Sabahın ilk ışıklarında Van Gölü’nün yüzeyi gümüşümsü bir ışıltı ile kaplanır. Özellikle yaz mevsiminin bahardan kalma günlerinde, her şey o kadar dingin olur ki, insan ister istemez sessizlik içinde kaybolur. Göl donar sanki. Bir ayna gibi, gökyüzündeki ışıltıyı doğaya yansıtır. Arada bir oluşan yakamozlar ve balıkların su yüzeyindeki hareketi dışında göl alabildiğince hareketsiz ve pürüzsüzdür.
Ortamın sessizliği insana zaman zaman ürperti verir, yüreğini ıssızlaştırır.
Ne bir dalga, ne bir kıpırtı. Her şey sessiz, her şey tetikte. Kuşlar bile, sessizce kanat çırpıyor, gümüşümsü göl yüzeyinde.
Güneş, doğdu doğacak. Batıdan akan uykusuz yolcular ve güne başlayan dağ rüzgarı göl kıyısında yolları kesişiyor ve hoş bir serinlikle doluyor ortalık. Her nedense bütün yolculuklar güneş doğmadan sonlanıyor Van Gölü’nde ya da bana öyle geliyor.
Göl demek belki de yetersiz olur. Bu nedenle Van Denizi demek daha doğru. Zaten Vanlılar göl demez, Behra Vanê der, yani Van Denizi.
Her şeyin sessizlik içinde yol aldığı saatlerde, güneş doğar dağların ardından. Önce Artos’un dorukları som sarı renge boyanır, sonra bütün göl yüzeyi gök mavisine dönmeye başlar, olabildiğince sessiz.
Tarih canlanır bir an, sessizlik paramparça, dinginlik bir kasırgaya döner. Savaşlar, acılar ve insanın içini acıtan göçler canlanır birden bire. Efsane olur gölün gümüşümsü yüzeyi.
Aşkın en derin sancısı ve dağlar arasında sıkışmış bir hikayeye döner ortalık.
Biraz efsane, biraz tarih ve sancısı insanın.
Sonra efsaneler sıralanır bir bir tarih sarmalında. Acılardan, ölüm ve ayrılıklardan yana anlatımlar med cezir yaratır göl sularında. Yakamozlarında kaybolur, kalenin surlarında ölümsüzleşir anlatılanlar.
En çok da yürek sancısından dem vuran efsaneler.
Semiramis, Tamara, Xecê…
Kavuşamamanın derin acısıdır yaşanılan, dilden dile dolaşan ve bu güne gelen. Anlatılan insanın sancısıdır aslında.
Ve denilir ki, Dağ ülkesinde doğan Semiramis ki adını Kumrulardan alır. Bir mucizevi kurtuluştan sonra güzelliği ile yaşama tutunur.
Efsane bu ya, gel zaman git zaman Asur Kralının aşkına maruz kalır Semiramis. Ansızın gelen aşk, yüzüğü parmağına geçirmesiyle hayatı değişir ve kraliçe tahtına oturur.
Semiramis kraliçe olur ama doğduğu toprakları unutamaz, bir ömür doğduğu topraklara özlem duyar. Hatta denilir ki, Babil Bahçeleri bu hasretliğin tasavvuru olarak inşa edilir ve bazı tarihçiler bu olağanüstü bahçelere Semiramis Bahçeleri adını verir.
Semiramis zaman içinde doğduğu topraklara dönmek için kral eşiyle sefere çıkar, doğduğu toprakları ziyaret eder. Bu sırada Van dolaylarında Ara adında bir Urartu hükümdarına gönlünü kaptırır. Semiramis aşk ateşinde yanarken, askerleri ise sevdiği Ara’nın topraklarını işgal etmekle meşguldür.
Semiramis aşkının izini sürse de, Asur ordusu önüne geleni keser, öldürür, yakar. Aralarında sevgilisinin de olduğu Ara ülkesinin bir çok insanını kılıçtan geçirilir. Askerleri Ara’nın topraklarını almakla yetinmez ve kendisini de öldürür. Ara’nın öldüğünü duyan Semiramis’in dünyası kararır. Yüreği yaralı bir halde seferi durdurma emrini verir. Ara’nın acısıyla Van Gölü kıyısında konaklar ve buraya sevgilisi adına bir kale yaptırır. Bir süre sonra da Asur’a geri döner, hayata küser ve Babil Bahçelerinde ki sarayında acı içinde ölür.
