Prof.Dr.Klaus Schmidt bir eski çağ uzmanıydı. Almış olduğu eğitim gereği, binlerce yıl öncesi yaşamın izini süren, taş devri toplulukların yaşamlarını araştıran ve arkeolojinin kronolojik sıralamasını daha gerilere götüren, karanlık çağların duvarlarında gedikler açan bir bilim insanıydı, aynı zamanda iyi bir arkeolog ve yer bilimciydi.

 

Ömrünü toprak kazıyarak, kazınan toprakta uygarlık izi arayarak geçiren Klaus; çiyanların, akrep ve yılanların yuvalarında; kuş uçmaz, kervan geçmez yerlerde, güneş altında, toz duman içinde en ufak bir ayrıntıyı kaçırmayarak, tarihin karanlık tünelinde geriye doğru ilerledi. En az 12 bin yıl geriye giderek, geçmiş çağlar hakkında bilinen bilgilerin yeniden gözden geçirilmesini ve kökten sarsılmasını sağladı.

 

Klaus Schmidt Mezopotamya ile ilk tanışması 1978-79 yıllarında olur. Kitaplarda okuduğu, üzerinde tartışma yürüttüğü, uzmanlık eğitimi aldığı neolitik çağların ana rahmi Mezopotamya’ya ilk gelişi kayıtlara göre, Keban Baraj suları altında kalan Norşuntepe kurtarma kazılarına katılmasıyla olur.

Henüz üniversitede öğrenciyken değişik arkeolojik alanları görme amacıyla seyahat etme bursu kazanır, Avrupa ve Ortadoğu’daki ülkelerde bulunan tarihi ve arkeolojik alanları inceleme olanağına kavuşur.

Eğitim süreci devam ederken, Norşuntepe kazılarına katılır ve çıkan buluntuları inceleme çalışması yürütür.

Tarih 1978, Klaus henüz genç bir öğrencidir.  Bu alandan çıkan kazı malzemelerini inceleyerek, doktora tezini yazar ve bir daha Mezopotamya’dan kopamaz.  Hemen ardından Urfa Bozova’da Lidar Höyük’te yürütülen kurtarma kazılarının ekinine katılır.

Bütün ömrü toprak altında olan neolitik dönemleri araştırmak, izlerini bir araya getirerek kazı yapmak ve eski çağlardan kalan buluntuları gün yüzüne çıkarmakla geçer.

Her şey Elazığ’daki çalışmalarıyla değişti demek belki bir abartı ve eksiklik olur.

Klaus bütün Ortadoğu’da yürütülen çalışmaları yakın takibe alır, kimisinde bir fiil bulunur, kimisinde ekiplerle çalışır, devasa bir coğrafyayı adeta zihninde kazı alanına çevirir. Eski çağlara ilgisi olağanüstü artar, bütün enerjisini bu devirlere verir.

Lidar Höyük’teki kurtarma kazılarından sonra yine bir kurtarma kazısı olan ve aynı güzergahta bulunan Urfa Hilvan’da bulunan Newala Çorê kurtarma kazılarına katılır. Tarih 1983’tür.

 

Belki de o dönem  Keban ve Atatürk Baraj Gölü sularının altında kalacak olan alanlarda, yapılan araştırmalarda ortaya çıkan ve kurtarma kazılarını yürüten  Prof.Dr. Harald Hauptmann’ın ekibinde yer alması hayatının yönünü değiştirir. Hem hocasının deneyimi, hem de Fırat havzasında yapılan kazılarda edindiği bilgi ve gözlem Klaus’u yeni arayışlara iter.

Newala Çorê’de ortaya çıkan kalıntılar, buluntu ve taş eserler, tarihin karanlık tünelinin çok daha gerilerine ulaşma imkanı verir.  Mevcut  bilinen bilgiler biraz daha geçmişe M.Ö 10 bin yıllarına uzanır, yeni ufuklar ortaya çıkar. Klaus Norşuntepe, Lidar,Newala Çorê kazı alanlarında ortaya çıkan kalıntıları  dikkate alarak, erken neolitik dönemlerin izini sürme çabası içine girer.

Newala Çorê’de ortaya çıkan buluntuları dikkatlice inceler, notlar alır, derinlikli okumalar yapar.

Burası 10 bin yıllık geçmişi olan bir alan olduğu anlaşıldığında, öncesi ya da benzerlerine dair işaretler kafasında belirir.

