim kale kapalı. Bir çalışma da görünmüyor ama sanırım güvenlik nedeniyle kapısına kilit vurulmuş.Bu nedenle kaleye çıkamadım. Çevresini dolaştım ve görkemine dışardan tanık oldum. Tıpkı Alamut Kalesini andırdığını tekrardan yazmadan edemeyeceğim. Uçurumlara açılan gözetleme kuleleri ve fethedilmesi imkansız surları gerçekten olağanüstü…
Evliya Çelebi 16 yy ortalarında Bitlis’i ziyaret ettiğinde kale için defterine şunları yazmıştır.”Evvela bu yüksek kale Dehdivan Dağı ile Avih Dağı arasında bir geniş taşlık öz içinde Avih Deresi solunda ve İskender deresi sağında bu iki tatlı nehrin bir araya geldiği yerde göklere doğru baş uzatmış bir yalçın kaya üzerinde şeddadi yapı gibi yontma taş ile yapılmış sağlam bir kaledir ki her katı taşı mengerûs fili cüssesi kadardır. Bu kalenin yapıldığı yalçın yüksek tepe iki nehir arasında sanki ada gibi vâki olmuştur. Ama gayet yüksek kayalardır ki kalenin kapısına 600 adımda ulaşılır, sarp yolu vardır.
Tamamı 670 adet kale bedenleridir. Bütün duvarları köşe köşe çıkıp her dirsek kuleleri birbirlerini gözler ve her kule üzerinde gözetleme evleri vardır. Her tarafı göklere baş çekmiş cilalı sarp yalçın kayalardır. Kalenin büyüklüğü 4 bin adımdır. Bütün duvarlarının boyu seksener arşındır ve on arşın derinliği olan sağlam surlardır. Kale içinde 300 hane vardır. Kat kat Acem ve Rum tarzı güzel odalar ve hoş sofalar vardır, ki her birinin anlatılmasında insanoğlu acizdir. Hükümdar Abdal Han nice Mısır hazinesi harcayıp bu büyük sarayı Kaydefa Sarayı etmiştir. Bütün pencereleri ve cumbaları kalenin burçları üzerine yapılmış olup, bütün Bitlis şehri ve Dehdivan Dağı görülmektedir.”*
Öte yandan kale hakkında başka bir kaynak da ise şunlar yazılı: “Bitlis suyunun kollarından iki derenin birleştiği yerde, yalçın bir kaya bloğu üzerindedir. Doğudan batıya doğru uzanmış müstahkem bir mevkiidir. Çevresi 2800 metre (4000 adım) olan kale, 56 metre yüksekliğinde ve 7 metre genişliğinde olup, üstünde muhteşem bir han sarayı ile 300 ev, 1 han, 1 camii ve 1 minaresinin bulunduğu, yine surları pek sağlam olmayan kalenin kuzey tarafında aşağıya nehre bakan üç kat demir kapısı bulunan bir çarşı, bir bedesten ve bir kaç yüz evin bulunduğu kaydedilmektedir.
Kale, çepeçevre 670 mazgalla tahkim edilmiştir. Bu açık mazgalların altında birer de kapalı mazgal delikleri vardır. Kaleye çıkılması zor ve sarp bir tepe üzerinde yapıldığından, çevresinde savunma hendeği yoktur. Kalede gözetleme kulelerinin, erzak ve cephane dolu mağaraların bulunduğu kaynaklarda belirtilmektedir. Günümüzde sadece kale mevcut olup zaman zaman yapılan onarımlarla muhteşem görünüşünü kaybetmemiştir. Kaleden ayrı olarak, Dideban Tepesi üzerinde birde kule olduğu bilinmektedir. Bitlis’in dağlık mahallelerine hakim bir konumda bulunan bu kulenin sadece kalıntıları bulunmaktadır. Evvelce buranın, kaleye işaret veren bir gözetleme yeri olduğu tahmin edilmektedir.”**
Kale üzerinde gezinemedim, kenti tepeden fotoğraflayamadım ama Bitlis’in sokaklarında dolaşırken, tarihin kokusunda sendeledim, taş yapıların kadimliğinde kayboldum…
Fotoğraf çalışırken, tarihin karanlık koridorlarından kalan Nemrut ismi ile adlandırılan yerler hep ilgimi çekmiş, merakımı depreştirmiştir. Bu nedenle Nemrut ile anılan yerleri zaman zaman görmeye gider; fotoğraflamaya ,adlarının arkasındaki giz perdesini aralamaya çalışırım.
Nemrut olarak adlandırılan yer bir tane değil, birden fazla Nemrut’la anılan yer söz konusu. Nemrut, kimi zaman tarihsel bir kişilik ya da zalim bir hükümdar olarak karşımıza çıkarken, kimi zaman da dağ ve yer ismi olabiliyor.
Adıyaman Kahta sınırları içindeki dağ, Bitlis Tatvan’da bulunan Krater Gölü aynı isimle yani Nemrut ile anılsa da zaman ve mekanları çok farklı. Keza aynı şey Urfa’ da anlatılan Hz. İbrahim efsanesinde ve çok eski tarihi bir kalıntıya verilen Nemrut Tahtında isminde öne çıkıyor.
