İskele çalışanları yorgun, iskele çalışanları umutsuz. Oysa dünyanın yükü onların sırtında.

İstanbul’un yağmuru, lodosla birleşince, ortaya inanılmaz bir ıslaklık çıkar. Her yönden yel eser,  rüzgar denizin nemini, ıslaklığını karaya olduğu gibi boca eder. Yağmur gittikçe şiddetlenir, rüzgar etkisini artırır. Zaman zaman çatılar uçar, ağaçların devrildiği olur, yollar sel sularıyla kaplanır.

İşte böylesi bir günde, sırıl sıklam olma pahasına, tarihi yarımada Eminönü ve çevresinde iki asırdır, İstanbul’un bütün yükünü, kahrını çeken yük taşıyıcılarının izini sürmek, hikayelerine ulaşmak ve hayatlarına dokunmak için dar, dolambaçlı ve dik yokuşlu sokaklarında yürüyorum.

Ortalık çok kalabalık değil. Yazın buralara iğne atsan, yere düşmez misali kalabalık. Mevsim kışın en sert günleri olmasına rağmen, insan yoğunluğunu  korur. Hava şartları, rüzgar, yağmur olsa da dışarı çıkacak, İstanbul’u ziyaret edecek, benim gibi gezecek birileri her zaman çıkar.

Şairler, genç aşıklar bu havaları sever. Turistler, yolcular , seyyahlar hayıflanır havanın kapalı ve ıslak olmasına ama gezmekten de asla vazgeçmez.

Bu tür havaların en hoş olanı,  hemen her köşe başında mantar biter gibi şemsiye satan seyyar satıcılar belirler, ucuz ve tek kullanımlık şemsiyeler yolcuların imdadına yetişir ve kısmen de olsa ıslaklık minimize edilir.

Kentin olağan yaşamı kalabalıklar üzerine kurulduğu için, mevsimsel şartlar ne olursa olsun belli bir insan akışı vardır İstanbul’a. Kışın nüfus azalmış gibi görünse de, sokaklar her zaman canlı sayılır, yeterli kalabalıklar oluşur.

Her kıtadan, her ülkeden, yedi düvelden insan var dersem, abartmamış olurum. Cezayir’den gelir, Japonya’dan, İran’dan, Rusya’dan, Mısır’dan, Afrika’dan insanlar gelir İstanbul’un tarihi yarım adasına.

Kimisi ticaret için bu dar sokakları arşınlar, kimisi gezmek, görmek, tozmak için dolaşır ortalıkta. Tarihi doku, kültürel varlıklar uzak doğudan, Avrupa’dan insanları çeker, ticaret için gelenler ise genellikle Ortadoğu ülkelerinden, Kuzey Afrika ve Rusya’dandır.

Yaz, kış yoğunluk devam eder. Bu nedenle de ticaret canlıdır, sürükleyicidir. Yazın doğal olarak kalabalık, birkaç kat daha da artar.

İşte insanları İstanbul’a çeken bu kalabalıklardır. Çünkü insan yoğunluğu bir çekim merkezi oluşturur ve insanlar bu halkaya koşar adım, gelir. Ticaret bu halka çevresinde döner, para bu döngüde el değiştirir. Eminönü, Sirkeci, özellikle Kapalıçarşı paranın mabedi gibidir. Arı kovanı gibi çalışan çarşılar, gelen kargolar, dar sokaklara girmeyen motorlu araçlar ve iki asırdan fazla bir süredir, insanların sırtlarıyla taşıdıkları değerli yükler…

İzlerden biri bu yüklerdir. Dünyanın değişik bölgelerinden, fabrikalardan gelen yükler gemilerden boşalttırılan, tüccarların adreslerine teslim edilmek üzere, bu dik yokuşlu sokaklara ulaştırılır. İşte burada insan gücü devreye girer. Çünkü sokaklar hem dar, hem de motorlu araçlara uygun değildir.

