Ahmet Tulgar T24

Dünya, kötülüğün yüceltildiği, piyasaya bolca arz edilip satılıp çokça müşteri bulduğu bir dönemden geçiyor. Fazla uzağa gitmeye gerek yok, çoğunluk bu kötülüğe oturma odasında yeni bir eşyaya yer açar gibi bir alan açtı, gündelik hayatını bununla sürdürür oldu.

Pierre Rivière, 1835 yılında Normandiya’nın küçük bir taşra yerleşim biriminde annesini, kız kardeşini ve erkek kardeşini bir orak kullanarak doğradı. İdama mahkûm edildi, idam kararı kral tarafından kaldırıldı, daha sonra hapishanede intihar etti. Pierre Rivière, işlediği suçu bütün detaylarıyla anlattığı uzun bir hatırat yazdı hücresinde. Okuma yazma öğrenecek kadar okula gitmiş bir genç olması hasebiyle edebi zenginliğinden ötürü okuyan herkesi şaşırtan bu hatırat şu sözlerle açılır: “Moi, Pierre Rivière, ayant égorgé ma mère, ma sœur et mon frere” ( “Ben, Pierre Rivière, annemi, kız kardeşimi, erkek kardeşimi öldürmüş ben”).

Michel Foucault, zamanında ne itiraf ne savunma olarak bir işe yaramış olan bu hatırat üzerinde bazı meslektaşları ile bir arşiv çalışması yaptı 1970’li yılların ilk yarısında ve bunu bir kitap olarak yayımladı. Kitaba ad olarak Rivière’nin hatıratının açılış sözlerini vermişti Foucault: “Ben, Pierre Rivière, annemi, kız kardeşimi, erkek kardeşimi öldürmüş ben”.

Bu kitap beni bugün de hâlâ uğraştırır, zaman zaman içine düşerim, böyle kanlı, böyle insani bir cazibe vardır, bir yerinde, bir şeyinde bu kitabın…

Foucault, kitabın başına Rivière’nin cinayetlerinin ardından bir süre dolaştığı yerlerin bir de krokisini koymuş. Katilin, topraktan beslenerek günlerce sürdürdüğü bu dolaşma (serserice ya da aylakça) bir dolanma görünümü veriyor.

Michel Foucault

Kötülük, oturma odamızda

183 yıl sonra benzeri suçların failleri ya da zanlıları ise televizyon binalarının koridorlarında dolanıp duruyor, topraktan kopardıkları bitki kökleriyle beslenmek yerine stüdyonun kantininde verilen kumanyaya talim ediyor.

Ve fakat bir dışavurumu da taammüden cinayet işlemek olan her biçimde kötülük ve kötücüllükler 19’uncu yüzyılda kulaktan kulağa yayıldığında dehşet ve korku uyandırmışken, aynı şey bugün stüdyolardan yayına çıktığında insanların özgürlük alanını genişletiyor, toplumu özgürleştiriyor.

Dünya, kötülüğün yüceltildiği, piyasaya bolca arz edilip satılıp çokça müşteri bulduğu; bugünün maddi yaşam koşullarında kazanan olmanın en kestirme yolunun kötülük olduğu bir dönemden geçiyor. Fazla uzağa gitmeye gerek yok, ülkemizin haline bakın yeter. Çoğunluk ruhunda bu kötülüğe, oturma odasında yeni bir eşyaya yer açar gibi bir alan açtı, gündelik hayatını bununla sürdürür, bu kötülükte kendini var edebilir oldu. Toplumun oturma odasında açılan o yer ise o kadar hacimli ki, cinayet de artık oraya rahatça sığıyor. Bir insanın hayatını sona erdirmek de artık kullanışlı ve yararlı kötülüğün sıradan bir uygulamasıdır yani.

Şu sıralar Türkiye ana akım televizyonlarında en fazla izlenen reality-show programları tam da bu konjonktürde seyirciyi iki açıdan özgürleştiriyor.

Hem seyircinin ekrandaki kötülüğün sınırlarının nasıl geniş bir alanı çevrelediğini görüp daha gidecek uzun yolları, geleceğe yönelik çok sayıda seçeneği olduğunu hissetmesini sağlayarak, hem de henüz kendisinin o kadar da kötü olmadığını saptayıp gündelik hayatını iç rahatlığıyla sürdürmesine, günübirlik kötülüklerine devam etmesine imkân vererek yapıyor bu özgürleştirici etkiyi, bu kötülük temsilleri.