Nemrut Efsanesi Urfa’da farklı, Bitlis’te farklı dile getiriliyor olsa da, bazı ortak yönleri var. Asırlardır dilden dile dolaşıp anlatılan ve nesilden nesile söylence böylelikle varlığını sürdürüyor. Büyük bir ihtimalle Mezopotamya ve çevresinde onlarca yerin ismi Nemrut olarak biliniyor ya da adlandırılıyor. Bahsettiklerim yerler sadece öne çıkanlar. Başka yerlerde de Nemrut adını alan yerler var.
Bütün adlandırmalarda Nemrut zalim bir hükümdar ve kendini Tanrı gören bir kişilik olarak öne çıkıyor. Söylencelerde dile getirilen Nemrut, M.Ö 2100 yıllarında yaşayan Babil Kralı olarak biliniyor. Ancak söylencedeki Nemrut Babil Kralını aşmış durumda. Babil Kralı yaşadığı tarih diliminde halkına, komşu halklara bir çok topluma kan kusturarak, insanlık dışı zalimane yönetimi ile kendisini ölümsüz yani Nemır ilan etmiş ve adı Nemrut olarak kalmıştır. Ancak Nemrut yakıştırması zamanla hükümdarların, kötü yöneten kralların ve kendini Tanrı Kral gören yöneticilere verilen isim olarak tarihe mal olmuştur.
Bir kaç yıl önce gezip, gördüğüm yerler arasında olan Nemrut Krater Gölü ismiyle kafamda soru işareti bırakmış ama güzelliği ile hayranlık uyandırmıştı.Ve üstelik krater havzasında cam gibi parlayan, siyah taşları incelerken, avucumu oldukça derin kesmiş, gezi boyunca acı ve sevinci bir arada yaşamış, krater gölünün dingin havasının güzel tadında kıvranarak seyahatı sonlandırmıştım.
Aradan sekiz yıl geçti. Bu yıl uzun sayılabilecek bir seyahat gezisinden sonra Tatvan’da mola verdiğimde, Krater Gölüne gitme isteğimi bastıramadım. Hem avucumda oluşan derin kesiğin acısını, hem de krater gölünün nefis havasını yeniden nefesimde hissettim.Krater Gölünün yolunun kötü ve çetin olmasına rağmen gitmekten kendimi alıkoyamadım.
Krater Gölünün adının Nemrut olması da burayı tekrardan görmeme neden oldu sanırım. Gölü görmek için Tatvan ilçesinden özel araçla zorlu bir yolculuk yaptıktan sonra varılıyor. Yolun oldukça kötü olduğunu da belirtmek gerekiyor. Bu bir avantaj mı belki de?
Çünkü insan elinin değdiği her yer tükeniyor. Güzellik metalaşıyor ve kapitalimin ölüm öpücüğü ile pazarlanmaya başlanıyor. Pazarlama olanakları artıkça tüketim artıyor, tüketim artıkça ilgi fazlalaşıyor ve doğanın ölümü gerçekleşiyor.
Neyse ki Nemrut Krater Gölü henüz Kapitalizmin ölüm öpücüğüyle tanışmış değil. Yol kolay ulaşma yöntemi ama gerçek şu ki insanlar gittiği, gördüğü yeri mahvediyor, çöplük haline getiriyor. Bu nedenle bazen kendi kendime acaba bura ve benzer yerlere yol yapılmasa daha mı iyi olur diye düşünüyorum?
Düşüncemin gerçekçi olmayacağını da bilerek, belki başka yöntemler bulmak gerekir diyorum içimden fikir jimnastiği yapıyorum.
Bu eşsiz doğa parçasına insan vardığında yazın ortasında serin bir mikroklimal iklim insanı karşılıyor. Suyun berraklığı ve temizliği tek kelimeyle olağanüstü. Su firmaları duymasın ama sanırım şişe sularından daha temiz ve leziz…
Hoş bir mavilik ve ilginç bir kaya dokusu var. Çevrede kendiliğinden yetişen yabani kavaklar yer yer bir orman dokusu oluşturmuş. İnsan eliyle yetiştirilen ağaç pek yok gibi. Hatta var olan ağaçlar insan eliyle yok edilmiş. Asırlar öncesinden bize kalan göl havzası maalesef olması gerekenden daha az yeşil. Oysa buranın bin bir renkli bahçe gibi olması gerekiyordu.
Krater Gölü, yeksekliği yer yer 3000 metreyi aşan dağın valkanik patlamasından oluşmuş. Oldukça geniş bir alanda oluşan devasa çukurda abayrı bir hayat filizlenmiş, dört tarafı dağlarla çevrili olduğu için de su kaynakları göle akmaya ve harika bir gölün oluşması tamamlanmış.Nemrut Krater Gölü deniz seviyesinden 2247 metre yükseklikte olup, dünyanın ikinci büyük krater alanına sahip. Suyun derinliği 100 ile 150 metreyi buluyor. Yan yana bir kaç göl var. Ilık suyun olduğu göl, volkanın halen altan alta aktif olduğunun kanıtı. Aynı zamanda buhar bacaları da zaman zaman volkanik gaz sızıntısı gözlemleniyor.
