Taşa dönüşen hayaller

    

Urfa Viranşehir’de bir hikaye anlatılır. 600 yıllık, eski bir hikaye. Dengbejlerin, hikaye anlatıcıların, yaşlı bilgelerin  dilinden günümüze ulaşan, aşiret odalarında, koçer çadırlarında, köy meydanlarında anlatılan, dilden dile aktarılan  bir eski zaman hikayesi.

Resmi tarihin kalın defterlerinde bu hikaye var mıdır bilmem?

Hikayenin izleri ise Viranşehir sınırları içinde 600 yıldır olduğu yerde sessizce, sırrını koruyarak duruyor. 

Tek tek insan gücüyle taşınan, binlerce taştan oluşan tepeye yöre de Qûnça Timurleng, yani Timurleng tepesi adı veriliyor. İmparator Timur’in hayatının bir kesitini geçtiği yer, şimdiler de unutulmaya yüz tutsa da, adını taşıyan yığma taş tepe Viranşehir’den 15 km daha Kuzey doğuda bulunan  Oğlakçı Köyünün sınırları içinde yer alıyor.

Yedi yıl önce Timurleng Tepeyi görmeden, yaşlı bir bilgeden hikayesini dinlemiş, bayağı etkilenmiştim.

Her haliyle görmüş geçirmiş birisi olduğu anlaşılan yaşlı anlatıcı, bir taş evin gölgesinde, köylüleri etrafına toplayarak hikayeyi anlatırken, ben de tesadüfen sohbete dahil olmuştum. Doldurulan kaçak çay ve sarılan kaçak tütün eşliğinde, bir tarih canlanıyordu yaşlı bilgenin dilinde.  At kişnemeleri, kılıç şakırdamaları tarihin karanlık dehlizlerinden yankılanarak, bize ulaşıyordu.

Yaşlı anlatıcı da olayı başka dengbejlerden, mesel anlatıcılarından duymuş, böylelikle onlardan aldığı sesi, tekrar içinde yaşadığı topluma aktarma, çevresine anlatma görevi üstlenmişti. Yaşlı bilgenin sesi yankılanıyordu tarihin boşluğunda, sonra Karacadağ’ın zirvesine çarpıp, tekrar kulaklarımıza dönüyordu.

Bu tür anlatıcılara mesel anlatıcısı ya da dengbej deniliyordu Karacadağ  ve çevresinde. Bir gelenekti aslında. Her aşiretin, hatta her köyün bir anlatıcısı vardı. Bu anlatıcılar çoğunlukla erkek olsa da, kadın mesel anlatıcıları da vardı.

Anlatılan hikayeyi o gün fazla önemsememiş olsam da, yaşlı anlatıcının anlatımları zihnimde yer almış, merakımı depreştirmişti. Bu nedenle kısa bir zaman sonra Timurleng Tepsinin izini sürmeye başladım. Hem hikayenin kaynaklarına ulaşmak, hem de tepenin kendisini görmek istiyordum. Tarihin karanlık sayfaları yaşlı dengbejin söylemeleriyle aydınlanmış, bana yol açılmıştı.

Tarih kitapları 1400 yılında Timur’un Viranşehir, Harran ve çevresine seferler düzenlediğini yazıyor ama fazla ayrıntı vermiyordu. Yaşlı anlatıcı ise Timur’un eski tarihlerde, Viranşehir’e yakın bir yerde  ordusuyla konakladığını, burayı terk etmeden de taşlardan yığma bir tepe oluşturduğunu söylüyordu.

Tarihteki izler ve mesel anlatıcının anlatımı keşisince yığma tepeyi görmek, yerinde incelemek için, denilen bölgeye gitmiştim.

Gerçekten de birkaç futbol sahası büyüklüğünde olan alanda, üst üste konulan taşlardan bir tepe karşımda duruyordu. Bir an yaşlı anlatıcının anlatımları aklımda canlanmış, tarih kitaplarının sayfaları devrilmişti bir bir.

Geçmişe dalmış, tarihin karanlık yollarında yürümüş, eski çağların savaşlarında bulmuştum kendimi. Atlılar gelmişti üzerime, oklar sıyırmiştı bedenimi, bir gürcün korkunç darbesiyle kendime gelmiştim.

İşin hikaye kısmı olmasa, bir taş yığınıydı burası. Ne harç vardı,ne de bir düzen, üst üste yığın haline getirilen taşlardan oluşan bir tepe, belki de bir anıt.

Kürtçe’de bu tür yerlere qûnç yani yığma taş deniliyordu. Genellikle de unutulması istenilmeyen yerlerin kolay bulunması, zihinlerde kalması için taşlardan bir yığma oluşturuluyordu. Yani her qunç bir hikaye barındırıyor, bir olaya işaret ediyordu.

Timur da bunu bildiği için bu yığma tepeyi oluşturmuş, ordusunun gücünün utulmamasını istemişti büyük bir ihtimalle. Çünkü her katliama, vahşet ve talana kanla adını yazdırıyor, korkuyu salıyordu kılıcının uzandığı her yere.