Efsane bu ya, dilden dile dolaşır, dağların doruklarında yaşayanların dilinde gezer ve günümüze ulaşır…
Evin dış duvarına yağlı boya ile kocaman harflerle yazılan “Bu ev satılıktır.’ ilanının önünde oynayan çocukların poz verir halde fotoğraflarını çekerken, duvarda ki yazı beni başka dünyalara götürüyor, fotoğrafın karesinde kaybolurum. Hem çocukların sevincine, hem de yazının kasvetine hayran kalıyor, içimden birkaç kez okuyorum farkında olmadan.
Bu ilanların çoğu kimi zaman bozuk bir Türkçe ve bozuk bir imla ile yazılır. Genellikle de yanlış ya da konuşulduğu gibi yazılır. Bu da bazen daha fazla dikkat çekilmesini sağlar ve zihinlerde yer alır. Yağlı boya ile yazıldığı için yıllarca silinmeden durduğu olur, satılsa, satılmasa olduğu yerde kaldığı görülür. Silinse bile, yazı zamanla yeniden ortaya çıkar ve okunmaya devam eder.
Bu tür ilanları fotoğraflamam çok zaman olmadı, hala bu tür yazıları ara sokaklarda görüyorum. Hem de değişik kentlerde. Emlakçılara komisyon vermemek, bire bir evini pazarlayan çok insan, bu yönteme başvuruyor. Özellikle de yoksul semtlerde, işsizliğin yoğun yaşandığı imarsız alanlarda en yaygın satış yöntemi olarak evin dış duvarlara yazılır..
Kaç kişi o sokaklardan geçer ki, ilanı görsün.
Bilmiyorum.
Hatta bir keresinde Urfa’nın dar ve dolambaçlı çıkmaz sokaklarının, en sonunda yer alan taş evin kapısında, el kadar bir sarı mukkavaya yazılan yazıyı görünce bayağı şaşırmıştım ve bir anlam verememiştim.
Gözden uzak, tenha bir çıkmaz sokak ve kapı üzerine asılan sarı kartona yazılan ilan…
“Bu ev satılıktır.”
O küçücük sarı mukavvaya yazılan ilan için bir bildikleri vardır her hal. Demek ki duvara yazmak, küçük bir kartona yazıp,daha bir dikkat çekici olur. Sorun kaç kişinin bu ilanı gördüğünde.
İlanı kaç kişinin görüp, görmediği önemli değil aslında, sonuçta evler satılıyor, yeni sakinleri taşıyour kısa sürede. Beni asıl düşündüren, neden bu kadar evin satılığa çıkarıldığıdır. Bir memnuniyetsizlik sonucu mu, yoksa yediden yetmişe tüccarlaşan bir toplumsal dönüşümün sonucu mu?
Herkesin tüccar olmadığını biliyoruz. Bu ilanların arka planını biraz kurcaladığımızda, insanların yaşadığı yerlerden memnun olmadığı nedeniyle evlerini satlığa çıkardığı ortaya çıkar. Kimi zaman bütün bir mahalle, parça parça satılıktır, kimi zaman bir kent.
Bu memnuniyetsizliğe işsizliği, daha iyi yaşam koşullarını eklemek de mümkün. Çoğu insan yeni bir iş için evini satılığa çıkarıyor, biliyorum.
Ama bu kadar satılık ev bana ilginç geliyor, tıpkı ilanlarının ilginçliği gibi.
Bu nedenle yoksul kentlerin evlerinde “SATILIKTIR” levhasını gördüğümde karmaşık duygulara kapılırım. Neden elden çıkarmak istediklerini anlamak, yaşanan hikayeleri bilmek isterim.
Ama buna imkan yok. Her yaşanmışlığı bilmeye ömür yetmez.
Ama son yıllarda bir tüketim kültürünün her tarafta hayat bulduğu, herkes için olmasa da, çoğunluk için bir göz odayla başlayan macera daha büyük ve gösterişli eve taşınma fikri ile taçlanıyor sanki ve evin niteliği ne olursa, olsun satıp, daha farklı eve taşınma amaçlanır.
