Ortadoğu Güncesinde Paramparça Bir Fotoğraf

 

 

 

“Bütün gücümle uykumu bastırmaya çalışıyorum. Bir ömür uykusuz kalmışım gibi, vücudum kırgın, bedenim mecalsiz…

Bu güzergahta yolcu taşımacılığı yapan minibüs hızla İpek Yolunda, batıya doğru ilerliyor. Gözlerim kapandı, kapanacak…

Uyumuşum.

Zaman ne kadar geçmiş bilemiyorum.

Arabanın sert freniyle irkilerek, uyanıyorum. Neyse ki tek parçayız. Araba tıklım tıklım. İnsanlar üst üste binmiş adeta. Ayaklar altında valizler, çantalar, gelişi güzel toplandığı belli olan eşyalar, en çok da çocuklar.

Ne olmuş böyle diyorum kendi kendime. Savaş mı çıktı, ne diye düşünürken, kaptan şaşkın bakışlarımdan anlayacak ki,

‘Bu gün  yol boyunca onlarca, yüzlerce Suriye’li  var. Sınırın öte tarafı fena karışmış. Çatışmalar o kadar artmış ki, silah sesleri Ceylanpınar ve Viranşehir’in köylerinden duyuluyor. İnsanlar kaçışıyor. Bu soğukta yolda bırakmak olmaz.  Çoluk, çocuk, kadın hepsi yollarda.’ diyor.

Zihnim bir an bulanıyor. Bir asır önce ki ölüm katarları aklıma geliyor. Göç, göçertmenin korkunç fotoğrafları canlanıyor kafamda.

Beynim zonkluyor.

Kaptan konuşmaya devam ediyor ama ne dediğini anlamıyorum. Gözlerim, sığınmacıların gözlerinde.

Acının saklanamadığı tek yer olan, gözlerine bakıyorum ve ürküyorum acılarının şiddetinden.

Benim de içim acıyor.

Minibüs hızla batıya yol alırken, ben iniyorum.

Sığınmacıların ise yolları uzun ve bilinmezliğe doğru.

30 Ocak 2013/Suriye sınırına paralel uzanan İpek Yol.”

 

2013 yılında zihnime, ajandama bu cümleleri yazarken, Suriye’deki yangın giderek büyüme eğilimine girmişti bile. Ortaya karışık Ortadoğu, biraz Suriye, biraz Libya, kısmen Mısır fotoğrafı önümüze gelmişti.

Bir Ortadoğu hikayesi şekilleniyordu kan ve gözyaşından. Adına Arap Baharı denilen, canlı, kanlı ve acı dolu bir yaşanmışlık hikayesi. Binlerce, on binlerce insanın kan donduran, göç yollarında alabora olan yaşamların sentezlenmiş hikayesiydi halen süren.

Bakmayın hikaye dediğime, anlatılan bir Ortadoğu gerçekliğidir.

Yarım kalmış hesapların yeniden görülmesi: Arap Baharı

 

Takvim yaprakları 2010 yılına gelindiğinde, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da bulunan Arap Ülkelerinde bazı huzursuzluklar gün yüzüne çıktı. Petrol zengini ama halkı yoksul Arap ülkelerinin pek alışık olmadığı gösteriler filizlendi, despotik yönetimlere karşı bir kalkışma yaşandı. Yıllarca demokrasiden uzak, kendi yöntemleriyle ayakta duran rejimler halkı sokaklarda görünce afalladılar, bildik yöntemlerle sokakları susturmaya çalıştılar.

 

İlk kıvılcım Tunus’ta çakıldı. Yıllarca Fransa’nın etkisinde olan Tunus, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’nun görece daha sakin bir ülkesiyken, yaşanan yoksulluk, yolsuzluk ve tek adam rejimi toplumu bir sıkışmışlığa itmiş, halk alttan alta bir memnuniyetsizliği yaşıyordu.

İşte tam bu dönemde, 17 Aralık 2010’da seyyar satıcılık yapan üniversite mezunu Muhammed Buazizi adlı gencin kendi bedenini ateşe vermesi, olayların patlak vermesine neden oldu. Bedenini ateşe veren üniversite mezunu gencin, iş bulamayınca, bir çok insan gibi sokakta seyyar satıcılık yapmaya başladığı, bir süre sonra zabıta tarafından satışı engellendiği ve şiddete uğradığı, yaşadıklarını protesto etmek üzere, valiliğin önünde bedenine ateşe verdiği, haber bültenlerine düşünce, göstericiler sokaklara inerek protesto gösterilerine başladı. Olaylara yönetimin sert tepkisi halkın öfkesini daha da büyüterek, rejimi tehdit eder noktaya ulaştı. Sokakların karışması, olayların büyümesi üzerine 23 yıl boyunca devlet başkanlığı koltuğunda oturan  Zeynel Abidin Bin Ali’yi bir takım sıkı önlemler almasına itti ama gösterilerin sona ermesini sağlayamadığı gibi, öfke seli rejime yöneldi.

