Diyarbekir Bedende…

Diyarbakır, Diyarbekir ya da Amed, kadim bir şehir. Çin Seddinden sonra en uzun surlara sahip, bir eski dünya kentinden bir kaç fotoğraf ve insanın içini yaralayan bir Yılmaz Odabaşı şiiri…

Bir nehrin tükenişi

Hasretin kançanağı gözlerinde oturuyorsun;
seni soruyorum
hiçbir şey bilmiyorsun…

Hep bir çağlayan gibi senin sevdana aktım;
sen ise sularını kaçıran bir nehir gibi uzaktın…

Tükenişi bir aşkın,
bir nehrin tükenişine benzer.
Ne deniz olabildin,
ne nehir kalabildin…

Kendin ol, kendin ol…
Sen buysan başkası ol!

Buysan kederden öleceğim,
başkası olursan de kimi seveceğim?

/Ne Diyarbakır anladı beni ne de sen;
oysa ne çok sevdim ikinizi de bir bilsen…/

Yılmaz Odabaşı

 

NE GÜZEL ÖĞRETMENSİN SEN BÖYLE

 

 

Rasim Karagöl yazdı.

Üzmüşler çocuğu, diğer çocuklar. Senin baban çöpçü, sen de pis kokuyorsun demişler. Vicdan duygusu tam gelişmemiştir okul öncesi çocuklarında. Zaman zaman böyle acımasız olabilirler. Kırmışlar yavrucağın kalbini.
Konuştum babayla. Çok üzüldü, çocuğunun üzülmesine. Dağ gibi adam gözyaşlarını ilk kez ayırdı gözlerinden belki de. Üzülmek yetmez dedim, bir planım var. Dahil olur musun?
Kabul etti seve seve.
Pis ülke oyunu oynattım çocuklara bir gün. Türetilmiş (uydurma) bir oyun. Ne bulduysak attık yerlere. Bu arada kötü koku spreyi sıktık sınıfa, çocuklar görmeden tabi. Birazdan sınıf dayanılmaz bir kokuya karıştı. Dedim niye böyle oldu? Dediler öğretmenim çöplerden, pislikten. Durun dedim, bakın kapıya, biri gelecek, kurtaracak bizi bu pislikten, kokudan, büyüleniyor sanki. Bak bak bitiremiyorlar. 1.90 boy. Heybetli mi heybetli çöpçümüz.
Başlıyor hemen temizliğe. Bende pencereleri açıyorum hemen. Temiz hava nüfuz edince etkisini kaybediyor kötü koku spreyi. Yardımcı öğretmenimiz de yasemin kokulu oda spreyini sıkıyor birkaç fıs. Çocukların gözü bizi görmüyor zaten. Ama içlerine doluyor mis gibi çiçek kokusu.
Sonra yarım ay düzeninde oturuyoruz çöpçünün karşısına. Konuşuyor prova ettiğimiz gibi. ”Çöpçüyüm ben” diyor. Siz sabahları uyurken daha, ya da gece yarısı mahallenizin çöplerini topluyorum. Arkadaşlarım da var. Onlar da topluyor. Çöpler toplanmasa sokaklardan, her yer bugün sınıfınızın koktuğu gibi kokar. Çöpçülük zordur çocuklar. Çok zor iştir. Anlatıyor uzatmadan. Kısa, öz, keskin. Anlattıkça daha da büyüyor adam.
Nasıl dinliyorlar anlatamam. Gözlerini hiç ayırmadan. Hele oğlu. Gurur duyuyor babasıyla ve her sözünde hayran oluyor ona. O bakışa ömür verilir inanın bana.
Sonra fotoğraf çektiriyoruz hepimiz kahramanımızla. Alkışlarla ve aşkla uğurluyoruz çöpçümüzü. Bir baba, bir oğul. Tedavi edilmiş iki yürek. İşimiz bu. Yüreğe dokunmak. Hanımlar, beyler! Bir çocuğun alın teriyle para kazanan babasının mesleğinden utanmasına dayanamam. Dayanırsam, öğretmen olamam.
Ertesi sabah soruyor birkaç veli. ”Bizim çocuk akşamdan beri büyüyünce çöpçü olacağım diyor. Siz ne öğretiyorsunuz bu çocuklara?”
Öğretmen gülümseyerek cevap verir.
Verdiği cevap düşündürücü ve bir o kadarda anlamlıdır;
”İNSAN OLMAYI ÖĞRETİYORUZ İNSAN”…!