Bu nedenle dededen oğula, oğuldan toruna geçen bir meslek erbabı Hamamlar sahneye çıkar.

Bu bir oyun değil elbette.

Hatta hamallık bir meslek de değil. Zorunluluktan yapılan bir iş. Hem de ok zor ve zahmetli.

Buna rağmen, insanlar dünyanın dört bir tarafında hamallık, yani sırtıyla, eliyle yük taşıma işi yapar.

İstanbul Hamalları ise tarihte izler bırakmış, önemli bir gruptur.

Kimimiz için hikâye bildik, yaşanmışlıklar tanıdıktır, kimimiz için ise oldukça banal.

Ama İstanbul Hamalları gerçektir, sokaklarda yağmur altında, sırtlarında yük taşıyan insanlardır.

Görüp geçtiğimiz, bazen fotoğraflarını çektiğimiz yük taşıyan o insanlar gerçektir. Sanal dünyada ne izleri vardır, ne de oyunları.

İstanbul’da hamal gerçeğin ta kendisidir.

Kimisi Malatya’dan gelmiştir, kimisi Adıyaman’dan. Bitlis’ten, Van’dan, Niğde’den gelen vardır. Çoğu bir miktar para biriktirip, geri dönmeyi hayal eder, eder ama hiçbir zamanda memleketine gidecek parayı bulamaz, ekmek parası peşinde yük taşımaya devam eder. Sırtlarında ki yüke, yük katarak hayata tutunmaya, ailelerini geçindirmeye çalışırlar.

Bu kalabalıklar insana çok kazandırır, çok da kaybettirir.

İstanbul bu paranın bol, yoksulun çok olduğu bir yer. Tezat ama gerçek.

İki üç asır öncesinden başlayan, halen devam eden bir göçün hikayesidir aslında. Ermenilerden, Kürtlere, Kürtlerden bêçare sığınmacılara süren bir hikayedir yaşanılan. 18 yy’lın yarısında başlayan ve giderek İstanbul’u bir dünya iskelesine dönüştüren süreç, yeni yaşam biçimleri de ortaya çıkartır.

“Üç taraftan denizlerle çevrili, kıyıları gemilerin yanaşmasına müsait bir şehir İstanbul. Bizans döneminden beri hareketli olan limanlar, fetihten sonra hızla yeniden imar ediliyor. Şehrin ticari önemi de artıyor böylelikle. İkinci Bayezid devrinde Sirkeci ile Unkapanı arası devasa bir ticaret merkezine dönüşüyor. Sahil boyunca malların tartıldığı, ahşap çatılı kapanlar kuruluyor. Suriçi, Haliç kıyıları ve Galata iskelelerine yanaşan gemilerin yükü Odunkapısı, Unkapanı ve Yenikapı’daki hanlara, mahzenlere depolanıyor. Yollar dar, yerleşim dağınık, motorlu taşıt yok! Tüm şehir gemiden limana, gümrükten depoya, pazardan kilere hamalların sırtında taşınıyor. Ticaretin yoğun olduğu liman bölgelerinden içeri doğru girdikçe sıradan halkın ihtiyaçları gündeme geliyor. Bir eve ne gerekiyorsa; mutfak eşyasından kışlık odun, kömüre hepsi için padişahtan nalıncıya herkes hamala muhtaç.

Osmanlı dünyaya açıldıkça ticaretin hacmiyle birlikte İstanbul’daki hamal sayısı da artıyor. 18 ve 19. asırlarda şehrin en kalabalık esnaf grubu onlar. Kendi içlerinde arka hamalları, sırık ve at hamalları gibi gruplara ayrılıyorlar. Ayrıca saray ve resmi kurumlarda daimi hamallar görev yapıyor. Kendi esnaf teşkilatları, başkethüda, kethüda (bir nevi kahya), kethüda vekili, bölükbaşı, ihtiyarlar ve sıradan hamallar şeklinde ilerleyen bir hiyerarşik yapıları; resmi makamlarca tayin edilmiş taşıma bedelleri var.” http://ayseadli.blogspot.com/2015/02/siyaset-hamallarn-srtnda-12-agustos-2013.html

 

İşte İskele denilen kavram o dönemden kalmadır. İskelede çalışan yük taşıyıcılar, zamanla İstanbul geneline ve bütün liman kentlerine yayılır.