Bu sadece yoksullar için geçerli değil, çok parası olanlar için de durum aynıdır.
Elde avuçta parası olan da daha iyiye, daha gösterişli evlerin peşinde koşup, durur.
Birisi duvar yazılarıyla meramını ifade ederken, diğeri emlak piyasasında hakim şirketlerin elemanlarıyla amacına ulaşmaya çalışır.
Sanırım bir kaçış, bir tükeniş , bir tüketme var ortada.
Bu ne zamandır böyledir bilmiyorum, elimde bilimsel veri yok.
Ama son 40 yıldır, böylesi bir hareketlenme başlandığını söylemek çok yanlış olmayacak. Çünkü daha önce insanlar doğdukları, evlerde hayatlarını noktalardı.
Şimdi öyle mi?
Sürekli yer değiştiriyoruz demek belki abartı ama sanırım eskisinden daha fazla yer değiştiriyoruz.
Sizi bilmem ama 51 yıllık ömründe 4 şehir, 8 ev değiştirdim.
Her gittiğim yer, benden bir şeyler aldı, bir şeyler verdi. Bu iyi tarafı. Ama her yer değiştirdiğimde bütçem bir iki yıl, açık verdi, borçlandırdı ve daha fazla fakirleştirdi.
Son bir nokta daha. Kalıcı olmayanlar, bir kültür öğeyi yaratamaz. Anılarını terk etmek, tarihine sırtını dönmek, geçmişi fiziksel olarak silmek olsa olsa tüketim toplumuna harç olur.
Ama şu da bir gerçek ki evlerin dış duvarlarına yazılan “Bu ev satılıktır.’ yazıları giderek azalıyor, hatta o taş evler, tek katlı evler de giderek yok oluyor, mahalle kültürü kapitalizmin dişleri arasında tüketime teslim oluyor…
Antep yöresinde yıllardır söylenen bir türkü var. Ne zaman, kim tarafından söylendiği bilinmese de, türkünün konusu çok tanıdık. Yeni nesil haşıl meselesini bilmese de, bu gün de yaşanılanlar türkünün tıpa tıp aynısı.Ödenmeyen yevmiyeler, kapı önüne konulan işçiler ve asgari ücretliler… Hikaye aynı hikaye, değişen sadece zaman ve mekan. Alatirik söndü kalkın haşıla Haşılı da getirin çökün başına Çifte kurşun değsin nezzik taşına
Gözlerin kör ola ölesin usta Böyle zulum m’olur teze halfiye
Ustamızın giydiği samanı sarı Usta seni soksun al kızıl arı Usta paran yoksa etme bu kârı
Gözlerin kör ola ölesin usta Böyle zulum m’olur teze halfiye
Gözlerin kör ola ölesin usta Böyle zulum m’olur teze halfiye
Bir direzin çektim iki sedirlik İçinde kırıldı zavallı mekik Yenisini almağa yoktur metelik
Gözlerin kör ola ölesin usta Böyle zulum m’olur teze halfiye
Her şey bu türkü ile başlamadı elbette ama bu türküde anlatılan, Antep endüstri tarihinin bir özeti gibi. 15 yy’dan bu yana endüstri sayılacak küçük işletme için merkez olan ve giderek kendine has bir üretim sistemi kuran Antep, tam 500 yıldır pamuk ve ipekten elde edilen kutnu kumaşla anılıyor. İpek’i pamukla buluşturup, maliyeti düşüren Antep şimdilerde unutulan ve daha çok özel günlerde giyilen Kutnu Kumaşın merkezi. Gerçek kutnu üretimini yapan birkaç atölyeye rastlamak mümkün. Kutnu Kumaşın eski popülerliği yok ama kumaşın yeniden görünür kılındığı ve özel günler için üretildiği görülüyor.Kutnu kumaş Antep kentini asırlar boyu ayakta tutan bir harç misali, endüstrileşmesinde büyük bir katkı sunmuş. Eskiden beri dokuma alanında bir adım önde olan Antep Akdeniz’in ılıman havasında, bir dağ dokusu yaratmış ve Ortadoğu’ya kapı olmuş. Bu nedenle bütün gezginler son beş asırdır Antep’i Mezopotamya’ya açılan kapı olarak nitelendirirler. Tarihe mal olan Kutnu kumaş elbette başka coğrafyalarda da üretiliyordu ama sanırım Antep dokuma tezgahlarını sürekli geliştirdi ve günümüze kadar getirdi. Evde başlayan küçük tezgahlar zamanla üretimi hızlandıran makinelerin eklenmesiyle endüstriyel hikayeler kazandı.
