YETENEKSİZLEŞMEK

Av. Feyzi Çelik yazdı.

Yetenek sizsiniz Türkiye’de Diyarbakırlı Zarif’in durumu o öfkeli duruşu, aynı zamanda onu sempatik gösteriyordu. 80 kola kutusunu patlatmak üzere hazırlayışı ve onlara darbeler vuruşu, kiremitlere gelince kendisini kaybeden bir deli gibi ortalığı toz duman etti. Hele kafasıyla kırdığı kiremitlerdeki hareketi öfkenin doruk noktasıydı. Onun motivasyonu öfkesiydi. Bu Kürt gencinin gücü öfkesinden geliyordu. Ancak bu öfkenin nereye yöneleceği belli değildi şimdilik yarışarak bunu dışa vuruyordu. Nice öfkeli Kürt gencinin neler yapabileceğinin canlı bir örneği olarak karşımızda duruyordu. Sırtına dövme olarak annesinin adını yazdırmıştı. Yapılı sportif bir beden yapısına sahipti. Saçlarını uzatmış, Ramboyu andırıyordu. Yarışmadan birkaç gün önce kendisini yarışmanın atmosferine kaptırdığından dolayı çalıştığı işte uyum sorunu nedeniyle işinden de kovulmuştu. Tüm dikkati yarışmadaydı ve yarışmada bir kazanç elde edebilmekti. Aslında zarif Kürdün politikleşmemiş öfkesini temsil ediyordu. Bu öfke politize bir öfke olmadığı için seyircilerin hoşuna gidiyordu. Acun’a masraflar için hakkını helal et dedi. Çok yorulmuştu. Diyarbakırlıların deyişi ile “İmanım gevredi.” Dedi.
Talep ettiğin hakkı gerçek hayatında uygulayabilirsen o hakkı daha kolay elde edersin. Belirli gücünü o hakkını elde etmek için tükettiğin zaman o hak tanındığında o hakkı yürütecek gücü kendinde bulmayabilirsin. Her iki taraf da güç kaybetmiştir. İnsan sahip olduğu gücü kendisine karşı da kullanbilmeli. Karşındakini dize getirsen bile kendinle baş başa kalacaksın. Zafer kazandığın zaman o zafer için sen de gücünü tüketmişsin. Sen de eski sen değilsin artık. Yeni bir dönem başlıyor ve o döneme damgasını vuracak da sensin.

Resenî meveradê!

                                     

Çandê ser zahf çî ameyo vatiş û nûşnayiş…Her wehêrê pênûs çiyê ardo ziwan…

Darê biyarê xue virî…Çand karitışra amêyo meydan.

Destandi xueya bikarê. Av bidê, binêci bikenê û vero vinderê. Qet av xue vîra mekerê…Ganê dar awa…

Per û gileci awra gan gênê.

Şimayê bivine, dar roj bi roj bena xasek, xemillêna,bena gird. Gird biyayêşici hêdî hêdî oro devam kero; per û gilli aro vêşîkero.

İnsan şeno vajo çand çiyoro ewnayo, zey darêra gird û qedîm.

Çend awdan, hend perî, çend winyayiş, hend gird biyayiş…

Roja ki dar nîro awdayiş, darro bipelişyo, riçeyci av nêresêse aro wişkbo.

Dar bî wişkse, fina kihobîyayişêci zahf çetino. Ju fin dara vişkzî bena kiho, labrê no çiyêrô îstisnayo, je fin belkî.

Çiyêro ki gan u awa xue vinîkero, fina nêbeno gan…

Çand/Kûltûr zî zey darro.. Av û heskerden vazeno. Gereko, insan dari wero windero, zey qeçek wihêrkerden, cefa buro…

Zewbî darro bibo wişk…Wişkbiyayiş mergo. 

Hewna dar nêmerda gerek biro avdan.Ray naya, na rayra geyri ray çinya…Çandzi zey darro.Bi ganno,ganêci ma desta mîyando…

Ma şennê nê gani bifetisnê, yazi nê ganî  bixemlê…

Hirgi riçeyê kûltûrî dalpeyê aw bivîno, ora vera aw şiro…Qandê coy karê ma zahf çetin nîyo…

Mesele çiçyo?