Yük taşıyıcıların sayıları ciddi rakamlara ulaşır ve prestijli bir iş olarak kendini kabul ettirir. Sayıları çoğalınca, örgütlenmeleri, siyasi hayata nüfuz etmeleri de kaçınılmaz olur. Yük taşıyanların çoğu o dönemlerde yoksul Ermenilerden oluşurdu. Bunlar gemilerle gelen malları boşaltır, gümrüklerde çalışır ve gerekli yerlere yükleri sırtlarıyla taşıyarak ulaştırırlardı.

Osmanlı Hükümetinin “Ermeni tehciri” siyaseti kapsamında Ermeni Hamal birlikleri kapatıldı ve hamalların büyük kısmı başka kentlere sürgün edilerek, Ermenilerin yük emekçilerinde ki ağırlığı dağıtıldı.

Oluşan boşluğa da Kürt Bölgelerinden getirilen işçilerle dolduruldu.

Bu gün hala İstanbul genelinde 12 hamal birliği bulunuyor. Hamal Birliklerinin çoğu Adıyaman, Malatya, Bitlis, Niğde, Sivas’tan gelmiş olanlardan oluşuyor.

Bu birliklerin biri Çakmakçılar Hamal Birliği. Genellikle tekstil üzerine çalışan Esnafın yoğun olduğu bir alan. Eskiden İstanbul’un bütün kumaşçıları burada bulunurdu.

Şimdi kumaşın yanında artık tekstil ürünleri alınıp, satılıyor.

Zor bela yerini bulduğum: köhne, karanlık tek gözlü bir iş yeri. Dışardan demir bir kapıdan içeri girildiğinde, tam ortada bir odun sobası ve çevresinde ıslaklıklarını kurutmaya çalışan gurbetçi yük emekçileri karşılıyor beni.

Hepsi de yağmurda ıslanmış. Odun sobası ise kuru tahtaların coşkusunda alev alev yanıyor. Bir anda dışardaki soğukluğu unutarak, içerdeki sıcaklığa kendimi bırakıyorum.

Tek tek merhabalaşmalar, hal hatır sormalar faslı geçince, kaçak çay geliyor önüme. Sıcak çayımı demlerken, mihmandarım Nedim Kaya bana yemek söylemek için harekete geçiyor. Zar zor durduruyorum.

Bur da adettenmiş. Gelen misafir ağırlanır ve mihmandar misafir ağırladığı süre izinliymiş.

Herkes beni dört gözle süzüyor, ben de onları.

Yaşları 25 ile 65 arasında değişiyor.

Hamal denilmesinden pek hoşlanmıyorlar. Zaten bu nedenle kimse konuşmak istemiyor. Kimisi yazılanların onurlarını rencide ettiğinden bahsederken, kimisi de yapılan işin insanı küçük düşürdüğünü söylüyor. Bu nedenle kimse konuşmaya yanaşmıyor.

Oda da on, on beş yük emekçisi var. Çoğu Adıyaman Gerger’li ve akraba. Sabah sekizden önce işe başlıyorlar. Arkalıkla çalışanların yanında, iki tekerlekli taşıma arabalarla çalışanlar da var.  Bir de birliğin aldığı kamyonetleri mevcut. Gemilerle gelen mallar önce başka iskele çalışanları tarafından kamyonetlere, kamyonetler de belli bir noktaya taşınıyor. Sonrası insan gücüne bağlı. Çünkü sokaklar dik, dar ve yokuş. Bunun için her yük, insan gücüyle taşınıyor tüccarların iş yerlerine. Bazen de tam tersi oluyor. Tüccarın malı dükkândan alınıp, başka adrese bırakılıyor. Her yük başına çoğunlukla 15 tl ücret alıyor. Alınan ücret birlik havuzuna aktarılıyor, akşam bütün gelir, o gün işe gelenler arasında bölüşülüyor.

