Kocaman Yazılarla Satılık Evler Senfonisi.

Duvar yazıları hep ilgimi çekmiştir. Kimisi bireysel bir aşkı insanın gözüne sokarken, kimisi de sıkılı yumruğunu bir başkaldırı timsali yaparak ifadesini duvara yazar.

Bir de bütün yoksulların, gecekondu sakinlerinin bir senfoni olarak dış duvarlarına kocaman harflerle ve çoğunlukla imlayı katlederek “Bu ev satılıktır.” yazılır.

Yazılır, ama niye yazılır?

Kocaman bir soru size. Düşünün artık. Hani merak edersiniz diye soruyu soruyorum?Başka bir niyetim yok. Çünkü ben hep merak ediyorum.

Nerede mi bu evler?

Yoksulların olduğu her yerde. Bir memnuniyetsizlik belgesi gibi, duvarlarda asılı. Evler, mahalleler ve giderek kentler.

Sosyolojileri paramparça olmuş kentlerin duvarlarında kocaman SATILIK yazısı…

Ha anladım. Piyasa ekonomisi. Bu yazıların nedeni piyasa ekonomisi. İsteyen sosyal medya duvarına, isteyen evinin duvarına yazar. Kimine.

Ooh be nihayet merakım giderildi…

Ya evsizler?

Onlar ne yapar, duvarına ne yazar?

?

De buyurun yeni bir merak. Ne geldiyse başıma bu meraktan ve merak sonucu çektiğim fotoğraflardan geldi.

Ne yapayım şimdi?

Evsizlere ne diyeyim?

Fotoğraflarını mı çekeyim?

Bakalım, ne çıkacak bu merakımdan?

Gece Çığırtkanları

“Vah gecenin diliyle mecnun olanlara!..”

“Perdeyi aralayıp oltada yaşam için çırpınan balığa baktım; adamın avuçlarındaydı şimdi, durmaksızın devinen kuyruğu bitmek üzere olan bir özgürlük savaşında çırpınıyordu. Gece inince, bir balık gibi çırpınmış, terbiye edilmiş, cezalandırılmış tenime, isli ellerime bakıp durdum. Gece çığırtkanları ışığımı görüp fişlemesinler diye yarı karanlıkta, el fenerinin cansız ışığında yazdım sözcüklerimi bu defa: Balık, ölüm, yangın.”

İlk kitabı Evlerin Yüreği ile öykücülüğümüze kendine özgü bir soluk getiren, öyküleri ve yazıları 2007’den bu yana kitap-lık, Notos, Özgür Edebiyat, Sözcükler dergilerinde yayımlanmakta olan Şenay Eroğlu Aksoy, Gece Çığırtkanları ile edebiyatdaki yerini sağlamlaştırıyor: Kader, kahır ve vicdan üçgeninde gezinen öyküleriyle, varoluşun ağır toplarını masaya sürüyor. Yerinden yurdundan sürülmüş çaresiz insanlar; yastık altlarında saklanan ya da toprağa bırakılan hatıralar; yangın yerine dönmüş tekinsiz sokaklarıyla karanlık kenar mahalleler; tahta kılıçlarıyla tozlu sokakları, terk edilmiş siperleri aşındıran çocuklar… İsli elleri, endişeli yüzleri ve susturulmuş dilleriyle tahammülsüzlüğe, acımasızlığa ve korkunun kahredici gücüne karşı koymaya çalışanlar…Stok Kodu:9789750833946Boyut:13.50×21.00Sayfa Sayısı:84Basım Yeri:İstanbulBaskı:1Basım Tarihi:2015-10Kapak Türü:CiltsizKağıt Türü:2. HamurDili:TürkçeŞenay Eroğlu Aksoy Gece Çığırtkanları Yapı Kredi Yayınları

Ah Tamara…

          Van Gölünde sabahın ilk ışıklarında gökyüzü aydınlansa da Güneş dağların ardında kalır, göl yüzeyini gümüşümsü bir ışıltı kaplar ve doyumsuz bir ışık seli oluşur.. Özellikle yaz mevsiminin bahardan kalma günlerinde her şey o kadar dingin olur ki, insan ister istemez sessizlik içinde kaybolur. Göl donar sanki. Bir ayna gibi, gökyüzündeki ışıltıyı çevreye yansıtır. Ara da bir oluşan yakamozlar ve balıkların su yüzeyinde ki hareketi dışında göl alabildiğince hareketsiz ve pürüzsüzdür.

          Her şey o kadar sessiz ki insan zaman zaman ürperir. Yüreği ıssızlaşır, yalnızlık duygusu insanın içini kaplar.

           Tarih canlanır bir an, savaşlar, acılar ve göçler.

           Efsaneler sıralanıyor bir bir. Acılardan, katliamlardan  ve ayrılıklardan yana efsaneler…

En çok da yürek acısından dem vuran efsaneler.