Mesele zerrira cefa verdişo u avdan kerdişo…

Eger ma qayilê dar vişk bo, no zahf rahato. Dîrê roji, çend demi av medi aro roj bi roj vişk bo…

Ewro çandê ma kevto no hal…

Riçeyzi erdi bindê, xorîdê…

Ma cefa nêwerêzi, oro xue pipawo…

Labrê eta koti?

Gan bê aw nêbeno…

Riçe, kok aw wazeno, heskerden û wihêr wişyayiş wazeno.

Kûltûr gan şimayo, ganê merdandê şimayo…

Vizer peynîdi mend, ewro esto se, xeyrê vizêryo. Meşti vizêr u ewro ser beno berz.

Qandê coy resenê çandê meveradê. Çand wizêr,ewro û meşti pêya girêdano.

Bimînê weşey…

Tükendi nakd-i ömrüm…


Kazancı Bedih :1 Ocak 1929- 20 Ocak 2004

Bedih Yolluk, bilinen ismiyle Kazancı Bedih ömrünü gazel ve uzun hava türünde parçaları seslendirerek geçirdi. Yıllarca sıra gecelerinde yüreklere su, dillere pelesenk oldu ama kendisine yaranamadı. Bakır işlerinde çalıştı, dolayısıyla kendisine Kazancı lakabı verildi. Emeğiyle geçindi, 70 yaşında şöhreti yakaladı. Bütün yaygın kanallarda eserleri yayınladı ama o eskisi gibi yoksul ve mütevazi hayatını sürdürdü. Elden güçten düşünce de bakır kazan işinden vazgeçip, demlik tamiri yaparak hayatını sürdürdü.
Yapımcılar, müzik şirketleri, tv’ler onun sesinden para kazanmaya, sermayelerine sermaye katmaya devam ettiler…
Yaşlanmasına rağmen sesi son nefesine kadar gazelleri canlı tutmaya yetti. 
20 Ocak 2004 yılında evinde ısınmak için açtıkları katalitikten sızan gazdan eşiyle birlikte hayata veda etti…

Kendisinin sık sık okuduğu gazel, ömrünün özeti oldu.

Tükendi nakd-i ömrüm dilde bir sevda-yi ah kaldı
Tevessül dilber-i yare benim arzum nigah kaldı

Benim taciz etmediğim ne şah ne padişah kaldı
Benim perişan halime kimseden insaf olmadı

Derunum derdini lokmana gösterdim dedi eyvah
Bu derdin def’ine çare eder ancak Allah kaldı

Kara günlerde mi halkeylemiş bilmem beni Mevla
Tutuldu şemsü kemer günlerim pek simsiyah kaldı

Perişan halıma hiç kimselerden olmadı imdad
Benim arzetmediğim şah veziri padişah kaldı

Bu Rıf’at varını yaran uğruna eyledi yağma
Elinde sade bir keşkül başında bir küllah kaldı.

Yıllar önce demlik tamir ederken çayını içtiğim Kazancı Bedih, ya da gazalxanların deyimiyle Pir objektifime poz verirken “Kimler geldi, kimler geçti. Biz de göçüp gideceğiz.” demişti. Çayını içtiğim ve roportaj yaptığım Pir şimdi sonsuz uykusunda ama eserleri hala dillere pelesenk…

Yaşatmak her zaman iyidir.

Uzun zamandır insanın içini ısıtacak, göğüs daralmasını giderecek bir yazı yazmak için zaman kolluyordum. Süren savaşlara, yapılan katliamlara, hak ihlallerine, küresel göçlere, açlık ve sefalete,işçi ölümlerine,insanlığa reva görülen zulme inat neşeli bir yazı olmasını istiyordum. 

Bu nedenle dünya, köşe bucak arayıştaydım. İnat etmiştim. Neşeli bir yazı yazacaktım. Hiçbir şey bulamasam baharın insan içindeki kıpırtısını yazar, yüreklere seslenirdim.

Kendi gönlüme dair bir neşeden bahsetmiyorum. Biraz daha kapsayıcı, toplumun genelini mutlu edecek bir olay peşindeydim.

Sıcak bir tebessüm, içten gelen bir gülüş ama bütün yüreklere doğru akacak bir nehir arıyordum yeryüzünde. Umudun, barışın ve gerçekliğin tebessüme dönüşmesini görmek istiyordum.