16 yılın başında Yavuz’la Osmanlı’nın hakimiyetine giren Antep dokuma atölyelerinin ünü padişaha kadar gittiği yazılıdır. Bu dönemde Kutnu Kumaş, Saray Kumaşı olarak anılır. Kervanlarla saraylara taşınan pamuk ipek karışımı kumaş, hem gösterişli ve zarif olmasından kaynaklı olarak, saray çevresinde çok ilgi görür.
Böylelikle Antep daha fazla kumaş üretmek, ürettiklerini pazarlamak için stratejik bir yere döner. Ta ki 1900 yıllarına kadar. Dünyada alt üst oluşların yaşandığı I.Dünya savaşı öncesi ve sonrası Antep savaşın faturasını kent dokusunun büyük kısmını kaybederek öder, demografik yapısı büyük yara aldı. Özellikle Ermeni ve Müslüman olmayan ustalar kenti terk etmek zorunda kalır ve dokuma atölyelerinin büyük kısmı kapanır, kent bir buhranı yaşayarak, görkemini kaybetme tehlikesi yaşar. Cumhuriyet’in ilanından sonra da buhran bir süre daha devam eder ve II.Dünya savaşında buhran avantaja döner. 1945’lerden sonra yeniden küçük işletmelerin üretime başlaması göze çarpar. Bu yeniden üretim mekanizmasının kurulmasında hiç kuşku yok ki, devletin bazı alanlarda iktisadi kuruluşları destekleme ve inşa çalışması etkili olduğunu söylemek mümkün.. Ancak asırlardan beri küçük atölyelerin varlığı, yeniden endüstrileşmeyi kolay kılmış, Antep’i Türkiye’nin önemli sanayi kentleri arasına girmesini sağlamıştır. Bu gün çok sayıda endüstriyel fabrikanın kentte olması, dokuma sanayinin hala merkezi olması bir tesadüf olmasa gerek.
Beş asırdır Osmanlıca desteklenen ve Cumhuriyet’ten sonra da kamu yatırımlarını, destekleme programlarının bir kısmını çeken Antep, Mezopotamya ve Ortadoğu’ya açılan iktisadi bir kapıdır. Doğu ile batının sentezlendiği, batının sonlanıp, doğunun başladığı bir kenttir. Cumhuriyet öncesi bazı sakinlerini kaybetse de halen çok kimlikli bir kent olma özeliğini korur. Dışarıdan göç alan ve aynı zamanda dışarıya da göç veren ilginç bir toplumsal dengeye sahip kent nüfusu 2020 rakamlarına göre 2,2 milyon civarındadır. Suriye savaşından dolayı yaşanan göçle gelenlerin sayısı eklendiğinde nüfusun zaman zaman 3 milyonu aştığı görülür. Kent son 30 yıl içinde iki büyük göç dalgasıyla karşı karşıya kaldığı görülüyor. Birinci göç dalgası 1990 yıllarında yaşanan köy boşaltma ve çatışmalı süreç özellikle Siirt, Şırnak, Mardin, Van illerinden yoğun bir göçün yaşanmasına neden oldu. Buralarda tarım ve hayvancılıkla uğraşan on binlerle ifade edilen aile yerlerinden, yurtlarından göç etmek zorunda kalınca soluğu iş olanakların olduğu sanayi bölgelerinde aldılar. Kimisi deniz aşırı ülkelere sığınsa da, asıl göç batıya, İstanbul’a oldu.Sonra belki de en fazla göçün yaşandığı il Antep olduğunu söylemek çok abartı olmaz. Ne kadar kişi göç etmiş bilmiyorum ama yaşanan göç hareketleri çok sayıda ailenin yerinden, yurdundan ayrıldığını bize gösteriyor.