 

 

Günlerce hem kazı alanında çalışır, hem de kafasındaki sorulara cevaplar arar.

Newala Çorê’de tarım toplumunun izleri bulunur,  yarı yerleşik toplumların belirtileri ortaya çıkmıştır  ama aynı zamanda avcı toplayıcı bir toplum olma özelliklerini koruyan bir yerdir.

Keban ve Atatürk Barajı göl havzası altında kalan alanlarda ortaya çıkarılan taş yapılar, buluntular, Klaus için daha eski ve benzer yerler bulmadan fotoğrafın tamamlanmayacağı düşüncesi zihninde öne çıkar, Newala Çorê

kazıları bitince, yola koyulur.

Bölgede bulunan neolitik çağ alanlarını gezmeye, notları incelemeye başlar.

Çok şanslıdır, çünkü alanda çok sayıda höyük, neolitik dönemlerden kalan dere ve kazılmayı bekleyen yerler vardır.

Bu nedenle de bilinmezliğin peşine düşer.

Nihayetinde hedefine çok yaklaştığını görür ve harekete geçer.

Kimsenin ilgilenmediği alanlara yönelir, Newala Çorê çevresini didik didik eder, geçmişte yapılan yüzey araştırmalarını inceler.

 

Nawala Çorê’den sadece 60 uzaklıkta olan, halk arasında Göbekli  ya da Gırê Mıraza yani Dilek Tepesi olarak bilinen, Harran ovasına hakim, Urfa merkezden 20 km kuzey batısına düşen, Karacadağ eteklerini gören bir tepede bulunan buluntular Klaus’u  heycanlandırır. Erken neolitik döneme ait taş parçaları, çok sayıda çakmak taşı, yüzeyde bulunan birkaç kireç taşı,buranın Newala Çorê’ye benzediğini gösterir. Çevreye hakim bir tepe ve yek pare kaya üzerinde toprak kütlesi olması, buranın aradığı yer olabileceğine dair fikrini güçlendirir.

Çevre köylüleri dinler, yüzey araştırmalarını derinleştirir.  Urfa Müzesine gider, bölge hakkında bilgiler alır.

Sezgileri, Göbekli’nin Newala Çorê’den de eski uygarlık merkezi ya da benzer bir yer olacağına dairdir.

Ve böylelikle çalıştığı Alman Arkeoloji Enstitüsüne ilk raporlarını yazar. Gerekli yazışmalardan sonra Urfa Müzesinin gözetiminde 1995 yılında kazıya başlar. Kazı başladıktan bir yıl sonra  o dönem Urfa Müzesi müdürü Adnan Mısır, Şavak Yıldız adlı bir köylünün 1983 yıllarında  bölgede bir taş heykeli müzeye getirdiğini söyler, Klaus’tan görmesini ister. Bu ara kazılar da sürmektedir.

Daha ilk kazılarda çıkan taş eserler, buranın eşsiz bir alan olduğuna dair umudunu artırır, çalışmalarını hızlandırır ve Göbeklitepe’nin bütün hayatını kapsayacağını söyler. Kazılar sessiz sedasız yürütülür, kimsenin ilgisini çekmez.

 

İşte ben de tam olarak 1997 yılında Klaus’un kazısından haberdar oldum. Bir velimin kazı alanında aşçı olarak çalışması, beni kazı alanını ziyaret etmeme neden oldu.

O zamanlar Göbeklitepe’de düzgün yol yoktu, bozuk toprak yoldan bayağı yürüyerek kazı alanına varmıştım. Klaus kazı ekibinin başındaydı.

Öğretmen olduğumu,zaman zaman da fotoğraf çektiğimi, kendisiyle tanışmak istediğimi belirtmiştim. Bir öğretmen, bir fotoğrafçı olmam bir avantaj yaratmış, ziyaretimi kabul etmişti.

Daha yeni tanışmıştım, kazı alanı hakkında yeterince  bilgim yoktu. Bildiklerim de kulaktan dolma, sıradan tarih bilgileriydi.

 

Alanı gezmek istediğimde, biraz düşündü ve buyurun birlikte gezelim diyerek, bana eşlik etti.

O dönem kazı alanına gelen giden pek yoktu, hatta  hiç yoktu. Kimsenin ilgisini çekmiyordu. Kazılar halen yeniydi ama T şeklinde ki bir iki taşın belirginleştiği görünüyordu.