Yüreğim yeryüzünün bütün coğrafyalarında atıyor, yangınlarda yanıyor,  ateşte kavruluyor.

Mezopotamya, Anadolu, Ortadoğu  ve giderek yeryüzünün geneli bir sancının basamakları gibi, dalga misali med ceziri yaşıyor, içinde yaşadığımız kaostan kurtulmak için bir ışık arıyor…

Ama her şey o kadar sıkıştırılmış ve katı ki ufacık bir ışık, bir tebessüm bile olağanüstü geliyor insana.

Bu nedenle uykusuz kalıyorum çoğunlukla. Sabahın köründe coğrafyamızdan başlayarak fotoğrafı okumaya çalışıyorum. Her şey o kadar can sıkıcı ki, beynimi çıkarıp atasım geliyor. Ama insan beynini istese de atamıyor, bir gerçeklik olarak insanın kafasında bir yaşam boyu duruyor.

Oysa insan güzel olanı görmek , dokunmak, yaşamak ister. Her zaman siyah rengi gören gözün beyne göndereceği simsiyah bir fotoğraftır.

Bu nedenle bütün renklerin armonisini görmek, yaşamak gerekiyor. Sağlık için, sağlam bir psikoloji için.

Erkenden güne karışmak, sokakları arşınlamak gerekiyor.

Sokak, yaşamın, aşkın ve kavganın ta kendisidir.

Ve aynı zamanda toplumun aynasıdır. İnsan neyse, sokak odur. Çünkü insanların oluşturduğu toplum sokakta büyür, sokakta şenlenir, hüzünlenir. Ne kadar kapanırsanız kapanın, sokak sizi etkiler, şekillendirir, size bir yön verir.

Sokaksız bir yaşam düşünemiyorum bile.

Uzattığımın farkındayım. Tebessüm edecek, içten içe sevinecek haber ulaştı evlere. Abartısız, törensiz olarak yansıdı sokaklara. Hükümetin Öcalan’ın avukatlarıyla görüşme yasağını kaldırmasıyla yapılan avukat görüşü sonrası Öcalan’ın çağrısıyla onlarca tutuklu ve hükümlü açlık grevini bıraktı, ölüm orucuna son verdi.

Açlık grevlerini duymuş muydunuz?

Sanırım çoğumuz duymadık bile. Onlarca kişi altı aya yakın bir zamandır cezaevlerinde açlık grevindeydi . HDP Hakkari Milletvekili Leyla Güven’in 7 Kasım 2018 tarihinde Öcalan üzerindeki tecrittin kaldırılması amacıyla başlattığı açlık grevi, tam 200 gün sürdü. Leyla Güven’in açlık grevi kararından sonra sayısı 7 bin ile ifade edilen tutuklu ve hükümlü kendini açlığa yatırdı. Gün geçtikçe sağlıkları bozulan eylemcilerin ölüm sınırına yaklaştığı ve içlerinden 50’sinin geçen aydan bu yana ölüm orucuna başladıklarını da belirtmek gerekiyor.

Rakamlar size çok şey ifade etmeyebilir. Düşünebiliyor musunuz 7 bin insan, 200 gündür yemek yemedi, sadece sıvıyla beslendi.

Ya ölüm orucu, o daha da korkunç.

Ne yemek, ne de sıvı. Sadece su alınıyor eylem boyunca.

Bu altı aylık süreçte eylem çerçevesinde sekiz kişi öldü. Çoğu  açlık grevi yapanları desteklemek amacıyla hayatlarına son verdiler.

Keşke kimseler ölmeden bu iş çözülebilseydi. Neyse daha çok kişi ölmeden ve insanların ölüm orucuna yattığı kritik kavşakta, ölümlere ramak kala açlık grevleri sonlandı, ölüm orucu bittirildi.

Sevindirici olan, iyi olan da bu zaten.İnsana umut veren bir gelişme. Arka planında ne tür bir siyasi tartışma var bilemem, her ne olursa olsun ölümlerin durdurulması önemlidir, kayda değerdir, iyidir. Lama cime gerek yok. Bence kimse ölüme yatmamalı, ölüm siyasetin bir aracı olmamalı. Başka araçlar, başka yöntemler bulmak için beynimizin sınırlarını zorlamalıyız.