Hikaye bu ya anlatılır, denilir ki;tarihin birinde Timur Karacadağ üzerinden Viranşehir’e saldırmadan, on beş km uzaklıkta bulunan düzlükte ordusuna konaklama emri vermiş. Bir karınca sürüsünü andıran ordusu dinlenmek için çadırlar kurmuş, ateşler yakmış, gece dinlenmeye geçmiş.

Savaş yorgunu ordu gece deliksiz uyurken, Timur ise ertesi günün hesabını yapıyormuş çadırında.

Gün doğduğunda orduysuna  sefer için hazırlık emri vermiş.Ve eklemiş, her asker kocaman bir taşı, ateş yanan yere üst üste yığsın.

Askerler Timurleng’in kule yapma merakını bildikleri için şaşırmamışlar. Her asker  kocaman bir taş taşımış ,ateş yanan alana. Kısa sürede bu taşlardan bir tepe oluşmuş.

Timur tepeye, en yükseğe çıkarak askerlerine seslenmiş.

“Aslanlarım, atalarımızın kanını taşıyan yiğitlerim,

Burada bir tarih yazıyoruz. Bu tepe bizim şanımız olacak, her taş bir adı temsil edecek. Birazdan bir kentte gireceğiz. Orada bizi bekleyen vahşi bir düşman olacak. Sakın ola merhamet göstermeyin. Taş üstünde taş, baş üstünde baş bırakmayın. Önünüze ne çıkarsa ezin, kesin, yıkın. Yıkın ki şanımız yedi asır sonra duyulsun, sesimiz gökyüzüne ulaşsın. Gazanız mübarek olsun.”diyip, yürüyüş emri vermiş.

Kısa sürede Viranşehir kent merkezinde korkunç bir savaş başlamış. Dört bir tarafı surlarla kaplı, eski kent direnmiş bir bütün olarak. Ama karınca sürüsünü andıran Moğol ordusu acımasızca saldırmış, canlı adına hiçbir şey bırakmadan kenti yerle bir etmiş, kentten ayrılırken de, ateşe vermiş.

Yangın öylesine büyümüş ki, dumanlar 90 km uzakta bulunan Riha şehrinden görülmüş.

Timur bu, durur mu?

Önüne engel olan her köy, kasaba ve şehir aynı vahşeti yaşamış. Denilir ki o dönem bilim merkezi olan Harran da saldırılardan nasibini almış, korkunç bir yıkıma uğramış.

Aradan zaman geçmiş. Timur ta Suriye çöllerine kadar uzanmış, Anadolu içlerinde Yıldırım Beyazit’le Ankara savaşına tutuşmuş, Osmanlı Padişah’ını esir alarak, Osmanlı’ya sarsıcı bir darbe indirmiş. Osmanlı tarihinde fetret devri olarak bilinen zamana denk gelen hikaye, Timur’un Suriye üzerinden geri dönüp, Çin’e sefer düzenleme girişimiyle devam etmiş.

Timur geri dönmüş aynı yollardan. Geçtiği yerlerde insan bedenlerinden kuleler yapmış, yollarda insan kafalarını sergilemiş. Viranşehir’e tekrar geldiğinde aynı yerde konaklamış, görkemini görmek için askerleri tarafından oluşturulan taş tepeye çıkmış.

Sefere çıktığında bir karınca sürüsünü andıran ordusunun büyük kısmının yok olduğunu, geriye kalanların da içler açısı halini görünce hayatında ilk defa ürkmüş, Çin seferine bu haliyle çıkamayacağını anlasa da, şanına leke getirmemek için sefere devam kararı almış.

Denilir anlatılır ki Timur , Çin Seferine çıktığı yolda, ordusunun son haline öylesine üzülmüş  ki,  hastalanmış, sefer yolunda hayatını kaybetmiş.

Timur ölmüş ama geride yüz binlerce ölü, onlarca yanmış, yıkılmış kent kalmış. İnsan bedenlerinden oluşturulan kuleler, insan kafataslarından oluşan anıtlar ise işin cabası.

Bu gün Viranşehir ‘de  sessizce duran o taşlar, her biri bir Moğol Askerini temsil ediyor. Her biri farklı ağırlıkta ve değişik boyutlarda.

Bir anıt gibi orada duruyor.

Sessiz ve ağlamaklı.

Ölümün soğuk yüzü, taşlarda saklı kalmış bir halde, ovanın tam ortasında bir ibret-i alem olarak duruyor.

Bir tepe olmaktan öte, sanki bir anıt gibi; dağılmış, savrulmuş, rasgele üst üste konulmuş bir taş yığını olarak duruyor. Timur’un şanı, her biri Moğal askerinin taşlaşmış hayallerin ifadesi olarak, Timurleng Tepesi varlığını sürdürüyor…

Timurleng Tepesinin Kuş Bakışı görüntüsü.

One comment

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s