 

Olaylarda bir dış etki var mıydı, yoksa yılların biriken öfkesinin patlaması mıydı bilinmez ama halkın, bedenini ateşe veren genci kendisine meşale ettiği açık seçik ortadaydı.

Bu olay hem içte, hem de dış kamuoyunda geniş yankı bulur ve bütün dikkatler Arap Ülkelerine çevrilir. Bir bahardan, devrim sürecinden bahsedilmeye, Arap Baharı tanımı kullanılmaya başlanılır. Tunus artık bir sembol haline gelir ve sokaklar dinmemek üzere hareketlenir. Dünya Tunus’ta olup bitenleri anlamaya çalışırken, komşu ülkelerde Tunus halkıyla dayanışma gösterileri düzenlenir. Olay kısa zamanda Arap Dünyasının en önemli ülkelerine yayılır, büyür, sosyal bir mesele haline gelir.

Tunus’ta ise gösteriler sokak çatışmalarına dönüşür ve 200’ü aşkın gösterici polis tarafından öldürülür.

Buna tümden öfkelenen halk daha büyük kitlelerle sokaklara iner ve 27 yıldır yönetimde olan Zeynel Abidin Bin Ali’yi istifaya zorlar, Zeynel Abidin 11 Ocak 2011 tarihinde yönetimi bırakarak, Suudi Arabistan’a sığınır.

Tunus bir kıvılcım olur böylelikle. Adına Arap Baharı denilen toplumsal kalkışma, önce Mısır, sonra Libya sokaklarında yankı bulur.

Batı dünyasında bir bahar havası, Arap Ülkelerinde ise bir tedirginlik baş gösterir, despotik yönetimler savunma pozisyonu almaya koyulur. Böylelikle Ortadoğu’da kara bulutlar görülmeye, hatta toplanmaya başlanır.

Buna fırtına öncesi sessizlik demek mümkün.

 

Tunus’tan en fazla etkilenen Mısır ve Libya olur.

Mısır’da 25 Ocak 2011 tarihinde binlerce kişi sokağa iner, yoksulluk, yolsuzluk karşıtı ve demokrasi eksenli sloganlar Tahrir meydanında yankılanır. Göstericilerin sayısı her gün biraz daha artar ve kısa sürede büyük bir toplumsal destek alır, Polise rağmen, asker halkın yanında yer alarak, 1981 yılında iktidara gelen Hüsnü Mübarek’in 11 Şubat 2011 tarihinde istifası sağlanır. Yerine geçici olarak Ahmet Şefik atanır. Kısa zamanda iki seçim yapılma kararı alınır.

Yapılan Cumhurbaşkanı seçimlerini Muhammed Müsri  kazanır. Görevine başlar, başlamaz tartışmalar da alevlenir. Yüksek Askeri Konsey yönetimde söz sahibi olmaya çalışır. Musri Cumhurbaşkanı olmasına rağmen, müdahaleler bitmez. Müsri yeni anayasanın kabulü  için referanduma giderek halkın desteğini alır. Yeni anayasa bu kez Müsri karşıtlarını Tahrin Meydanında toplanmasına neden olur. Yine binler, on binler sokakta Müsri’nin istifasını ister. 1 Temmuz 2013 tarihinde Mısır Ordusu yönetime el koydu. Ne gariptir ki Müsri’nin atadığı general  Abdulfettah El Sisi Müsri’yi yönetimden uzaklaştırarak, tutuklatır.

 

Tahrir bu kez Müsri taraftarlarına ev sahipliği yapar. Ama bu kez asker çok sert önlemler alarak göstericileri bastırmaya, dağıtmaya çalışır.  Kanlı geçen çatışmalar, kısa sürede askerle göstericilerin sert çatışmasına neden olur. Çok sayıda ölü ve tutuklanan binlerce Müsri taraftarları için , iktidara gelme hayalleri bir başka bahara kalır.Darbeci Sisi, yönetime gelir. Sorunlar ise bir başka isyan günlerinde çözülmek üzere ötelenir. Tahrir meydanı ise kısa aralıklarla birbirine muhalif yüzbinlerce insana ev sahipliği yapar, istikrarsızlık kalıcı hale gelir. Darbe yönetimi ipleri eline alsa da, toplumsal kırılmanın yıkıcı etkisinin önü alınamaz.