Özcesi ölümlerini durdurmak,  önüne geçmek erdemdir. Siyasetin, insan olmanın bir gereğidir.

İnsanların yaşayacaklarını bilmek, sağlıklarına kavuşacaklarını duymak her zaman kazandırıcıdır.

Benimseriz, benimsemeyiz her insanın, her düşüncenin sahip olduğu hakları kullanma hakkı var.

Güzel olan bu hakkı gönül rahatlığıyla kullanmaktır. Bu gün ölümler durdurulmuşsa bu iyidir, herkes için.

Sevgiyle, tebessümle kalın.

Kaos Teorisi

Kaos Teorisi Nedir?

Kaos teorisi sürprizin bilimi olarak tanımlanabilir. Doğrusal olmayan ve öngörülemeyen sistemleri ele alır ve beklenmeyenleri beklememizi öğretir. Bilimsel alanların çoğu, yerçekimi, kimyasal reaksiyonlar ve elektrik gibi öngörülebilir modellerle ilgilenir.

Kaos teorisi ise türbülans, hava durumu ve borsa gibi tahmin edilmesi veya kontrol edilmesi tamamen imkânsız olan modellerle ilgilidir. Bu fenomen, genellikle doğanın sınırsız karmaşıklığını ele alan fraktal matematikle açıklanır. (Fraktal, benzer daha küçük elemanların oluşturduğu şekil demektir. Fraktal matematik, öklid geometrisine alternatif bir geometri modelidir. Bu modelle, öklid geometrisinin tanımlayamadığı bazı sistemler tanımlanabilmektedir.) Pek çok doğal obje, fraktal özellikler gösterir. Bulutlar, ağaçlar, organlar, nehirler vb. İçinde yaşadığımız sistemlerin çoğu karmaşık, kaotik davranışlar sergiler. Kaos teorisinin ilkelerine girmeden önce kaos teorisinin tarihine kısa bir göz atalım.

Tarihçe

1961 yılında Edward Lorenz adındaki bir meteorolog, ilginç bir keşifte bulunur. Hava durumunu tahmin etmek için o zamanın en gelişmiş bilgisayarını kullanmakta olan Lorenz’in öngörülemeyen örüntüler için matematiksel bir model bulma isteği, bir tutku haline gelmiştir. Geniş bir dizi matematiksel formüller dizisinden oluşan bir model geliştirir.

Geliştirdiği modeli, havanın birkaç dakika sonrasını doğru bir şekilde tahmin etmesine imkan veren bir yazılım haline getirmeyi başarır. Bunun üzerine uzun vadeli tahminler üretmeye odaklanır. Bunun için programa doğru hava durumu verilerini dakika dakika girmektedir. Günlerden bir gün Lorenz hava tahmin programını yeniden çalıştırdığında, zamandan kazanmak için programı her zaman olduğu gibi sıfırdan başlatmak yerine, doğru veriyi eliyle yazar, programı çalıştırır ve bir kahve alma için masasından ayrılır. Tıpkı filmlerde olduğu gibi masasına geri döndüğünde keşfine yol açacak sürpriz onu beklemektedir. Çıkan sonuç, öncekilerden büyük ölçüde farklıdır. Lorenz farka neden olan hatanın ne olduğunu araştırdığında, farkın bilgisayara girdiği değerin ondalık basamaklarını yuvarlayarak girmiş olmasından kaynaklandığını anlar. Program ilk çalıştırıldığında 0,506127 sayısını kullanmışken, Lorenz’in girdiği değer 0,506’dir. Binde birlik minicik bir fark, sonuçta devasa bir farklılığa yol açacak bir etkiye sahiptir. Yani Lorenz dünyanın bir ucundaki kelebeğin kanat çırpmasının, dünyanın diğer ucunda fırtınaya yol açması şeklinde tasvir edilen kaos teorisinin tohumlarına ulaşmıştır.

Kaos Teorisinin Prensipleri

Kaos teorisi, pek çok alt bileşeni olan bir teoridir. Bu alt dallardan en meşhuru Kelebek Etkisi’dir. Bu etki, New Mexico’daki bir kelebeğin kanat çırpışının Çin’deki kasırgaya yol açma potansiyeline sahip olması şeklinde tarif edilir. Bir kanat çırpışın, bir fırtınaya yol açması zaman alabilir ancak bu gerçek bir bağlantıdır. Ancak kuşkusuz bu fiziksel gerçek, felsefi bir metafor olarak karşımıza çıkar. Küçücük eylemlerimizin uzun vadede yaşamlarımız üzerinde ciddi bir etkisi olduğu fikrini anlamamızı sağlar.