Şimdilik uyuyan volkanik yapı durumunda. Bir daha harekete geçer mi bilmiyorum. Bu kısım Jeologların işi. Şimdilik tehlike yok gibi duruyor.
Krater Gölü Tatvan’dan 20 km uzaklıkta bulunuyor. Krater Havzasında herhangi bir yerleşim yeri yok. Kirlilik dışardan gelen insanların eliyle oluşuyor. Yolun kötü olması gelenlerin sayısını düşürse de, turuistlerin ilgisini çekmeyi başarıyor. Çok uzak ülkelerden gelen meraklılar onbinlerce yıl önce oluşan volkanik kraterin güzelliğini görerek,mest olarak geri dönüyor.
Göl Kenarında kamışlarla örtülmüş bir iki kulubede közde kaynayan çayın tadı, gölün berrak ve kireçsiz suyundan kaynaklanıyor. Bu nedenle kesinlikle gölün maviliğinde, serin esinti eşliğinde bir çay içmeden ayrılmayın derim.
Burayla ilgili efsane ise Nemrut’un karakterini yansıtıyor. Söylenceye göre Nemrut burada eşsiz bir saray yaptırıp, en ulaşılmaz yerlerde yaşıyormuş.
“Zalimliği ile tanınmış olan Nemrut adında bir kral çevresine dehşet saçarmış.Kral, Bitlis dağlarının en yüksek tepesinde yaptırdığı kalede yaşarmış. Kral Nemrut’un kalesinde kendi adı ile anılan “Nemrut’un sönmez ateşi” yanarmış. Bu ateş hem insanlara korku, hem de biat etmelerini sağlıyormuş. Bu nedenle halk buraya Nemrut Dağı adını vermiş…O gün bu gün Nemrut Krater Gölü çevresinde yer alan en yüksek dağa ve oluşan göle Nemrut adı verilmiş.”
Kaynak: NEMRUT VOLKANI VE KRAL NEMRUT’UN EFSANESİ Özgür KARAOĞLU Eskişehir Osmangazi Üniversitesi, Jeoloji Mühendisliği Bölümü, Meşelik Kampüsü, Eskişehir (ozgur.karaoglu@ogu.edu.tr) Sinan KILIÇ Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Arkeoloji Bölümü, Van (sinankilic@yyu.edu.tr)
Adıyaman’da halk arasında Kab olarak bilinen tarihi bir cami ve yanında eski bir hamam var. Son yıllarda bir yıkıma uğramadıysa halen yerinde duruyor. Kaç asır önce yapıldığına dair çok bilgim yok. Adı ve taşların örülme biçimine göre eski, bayağı eski bir yapılar. Caminin yanında hamam olması da eski bir kültürün varlığını ortaya koyuyor.
Yıllar önce bu camii duvarın önünde, bir fotoğrafçı vardı. Şimdi ki fotoğrafçılara benzemeyen ama aslında aynı işlevselliğe sahip bir fotoğrafçı. Teni güneşte yanmış, saçları beyazlaşmış, yaşı ilerlemiş bir eski zaman fotoğrafçısı…
Biz küçükken sulu fotoğrafçı derdik, bu tür ustalara. Neden sulu fotoğrafçı denildiğine gelince, fotoğrafları müşterilerinin gözleri önünde sulandırılmış kimyasallar içinde tab edip, müşteriye anında verince insanlar tekniğinden dolayı Sulu Fotoğrafçı demiş olmalılar. Oysa bilimsel ismi alaminüt yani anında fotoğraftır.
Benim fotoğrafa merak salmanın nedenlerin başında da bu sulu fotoğrafçılar geliyor zaten. Benim merakım depreştiğinde, artık filmli makinalar, siyah beyaz ve hatta renkli fotoğraflar hayatın önemli bir parçası olmuştu.
Ben de önce basit, sonra biraz daha profesyonel makinalarla fotoğraf çekmeye başladım. Gittiğim her yere makine ile gittim, gördüğüm, ilgimi çeken her şeyi fotoğrafladım. Gazetelere, dergilere fotoğraf gönderdim. Kimisi adımı bile yazmadı, kimisi önemsiz diye yayınlamadı.
Bıkmadım, usanmadım ve bütün paramı fotoğrafa yatırdım. Abartmıyorum temel ihtiyaçlarım kadar para harcadım fotoğrafa…Makineler, lensler aldım, filmler tab ettim ve karşılığında maddi bir şey kazanmadım. Fotoğraf yüzünden başım belaya girdi ama merakım azalmadı.
Fotoğraf hayatımın ritmi oldu. Her evden çıkarken ne olur, ne olmaz makinemi yanıma almayı da ihmal etmedim. Bazen makine yük oldu bana, bazen gözaltı nedeni, insanlar da çok hoşlanmadılar fotoğraftan. Kimisi günah saydı, kimisi ayıp, yasak kardeşim anlamıyor musun diyenler çıktı.