Tunus ve Mısır’da olaylar sürerken, şubat 2011 tarihinde Libya’da küçük çaplı da olsa sokaklar hareketlenmeye başladı. 42 yıl boyunca ülkeyi tek başına yöneten ve çoğu zaman ABD ve bazı batılı devletlere kafa tutan Muhammer El Kaddafi olayların ülkesine sıçramasına kesinlikle masama göstermeyeceğini söylemesine rağmen, gösteriler yer yer göründü ve kısa sürede ülkenin geneline sıçradı.  Sokaklar ısınırken, Kadafi ise daha sert tedbirler alarak, gösterileri bitirmeyi hedefledi. Yönetimin sertleşmesi, kitleleri bastırmaya başlaması:  ABD, İngiltere ve Fransa’nın harekete geçmesine neden oldu. Bazı askeri hedefler bombalandı, muhaliflere silah yardımı yapıldı. Böylelikle çatışmalar dada da derinleşti ve kısa sürede kanlı bir iç savaşa dönüştü. Savaş ülke geneline yayılarak, ülke bir anda alevler içinde kaldı. Dış dünyanın desteğiyle Kaddafi güçleri zayıflatılır ve 20 Ekim tarihinde Kaddafi kameraların önünde linç edilerek öldürülür.

Kaddafi’den sonra Libya fiili olarak parçalanır ve istikrarsız, çok başlı bir ülke haline gelir. İç savaş bütün hızıyla devam ederek, ülke tam anlamıyla bir yıkımı yaşar. Her bölgede yerel hükümetler ilan edilir. Kaddafi öldürülse de Libya artık eski Libya olmaktan çok uzaktır. Ülke de iki hatta üç beş hükümet ilan edilir. Bu gün uluslar arası bir krize dönen Libya eski günleri arar duruma gelmiş demek çok yanlış olmaz.  Kaddafi sonrası iç çatışmanın boyutunu tahmin etmek, kim kiminle savaşıyor sorusuna cevap bulmak bile oldukça zor.

Tunus, Mısır, Libya’dan sonra Yemen’de de iç karışıklık başlar ve sokaklar ısınır. 1990 yılında Kuzey ve Güney Yemen’in birleşmesiyle ortaya çıkan ve Sünni-Şii Müslümanların iç içe yaşadığı ülkede 1990 yılında iktidara geçen Ali  Abdullah Salih, gösteriler ve iç çatışmalar nedeniyle koltuğu bırakmak zorunda kalır. Yerine yine Sudilerin desteklediği Mansur Hadi geçse de istikrarı sağlayamaz. Huşiler başkent Sena’yı ele geçirse de, Sudilerin devreye girmesiyle dengeler bir kez daha değişir ve çatışmalar daha da derinleşir. Arap Dünyasının en yoksul ülkesi olan Yemen’de iç karışıklık, yüzyılın insani krizine dönüşür, yüzlerce insan açlıkla karşı karşıya kalır. Halen Suudilerin desteklediği gruplarla, Şii Huşiler iktidar için kanlı bir savaş halinde. Yemen harita da tek parça ama gerçekte paramparça.

 

En Kanlı sayfa: Suriye

 

Tunus’ta başlayıp, Mısır ve Libya’da kanlı bir süreç yaşayan Arap Baharının etkisi Akdeniz kıyılarında bulunan Suriye’ye ulaştığında Ortadoğu çoktan alevlenmiş, bahar kapkara bulutlara teslim olmuştu. Bu nedenle kalkışmasının en kanlı sayfası Suriye’de açılır. 15 Mart 2011’de başlayan olaylar; başta,  Esad ve rejim karşıtı gösteriler olarak sürse de, olaylar bir silahlı muhalif kalkışmaya evirilir. Kısa sürede özellikle ülkenin kuzeyinde derinleşen çatışmalar, bir çok kenttin tamamıyla yıkılmasına neden olur. Suriye rejimine karşı cihat ilan eden muhalifler, Rejim ve Muhalifler karşısında konumlana Kürtler, El Kaide, IŞID Suriye karanlığında savaşan taraflar olarak tarih sahnesine çıkar. Alan da kimin kiminle olduğu, siyasetin dengesine göre belirlenirken, iç savaş özellikle Kuzey bölgelerini harabeye çevirir. Rejim muhaliflere serttir ve en küçük gösterilere bile müsaade etmez. Ağır silahların kullanıldığı çatışmalar, dünya gündemine oturur, Libya’da yaşanılanların tekrar edileceği düşünülür. Oysa rejim elindeki bütün kozları oynamaktan çekinmez.