Etrafı Klaus’la kazı alanında belirlenen alanları gezerken, hiç unutamadığım bir uyarıyla karşılaştım.  Eski çağ aşığı Klaus yarım Türkçe’siyle “Lütfen bastığın yerlere dikkat et. Her katman bir devri ifade ediyor.” dediğinde duraklamıştım, toprağa dikkatlice baktığımda, gerçekten de toprak katman katmandı ve her katmanın rengi farklıydı.

 

Her katmanı bir çağı yansıtan, alan  kazıldıkça, 12 bin yıllık tarihin döl yatağı gün yüzeyine çıkacaktı.

12 bin yıl, dile kolay. İnsanlığın en eski izleri, ritüelleri ve tapınak düşüncesi ve belki de ilk hiyerarşik toplulukların kalıntıları.

Burası eşsiz, olağanüstü bir yerdi.

Göbeklitepe kazıları ilerledikçe ve ortaya çıkan buluntuların yaşları tespit edildikçe, buranın bilinenlerden çok daha eski bir alan olduğu ortaya çıktı. Belki de en eski bir tapınak, ya da bir olimpik bir buluşma yeri olabilir diyordu Klaus.

Eski taş devri, erken neolitik dönemlerden kalan, bu günün turizm objesi  Göbeklitepe’yi keşf eden Klaus buranın bilinen tarih anlayışını değiştirdiğini söylediğinde, arkeoloji dünyası bir anda karışacak, dünya Klaus’un kazılarında çıkan kalıntıları  konuşmaya başlayacaktı. Göbeklitepe Mezopotamya’daki ilk şehirlerden 5.000 yıl, İngiltere’deki  Stonehenge’den 7.000 yıl, Mısır Piramitleri’nden 7.500 yıl, Malta Adası’nda bulunan tapınaklardan da 6.500 yıl daha eski bir arkeolojik keşife imza atmıştı. Arkeoloji ve tarih açısından çok ama çok büyük bir keşifti.

Klaus’la tanıştıktan sonra zaman zaman kazı alanını ziyaret ettim. Bazen fotoğraf çektin, bazen yemeklerine ortak oldum, çaylarını içtim.Ben bir arkeolog ya da eski çağ uzmanı,bu taş yapıları yorumlayacak bilgiye sahip değildim.

Kazı alanını ilk dönemden başlayarak görmek, benim için bir avantaj olsa da,biraz fotoğraf ve anı biriktirmekten başka üzerinde bir çalışma yürütmedim.

Oysa Göbeklitepe bir anda arkeoloji dünyasının gündemine oturmuş ve o gün bu gün, gündemdeki yeri hiç değişmeyecekti.

Klaus çok titiz bir bilim insanıydı.

Her arkeolog gibi sabırlı ama sezgilerini harekete geçiren birisiydi.

Sanki çok konuşmaz, konuştuğunda ise olayın bütün boyutlarını ortaya koyardı.

Çok farklı olduğu taş ve toprak içinde bir ömrü geçirmesinden belliydi. O Göbeklitepe ile özdeşleşir. Hayatının bütün planlarını kazı alanı üzerine yapar.

Çıkan her taşın, en küçük ayrıntısını bile kayıt altına alır ve 12 bin yıllık bir tarihi kült alanını ortaya çıkarır.

Kazılar ilerledikçe yeni bilgiler ortaya çıkar. Yeni bilgilere paralel olarak da,  başta Klaus ve ekibine karşı bir takım kesimler harekete geçer, ön yargılar oluşur, çok tartışılır, zaman zaman karalanır, hatta kazıları bakanlık düzeyinde engellenme tehlikesi baş gösterir.Kazı ilerler ama sorunlar da giderek artar.

Bütün bunlar olurken Klaus Göbeklitepe’yi kazmaktan asla vazgeçmez. Eski çağların karanlık perdesini yırtmaya çalışır ve işini büyük bir azimle yürütür.

Ama ne yazık ki 20 Temmuz 2014 tarihinde zamansız bir kalp krizi ile hayata veda eder.

Geride  12 bin yıllık bir kazı alanı, binlerce makale, roportaj, yayınlanmış bilimsel çalışma, Göbeklitepe Kazılarını anlatan  kitap ve yüzlerce el yazma çizimler ve yazılar kalır.