Buna rağmen fotoğraf merakım hiç bitmedi, kendimce devam ettirdim. Tek sorunum bir planlama yapmıyor, kara düzen çalışıyordum. En planlı işim gazete ve dergilere arada bir fotoğraf ve kısa yazılar, haberler geçmekti.
İşte o yıllarda, en kaotik yaşlarımda Adıyaman sokaklarında fotoğraflamıştım usta fotoğrafçıyı.
Ben bu tür fotoğraf çekenlere usta diyorum, çünkü müthiş bir dikkat ve hüner gerektiriyor. Film yok, gelişmiş sensor yok. Işığa duyarlı bir kart ve objektiften sızan ışık dışında kimyasallar var. Hepsi bu kadar. Her şey ustanın marifetine kalmış. Bu nedenle bence bu ustalar bütün fotoğrafçılardan daha yetenekli… Zihnim beni yanıltmıyorsa 1990 yıllarıydı. Tarih konusunda yanılmış olabilirim. Bir iki yıl daha yakın da olabilir. O yıllarda elimde benim için çok değerli ve bütçeme göre oldukça pahalı ikinci el bir nikon vardı. Freelancer çalıştığım gazetelerden bir kaç dia renkli film edinmiş, Komagene Kalıntılarını çekmek için Adıyaman’a gitmiştim.
Sokaklardan, çarşı pazardan dolaşarak Kap Camisinin oraya geldiğimde artık sıcaklık insan beynini sulandıracak derecede artmış, insanlar bulabildikleri gölge yerlere kaçışmışlardı.
İşte bunlardan biri de o dönem yıllarca aynı yerde alaminüt fotoğrafçılık yapan, adının Mehmet Ali olduğunu öğrendiğim usta vardı. Bir başına oturmuş, derin düşüncelere dalarak, müşteri bekliyordu.
Yorgundu gözleri, bedeni de öyle. Yıllar yıpratmıştı kendisini. Sihirli ahşap fotoğraf çeken kutusunu ve fon olarak duvara astığı perde kırmızı renkteydi. Belki de hayatının tek renkli anı duvara asılı perde ve kırmızıya boyanmış ahşap fotoğraf makinesiydi.
Öylesine dalmıştı ki, çevresinde olup bitenlerin farkında bile değildi.
Bir ara fotoğraf çekip, çekmeyeceğime karar veremedim. İzinsiz çekimlerin sorun yaratacağını düşünerek biraz duraksadım. Ama bu görüntülerin tarihe not düşeceğini de biliyordum. Ve izin almadan ve doğal halini bozmadan bir kaç kez deklanşöre bastım. Bu bir hataydı ama o anı yakalamak için bunu yapmak zorundaydım. Seslendiğim gibi o doğal hali bozulacaktı.
Beri görür görmez derin düşüncelerden sıyrıldı. Elimdeki makineden turist olduğumu düşünerek yanında ki boş iskemleyi işaret etti. Ben konuşmaya başlayınca turisit olmadığımı anladı ve üzerinde ki ağır hava dağılmaya başladı…
Oturduk, kaçak bir sigara sarıp bana uzattı, içmediğimi söyleyince karşıda ki çay ocağına işaret ederek iki çay söyledi.
Adının Mehmet Ali olduğunu söyledi. Hikayesini pek anlatmak istemedi. O zaman henüz gençtim, sanırım hayat hikayesini paylaşmayı çok gerekli görmedi ya da kendi dünyasını açmayı doğru bulmadı. Ama 35 yıl boyunca aynı yerde fotoğrafçılık yaptığını söyledi sohbet sırasında. Makinesi de eski bir makine. Yıllarca aynı makineyi kullandığını, fotoğraf stüdyoları açılmadan her gün onlarca kişinin fotoğraflarını çektiğini söyledi.
“Adıyaman’ın yarısı bu makine ile çekilen vesikalıklarla nüfus cüzdanı çıkardı. Hepsinde benim imzam var.” diyerek gülümsedi. Buna rağmen gözlerinde ki yorgunluk yüzüne vuruyor, kendisini bitkin gösteriyordu.
Konuşmasında teknolojisi geliştikçe, müşterisinin azalmış olduğunu, yakında hiç müşterisinin olmayacağını söyledi.
Sesi çatallaştı bir ara. Bütün hayatı üç ayak üzerine oturtulmuş, ahşap fotoğraf makinesi olan ustanın mesleği son demlerini yaşıyordu o tarihte.
“Yıllarca bu makine ile hayata tutundum. Kar kış, kıyamet demedim, burada insanların fotoğrafını çektim. Ama artık yolun sonuna geldik. Ben yaşlandım, makinam eskidi. Artık O da benim gibi tekavit olacak hayattan…”
Karşılıklı sustuk.
Ne ben bir şey söyleyebildim, ne de usta. İkimizin gözleri boşlukta çakıştı. Yüzündeki hüznü görünce ben de duygusala bağladım.
Bir mesleğin son günlerini yaşadığını ikimiz de biliyorduk. Bir asır yoksullar için sulu fotoğraf can simidiydi. Özellikle resmi işlemler için kullanılırdı. Ucuzdu ve çarçabuk sonuç alıcıydı.