ABD, İngiltere, Fransa, Suudi Arabistan ve Türkiye Suriye’de ki muhaliflere destek sunarken, İran ve Rusya rejimin yanında yer alarak savaşın bambaşka bir boyuta taşınmasına neden olur.  Işıd ve El Kaide gibi örgütlere karşı temel omurgasını YPG’nin oluşturduğu SDG denetimi ele geçirdiği Rojava/Kuzey Suriye’de konumlanmaya çalışan İşid’e karşı savaşa tutuşur.  ABD ve bir çok koalisyon ülkesi SDG’yi destekleyerek, havadan destek verir, silah yardımında bulunur. Böylelikle SDG bir çok yerde İŞİD’i püşkürtür ve bir çok alanda denetimi sağlar.

Türkiye resmen Suriye’deki savaşa dahil olur ve askeri operasyonlarını 36 km derinliğe taşır. Daha önce denetimine aldığı Afrin’e ek olarak, Resulayn ve Telebyad’da da denetimine alır. SDG ve YPG güçleri ise daha iç kısımlara çekilir.

Bu kes savaş rejim ve Rusya’nın saldırılarıyla İdlip’te yoğunlaşır. Yani Suriye hiçbir şekilde çatışmasız gün geçirmez. Bir yanda ateşkes ilan edilirken, başka bir bölgede korkunç çatışmalar yaşanır.

 

On yıllık süre zarfında sadece Suriye’de  6,5 milyon Suriye’li ülkelerinden mecburi bir kaçışı yaşadı, 500 bin insan öldü, 1.5 milyon kişi sakat kaldı, binlerce çocuk ilaçsızlıktan, gıdasızlıktan öldü.

Kültürel ve tarihsel eserler tahrip edildi, bazıları tümden ortadan kaldırıldı.

Arap Baharından, Ortaya karışık bir Ortadoğu çıktı. Kah Suriye kaynadı, kah Libya; Irak giderek daha derin çatışmaların girdabına girdi, Yemen, Mısır’da ateş harlandı, Suudiler bile sarsıldı. Bir çok ülke de koca kentler yerle bir oldu, çatışmalar öyle yayıldı ki, kitlesel göç nedeniyle binler göç yollarında, açık denizlerde öldü, hayatları alabora oldu, olmaya da devam ediyor.

Çözüm ise halen çok uzak bir ihtimal. Yüz yıl önce cetvele çizilen sınırlar ya birkaç beden büyük geliyor, ya da dar.

Şimdi ki plan ise istikrarsızlığın, istikrarı.

Yani fotoğraf paramparça..

 

 

 

 

Yurdu yuvası olmayanlar…

İnsan mülteci olmasın, her şey o kadar farklı gelişir ki, hiç bir değerin önemi kalmaz. Dünya üzerine daralır, adım atacak toprak parçası kalmaz, denizler yutan bir hortuma döner. Nefes alman bile zorlaşır, kacaman cihanda bir başına kalırsın. Her sınır senin için geçilmez bir duvar, her kanun senin için bir ferman.

Bu gün yeryüzünde o kadar çok sığınmacı, evini barkını terk eden insan var k,, insan hayret eder. Doğduğu değil, doyduğu yeri yurt edinmeye çalışan, ama bir türlü doymayan, güvenli bir yuva bulamayan binlerce mülteci var. Hatta adına mülteci bile denilmeyen savrulmuş insan var. Savaştan, açlıktan, demokrasisizlikten savrulan on binlerce insan.

Çoğu çocuk…

Yürekleri, hayalleri, rüyaları paramparça…

Deprem değil, binalar öldürüyor.

Elazıg Sivrice depremi çok geniş bir alanda hissedildi. Uzmanlar tvlerden geceden beri konuşuyorlar.  Doğu Anadolu Fay hatının uyandığından bahsediliyor. Yer altında bir stres birikimden bahsediliyor. Bir enerji birikimi yani.

Ne ilginç ya, üstü stres, altı stres.

Ne olacak bu halimiz?deprem ile ilgili görsel sonucu

 

Bir kaç gün sonra umarım yer altında ki stresi unatmaz, doğru kararları hayata geçiririz.

Unutmayın, deprem değil, binalar öldürür.