Kaos teorisinin ilkelerinden biri de “Öngörülmezlik İlkesi“dir. Karmaşık bir sistemin başlangıç koşullarını hiçbir zaman yeterince ayrıntılı olarak belirleyemeyiz. Bu da karmaşık bir sistemin yol açacağı nihai sonucu tahmin edemeyeceğimiz anlamına gelir. Yani dünyadaki tüm kelebeklerin kanat çırpışları ile ilgili verileri tespit edemeyeceğimiz için bunların etkilerini hesaplama imkanına da sahip olmayız.

Bir diğer ilke ise Karışım ve Geri Besleme’dir. Karmaşık bir sistemde, iki bitişik nokta karışma ya da türbülans sonucunda bir süre sonra bambaşka bir pozisyon alır. Bu ilkeyi anlatmak için okyanustaki iki su molekülünün konumları örnek verilebilir. Dip dibe olan iki su molekülü bir süre sonra birbirinden çok uzaklara hatta iki farklı okyanusa sürüklenebilirler.

Geribildirim söz konusu olduğunda ise sistemler daha da kaotik bir hale gelir. Örneğin borsada bir hisse senedinin değerinin yükselmesi ve alçalması bunu izleyen insanlar üzerinde bir etkiye yol açacağından, geribildirim düzensizliğin artmasına neden olur.

Konu ile ilgili değinilmesi gereken önemli unsurlardan biri de Fraktallar‘dır. Fraktal hiç bitmeyen bir örüntüdür. Fraktal farklı ölçeklerde birbirine benzeyen sonsuz karmaşık desenlerdir. Devam eden bir geri besleme döngüsüyle tekrar tekrar basit bir işlemin tekrarlanmasıyla yaratılırlar. Yani fraktallar tekrarlama ile yönlendirilen dinamik sistemlerin görüntüsüdür. Yani bunlar kaosun resmidir. Ağaçlar, nehirler, kıyı şeridi, dağlar vb. dahil olmak üzere doğa fraktal desenlerle doludur.

Kaos teorisinin daha pek çok alt bileşeni vardır ancak yukarıda anlatılar kaos teorisini anlamanın en temel noktalarıdır.

Kaynak: http://www.olaganustukanitlar.com

Olmak ya da Olmak

Av.Feyzi Çelik yazdı.Küçücük minik bir böcek telefonumun ekranında dolaşıyor, ne kadar küçükse o kadar hızlı kaçışıyor, parmağımla yana kaydırmaya çalışıyorum, parmağım dev bir taş gibi üstüne düşüyor, kansız vücudu telefonun ekranında küçücük bir bulut gibi duruyor, parmaklar dünkü hızında bilenmiş olmalı, üzülüyorum o varlığa
Yaşam onda da vardı, kim bilir hangi ağacın kokusundan düşmüştü, tırtıldı belki, erkenden çıkmış kozasından, kelebekliğe özenmişti, kısa ömrünce
O kısacık ömürde bir yaşam saklı, koskoca yaşam onda saklı
Habbede kubbe olmak, kubbede habbe olmak
Bir buğday tanesinden ekmek olmak yeniden buğday olmak
Olmak ya da olmak kısacası…

Kahvenin acı hikayesi

Benden herkese kahve,

Herkese ama, öteki filan yok, herkese. İnsan olmanın erdemini benimseyenlere.

Davetimi kabul edip, buyur edene benden kahve.

Siz kahvenizi içerken ben de kahvenin hikayesi üzerinde düşüneyim.

Zihnimde olanları toparlayıp, sizinle paylaşayım.