Bu gün Antep merkezde bazı mahalleler resmi olmasa da Vanlıların, Siirtlilerin, Cizre, Suruç, Bozova adıyla anılır, yoğunluk göze çarpar. Bütün mahalle Cizrelidir demek mümkün değil, ama 1990’larda yaşanan göçün yarattığı bir kümeleşme alanlardır demek mümkündür. Bu yoğunluk 1990 yılların çatışmaları sürecin ürünüdür. Binlerce insanın göç sonucu, bir anda ucuz iş gücü olması ve Antep gibi kentlere transfer olması yeni bir iktisadi hareketlenmelere neden olduğu ortada. Hatta belirtilen tarihlerde Siirt, Şırnak ve Van çevresinden bazı varlıklı ailelerin de Antep’i tercih ettiği, iş kurma amacıyla kentte göç ettikleri biliniyor. Böylelikle göç sadece sığınmak amaçlı olmamış, sermayelerini korumak ve yeni sermaye kazanmak amacıyla da olmuştur. İkinci büyük dalganın nedeni ise Suriye Savaşıdır. Bu gün kentte Suriye’li nüfusu kesin bilinmemekle birlikte 500 bini aşkındır. Bu nüfusun büyük kısmı varoşlarda ucuz iş gücü olarak yaşar, bir kısmı ise savaştan kurtarabildiği sermayesini kentte taşıyarak, işlerini kurma çabasında olmuştur. Gelenlerin mülteci olmadıkları açıktır. Belki sığınmacı demek de yeterli olmayacaktır. Tanımsız ama de facto durum kentin sosyopolitik yapısını ciddi etkilediği söylemek mümkündür. Kent yabancısı olmadığı bir dünya ile daha fazla içli dışlı olmaya başlamıştır. Suriye’den gelenlerin hepsinin ucuz iş gücü olduğu söylemek doğru olmaz. Oldukça büyük ölçekli şirketler yönetenlerin de olduğu duyuluyor, gözleniyor. Bu nedenle Antep üç katmanlıdır artık. Yan yana, iç içe ama biraz ayrık. Yoksullar, Sığınmacılar ve üretim tezgahlarını elinde bulunduranlar. Bu kent imarına da bariz bir şekilde yansıyor. İç içe geçmiş, derme çatma evler ve işçi aileleri için inşa edilen özensiz beton bloklar ve lüks siteler…
Yoksul ve eski kent ahalisinin yaşadığı eski mahallelerim içlerine doğru gidildiğinde yoksulluğun sokaklara kadar taştığı görülür. Keza aynı şey yeni yerleşim yeri olan ve üst gelir sahiplerinin oturduğu semtlerde de görülür. Bir farkla İbrahimli ve çevresinde yoksulluk yerine,zenginlik sokaklara kadar taşmıştır.. Her şey tezat bir şekilde gelişiyor. Dar, rutubetli bir göz odanın yanında ,gökdelen tarzı sitelerin varlığı da göze çarpıyor. Son yıllarda yapılan çok katlı binaların kentin genelinden görüldüğü gibi, halen briketten yapılan tek katlı gecekonduların da varlığı söz konusudur. Eski Antep’te geçmişin izi, turistik öğelere dönerken her şey başkalaşarak varlığını sürdürüyor. Tepeler isim değiştiriyor, isimler siliniyor, zihinlere yeni simgeler kazınıyor. Kentte bildiğim kadarıyla gerçek anlamda faaliyet yürüten kilise, havra yok ama eski kilise ve havralar başka mekanlara dönerek, turizme hizmet veriyor. İşçi sayısı, fabrika ve lojistik merkezleri kenti çekim merkezi yaparken, kent dünyanın mutfağına aday. Her şey kutnu kumaş ile başlasa da, fıstık, baklava ve zeytinle devam ediyor. Gelenler, gidenler ve Çin’e rakip olmayı hayal edenler Antep’i oluşturuyor. Asgari ücretliler, kol, kanatla geçinenler, yoksullar,sığınmacılar… oluşan gettolar, giderek kalabalıklaşan kitleler… Yani işin özeti artık üç Antep var, bir Antep içinde… …
Mezopotamya gerek antik yerleşimleriyle, gerekse de yaşam biçimi ve mistik kültürüyle oldukça dikkat çekici bir yer. Bir ucu Ortadoğu’nun otantik yapısına, diğer ucu dağ kültürünün doğduğu Ağrı’ya kadar uzanır. Bu nedenledir ki, insan çok sayıda farklı kültürler görür ve eski zaman hikayelerine ulaşır, olağanüstü fotoğraf karelerine, yaşanmışlıklara tanıklık eder. Dağ,yayla, ova ve giderek çöle dönüşen,düzleşen bir coğrafyanın eski zaman kesiti gibi insanı kendine çeker ve zaman denilen kaydırakta kaydırır.