 

Akşam kızıllığında bir İstanbul Güncesi

82599662_553826712141259_5416424093534650368_o...Denizin keskin kokusu ve kentin ürkütücü uğultusuna rağmen, Galata Köprüsü, Eminönü, Karaköy ve Sirkeci her daim kalabalıktır.  Binlerce, on binlerce insan gün içinde buraya akar. Öylesine bir akış ki, bazen adım atacak yer kalmaz, kıpırdayamaz insan, ite kalka ilerler ancak.

Kimisi yolcudur; zamanı ,akçesi azdır, kimisi seyyahtır, tarihin ayak izlerinde yürüyen. Kimi de tüccardır her türlü malı alan, satan, pazarlayan.

Kimisi berduştur, dünyayı şeş beş gören, bağrını lodosa açan,kimisi seyyar satıcıdır, simitçi, kestaneci, çaycı.

Kimisi aşıktır sırıl sıklam.

Bin bir türlü insan yani.

Sığınacak bir yeri olmayan, kalabalıkların arasında, sırtında evi dolaşan yoksullar, evsizler gelir, rıhtımda tutunmaya çalışır, soğuk iliklerine işlemeye başlayınca, sığınacak yer arayışı başlar.

Bir karınca misali insanlar akar köprüye, her dinden, dilden, kültürden. Bütün yollar köprüye çıkar, akar delice.

Martılar çığlık çığlığa, deniz yüzeyinde balık arar, dalar mı derinlere, bilemem. Kanadında şairler, yazarlar karışır güneşin  menzile, dinler uzaktan uzağa,  açılır yönleri, yürekleri. Bir Garip Orhan Veli gelir akıllara.

İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı

 

“Önce hafiften bir rüzgar esiyor;

Yavaş yavaş sallanıyor

Yapraklar, ağaçlarda;

Uzaklarda, çok uzaklarda,

Sucuların hiç durmayan çıngırakları

İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı.” *

 

Bir de olta balıkçıları vardır Galata Köprüsünde. Her daim oltalarıyla demir korkulukların arkasında dikilen, büyük bir sabırla balık bekleyen, gecenin 04’ünde uyanıp, uzak semtlerden gelen, köprünün sağında, solunda yer kapıp, oltasını Haliç’e atan, gün boyu her türden balık tutmaya çalışan insanlar vardır Galata Köprüsünde.  En çok istavrit yakalar balıkçılar, ara da bir çinakop ve belki lüfer.

Adını bilmediğim balıklar, çeşit çeşit balıklar takılır oltalarına.

Ama burası balığa pek elverişli değilmiş. Marmara’nın daha elverişli koyları varmış. Ben değil, balık tutanlar söylüyor, ama buranın bir albenisi var. Hem kolay gelinen hem de istenilen saate terk edilen bir yer olması, olta balıkçılarının yıllardır, belki bir asırdır uğrak yeri olmasına neden olmuş. İlk defa 1875 yılında yapılan köprünün bu denli rağbet göreceği tahmin bile edilmemiş, iki asırdır insan seli akıyor köprüye ve bu nedenle oltacıların da tercih oluyor.

Oltacıların kimisi yoksuldur, kimisi asgari ücretli bir işçi. İşsiz olanı da var, kendi işine takılanı da. Sığınmacılar, mülteciler ve balık seven her kesimden insan buradadır.

Bir, kadınlar görmedim balık tutarken, oysa duymuştum birkaç kez,  Galata Köprüsünde kadınların da balık tuttuğunu.

Hayal mayal zihnimde kalmış, emin değilim yani.  Belki de denk gelmedim, kadın oltacılara. Mutlak vardır, hatta kesin vardır.

Balık tutmak bir tutku işi olsa gerek. Yoksa kim çeker, bunca zahmet ve eziyeti. Bir yaşam biçimi demek belki daha doğru olur. Galata Köprüsünde oltayı denize sallamak, sadece balık tutma anlamına gelmez, bir sosyal aktivite desem belki daha yerinde bir tanımlama olur.

Çoğu arkadaş çevresiyle gelir köprüye. Gecenin bir yarısında, ya da sabahın köründe. Yoksa her yer tutulmuş olur, bu durumda eli boş döner insan. Çay demlenir, sigara ikram edilir, koyu sohbetler yapılır balığa , ülke gidişatına dair.

Yan yana, sırt sırta balık beklenir Galata Köprüsünde.

Kimisi gün boyu üç beş tane ile yetinir, kimisi daha fazla balık çeker. Canlı canlı satan da vardır, yakaladığını hemen oracıkta tavada kızartıp, afiyetle yiyende. Bu yolla geçinen var mıdır, bilemem. Zan etmem ama geçim derdinin insanları ne hale düşürdüğünü görünce, üç beş balık bile insana can simidi olur.