Çocukluk yıllarımda kahve ile ilgili çok  şey hatırlamıyorum. Ne kız istemelerde, ne de özel günlerde kahvenin pek bahsi geçmezdi çevremizde. Kahve daha çok zengin işiydi. Beğlerin, ağaların evlerinde kaynar, kokusu bile pek yayılmazdı. Daha çok çay içilir, çay ile ilgili hikayeler hayatımızda yer alırdı. Kaçak çayın getiriliş yollarında yaşanılar sorun ve sıkıntılar, acılar ve mayınlara basan kaçakçılar sohbetlerin temelini oluştururdu. Kaçak çay deyimi de buradan gelirdi zaten. En iyi , en güzel çayı, en yaman kaçakçılar getirirdi.

Böylelikle doğduğum kentte hayat çayla başlardı. Kahve çayın gölgesinde kalır, zengin meclislerin içeceğiydi.

Kaçak çay getiren kaçakçılar kahvede getirirdi ama biz görmez, duymazdık. Hem pahalı, hem de tadı bize uzaktı. Yeterince acı vardı çevremizde, rengi de bize çekici gelmiyordu.

Gel zaman, git zaman kahve evimize girdi bir şekliyle. Çay kadar olmasa da, kıyıda, köşede kahve fincanımız ve cezvemiz oldu.

Nasıl mı?

Zengin değildik, hatta fakirdik desem çok abartmamış olurum. Ama buna rağmen, babam bir gün elinde 200 gr tane kahve ile eve geldi. Böylelikle kahve bir şekliyle hayatımıza girdi çocukluk yıllarında. Tıpkı guvij ya da alıç dediğimiz meyvenin çekirdeklerine benziyordu.

Kahvenin hayatımıza girmesi, babamın halası sayesinde olmuştu aslında. Babamın halasının sosyo ekonomik durumu gayet iyiydi. Çok güzel bir evi ve sanırım yeterince parası da vardı. Eşinin Ankara’da yaşadığını, çocuklarının hiç olmadığını biliyorduk. Hatta eşinin Cumhuriyet’in ilk yıllarında yani tek parti döneminde milletvekili olduğu da söyleniyordu. Bu benim yaşantımda bir küçük ayrıntı olarak kaldı; kimdi, neyin nesiydi sorma gereği duymadım. Halen de bilmiyorum.

Annem kahveyi görünce küçük bir şaşkınlık yaşadı ve hemen arkasından soruyu sordu?

“Kim geliyor, misafirlerimiz kim?”

Babam “Kirvelerimiz gelecek. Kahve çekme aletini İmxan Hala’dan al, çekelim.” dedi.

Kahve çekme makinesi bir nevi el değirmeniydi. İki parçadan oluşan, sarımtırak bakırdan yapılmış bir el değirmeni.

İşte zihnimde yer edinen bu el değirmeni bana bayağı ilginç gelmişti o yıllarda.

Böylelikle kahve evimize girmiş oldu. Ama ben o yıllarda kahvenin tadını hatırlamıyorum. Sanırım bana kahve içmek düşmedi. Ağır misafirlerimize sunuldu.

Sonra unuttuk kahveyi. Zaman zaman bir avuç alsa da evde bulundurduk.Hatta evimize kahve hiç girmedi desem yalan olmaz. Ne annem, ne de babam kahveyi sevdi. Sadece misafirler için kuytuda saklandı…

Sonra kahve türkülere konu oldu, sokakta, evlerde görünür oldu.

Devasa cafe zincirleri ta yoksul mahallelere kadar ulaştı.

Zenginleştik mi?

Yok aslında. Kahve ticareti geliştikçe, evlere ulaşması da kolaylaştı.

O yıllarda bir türkü duymuştum. Sanırım Urfa Yöresinden.

Kahve yemenden gelir

Bülbül çimenden gelir,

Yarı güzel olanın,

Kahveyi kaynatırlar

Fincana damlatırlar

Sahipsiz aşıkları

Vururlar, ağlatırlar.

Hepimiz kahvenin Yemen’den geldiğini, orada yetiştiğine inanıyorduk. Yıllar sonra kahvenin ana  vatanının Yemen olmadığını öğrendiğimde, kendi kendime gülmüştüm.

Kahvenin ana vatanı Habeşistan’mış. Habeşistan’da doğal olarak yetişen kahve ağaçları varmış. Kahve oradan Yemen’e, Yemen’den de tüccarlar eliyle dünyaya yayılmış.