51236047_643844042699667_1956064819702398976_n

Deniz çöl ve kahverengi.

Denize uzak coğrafyanın insanı için deniz bir hayaldir. Deniz kıyısında yaşayanlar için çöl ne ise, çöl bölgelerinde yaşayan insanlar için de deniz o dur.

Yani her iki karşıt duygu, şaşkın ifadelerde birleşir.

Biri çölü, diğeri denizi olağanüstü ama yaşanmaz bilir.

Oysa her ikisinin de düşüncesi eksik ve temelsizdir. Denizin kendine göre güzel ve zorlu tarafı varken, çöl ucuz bucaksız kum tepeleri de olsa olağanüstü bir yaşamı barındırır.

Deniz engin, uçsuz bucaksız su kütlesiyle şeffaf bir yaşamı, çöl ise kum fırtınaları ile kapalı yaşamayı zorunlu kılar.

Neyse ki ben deniz ile çöl coğrafyasının arasında, yeryüzün bereketli hilal denilen bölgede doğmuşum.

Ne deniz, ne de çöl beni celb eder.

Ben Fırat ve Dicle’nin nazlı seher yellerinde saklı dağ havasının insanıyım. Deniz bana uzak, çöl bana yabancıdır. Tatlı su kültürünün, kadim geçmişin döl yatağında bir sıkışmışlık coğrafyasında denizin maviliğini seven ama çölün altın sarısı rengini de hayatından silmeyen birisiyim.

Bir sentezin ürünüyüm. Bir elim güneşin doğduğu, yükseldiği doğuda, diğer elim Batı’nın deniz kokan yönündedir. Bir sentezim ben. Doğu ile Batı’nın sentezi.

Bu nedenle hangi yön ve hangi yeryüzü şekline yolculuk yaparsam yapayım, önce seslere kulak kabartır, sesini dinlerim kültürlerin, inanç ve duyguların.

Çöl derin bir sessizlik barındırır. İnsanda yalnızlık hissi uyandıran, korkunç bir sessizlik.

Deniz ise dalga sesidir. Geceyi parçalayan, insanda duygu depreşmesi yarattan bir sestir.

Biri sessizlik için de yaşamı ilmik ilmik örer, diğeri büyük bir gürültüyü romantik bir melodiye dönüştürür.

Deniz dalganın sesinde, bütün çağların cazibesidir. Çöl ise derin bir sessizlik ve kadim bir dinginlik, göç ve güç odaklarının savaş alanıdır.

Deniz sesini dinletir,çöl ise sessizliğinde kaybeder insanı. Dalgalar bazen usulca, bazen deli dolu bir güçle kıyıya ulaşır. Usulca gelip, usulca giden dalgalar dinginliğin ifadesiysen, çöl derin sessizliğin simgesidir.

Kahverengi ve som sarı bir rengin içinden gelip, deniz mavisinde umuda kürek çekmek, şiirler okumak dalgaların sesinde, görmek deryayı balıklarla birlikte ve yağmurda sırılsıklam olmak belki de en büyük bahtiyarlık.

İki insan, bir hikaye…

DSCF9898

IMG_2401[10177]

 

Giyinmenin tarihi, çok eskiye dayanır. En eski çağlardan bu yana insanlar iklim ve doğa koşullarına göre giyinmiş, giyinmeyi bir estetiksel disiplin olarak görmüştür.

Muhtemelen ilk insan toplulukları giyinmek için hayvan derilerini kullandılar ve zamanla bitki liflerinden kumaş dokumayı öğrendiler.

Böylelikle giyinmek örtünmekten öte, bir estetiksel kaygıyı da beraberinde getirdi. İlk çağlarda herkes kendi terzisiyken, sonra ki dönemlerde insanlara giysi diken ustalar, yani terziler çıktı tarih sahnesine.

O gün bu gün, insanın giyimle serüveni devam ediyor, iğne ipliği, iplik kumaşı şekilden şekle sokarak, insanın iyi görünmesini sağlıyor.

Giyim sadece insanların örtünmesi olarak kalmıyor, kimi zaman politik bir kimlik, kimi zaman da dinsel bir simge olarak hayatımıza giriyor. Bazen de sosyal konumunu belirleyen sembol olarak karşımıza çıkıyor.

Bu gün hayatımızın her evresinde giyinmenin büyük önemi var. Günlük olarak giydiğimiz elbiselerden tutalım, özel günlere kadar çeşit çeşit giysiler giyiyoruz. Parası olan, olmayan kendi olanakları çerçevesinde güne, zamana denk giyiniyor.