Bütün dünya basını ölüm haberini verir, Göbeklitepe’yi yüz yıllın arkeolojik kazısı olduğunu yazar. Dünyanın em eski kült yapıların bulunduğu Göbeklitepe, Klaus’un ölümünden sonra dört yıl yani 2018 yılında UNESCO dünya mirası kalıcı listeye alınır ve aynı yıl Türkiye 2019 yılını Göbeklitepe yılı ilan eder. Göbeklitepe artık bir turizm objesi olur, araştırma ve kazılar geri plana düşer.

Oysa Klaus Schmidt alanın büyüklüğü nedeniyle kazının en az bir asır sürebileceğini söylerdi.

 

Belki başka bir yazıda Klaus Schmidt’in ağzından Göbeklitepe’yi, Çalışma arkadaşı ve aynı zamanda eşi arkeolog Çiğdem Köksal Schmidt’in öyküsünü yazarak, konunun daha iyi anlaşılmasını sağlayabilirim.

 

Kısa özgeçmişi
1953 yılında Almanya‘ da Feuchtwangen şehrinde doğan Klaus Schmidt, Friedrich-Alexander Erlangen-Nürnberg ve Ruprecht-Karls-Heidelberg Üniversiteleri` nde prehistorya, klasik arkeoloji ve jeoloji-paleontoloji eğitimi aldı.
1983 yılında Heidelberg Üniversite’sinde Prof.Dr. Harald Hauptmann danışmanlığında yaptığı ‚”Die lithischen Kleinfunde vom Norşuntepe” başlıklı doktora tezini bitirdi.
1984-1986 yıllarında Alman Arkeoloji Enstitüsü(DAI) seyahat bursunu kazandı.
1986 -1995 yılları arasında Alman Araştırma Vakfı(DFG) araştırma bursunu kazandı ve Heidelberg Üniversitesi‘ nde Prehistorya anabilimdalında araştırmacı olarak çalıştı.
1996-1998 yıllarında Alman Araştırma Vakfı(DFG) doçentlik bursunu kazandı.
1999 yılında “Funktionsanalyse der frühneolithischen Siedlung von Nevalı Çori”konulu doçentlik tezini Erlangen-Nürnberg Üniversitesi‘ nde bitirdi ve 2007 yılında aynı Üniversite‘ de Profesor ünvanını aldı.
1998 ve 1999 yıllarında Prof.Dr.Wolfram Schier adına Bamberg Üniversitesi Arkeoloji Bölüm başkanlığı temsilciliği yaptı.
2001 ve 2002 yıllarında Prof.Dr. Hans J. Nissen adına FU Berlin Üniversitesi Arkeoloji Bölüm başkanlığı temsilciliği yaptı.

Klaus Schmidt 2001 yılında Alman Arkeoloji Enstitüsü‘ nün Berlin‘ de bulunan merkezinde Orient Bölümünde araştırmacı ve Erlangen-Nürnberg Üniversite‘ sinde öğretim görevlisi olarak çalıştı..

Öğrencilik yıllarından itibaren Almanya, Yunanistan, Mısır, Suudi Arabistan ve Ürdün‘ de çeşitli arkeoloji projelerinde yer alan Klaus Schmidt, Türkiye‘ deki çalışmalarına 1978 ve 1979 yılında Elazığ Müzesi‘ nde Norşuntepe kazısı malzemesi üzerinde yaptığı ve daha sonra doktora tezi olarak yayınladığı buluntu çalışmaları ile başlamıştır. 1980 yılında Lidar Höyük kazısına, 1983-1991 yılları arasında Nevalı Cori kazısına katılmış, 1992-1994 yıllarında Nevalı Cori buluntuları üzerine çalışmalarını Urfa‘ da gerçekleştirdi.
Klaus Schmidt 1995 yılından beri Göbekli Tepe kazı ve araştırma projesinin başkanlığını sürdürdü. 1995 yılında Şanlıurfa Müzesi ve Alman Arkeoloji Enstitüsü ortak projesi olarak başlayan proje 2007 yılında Bakanlar Kurulu Kararlı kazı statüsünde sürdürüldü.
Klaus Schmidt, Göbekli Tepe kazı başkanlığı yanında Ürdün‘ de bulunan Aqaba projesinde Ricardo Eichmann ve Lutfi Halil ile birlikte proje başkanlığını yürütmekteydi.