Galata Köprüsünde hır gır da çıkar bazen, kavga da. Bu insan kalabalığında başka hali mümkün müdür acaba?

Havalar soğuyunca balık çoğalır, çeşit çeşit balık takılır oltaya. Her balık için ayrı yem, ayrı olta gerekse de çoğu iki olta kullanır.  Yem olarak ya kurtçuklar ya da hamsi balığı takılır, sivri uçlu çelik iğneye.

Yani tuzağa yem olarak, yine balık takılır. Balık balığa gelince, kendisi yem olur artık.

Oltacıların en yaşlısı ya da en deneyimlisi Kafur İlmi, 69 yaşında olmasına rağmen, balık tutmaya gelir Galata Köprüsüne.  46 yıldır aynı alışkanlığı devam ettirerek, yaşama tutunmuş. 46 yıl dile kolay. Bir ömür demek daha doğru. Kafur İlmi’nin elleri soğuktan donsa da, büyük bir ustalıkla yemi geçirir iğneye, rasgele deyip atar Marmara’nın soğuk sularına. İzmir’lidir kendisi, balığı bilen yerden. Bazen deniz cömert davranır, bazen oldukça kıt verir balığı. Sorun yapmaz İlmi. Bir daha, bir daha gelir balığa. Oltasını taşıyabilecek gücü buldukça geleceğini söyler.

Yakup Kalecik uzak diyarlardan, Mezopotamya kentlerinden gelmiş İstanbul’a. Yabancısı olduğu kentte yerleşmiş, bir tekstil atölyesinde çalışarak yaşama tutunmuş. 20 yıldır İstanbul’da.  Balığı, balıkçılığı burada öğrenmiş ve son üç beş yıldır merak salmış olta balıkçılığına. Hafta sonları takılıyor oltasıyla. Gece geldiği de oluyor, gündüz geldiği de. Henüz çok balık yakalayamıyor ama umudunu yitirmeden gelmeye devam ediyor.

“Balık bağımlılık yaptı, bu nedenle her hafta geliyorum balığa. ” diyor.

Balıkçılara, etrafa, balık kokan denize ve yedi tepeli kentte dalıyor gözlerim. Büyük bir uğultu, insanı yoran bir gürültünün ortasındayım. Gökyüzü akşam kızıllığında, herkeste bir teleş var. Bir yerlere yetişme telaşı.

Bir evsizler mecalsiz, bir de ben.

Yönümü Beyazit’e çevirerek, dar ve dolambaçlı yokuşlara dalıyorum, yorgun ve argın…

Arkamda onlarca balıkçı, soğuk ve sert rüzgara, denize karşı sabırla, inatla balık beklemekte…

Köprü ise yaz kış oltacıları ağırlamaya devam eder.WhatsApp Image 2020-01-19 at 17.01.12WhatsApp Image 2020-01-19 at 17.01.39

WhatsApp Image 2020-01-19 at 16.35.46WhatsApp Image 2020-01-19 at 17.07.13 (1)

 

 

 

 

 

 

 

Balık ve ateş

Istanbul Galata Köprüsü,Unkapani…her zaman bir iki balık tutmaya çalışan insanlarla doludur.Yaz kış hep aynı. Insanlar saatlerce küçük bir balık için bekler. Üşüme pahasına,soğuktan titreme pahasina.Sevgili xalzam kuzen yani Yakup gönderdi. Insanin içini ısıtan bir görüntü. Paylaşmak istedim.

Bir şair ölür, son şiirinin mısralarında,,,,

eleyê Batê, Klasik Kürt Edebiyatının önemli şair ve yazarlarındandır.

Din alimi olan Betê, aynı zamanda Kürtçe Mevlid’in de yazarıdır.

Şiirlerinin toplandığı Divan ve Zembilfroş adlı manzumesi bulunmaktadır.

1417 yılında Hakkari’ye bağlı Batê köyünde doğmuştur. Duhok, Musul, Hewler ve Misk’te medrese eğitimi almış; 1491 yılında, Berçelan Yaylası’nda bir yolculuk sırasında kar ve tipiye yakalanmış, bunun üzerine sığındığı mağarada donarak hayatını kaybetmiştir.

Mağarada donmadan hemen önce, yaşadığı ölüm anını dile getirdiği son şiiri oldukça önemli bir eserdir.

Dünya edebiyatında buna benzer bir örnek var mıdır bilemiyorum, ama şiir oldukça sarsıcı duygular içermektedir.