Ama artık teknoloji gelişerek, yeni teknikleri piyasaya sürüyor, eski teknoloji rafa kaldırılıyordu.
Son bir kez makinesine ve kendisine bakarak ayrıldım. Keşke ikimizin bir fotoğrafını çeken birileri olsaydı. Nasıl düşünemedim, akıl edemedim.
Selfi de aklıma gelmedi.
Şimdi usta ne yapıyor, yaşıyor, yaşamıyor bilmiyorum. Aradan çok zaman geçti. Peşine düşsem de izi yoktu. Adıyaman’da herkes biliyordu Mehmet Ali Usta’yı ama hikayesini bilen yoktu.
Mehmet Ali Kollu Usta kısa bir zaman sonra işi bırakmış, kaldırımdaki ekmek teknesini alarak ortalıktan çekilmişti. Belki evine kapanmış, belki başka bir kentte taşınmıştı.
Çünkü teknoloji yeni olanaklar sunmuştu insanlara. Daha kaliteli fotoğraflar çeken makineler üretilmeye başlanılmış, alaminüt fotoğraf müzelik olmuştu.
Artık sulu fotoğrafçılar birer anı olarak kalacaktı. Varlıkları kitap sayfalarında, müze köşelerinde görülecekti…
Matematikle aram çocukluktan biri çok iyi değil.Hesap kitap işini çok sevmem. Hatta lisede matematik dersim karneye genellikle orta düşerdi.
Yani geçer notun biraz üstü.
Neyse ki zamanla analitik düşünme konusunda biraz iyiye doğru yol aldım.
Lise yıllarından kalma, matematik bilimi ile ilgili zihnime kazınmış, unutmadığım bir yöntem var. O yıllarda çok kısa bir süreliğine dersimize giren metematik öğretmenimiz “Problemi anlamak, çözümün yarısıdır”derdi ve arkasından eklerdi:
“Söylediğimi kavrar, buna göre davranırsanız, sonuç sizin için kesinlikle iyi olacaktır.”
Bu söylem lise yıllarından bu yana zihnime kazınarak, bu günlere geldi. Zaman ilerledi, koşullar değişti, sorunlar ağırlaştı, yaş ilerledi ama zihnimdeki söylem önemini kaybetmedi.
Kendi çapımda matematik öğretmenimizin önerisini hayata geçirerek, yaşantımı kolay hale getirmeye çalıştım ve giderek bunu toplumsal sorunlara uyarlama gereğine inandım.
Mesele toplum olunca siyasetin ağır havası kendiliğinden düşüncelere sirayet ediyor, insanın en küçük hücresine kadar kendiliğinden yerleşiyor. İster istemez insan bu yöne kayarak, siyasetin rotasını anlamaya, yorumlamaya çalışıyor.
Bu günlerde herkes bunu yaşıyor. Farkında olmadan, siyasetin alanına giriyor, ülkenin geleceğini şu ya da bu şekilde konuşuyor.
Kimisi makro düzeyde ele alıyor , kimisi mikro düzeyde düşünüyor.
Sanırım seçim atmosferine girmiş olacağız ki, siyaset daha fazla konuşulur oldu. Bir kaç haftadır sokaktaki dil değişti, seçim kokusu sardı her tarafı. Siyasi partilerdeki hazırlık da bunu gösteriyor. Her zamanki gibi seçim atmosferine girilince ülke sorunları yeniden keşfedilcesine tartışılmaya başlanıp, yeni arayışlara giriliyor. Kamuoyu yoklamaları, gözden ırak görüşmeler, dengeleri gözeten girişimler , gizli ittifaklar daha fazla belirginleşiyor ve siyasetin yeni rotası belirleniyor.
Bu hemen hemen her şeçim öncesi yaşanır, iktidarın sac ayakları böylelikle sandık kurulmadan belli olur.
Bu gün de yaşanan budur.
Gözlerden uzak süren tartışmalar, zaman zaman kamuoyuna yansıyan görüşmeler, gizli ve yeni ittifaklar ülkenin bir seçim sürecine girdiğini gösteriyor. Anlaşılan siyasetin tıkandığı kabul edildi ve bunu çözecek en kolay, en anlaşılır yolun sandık olduğu anlaşıldı.
Mesele şu ki, seçim süreçleri iki tarafı keskin bıçak gibidir, kestikçe tutan ele de zarar verir. Yani seçim süreçlerinde ne kadar toplumu ayrıştırıcı bir dil kullanılsa, toplumda yaşanan bölünmüşlük de o derece artar. Kutuplaşma, giderek düşmanlaşma eğilimine girer.
İşte bu nedenle analitik düşünmenin önemininden bahsetmek istedim.
Problemleri doğru anlamak, sorunları tepit etmek en az sorunları çözmek kadar önemli.
Biraz zihnimizi kurcalayalım. 2009 yılında başlayan ve 2015 yılında sona eren çözüm sürecinde yaşananları hatırlayalım.
O dönem bize şunu öğretti. Siyasetin dili, toplumu derinden etkiliyor ve bir anda bir çok şey değiştirebiliyor.
