İlgili resim

Rahmetli annem okuma yazma bilmeyen, ama güncel olaylara, siyasete  merakı olan birisiydi. Gün 24 saat kulağı televizyonlarda ki haber bültenleri takip eder, radyoda ki gün ortası ajans haberlerini dinlerdi. Kim ne demiş, nereye gitmiş, ne olmuş hepsini kavramaya çalışırdı.

Dolayısıyla günceli takip etme konusunda benden daha iyi bir yorumcuydu desem abartmamış olurum.

Mesela Filistinliler için şunu söylerdi, intifada döneminde.

“Bunlar  taş atarak İsrail’i yıkacağını mı düşünüyor? İstediğin kadar taş at, kimin umurunda?”

Politikacılar için de

“Devleti yönetenler ne iş yapar, işleri çok konuşmak mı?” diyordu.

Türkiye’ nin hangi bölgesinden olursa olsun, gelen ölümlü haberlere üzülür, etkilenir, acıları yüreğinde hissederdi. Özellikle genç insanların ölümüne son derece üzülür, isyan ederdi adeta. Ağzından çıkan beddualarda bile sükûnet, barış ve merhamet vardı.

En çok ta namaz kıldığında “Allah tı avê ne adirîra kerê?” diye dua ederdi.

Gerek toplumsal, gerekse de kişisel olaylarda insanlar öldüğünde en çok yaşlıları eleştirir, olayların tırmanmasında yaşlıların payına dikkat çekerdi.

“Her gün niye gençler ölüyor, bu yaşlılar ne diye bu ölümleri seyrediyor. Bunlar dünyaya çivi mi çakacaklar? ” diye veryansın ediyordu.

İyi bir çevreciydi, hayvanları sever, temizliğe olağanüstü önem verirdi.  Beton blokları sevmez, doğaya bağlı yaşardı. Son 25 yılını apartman dairesinde yaşamak zorunda kalsa da, her gün toprağa basmadan edemezdi. Yürüyüşü sever, doğal ürünlerle beslenmeye çalışırdı.

En çok da kengeri severdi.

Çoğu yakın akrabalarımız, dayılarım, ablalarım ve sonra da amcalarım 1990’l arda İstanbul’a taşınınca, ikimize misafir olarak İstanbul’a yol göründü.

İstanbul’a ilk indiğimizde çok bir şey söylemedi. Şokta olduğunu hatırlıyorum. Hani insan aşırı bir gürültü ve kalabalık karşısında afallar ya, aynen öyle bir anda sersemleşti, sendeledi.

Neyse ki kalabalık ortamda çok kalamadan, kısa sürede ablamlara vardık.

Hoş beş, ertesi gün kendine gelmelerden sonra çevrede ki binalara, gökdelenlere bakıp, bakıp içinden konuştu. Kendisini İstanbul’u görsün diye bir kaç yere götürdük. Her gittiği yeri bayağı inceledikten sonra

“Eyvallah bu İstanbul toprağına. Nasıl dayanıyor bu koca koca binalara. Akıl kârı mı bu kadar bina?  Toprak ne yapsın, nasıl dayansın bu yüke? Her taraf dağ gibi binalarla kaplı.

İstanbul’da deprem de olur , su da biter. Bunca insana su mu dayanır, toprak mı yeter?  Allah’ın onca yeri var, niye herkes burada? Bu İstanbul bir gün batar, toprak taşımaz olur. Allah muhafaza bir gün, bu binalar toprağa gömülür.”

dedi.

Hepimiz gülüştük.

Sonra annem 2017 yılında aramızdan sessizce ayrıldı, İstanbul  batmadan.

 

Bu gün annemin gördüğü İstanbul’dan eser yok. Daha çok beton, daha çok gökdelen var. Yeni yollar, yeni devasa yapılar yapılmış. Kimisi buna gelişme der, kimisi değişim. Korkunç bir nüfus artışı giderek büyüyen bir mega kent.

Hükumete sorsanız İstanbul’un devasa büyümesi iktisadi yaşam açısından önemli ve gerekli. Yani her şey yolunda. Muhalefet ise son derece tedirgin. İstanbul SOS veriyor…

Bütün tartışma iki uç arasında, insanlar arada sıkışıp kalmış.

Çünkü Kanal İstanbul gündemde.

Bir süre sonra ilk kazma vurulur sanırım. Hükumet itirazlara kulak kapatmış görünüyor.  Ne olursa olsun, yapma kararlığında.

Doğanın tahrip olması, fay hatlarının kırılması, canlıların habitatları teferruat olarak görülüyor.

Neyse uzun lafın kısası gerçekten, İstanbul zemini ne kadar sağlam, bunca tahribatı ne kadar kaldırır, düşünen var mı?

Yok sanırım, her şey paranın cazibesinde kayboluyor.

Annem ne demişti:

“Bu İstanbul batar”