Dolayısıyla Kürt Edebiyatındaki yeri, ölmeden hemen önce yazdığı şiirle daha da pekişmiş, dünya edebiyatına bu konuda benzersiz bir eser bırakmıştır.

Meleyê Batê, Kürtçe’yi en etkili kullanan Meleyê Cezirê, Fekiyê Teyran gibi önemli Kürt şair ve yazarın arasında yer alır.

kürtçe mevlid.jpg

Meleyê Batê’nin Kürtçe Mevlidi: Mevlid-i Nebi

Kürtçe Mevlid ve çok sayıda şiir ve Zembılfroş adlı destası manzumenin yazarıdır. Bütün eserlerini Kürtçe yazmış ve oldukça da etkili edebi bir dil kullanmıştır.

Şair, yazar ve din alimi olmasının yanında, aynı zamanda toplumcu yönü ağır basan birisidir.

Hakkari Meydan Medresesi’nde müderrislik yapan Batê, halkın, toplanan vergilerin altında ezildiğini görünce, Hakkari Beylerinden, İbrahim Han Bey’in huzuruna çıkarak vergilerin düşürülmesi talep ettiği rivayet edilir.

Bu konuyla ilgili halk arasında dilden dile anlatılan bir söylenceye de göre ağır vergi borçlarından bunalan halk Melayê Batê’yi Mîr’in huzuruna gönderir.

Mîr, halkın vergi borçlarını sileceğini, ancak Batê’nin karşılığında kendisine ne vereceğini sorar.

O ise, ‘Mîr’im gücüm 150 öğrenciyi daha okutmaya yeter. Borçları silerseniz, 150 öğrenciyi daha alır, okuturum’ der.
*

Hayatı hakkında herhangi bir yazılı belge olmamasına rağmen, sözlü anlatımlardan kendisiyle ilgili bazı rivayetler günümüze kadar ulaşmıştır.

Bu rivayetlere göre, Batê müderrislikten ayrılıp köyüne yerleşir, çocukları, gençleri eğitmeye devam eder.

Ancak bir süre sonra kimi araştırmacıya göre Mir İbrahim Han, köyden ayrılmasını ister. Kimisi bu ayrılmayı bağlı bulunduğu medreseye bağlar.

Batê tipiye yakalanır

Batê sonbaharın bitiminde, kışın başında köyünden ayrılır tek başına.

Mir Hesen Veli Medresesi’nin bulunduğu Misk’e (Bahçesaray/Van)’a doğru soğuk bir günde yola çıkar.

Batê için artık hazan; yolculuk ve gitme vaktidir. Kış kendini hissetirmiş, mevsim soğumuştur.

Batê yoluna devam ederken, hava daha da bozmuş, kar ve tipi yolları kapamış, ortalığı sis almıştır.

Kar, kış, kıyamet Batê’yi yolculuğundan alı koymuş, yoluna devam etme imkanı kalmamıştır.

Bu durumda Mele Batê, Berçelan Yaylası’nda bir mağaraya sığınmak zorunda kalmıştır.

Ancak hava tipiye dönmüş, kar hızlanmış, kısa sürede her tarafı kapatmıştır.

Meleyê Batê.jpg

Meleyê Batê / Resim: Nevin Güngör Reşan

Batê’de ne ateş vardır, ne de yemek. Elinde kırık bir kalem ve birkaç parça eski defter.

Çok üşür Batê, donup öleceğini düşünür. Bu nedenle de güç ve takati tükenmeye, vücudu donmaya başlamadan kalemiyle sararmış yapraklara son şiirini yazar.

Hayatının en yalın, en sade ve duygu dolu şiirdir. Zihni bir gelir, bir gider, duygularını içinden geldiği gibi kağıda döker, gözyaşlarıyla birlikte.

Şiir bitmiş midir bilinmez, ama son nefesi de tükenmiştir Mele Batê’nin.

Üç beş ay dona kaldığı mağarada kalır cenazesi, baharda ulaşılır kendisine.

Göğsünde tuttuğu şiir defteri, yere düşmüş kalemi, bedeni kaskatı kesmiştir. Defter kısmen deforme olsa da, şiir okunaklıdır.

Batê’nin ölüm haberi kısa sürede yayılır dağ köylerine, şiirleri kısa sürede dilden dile dolaşır.

Meleyê Batê hazin bir ölümle hayata veda ederken, hayatın son anlarını anlatan şiiri ezberlenir, dengbejler tarafından cemaatlerde söylenir, dilden dile aktarılır.