Bu nedenle tüketim toplumunun en revaçta sektörü tekstil demek mümkün. Devasa bütçeleriyle dünya tekstil devleri, insanları giydirmek için çabalıyor. Çünkü giyimin tıpkı gıda gibi, insanı harcamaya iten özel bir güce sahip olduğu biliniyor.

Giyim kuşam denilince, akla başta takım elbise gelir. Daha çok erkeklerin tercih ettiği takım elbise bu günlerde hazır giyimin en önemli kalemi olsa da, geçmişte terzilik mesleğinin bel kemiğiydi. En küçük kasabada bile takım elbise diken ustalar olurdu. Oysa şimdi takım elbise diken ustalar neredeyse tükenmeyle karşı karşıya. Bu mesleği büyük bir inatla sürdüren, sonuna kadar götürmeyi esas alan ustalar olsa da, terzilik mesleği giderek kayboluyor, şekil değiştiriyor.

İşte size iki usta insanın, bir hikayesi…

 

Her gün ütülü  takım elbisesiyle Gaziantep Eblehan’da bulunan tarihi çarşıda ki iş yerinin kepenklerini açan ve tek başına asırlık mesleğini sürdürmeye çalışan Nezir Canpolat tam elli yıldır terzilik yaparak hayatını sürdürüyor. 1970 yılında İlkokulu bitirdikten sonra kendi deyimiyle sanata yönelen Nezir Usta  Antep’in Şehre Küstü semtinde çırak olarak işe başlamış. Dönemin en iyi ustaların yanında çalışarak, mesleğinin inceliğini öğrenmiş, terziliğe gönül vermiş.

İğne iplikle tanıştıktan sonra bir daha bırakamayan, beş yıl çıraklık yapan, sonra kalfalığa terfi eden ve usta olduğuna kanaat getirdiği 1984  yıllarında kendi iş yerini açarak, o gün bu gün terzilik mesleğini saygın bir ustası olarak yaşamını sürdürüyor.

50 yıllık Terzi Nezir Usta hazır giyim sektörün gelişmesi terzilik mesleğini tükettiğini söylüyor ama ustalığını sürdürmede kararlı görünüyor.

“ Sanat olayı her gün biraz daha tükeniyor. Sanat makineleşmeye, hazır giyime yeniliyor.  Ben yıllardır direniyorum, sonuna kadar da gideceğim. Bu mesleği birkaç kişiye öğretmeye çalıştım. Biri öğrendi ama işe devam etmedi. Bir kaçı işi yarıda bıraktı. Ancak bir kişi yetiştirebildim. Şimdi tek başıma çalışıyorum. Biz son nesiliz, bizden sonrası yok. Çırak usta işi olmazsa, terzilik mesleği ölür. Bu meslek çırakla gelecek nesillere aktarılır.  ”

Yine aynı dönemde terziliğe adım atan 61 yaşında ki Ahmet Özbay ise 51 yıldır terzilik yapıyor.

Oda uzun bir süre çırak, kalfa olarak çalıştıktan sonra 1981 yılında kendi iş yerini açmış. Beş yıl boyunca kendi iş yerinde takım elbise, pantolon, palto ve gömlek diken Ahmet Usta sonra bir kamu kuruluşunda 20 yıl terzilik yaparak emekli olmuş. Emekli olduktan sonra terzilik mesleğine devam ederek, yaşamını sürdürüyor. Ahmet Usta hazır giyime olan talebin terziliği öldürdüğünü görünce, daha çok tadilat işlerine yönelmiş. Şimdi küçük dükkanında, 40 yıllık hayat arkadaşıyla birlikte daha çok tadilat ağırlıklı terziliğe devam ediyor.

“Eskiden merkezi yerde dükkanım vardı. Dükkanı bırakıp, kamu sektöründe çalışmaya başlayınca, dükkan elimden gitti. Aradan yıllar geçse de halen tek tük müşterim var. Takım elbise dikme talebi geliyor. Ama artık ben takım elbise dikmiyorum. Daha çok tadilat işleri yapıyorum. Çırak bulamıyorum. Kimse çocuğunu terzilik mesleğine yöneltmiyor. Bu nedenle mesleğimiz giderek yok olmayla karşı karşıya. Oysa bu meslek hep lazım olacak…”

Terzi kendi söküğünü dikemez sözüne tezat olan Nezir Usta, oldukça alımlı giyiniyor ve iş yerinde takım elbiseyle çalışıyor.