Çözüm süresince silahlar susmuş, toplumda bir rahatlama yaşanmış, toplumdaki bölünmüşlük azalmıştı. Sanırım bu kısmi iyileşme kısa sürede ekonomik göstergelere yansımış, ticari kurumlar rahat bir nefes almıştı.
Çözüm sürecine herkes destek olmasa da, toplumun geneli durumdan memnundu. Bu hem ekonomik göstergelere, hem de insanlar arasındaki ilişkilere yansıyordu.
Sonrası malum…
Çözüm süreci şu ya da bu şekilde bozuldu, devlet fabrika ayarlarına dönerek süreci zapturap altına aldı. Bir anda atmosfer değişti, söylenenler buharlaştı..Çözüm sürecinde düşünülenler tuzla buz oldu, taraflar arasında arabulucu olan HDP tarihin en ağır bedelini ödedi.
Başta Selahattin Demirtaş ve bazı milletvekilleri, HDP’li belediye başkanları ve aktivistleri tutuklandı, haklarında istenilen cezalar ard arda onaylandı.
Ya süreci yürütenler başarılı bir yönetim sergileyemediler, ya da sorunlar gerçek anlamda analiz edilemedi.
Onca emek, onca umut boşa gitti.
Peki her şeye rağmen yeni bir çözüm süreci yaşanabilir mi?
Bilemiyorum, ama sorunlar varlığını sürdüğüne göre arayışlar da devam edecek ve belki de yeni bir süreç başlayacak.
Burada mesele, süreci doğru yönetebilmek ve hukuksal zeminde yörütmek. Çünkü bazı sorunlar dar siyasal yaklaşımlarla çözülemiyor. Bunun için analitik düşünmek ve sorunları iyi anlamak gerekiyor…
Yani sorunu anlamak çözümün yarısıdır.
Dışlayarak, ötekileştirerek ve yok sayarak sorunlar yok olmuyor. Bilakis katlanarak hayatımıza nüfuz ediyor…
Sigara içen birisi değilim. Sigara içimine de sıcak bakmam. Buna rağmen çocukluğumda sigara ve tütün ürünleriyle içli dışlı yaşadım. Adıyaman’dan tütün ekimi yapan ve ektiğini yakın çevresine satan misafirlerimizin tütün balyalarının kokusunu henüz unutmadım.
Adıyamanlı tütüncülerin kimisi katırlarla köy köy dolaşıp tütününü satıyor, kimisi de motorlu araçlarla çevre il ve ilçelerin pazarlarına tütününü getirip,pazarlıyordu.
Bu bir yaşam biçimiydi onlar için. Tütünsüz bir yaşam düşünemedikleri gibi, başka da bir tarımsal faaliyet de bilmezlerdi sanırım. Bu nedenle dededen, babadan kalma tütüncülük Adıyaman için vazgeçilmezdi.
Çocukluk yıllarımın geçtiği Siverek’te Şeytan Küçesinin girişinde tütün pazarı kurulur, Adıyaman’dan gelen tütüncüler Tûtunê Kawi, Tûtuno Weşek diye çağırarak, müşteri çekmeye çalışırlardı.
Benim bildiğim kadarıyla Kawi, Adıyaman’da tütün ekimi yapan ve dağlık alanlarda yaşayanlara verilen ad, weşek ise güzel tütün, iyi tütün anlamına geliyordu. Tütün Pazarı canlı bir pazardı, müşterisi çoktu ve her gün kuruluyordu. Zaten satıcıları üç beş kiloluk tütün poşetlerini bulabildikleri bir gölgede sergiler, satmaya çalışırdı. Bunun için ne bir düzene, ne de dükkana ihtiyaç duyarlardı.
O yıllarda benim gibi tütünle içli dışlı yaşayan bazı çocuklar, bu canlı pazarın dişleri arasında sigara kağıdı ve kaçak sigara satmaya çalışırdı. Ben de harçlığımı çıkarmak için, Suriye üzerinden kaçak olarak gelen paket sigara ve sigara kağıdı satarak tütüncülerin dünyasına dahil olmuştum. Adıyaman tütününün ekmek peynir gibi sokaklarda satıldığı, kotasız ekildiği, köylerde kıyılarak birinci elden pazarlandığı 1980 öncesi yıllardı.
O yıllarda tütün ve tütün ürünleri Tekel yani devlet denetiminde üretilip, dağıtılıyordu. Buna rağmen tekel ürünleri çoğu zaman karaborsaya düşüyor, hatta hiç bulunmuyordu. Bulunsa bile daha çok üretim yatersiz oluyor, çoğu yerleşim yerine dağıtımı bile yapılmıyordu.
Bu nedenle tütün tiryakilerinin tercihi daha çok kaçak yollardan gelen sigaralar oluyordu. Yoksul, dar gelirli insanların çoğu Adıyaman tütünü içerken, birazcık durumu iyi olanlar, kaçak olarak gelen paketlenmiş bildik sigara markalarını tercih ediyorlardı.