Helen İstanbul genelinde 12 ya da 15 birlik var. Her birlikte 105 ile 150 taşıma emekçisi çalışıyor. Birlikler belli aralıklarla seçime gidiyor ve kendi aralarında bir sorumlu kişi seçiyor. Kürtler bu kişiye Keya diyor. Kahya ya da dayı başı diyenler de var.

Keya çalışmadan toplanan paradan iki yevmiye alıyor ve bütün gün elemanlarını yük bölgelerine dağıtmakla görevli. Her işçinin bir arkalığı var. Arkalığın yanında iki tekerlekli yük araçları da mevcut olduğunu söylüyorlar. Yıllardır bu şekilde çalışmalarına devam ediyorlar. Kimisi işi babasında, dedesinden devr almış, kimisi de yüklü bir para vererek, başkasının çalışma hakkını almış.

Eskiden daha iyi kazandıklarını, artık kazançlarının giderek düştüğünü hep bir ağızdan söylüyorlar sohbet arasında.

Hiç birisinin sigortası yok. Güvencesiz bir şekilde çalışıyorlar ve hastalandığında arkadaşlarının yardımlarıyla tedavi giderleri kısmen de olsa karşılanıyor. En çok da bel fıtığı hastalığı görülüyor doğal olarak. Bel Fıtığı ameliyatı olan hamal bir daha çalışsa da, ömrünü sancılar içinde geçirmek zorunda kalıyor.

Adını vermek istemeyen bir yük emekçisi “İşimiz iş değil, zorunluluktan yapıyoruz. Memleketimizde işimiz , tarlamız, toprağımız olsa burada niye ömür çürütelim. Gider kendi işimizi yaparız. Ama mecburuz, bu işi yapmak zorundayız. Çünkü başka iş yok. İş çok ağır ve kalıcı sakatlık bırakıyor. Bu nedenle yeni nesil iskele işine sıcak bakmıyor. Zorunlu olanlar dışında, kimse dönüp bakmıyor. Belki de biz son hamallarız.”

Bir çay daha geliyor sohbet arasında. Söz dönüp siyasete, hayatın kendisine gelince herkes sus pus.

Artık gitme vakti geldi diye düşünerek, kendimi dışarı atıyorum.

Birkaç sokak ötede bir hamal heykelden bahsediliyor. Onu görmek, fotoğraflamak için ara sokaklardan yürüyorum. Çevrede yokuşları ağır ağır çıkan yük emekçileri var. Onların arkasına takılarak, zaman zaman da fotoğraf çekerek, hayatlarına dokunmaya çalışıyorum.

Bir anda dünyanın en yaşlı kişisi olarak ölen Bitlisli Zaro Ağa sokak başında sırtında 300 kiloluk bir yükle görünür gözlerime. Zaro Ağa’nın siluetine başka Zaro Ağalar karışır, Sirkeci’nin ara ve dik sokaklarında.

Hamal heykelinin önünde noktalıyorum iz sürmeyi. Yağmur iliklerime kadar işlemiş dersem abartmamış olurum.

Heykel oldukça görkemli duruyor. Sırtında İngiliz Kumaşı, üstünde paralanmış el dokuması elbisesi ve çökmüş avurtları manzarayı iyi anlatıyor.

İstanbul bir günü daha geride bırakıyor.

İskele çalışanları yorgun, iskele çalışanları umutsuz. Oysa dünyanın yükü onların sırtında…