Onu tertemiz gömleği, kravat ve yeleğiyle ütü yaparken bulmanız içten bile değil. Nezir Usta her zaman takım elbisesiyle güne başlıyor ve söyle kendini anlatıyor: “Ben her zaman böyle giyiniyorum. İşim gereği. Bir terzi paspal giyinmez, kot pantolonla çalışmaz. İşime saygımdan dolayı, hep takım elbiseyle işimi yapıyorum. Kendi elbisemi, kendim dikiyorum.”

Takım elbiseye talebin giderek azaldığını, konfeksiyonda ihtiyacını karşılamakta güçlük çeken müşterilerin terziliği ayakta tuttuğunu söyleyen  Nezir Usta “ Yani hazır giyimde bulunmayan bedenlerin terzisi olduk.  Gelen ya çok kilolu, ya çok zayıf ya da takım elbiseye meraklı, yoksa kimse gelip takım elbise dikmiyor. Hazır giyime yöneliyorlar.” diyor.

Her iki ustanın da sitemleri aynı. Terzilik mesleği giderek kayboluyor ve usta çırak ilişkisi gerilerde kalıyor.

Bir süre sonra terzilik mesleği sadece tadilatla yaşamaya devam ederse, kimse şaşırmasın.

Çünkü çırak yok,  çırak yoksa mesleğin gelecek nesillere  aktarılması da mümkün olmuyor…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Saat sabahın 8.14’û.

Homurdanan bir Kenttin gürültüsü ışığını bastırıyor. Kent yorgun,kent gün 24 saat ayakta.

Uykusuz her kes.

Bir koşturma,bir acele. Ulaşım araçlar tıklım tıklım. Yedi dűveldem ınsan. Ambulansın kendine yol açamadigi bir kent.

Zamansız ve doyumsuz bir canavar gibi.

Uykusuz,yorgun ama ayakta. Însanlar ayakta ama güneş hala uykusunda. Saat 8.14 ama gökyüzü hala gecenin renginde.

Bir Istanbul güncesinden not defterime yansıyan sözcükler.

FOTOĞRAFÇI ÇANTASI

Feyzi Çelik yazdı.