Semiramis, Tamara,   Xecê… 

Kavuşamamanın derin acısıdır yaşanılan, dilden dile dolaşan ve bu güne gelen.

Ve denilir ki, Asur kraliçesi Semiramis,  Van dolaylarında Ara adında bir hükümdara gönlünü kaptırır.  Aşkının izini sürerken, Ara’nın  ülkesine savaş açar. 

Semiramis bir kraliçe. Söylediği kanun, emrettiği buyruk olan Asurluların ünlü Kraliçesi…

Ne yazık ki benliğindeki hırs aralarında sevgilisi Ara’nın da olduğu ülkenin bir çok insanını kılıçtan geçirtir. Askerleri Ara’nın topraklarını almakla yetinmez ve kendisini de öldürür.

Bunun üzerine Semiramis’ın dünyası kararır. Yüreği yaralı bir kanamalı bir halde seferi durdurur, geri döner. Ara’nın acısıyla Van Gölü kıyısında konuklanır  ve buraya  sevgili adına bir kale yaptırır. Bir süre sonra da ülkesi Asur’a  geri döner.…

Efsane bu ya, dilden dile dolaşır, dağların doruklarında yaşayanların dilinde gezer ve günümüze ulaşır… Ait olduğu yere, insan yüreğine geri döner.

Bir başka efsane yine kavuşamayan Tamara’yla ilgilidir. Denilir ki zamanın birinde adada yaşayan baş keşişin güzelliği dillere destan Tamara adında bir kızı varmış. Adanın karşı kıyılarında çobanlık yapan yoksul genç, kıza gönlünü kaptırır. Kızı görmek için her gece adaya yüzer, Tamara’da ona gece karanlıkta yerini belirlemek için bir fenerle yol gösterir.

Gel zaman git zaman, yasak aşkları Tamara’nın babasının kulağına gider. Tamara’yı  bir süre takip eder, ne yaptığını öğrenir.

Tamara’nın babası, fırtınalı bir gecede elinde fenerle adanın kıyısına iner ve sürekli yer değiştirerek gencin boşuna yüzüp, gücünü kaybetmesine neden olur. Yüzmekten gücü kalmayan çoban Van Gölünün soğuk sularında son nefesini verirken, Ah Tamara diye çığlıklar atar ve sonsuza kadar susar artık. Tamara çığlığı duyar ve sevgilisinin boğulduğunu anlar, kendisini de suya bırakır.

Her ikisi de ölmüştür artık…

Adaya adını veren Tamara ve isimsiz çobanın aşkı her gün, her saat göl kıyılarında anlatılır, sonsuza kadar yaşamlarının sırrı adanın kayalıklarına fısıldanır.

Efsane bu, yüzyıllarca dilden dile dolaşır, zamana inat yaşar.

Xecê’nın hikayesi de belki başka bir yazıda..

Katılaşma Çağı

Her çağın kendine has özellikleri vardır. Taş devri, taşı yontma ile yeni bir evreye girmiş, yontma taş devri başlamıştır. Sonra demir, bakır ve giderek başka çağlar. Şimdi uzay çağındayız. İnsanluk sınırlarını genişleme eğilimindedir. Teknoloji de sınır kalmamıştır, uzayın da sınırı belirsizdir. Ama yüryüzü kalın sınırların cehennemine dönmüştür. Sınırsızlık özlemi yepyeni sınırlar yaratmıştır. İnsan bir yandan kendisine olan benliği sanat yoluyla maddeye aktarma çabasındayken, bir yandan da var olan insan benliği bedende katılaşmaktadır. Böylesi bir pradoksla karşı karşıyayız.
Bir süre önce kime ait olduğu yazılmayan bu sanat eserlerini fotoğraflayınca çağımızın katılaşma çağı olduğunu düşündüm. Bu eserler katı olabilir ama bir benlik taşıdıkları anlaşılıyor.

İnsanın Bıraktığı Derin izler

Edward Burtynsky
Image captionKereste Fabrikası #1, Lagos, Nijerya, 2016

Çektiği fotoğraflar, sorunun ne kadar acil olduğunu, sayfalar dolusu makalelerden çok daha iyi anlatıyor.

Edward Burtynsky’nin fotoğrafları insanın dünya üzerinde bıraktığı derin izlere tanıklık ediyor. İlk bakışta gerçeküstü ve muhteşem görünen bu görüntüler dünyanın ne kadar tehdit altında olduğunu da düşündürüyor.

Kanadalı fotoğrafçı, sanayi sonrası dünyanın hallerini gösteren fotoğraflarının kimini helikopterden kimini uydudan çekmiş; eserleri belgesel havası taşıyor.