O yıllarda kaçak sigara trafiği çok ilginç bir rota çiziyordu.Kaçakçıların anlatımınlarından hatırladığım kadarıyla Amerika’da üretilen, gemilerle gelen sigara yükü, Beyrut üzerinden Ortadoğu’ya dağıtılıyordu. O zaman Lübnan’ın başkenti olan Beyrut, Serbest Bölgeydi. Beyrut Serbest Bölge, batıda üretilen her türlü malın gümrüksüz olarak giriş yaptığı ve pazarlandığı bir yerdi. Bu sistematiğin gereği olarak Akdeniz üzerinden gelen mal bazen kaçak, bazen de yasal olarak dolaşıma girerdi.
Mal dolaşımını da kaçakçılar yapar, geniş bir alanda etkili olurlardı. O yıllarda kaçak bizim hayatımızın bir parçasıydı. Her şey kaçaktı desem abartıya kaçmaz, gerçekten piyasa kaçak üzerinden işliyordu. Kumaştan hurmaya, çaydan sigaraya ve elektronikten ilaca kadar birçoğu kaçak gelirdi.
İş kaçaktı ama kaçak olmayan işlerden de bir farkı yoktu. Bu nedenle ne zabıtaya takılırdı, ne de polise. Herkes kabul ettiği “kaçak” bir yaşam biçimine dönmüştü. Herkes payına düşeni alıyor, kaçağın sürmesini sağlıyordu.
Kaçak mal dolaşımı o kadar hızlı işliyordu ki, sınır memurları sinek avlıyordu. Zaman zaman Ankara’dan operasyon emri gelince, zaten kaçak olan sigara ve sarımlık sigara kağıdı iyiden iyiye azalıyor, fiyatları yükseliyordu.
Öte yandan Adıyaman, Malatya, Diyarbakır ve Bitlis yöresinde yetiştirilen tütüne herhangi bir katkı maddesi katılmadan, köylerde kıyılıp piyasaya sürülüyordu. Ve asırlar boyunca bu böyle olduğu için kimse tütün için kaçak deyimi kullanmıyor, kaçak daha çok hazır paketlenmiş marka sigara için kullanılıyordu.
Oysa devlet katında asıl tütün kaçaktı. O yıllarda ben ve onlarca çocuk, kaçak olan tütün için Pelê Beyrut dediğimiz sigara kağıdı ve sınırlardan geçirilerek piyasaya sürülen paket sigaraları satıyorduk. Her şey olağan gibiydi. Herkes payını alarak, durumdan memnun görünüyordu. Arada bir polisiye tedbirler sıklaştığında ise sigara fiyatları yükseliyor, karaborsaya düşüyordu. Bu bazıları için daha fazla para kazanma anlamına geliyordu.
Zamanla bu çark, şekil değiştirdi, yasal düzenlemeler yapıldı, tütün ekimi konrol altına alınmaya çalışıldı.Köylü küçük tarlasında geleneksel tütün ekip, ektiğini kurutup, elleriyle rendeleyip piyasaya sürmeye devam etti ama süreç farklı bir mecraya sürüklendi. Kendi halinde yaşayan, az ekip, az kazanan tütüncüler gündeme gelmeye başladı.
12 Eylül Askeri darbesinden hemen önce hayata geçirilen ve darbe ile hayatımıza sokulan neoliberal politikalar gereği bir çok alanda devlet kontrolü artarken, özelleştirme politikaları devreye girdi ve bunun gereği olarak, tekelden kademeli olarak uzaklaşıldı, tütün üretimi özel sektöre devredildi, ekimine planlı sınırlamalar getirildi.
Bu sınırlamanın nedenleri arasında tütün ürünlerinin insana verdiği zarar yoktu. Daha çok uluslararası tütün ve sigara şirketlerinin ülke yönetimleriyle yaptığı anlaşmalar yer alıyordu. Devasa bütçeli sigara şirketlerinin yeni düzenlemeler yapmada etkili olduğu kulaktan kulağa yayıldı ve tütün piyasası dışa bağımlı hala geldi.
Önce tütün üretimi yapan üreticilerin tespiti yapılarak, bir karne verildi. Tekel, aile başı ekimi 500 kilo ile sınırladı. Bir çok aile bu karardan dolayı mağdur oldu, tek geçimleri tütün olduğu için sorunlar yaşamaya başladı, üretiğini gizleyerek satışına devam etti.
Bir süre sonra Tekel de özelleştirme kapsamına alındı. Böylelikle denetim mekanizması dağıldı. Normalde tütün üretici kendi haline kalması gerekirken, yeni düzenlemelerlerle kısıtlamalar daha da arttı, uluslararası sigara şirketlerinin malları artık engelsiz, gümrüksüz bütün ülkeye sokulmaya başlandı.1994 yılında tütün kotası yasalaşarak, tütün üretimi kademeli olarak azaltıldı, denetim altına alınmaya çalışıldı.
1 Temmuz 2021 tarihinde yürürlüğe giren yasa ile bir adım daha atılarak, tütün ekimi, üretimi ve pazarlanması tamamıyla izne bağlandı,izinsiz olarak ticari amaçlı tütün bulundurma, satma ve pazarlayanlara artık hapis cezası uygulanacağı belirtildi.