İşte o hazan kokan şiiri;

Çirya Paşiyê Pê Da

Ji çirya paşiyê pê da
Melayê Batêyê kanê
Sefer kêşa bi Miksê da
Li ser weqtê zivistanê

Zivistanê evî yolê
Evî beryê evî çolê
Mijê avête derdolê
Xwinavê girtî kêstanê

Xwinavê girtî nesrîne
Cemed çêbû li sewlîne
Girya me tê ji bo asmîne
Zerî nayêne seyranê

Zerî tên û diyar nabin
Coşil tên û sitar nabin
Çi cindî tên siyar nabin
Bûye tarî li kolanê

Bûye tarî û zulmate
Sir û serma ji nû hate
Yeqîn kanûn eda hate
Binêrin dax û kovanê

Binêr daxa me êxsîra
Xezam zer bûn rezê mîra
Reyhan barî di avê da
Reyhan barî di eywanê

Perîşan in li hingorê
Ji Comerza gola jorê
Mecalêd Berçela borî
Zerî nayêne seyranê.

İlk Kürtçe Mevlid’i yazan ve bunu en geniş kesimlere ulaştıran, yüzyıllardır okunmasın sağlayan Batê, aynı zamanda bir aşk destanı olan Zenbilfroş’u da yazmış; şiirlerinde lirik, aşk ve dini konulara ağırlıkla yer vermiştir.

Kendisi hakkında bilgi ve belgeleri, dönemin Çarlık Rusya Başkonsolosu toplayıp, ülkesine götürmüştür.

Rusya’nın St. Petersburg Kentinde Saltikov-Scedrin Kütüphanesi’nde muhafaza edilen, Batê’ye ait el yazma eserleri, edebi kişiliği hakkında önemli bilgileri barındırır;

Çarlık Rusyası döneminde, Erzurum Başkonsolosu Alexander Jaba, Petersburg Bilimler Akademisinin talebi üzerine, Erzurum ve çevresinde Kürt dili ve edebiyatı üzerine yaptığı araştırmalarda edindiği bilgilerden ve el yazması ürünlerden sonra kaleme aldığı kitabında, Melayê Batê’nin 1417 ile 1491 yılları arasında yaşadığını yazar.

Batê’nin Hakkari’ye bağlı Beytüşşebap ilçesinin Batê köyünde dünyaya geldiğini belirten Jaba, Mewluda Kurdî (Mewluda Pêxember, Mewluda Şerîf) eserinin yanı sıra büyük bir divanının olduğunu da söyler.

Jaba’dan sonra yazan M. B. Rudenko ise Kürt edebiyatı üzerine yaptığı incelemeleri kaleme aldığı eserinde Melayê Batê’nin Zembilfroş adlı bir manzum eserinin de olduğunu söyler.

Melayê Batê’nin her iki eseri bugün de, Rusya’nın St. Petersburg kentinde, Saltikov-Sçedrin kütüphanesinde mevcuttur.

Ancak Jaba’nın sözünü ettiği Divan’ı henüz bulunmamıştır. Jaba, Melayê Batê’nin Divan’ında yer aldığını belirttiği bazı şiirlere çalışmasında yer vermiştir. *

Meleyê Batê, dünya çapında tanınan bir şair olmayabilir. Ama özellikle ölmeden önce yazdığı şiir, dünya edebiyatına benzersiz bir eser olarak kalacaktır.

Hazandan Sonra

Ah bu kasımdan öteye,
Melayê Batêyî nerede?
Sefer çıktı Mikse doğru,
Bu kış vakti üzere.

Kış vaktidir bu yolun,
Bu civarda, bu sahrada.
Sis tuttu her yanı,
Çiğ sardı bedeni.

Çiğ düştü Van Gölü’ne,
Soğuklar kapladı servilikleri.
Ağlayasımız tutar gökyüzü için,
Güzeller gelmezler seyrana.

Güzeller gelirler de görünmezler,
Aşikar gelirler de gizlenmezler,
Ne yağızlar gelirler de fark etmezler,
Karanlığa kaldı bütün meydan.

Oldu zifiri karanlık,
Soğuk ve ayaz yeniden.
Takat gerek başa gelene,
Bakın, acı ve özlem…

Dağların bir çoğuna bakın,
Yapraklar soldu Mirlerin bağında.
Reyhanlar yağdı sulara,
Reyhanlar düştü avluya.

Perişanız kimine göre,
Comerzan’dan yukarı göle,
Geride kaldı Mecalê ve Berçelan,
Güzeller gelmez oldu seyrana.

(Kürtçe’den çeviren; Mustafa Çepik)

* Kaynakça: Fehim Işık / İlke Haber