Edward Burtynsky
Image captionDandora Çöplüğü #3, Plastik Geridönüşümü, Nairobi, Kenya, 2016: dünyanın en büyük çöplüklerinden biri

Büyük ebat fotoğrafları madencilik, ormanların kesilmesi, sanayi atıkları ve çürümeyi, dağ gibi yığılmış çöpleri, plastik ve lastiği, yeni ve eski ekipmanları, yoğun yerleşim alanlarını vs. estetize ediyor.

“Çoğu insan çöp yığınının yanından geçerken orada bir hikaye görmez. Ama her zaman vardır bir hikaye; bakıp görmek gerekir sadece” diyor Burtynsky.

Edward Burtynsky
Image captionChuquicamata Bakır Madeni, Aşırı Yük #2, Calama, Şili, 2017

Ünlü fotoğraflarından birinde California’da atılmış lastik yığınları, bir başkasında yakılan fildişi yığınlarını görürsünüz. Şili’deki bakır madeninde kayaların simetrik bir halde dalgalanışında tuhaf bir ironi göze çarpar.

Edward Burtynsky
Image captionFosfor Kuyrukları #4, Lakeland, Florida, ABD, 2012

Nobel ödüllü Paul Jozef Crutzen, insan aktivitesinin hakim olduğu yeni bir jeolojik aşama olan Anthropocene (İnsan Çağı) fikrinin yaygınlaşmasını sağladı.

Bu fikre yönelik bir multimedya projesi kapsamında beş yılda 20’yi aşkın ülkeyi ziyaret eden Burtynsky, insanın doğada büyük bir soy tükenmesi olayının faili olduğuna inanıyor.

Edward Burtynsky
Image captionMorenci Madeni #1, Clifton, Arizona, ABD, 2012: ABD’nin en büyük bakır madeni işletmesi

“Bilim insanları hikaye anlatmayı bilmez, oysa sanatçılar dünyanın kapısını herkese açma yeteneği gösterir” diyor. Anthropocene adlı kitabında, insanın her yıl dünyadan 60 milyar ton metal, mineral, yakıt vs. çıkardığını söylüyor.

Burtynsky’nin fotoğrafları Dünya’yı ne kadar hızlı tükettiğimizi ve atıklarımızla ne büyük yığınlar oluşturduğumuzu göz önüne seriyor.

Edward Burtynsky
Image captionPetrol İkmali #1, Nijer Deltası, Nijerya, 2016

Çektiği fotoğraflar, sorunun ne kadar acil olduğunu, sayfalar dolusu makalelerden çok daha iyi anlatıyor. Kimileri çoğu zaman göz ardı edilen çarpıcı gerçeklere ışık tutuyor.

Örneğin Nijerya’nın yoksul bölgelerinde, petrol boru hatlarından kaçak petrol çekilip derme çatma rafinerilerde yakıta dönüştürülüyor. Ama bunu yaparken çok miktarda ham petrol ve zehirli yan ürünler civardaki toprak, orman ve sulara karışıyor.

Edward Burtynsky
Image captionUralkali Potas Madeni #4, Berezniki, Rusya, 2017

Kendisini çevreci olarak tanımlayan Burtynsky, hayatını, “insanlığın gezegenimizin jeolojik yüzeyi üzerinde bıraktığı kalıcı izlere tanıklık etmeye” adadığını söylüyor.

Bu izler sadece yakın döneme ait değil. Örneğin Carrara’daki mermer madenleri Romalılardan bu yana işletiliyor. Bu madenlerin yeryüzü üzerinde yarattığı ‘negatif mimari’ uzaydan bile görülebiliyor.

Edward Burtynsky
Image captionCarrara Mermer Ocağı, Cava di Canalgrande #2, Carrara, İtalya, 2016

Burtynsky’nin rüzgar santralleri ve güneş enerjisi panellerini konu alan fotoğrafları ise sürdürülebilirlik yönünde yaşanan değişime işaret ediyor.

Öte yandan Şili’deki Atakama çölünde işletilen lityum madeni ve arıtma tesisleri, tehlikeli ve korkunç görüntülerine rağmen geleceği temsil ediyor; zira geleceğin otomobilleri fosil yakıt yerine lityum piller kullanıyor olacak.

Edward Burtynsky
Image captionPS10 Güneş Panelleri, Seville, İspanya, 2013

Burtynsky ayrıca Kanada’daki balta girmemiş ormanlar, Endonezya’daki mercanlar gibi henüz el değmemiş bölgeleri de fotoğraflıyor. Ancak bir süre sonra deniz suyunun ısınmasıyla bu mercanlar da beyazlama tehlikesiyle karşı karşıya kalabilir.

Bu fotoğraflar insanın gönlünü açıyor. Ama aynı zamanda dünyanın tehdit altında olmayan bir tek köşesinin kalmadığı gerçeğini yüze vuruyor.

Kaynak: bbc turkçe