Arkadaşlık hele çocukluk arkadaşlığı gibisi yok. Birbirine yakın olabilmek ve de uzak olabilmek. Ne kadar da iç içe bu iki hal. Bunu bir kez daha anladım. Bir araya gelmemek için neler yapmışız, bir araya gelmek için küçücük bir adım attık, bunu da gençliğin merdiven çıkışında değil de yaşlılığın merdiven inişinde yapabilmek insanı yaşlılığa değil gençliğine, çocukluğuna doğru götürüyor. Bir kaç ay içinde fotoğraf sanatçısı gezgin gözlemci gazeteci arkadaşım çocukluğumuzda birbirimize verdiğimiz bir sözü hatırlatmıştı. Bir trenin karanlıkta yolunu buluşu gibi anılara dalmıştım. Bir söz vermiştim. Fotoğraf makinesini koyabileceği bir çanta armağan etmek. İşte o an, kısacık bir tren yolculuğundan sonra Sirkeci’de gerçekleşme şansını yakaladı. Sirkeci’de ne kadar da fotoğrafçı ve fotoğraf malzemesi, çantası satıcısı varmış. Sanki ayrı bir dünya burası. Esnafı çok farklı ve özenli. Bittiğini sandığımız mesleklerini icra etmeye devam ediyorlar. Anıları, eski filmler, negatifler burada yeniden canlanıyor, dijitale dönüşüyor. Siyah beyazlar, ilk renkliler gecenin şafağından sabahın ışıklarına kavuşuyor.
Fotoğraf makineleri sergilenmiş, kamera ayakları, objektifler boy boy kendidini gösteriyor. Telefonların içine girdiğimizi sandığımız kameralar alıcılarını, meraklılarını bekliyorlar, geliyorlar, alıyorlar. Makine ile fotoğraf çekme ayrıcalığını yaşatıyorlar. Bir de fotoğraf makinesi çantaları var. Çok pahallı markalar da var. Arkadaşım beni de düşünüyor. Orjinal çantaların fiyatları çok yüksek. Çocukluk sözümü yerine getirmem için bana kolaylık sağlıyor. Sonunda aradığımız çantayı bulduk. O söz tam 38 yıl sonra yerine gelmiş oldu. O ana kadar fotoğraf çantasının diğer sırt çantaları gibi olduğunu düşünmüştüm. İçine baktım hiç de öyle değilmiş, sadece makineyi koymak için yapılmış. Özel korumalı bölmeleri makine ve aksamını koruyormuş.
Gerçek bir sanatçı vardı yanımda. Aşkla makinesini taşıyor, durmadan fotoğraf çekiyordu. Yenikapı’da Trene binmesini ben teklif etmiştim. Gidene kadar hamalları, çöp toplayıcıları, koşuşturanları durmadan çekti. Marmaray’ın kesif kokulu, loş ışıklı ortamı ona bir stüdyo gibiydi. Durak ve istasyonlar onun tutkusuydu. Treni kaçırma telaşı da yoktu. Bir o yana bir bu yana gidiyordu. İnenleri, binenleri çekiyordu. Gelecek treni bekleyen yolcuları çekmek ona ayrı bir zevk veriyordu. Bazen, objektifine girenlerle yüzyüze geliyordu. Gülümsemesi ile onların da gönlünü alıyordu.
Galata köprüsü ile Yeni Cami arasında yürürken gün batımının oluşturduğu kızıl pembemsi hale dönüşmüş güneş ışığıyla bir araya gelmiş minarelerin ışıkla dansını ölümsüzleştirdi. Fotoğraf çekişi bile bambaşkaydı. İstediği görüntüyü elde etmek için sırtını adeta bir dansçı gibi kıvırıyordu. Bacaklarını kırıyor, sırtını yere doğru eğiyordu. Onu, izlemek bile insana zevk veriyordu. Balık tutanları, gemileri, gemiden inenleri, gemiye binenleri, mısırcıları, kestanecileri, sevgilileri, öpüşleri çekti. Bu ne sevdadır, bu ne aşktır senin için fotoğraf çekmek. “Hiç tanımadığın insanları çekiyorsun, sana kızmazlar mı” dedim. “Kızan, döven, dayak atan, küfür edeni de gördüm. Kan revan içinde de kaldım. Ama çekmeye devam ettim.” Dedi.
Sirkeci Garında Orient Expres durağından Galata Kulesini’ boğazı çekti. Eski bir çanı çalan iki sevgiliyi çekti. Çanın sesi garı kapladı. Çan sesi objektifine işlendi. Orient ekxpresin hareket saati gelmişti, takvim 1890’ı gösteriyordu.

Farklılığın doğallığı

Av.Feyzi Çelik yazdı.

Asgari ortak noktaların tespiti ve bunların geliştirilmesinden çok

birbirine karşıt hususlar daha fazla ön plana çıkartılıyor. Toplumun genel görüşünü oluşturmakta rol oynama durumundan uzak düşülüyor. Bu kendi kimliğinizi daha fazla vurgulamanıza engel de değildir. Zaten önemli olan, toplumdaki genel eğilimin farklılığınızı doğal görmesini sağlamaktır. Farklılığınız toplum tarafından kabul edildiği oranda bu farklılığın toplumun geneline bir zenginlik kattığı toplum tarafından görüleceğinden dolayı diğer farklılıklar da kolayca kendilerini ifade etme olanağı bularak marjinallik etiketinden kurtulabilirler. Bunun tersine zorlayıcı bir şekilde farklılıkların gizlenmesi, ilişkileri sırnaşık ve eğreti durumuna getirecektir. Bu da dezavantajlı durumda bulunanlarla ilişkiyi esas olarak içinde buyurganlığı taşıyan “hoşgörü/tolerans” düzeyinde kalır. Dezavantajlı farklılığı içinde taşıyanlar giderek bu farklılığını yitirirler ya da ilişkiyi koparak kendilerini soyutlama yoluna gidebilirler. Böylece, “hoşgörü/tolerans” düzeyindeki ilişki dahi aranır duruma gelir ki, bu da düşmanlık duygularına doğru gidişe neden olur.
Tüm toplumsal olayların içinden çıkılmaz duruma gelişinde bu gibi ortaklaşmadan kaçış eğiliminin etkisinin ağırlık taşıdığı kuşkusuzdur.
Toplum farklılıkları, tarihidir. O toplumun yaşayan üyeleri geçmişin birikimi ile birlikte var olurlar. Onları kendi birikimlerinden koparmak istediğiniz oranda onlar sizden uzaklaşıp, başka ilişkilere de geçebilirler. Onları var eden tarihi birikimler incelenirse benzerlikler olduğu da görülecektir.