Hikayesi de budur zaten.
Tarihi 5 bin yıl öncesine kadar giden Kela Çemdin…
Dağ çöle, çöl dağa karışır ve iç içe geçer.
Bu nedenle Mezopotamya’da bir yerden, bir yere giderken, yol üzerinde kurulan çok sayıda höyük, eski yerleşim yeri ve antik alana rastlamak mümkündür. Eski kervan yolları,yıllarca varlığını sürdürmüş, insanları kavuşturmuş, ticaret için uygun ortam oluşmuş. En eski ticaret yolu olan İpek Yolu tarihin tozlu tünelinde zamanla belirsizleşirken, izlerini hala Mezopotamya’nın gözden ırak yerlerinde görmek mümkün.
Kela Çemdin…
Bu izlerden birisi de Kela Çemdin’dir. Viranşehir sınırları içinde yer alan eski yerleşim alanı, hem eşsiz yapısı, hem de barındırdığı yaşam tarzıyla geçmişi yaşatan, eski zaman hikayelerini günümüze ulaştıran bir mistik yerdir.
Yıllar önce birkaç kez Kela Çemdin’i ziyaret etmiş,tarihi alanın fotoğraflarını çekmiştim. Bu ziyaretlerimde hem Kalenin ihtişamına tanıklık etmiş, hem de olağanüstü bir insanla tanışmıştım.
Aradan çok zaman geçti, çok şey değişti, mevsimlerin biri gitti, diğeri başladı, yıllar yılları izledi. Farkında olmadan, buz dağından sızan su gibi zaman aktı.
Merhum Mustafa Vural hayatının son baharında, son bakışlar…
2011 yılının son baharında, hayatının son demini yaşayan Mustafa Vural’ın misafiri olduğumda, bilemezdim kısa bir süre sonra hayatını kaybedeceğini. Fotoğraflarını çektiğim, bizzat elinden mırra içtiğim,1938 doğumlu Mustafa Vural ya da yörede bilinen ismiyle Mustafa’yê Xerzo artık hayatta değil. Ama sürdürdüğü gelenek ve anlatımları hala canlı, hala hayat buluyor.
Herkesin Xalo dediği Mustafa Xerzo geride müthiş bir gelenek, olağanüstü bir kültür bırakmış.
Olağanüstü, çünkü benzersiz bir yaşam tarzı ve yıllardır süren ve hala ayakta olan canlı bir hikaye kalmış zamana inat.
Kela Çemdin’i görmek için dokuz yıl önce köye gittiğimde, aklımda köyün tarihi yapıları kadar ilgi bulan mırra ve bayağı zamandır adını duyduğum ve ismi mırra ile özdeşleşen Mustafa Vural vardı. Köyde yaşayan Vural ailesin en yaşlı ferdi olan Mustafa amca, çok uzun süredir, bir geleneğin sürdürücüsüydü.Kendisine has odasında sürekli mırra kaynar ve misafirlere sunulmak üzere hazır bulunduğu bilinirdi.
2011 yılında Ankara’dan Viranşehir Belediyesinin etkinliklerine katılan ressamın mırra deneyimi…
Mustafa Vural henüz 3 yaşındayken, babasının dizlerinin dibinde Mırra ile tanışır. Hiçbir içeceğe benzemeyen o acı tadı damağında hissedince, bir daha bırakmamak üzere kahvetahle bağlanmış, böylelikle beş asır önce yerleşen geleneği sürdürme sürecine girmiş. Babası ne yapmışsa, neyi yaşamışsa, o da aynı incelikle gördüklerini zihninde biriktirmiş, zamanı geldiğinde mirası geleceğe aktarmak için bir emanet gibi teslim almış..Babası da babasından öğrenmiş.Gördüğünü sürdürmüş, dedesi de kendi babasından almış bu mirası.