Bu gün dünya kahve üretimini en fazla Latin Amerika’da ki ülkeler gerçekleştiriyor. Kahve ticareti o kadar gelişkin ki, çok uluslu şirketler, devasa cafe zincirleriyle dünya ticaret ağına dahil olmuşlar. Her gün binlerce ton kahve yeryüzünü dolaşıyor, evlerde, sokakta, dağda, bayırda kaynıyor, içiliyor.

Hem de çeşit çeşit.Meyvesi oldukça acı olan bu ağacın yetişme alanları da ilginç. Tropikal ülkelerde yetişiyor, petrolden sonra en fazla ticareti yapılan meyve olarak kayıtlarda ki yerini koruyor.

Yeryüzünde sudan sonra en fazla içilen içeceği olarak gösteriliyor.

Ama ben buna inanmıyorum. Çayın yerini alacağını düşünmüyorum. Çay suyla eşdeğer içiliyor diye düşünüyorum.

Neyse gelelim kahvenin hikayesine.

Kahve, insanoğlunun hayatına Güneybatı Hebeşistan yani Etiyopya’da bir dağ çobanının keçileri kahve çekirdeklerini yediğinde girdi. Anlatımlara göre Kaldi isimli bir dağ çobanı, sürüsünü otlatırken kahve çekirdeklerini yiyen keçilerin hoplayıp zıplamaya başladığını fark etti ve bu durumu dervişi ile  paylaştı.

Önce meyvenin suyunu deneyen ve acı tadını beğenmeyip, ateşe atan derviş, ateşten yükselen aromalı kokuyu alınca, bu kez kavurduktan sonra suyunu içti. Derviş zamanla kahvenin etkisini gördü ve çevresine durumu anlattı. Böylelikle kahve insanların hayatına girmiş oldu.

Çoban her zaman ki gibi keçilerini otlatmaya devam etti, derviş gece uykusunu yenmek için kahveyi yudumladı ama bazıları kahvenin karşı konulmaz aroması ve kokusunu ticari meta haline getirerek, büyük paralar kazandı.

Kahve, 11. yüzyılda anavatanı Habeşsistan’tan Yemen’e, oradan da ve Arap Yarımadasına yayıldı ve “qahwah” ismiyle tanındı. 16. yüzyıl başlarında ise önce Mısır’a ardından ise Osmanlı topraklarına ulaştı. Osmanlı’da kısa sürede yayıldı, her yerde kahve satan yerler açıldı.

Ve kahvenin dolaşımı hızlıca yayıldı.

Hikaye burada bitmiyor, kahvenin hatırı şekilleniyor ve dile bir deyim olarak yerleşiyor.

Günlerden bir gün Üsküdar’da Yemiş İskelesi dolaylarında geçer olay. Yeniçerilerden biri bir gün Yemiş İskelesi’ndeki kahvehaneye gelir ve ”Hey kahveci herkese benden kahve, ama şu kafir Rum hariç. Kahveci yeniçerinin isteği üzere kahveleri yapar ve herkese dağıtır. Daha sonra iki kahve daha yapar ve kahveleri alıp Rum’un yanına oturup, ”biz de seninle içelim” der. Yeniçeri, ”Heyy! Ben sana o kafire kahve yapma demedim mi?” diye çıkışınca, kahveci ”kaptana yaptığım senden değil, benden” cevabını verir.

Aradan epey zaman geçer. Sisam Adasında büyük bir isyan başlar. Karışıklıkta Üsküdar Kahvecisi de Rumlara esir düşer. Bunu duyan Kaptan, kahvesini içtiği kahveci esirlikten azat etmesi için isyancılar yüklüce para verip, dostunu kurtarır. Issız bir yerde kaptan ”Korkma! Sen beni tanımadın ama ben seni tanıdım” der ve devam eder ”hani bir yeniçeri bana hakaret edip, şu kafire kahve verme demişti. Ama sen onu dinlemeyip bana kahve ikram etmiştin. Hatırladın mı?” der ve kucaklaşırlar. 

O gün, bu gün “Bir kahvenin kırk yıl hatırı var.” sözü kullanılıyor.

Hikaye bu. İnanırsınız, inanmazsınız tercih sizin.

Keçilerin bulduğu kahvenin bir de Mırrası var. Belki başka bir yazımda Mıra’yı anlatmam daha ilgi çeker. Bir sonra ki yazım mıra üzerine olabilir.

Ne dersiniz?