“Sportmen kötülük”

Reality-show’lar, televizyonlardaki kötülük temsilleri, ütopyasız bırakılmış bir çağda, hiper-kontrol altındaki bir gündelik hayatta bir özgürlük simülasyonu olarak işlev görüyor bu haliyle.

Kötülük de insani bir durum elbette, olabilir, ruhun, karakterin karanlık bir yüzü de vardır, ama sosyallik ihtiyacı, asgari de olsa bir arada yaşama zorunluluğu, vicdan ve empati gibi hasletler ya da düpedüz pozitif hukuk dayatmaları bu karanlık yüzden gelen dürtüleri denetlemeyi öğretmiştir insanlara. Ancak günümüz insanı giderek işte bu kültürel, duyusal ve hukuksal denetim mekanizmalarını toplum üzerindeki siyasi ve iktisadi hiper-kontrol makineleri ile karıştırır oldu. Kötülük yapmak bu durumda insana kendini özgür de hissettiriyor, dahası kendini kendisine hissettiriyor olamaz mı?!..

Programcılar da, programların “aktörleri” ya da karışıklık olmasın diye “konukları” diyeyim, evet konukları da, programın çok izleniyor olması için hep daha kötüye yaklaşmak, hep daha kötüyü bulup çıkarmak zorunda olduklarından durum giderek “sportif” bir hal almıştır! Kötülük, kötücüllük, reality-showdüzeninde artık akut ya da kronik bir durum olmaktan çok, sportif bir aşamaya, verili bir durumu aşma eylemine dönüşmüş, sonunda da ödül, alkış ya da iki kuruş para beklenir olmuştur. “Sportmen kötülük”, seyirlik bir gösteri olarak sunuldukça, gündelik hayattaki profesyonel kötülük de daha kolay hazmedilecektir artık.

Tabii ana akım televizyonlar söz konusu olduğunda iktidarlar ve egemen sınıflar işlerine gelmeyen hiçbir şeyin yayınlanmasına izin vermezler. Bu reality-show denilen kötülük temsilleri, onlar için sınıfsal ve yönetsel olarak da çok yararlı. Bu programlara çıkarılan kişiler alt sınıfların mensuplarıdır hep. Programın sonunda ellerine geçmesini umdukları iki kuruşa alt gelir gruplarından olan insanların ihtiyacı vardır çünkü.

Ya da bir şekilde rehin alınıp stüdyoya getirilmesi kolay olanlar bu yoksullardır.

Böylece kötülük, yoksulluk ve eğitimsizlikle özdeşleştirilir. Tam da işte bu yoksulluk prezantasyonu yüksek gelir grubunun, para sahiplerinin, egemenlerin kötülüğünü, kötülüklerini gizlemeye, kamufle etmeye yarar.

Dur durak bilmeyen “rabarba”

Oysa yaygın ve esas kötülük ekrandaki pespayeliğin uzağında bilimsel olarak, teknoloji kullanılarak, yasalarla korunarak, diplomasi yoluyla üzerinde uzlaşılarak dünya ya da ülke ölçeğinde üretilmekte, uygulanmaktadır. Ancak artık rafine, ince ve kullanışlı kötülük ile pespaye, kaba ve getirisi olmayan kötülük arasında nitel ve yasal bir sınır çizgisi oluşmuştur.

Açık denizlerde devletler tarafından boğulmaya terk edilen mültecilerin çığlıkları, ibret alınsın diye değil gıybeti yapılsın diye, anlamak üzere değil afişe etmek için stüdyoya getirilmiş yoksul insanların geveze gürültüsüne boğulur.

Michel Foucault, Pierre Rivière’nin akıcı metnindeki imla hatalarının bu metni okuyan soruşturma memurları, mahkeme üyeleri tarafından düzeltilmeden bırakıldığını, bununla Pierre Rivière’nin bir yoksul sınıf üyesi olduğu olgusunun dikkatten kaçmasının engellenmeye çalışıldığını söyler kitabında.

Stüdyodaki yoksulların işledikleri kötülükleri itiraf ve izah etmeye çalışırken ürettikleri geveze gürültü de bir süre sonra bir kakofoniye, rafine bir gündelik hayatın geri planındaki “rabarba”ya (anlaşılamaz bir kalabalık insan gürültüsüne) dönüşür.

Edebiyat, kötülüğü yakın zamana kadar estetiğin ölçülülüğü, kurgunun mimarisi, sentaksın disiplini ile anlaşılır biçimde izah ediyor, kötülüğün oluştuğu toplumsal ve yaşamsal koşulları, kahramanlarını/karakterlerini affetmek ve affettirmek için ortaya koyuyordu