Mırra ya da Kahvetahl yani Acı Kahve daha çocukken kanına karışmış ve hayatının son nefesine kadar mırra ile yaşamış. Hem her gün mırranın acı tadını damağından eksik etmez, hem de gelen misafirlere ikram edermiş. Beş nesil önce başlayan hikaye böyle devam etmiş.
Ben de bu hikayenin peşine düşmek, Kela Çemdin’i görmek için 2011 yılının son baharında, yazdan kalma bir akşam üstü ziyarette bulundum ve artık bu gün hayatta olmayan Mustafa Vural’ın misafiri oldum. Bilemezdim ki bu sonbahar, onun son baharı olacak ve bahar mevsiminde hayata veda edecek.
Bilemezdim.
Fotoğraf 2011 yılında Mustafa Vural’ın eski köy odasında çekildi. Duvarda aile bireyleri yer alıyordu.
Kelenin eteklerinde kurulan ve iç içe geçmiş odalardan oluşan evi, gösterişten uzak, mütevazi bir köy eviydi. Kısa bir koridordan içeriye girdiğimde sadece misafirler için ayrılan odasında, kapıya yakın köşede ateşi küllenmiş bir taş mangal, mangalda dizilmiş bir kaç bakır cezve ve ateşi karıştırmak için demir maşa ilk dikkatimi çeken nesneler arasındaydı. Yer döşekleri, yastıklar odanın üç etrafını dolaşan bir düzen ve eski zaman hikayelerine kaynaklık eden kişilerin duvarda asılı olan siyah beyaz fotoğrafları gözüme çarpıyordu.Ve bütün odaya sinmiş kavrulmuş kahve kokusu ben de eski zaman hikayelerini depreştiriyor,loş ışıkta zihnimi kurcalıyordu.
Koku alma duyum çok iyi olmasa da, kahve kokusunu ayırt etmiştim hemen. Kahve satan dükkanların,kahve kavuran sobaları aklıma gelmişti her nedense.
Yer döşeklerine kurulduktan sonra gözlerim odada ki ayrıntıda dolaşmaya başladı iradem dışı. Her ayrıntı, her obje bana bambaşka dünyaları hatırlatıyor, zamanda yolculuğa çıkarıyordu.
Mustafa Vural’ın yıllarca kullandığı mırra cezvesi
Mustafa Vural, ilerlemiş yaşına rağmen misafirlerine,Kürtlerin kahvetahl, Arapların Mırra dedikleri Acı Kahve ikram etmek için hemen kapının eşiğine yakın bir konumda taştan yapılmış bir mangal çevresinde düzenek oluşturmuş, misafirlerini ise odanın kapıdan birazcık uzak noktalarına yönlendirerek ağırladığına tanık oluyordum…Benim dışımda birkaç kişi daha vardı oda da. Hem de uzaklardan gelen misafirlerdi, tanımadığı, bilmediği ama mırra içmeye gelen misafirlerdi.
Odanın kahve kokan atmosferine, içerdeki ışığa henüz alışmadan Mustafa Vural önündeki cezvelerden birinin kapağını açarak sıcaklığını kontrol ettikten sonra hiç konuşmadan oğluna uzattı. Oğlu da önceden planlamış bir görev edasıyla kulplu bakır cezveyi babasından alarak, kapıya en yakın ve en sağda oturandan başlayarak bizlere acı kahve ikram etmeye başladı. Henüz ne bir tanışma faslı, ne de sebebi ziyaretimiz bilinmiyordu.Her şey eski zaman hikayelerinde olduğu gibi kahve tahlle başlıyordu.
Bu kahve tahllın birinci kuralıydı. Odada kim olursa olsun, rütbesi, mevkisi ne olursa olsun, kahve dağıtmaya kapıya yakından ve sağda oturandan başlanır. Bunun kesin ve değişmez bir kural olduğunu sonradan öğrenecektim.