Bunun ne anlama geldiğini, yörede yaşayanlar bilir. Tütün ekimi, pazarlanmasının izne bağlanması binlerce ailenin geçim kaynağına müdahale anlamına gelecektir. Çünkü, bir kaç asırdan beridir tütün yörede ihtiyaç temelinde geleneksel olarak yetiştiriliyor ve aile ekonomisinin bel kemiğini oluşturuyor.
Yeni yasaya göre izinsiz ekim yapılmayacak ve köylerde en az 250 ortaklı kooperatifler kurularak, satış devlet gözetiminde olacak. Böylelikle tütün hem kayıt altında alınacak, hem de satıştan vergi alınarak, devletin kasasına para akacak.
Oysa mevcut ekim kültürü aile ekonomisine dayanıyor. Küçük tarlalarda yapılan ekim en eski yöntemlerle işlenerek, bireysel müşterilere dağıtılıyor. Bunu engellemek büyük bir karmaşaya sebebiyet verecek.Yani tütün bildik yöntemlerle dağıtılmaya devam edilecek ama yasa uygulanmaya başlandığında sorunlar çığ gibi büyüyecek.
Adıyaman, tütün ekonomisinin bir dişi bile değil. Geleneksel yöntemlerle yapılan ekimin parasal boyutu sigara şirketlerinin yanında bir nokta kadar.Oysa yörede bir kaç asırdır varlığını sürdüren tütün ekimi çok eskilere dayanıyor.
Hatta dedem anlatırdı,eskiden tütün yerine patlıcan yaprağı içiyorlarmış.
Demek ki bilinen bilgilerin dışında tütünle akraba olan patlıcan yaprağı içimlik olarak hayatlarında yer almış.
1959 yıllına kadar Semsur olarak bilinen Adıyaman’ın geneli tütüncülükle uğraşıyormuş. Bir aile tarımı olarak varlığını sürdüren tütün ekimi, yıllarca kaçak olarak sürmüş, tıpkı Ahmet Arif’in anlattığı gibi pasaporta ısınmamış, dağ yollarından katırlarla, atlarla ta Halep’e kadar bir aile ticaret ağı oluşturulmuş.
Belki abartı gibi gelebilir ama eski dönemlerde her evde kaçağa çıkan birileri varmış. Kaçak derken aslında kendi evinin önünde, bahçesinde ektiği tütünü kurutup, hiç bir katkı maddesi katmadan atına, katırına yükleyip, satmak için çevre illere,zaman zaman Suriye içlerine kadar gidip müşterilere ulaştırmak anlamına geliyor.
Bu nedenle Adıyaman için aslında önemli bir ekonomik girdi kaynağı. Şimdilerde durum farklı da olsa hikaye devam ediyor.Adıyaman çok sayıda ile tütün gönderiyor ve içimlik tütünün merkezi olarak öne çıkıyor.
Son yasal düzenleme gerçekten uygulanırsa, binlerce ailenin hayatı sarsıcı bir darbe alacak, ekonomik çarkları duracak.
Yeni yasa kaçağı önlemeyecek, kaçağın trafiğini yönetenlerin niteliğini değiştirecek. Belki yeni aktörler ortaya çıkacak ve tütün elden ele dolaşarak daha pahalı olarak tüketiciye ulaşacak.
Belli ki tütün eskisi gibi vadilerden, boğaz ve dağlardan daha bir gizlilik içinde dağıtılacak, satılacak. Yasa ise daha çok olanakları olmayan, yoksul köylüye, zavallı fakirlere uygulanacak…
Son günlerde yürürlüğe giren yasayı protesto gösterilerinde bir köylünün dediği gibi Tırşıkçı Kapitalistler türeyecek…
Bu gün arşivimi düzenlemeye, eski fotoğrafları ayıklamaya çalışırken, bu fotoğrafları buldum. Sanırım yaşı 40 ve üzeri olanlar ve Karacadağ çevresinde hayatlarını sürdürenler, bu çiçekleri hatırlar.
Karacadağ eteklerinde bahar mevsiminde biten bu çiçekler, Diyarbakır Siverek arasında yeni yol yapıldıktan sonra hızla gözden ırak olmaya başladılar. Artık yolculuk yaparken görülmüyorlar. Bilmiyorum bu ara bu çiçeklerin izini süren var mı? Bu doğal ortamda yetişen çiçekler yaban zambak olarak biliniyor. Tıpkı lale gibi soğanlı bir çiçek. Her yerde yetişmiyor, serin yaylaları ve eriyen kar sularını, bahar yağmurlarını seviyor. Bu tarihte 1990 ya da biraz daha eski tarihte çekmiştim. Şu an filizlenme alanları oldukça daraldı biliyorum. Bu konuda katkı sunarsanız sevinirim…
Karacadağ’ın bitki örtüsü ve yaban hayatının ortaya çıkarılması, tarihsel döngüsünü açığa çıkarılması için sanırım bu gerekli…
Çünkü insan elinin değdiği her yer kuruyor, çölleşiyor.