Bakır cezveden kulpsuz fincanın dibini birazcık aşan bir ölçüde sunulan acı kahveyi daha önce taziyelerde, düğün ve özel günlerde bir çok kez içmiştim. Ama itiraf etmeliyim ki, o gün içtiğim kahvenin tadı bambaşkaydı ve olağanüstü benzersiz lezzetteydi. Hem kokusu, hem de aroması, kahvenin sıcaklığı ve kıvamı kesinlikle benzersizdi.
Kahvelerimizi kulpsuz fincanda bir yudumda içtikten sonra, odaya hakim olan kahve kokusu altında tanışma faslına geçmiştik.
Misafirlerin soruları karşısında bir bilge edasıyla anlatmaya başlıyordu mırranın hikayesini.
Kim bilir kaçıncı kez anlatmıştı misafirlerine.
Karacadağ taşından yapılmış mangal. Mustafa Vural’dan kalma. Yeni konakta misafirlerini ağırlıyor.
Kendi anlatımına göre, Mangal bir Siverek’li Taş Ustasının kendisine hediyesiydi.Daha önce demirden yapılmış bir mangal kullanıyormuş. Ama taş mangal geldikten sonra, eskisini ortalıktan kaldırmış.
Mangal küller arasında sürekli ateş bulunurmuş ve kahve sürekli hazır olsun diye sıcak külde bekletilirmiş.
Mırra geleneği beş asırdır Vural ailesinde hayat bulmuş, oda kültürü ile geleceğe aktarılması sağlanmış.
“Ben henüz çok küçük yaşta babamın yanında mırra ile büyüdüm. Önce dağıtma, sonra mırra yapımını bizzat babamdan öğrendim. Babamda büyüklerinden bu mirası devir almış.Büyüklerimizin anlatımlarına göre mırra bilgin ve alimlerin odalarında pişermiş.Onlar uzun uzun konuşup,tartışmak, bilgi alışverişini sağlamak ve geceleri uykuya yenik düşmemek için mırra içerlermiş. Daha sonra yaygınlaşmış ve köy odalarında bir gelenek haline gelmiş.
Buralarda eskiden göçebe aşiretler vardı. Yazın Karacadağ’a, kışın daha engin yerlere yerleşir, hayatlarını sürdürürlerdi.
Herkesin odası, kıl çadırında pişen kahvesi de yokmuş. Bazı önemli sürü sahipleri, toprak ağaları odalarında kahve pişiren kişiler çalıştırırmış. Bazıları da kendi elleriyle pişirir, misafirlerine sunarmış.
Ben ve babam kahveci çalıştırmadık. Hep kendimiz, kendi elimizle misafirlerimize kahve hazırladık, ikram ettik.
Mırranın bir edabı, bir yaşam biçimi var.
Öyle herkes mırra pişiremez, mırra geleneğini yaşatamaz.
Ben üç yaşından beri mırranın buğusundan yayılan kokunun atmosferinde bu günlere geldim. Bu cezvemden kahvem eksilmedi, misafirime ikram edeceğim kahvem hiç bitmedi.” diyordu odadakilere yönelik.
Mustafa Vural adına yapılan yeni taş ev….
“Bu kültür bana büyüklerimizden kaldı, ölene kadar devam edecek. Benden sonra ne olur bilmiyorum, ama inanıyorum ki odamızda mırra eksik olmayacak, kaynamaya devam edecek.
Mustafa Vural’ın odası tamamıyla Ortadoğu’nun mistik yapısına göre dizayn edilmişti. Yer döşekleri, yastıklar ve duvarda asılı eski fotoğraflar… Odanın hemen girişinde, sol köşede ise Mustafa Vural’ın yeri vardı. Önünde mangal, mangalda kahve cezveleri ve yanı başında birkaç eski ciltli kitap.
İçeri girer, girmez, kahve kokusu insanı kendisine getiriyor. Öyle bir koku ki en pahalı parfümü bile bastıran cinsinden.
Mırra sürekli ateşte olduğu için sıcak ve kıvamında. Bir içimlik, bir fırtlık kahve kulpsuz fincanlarda ikram ediliyor.
Mustafa Vural’ın oğlu Mahmut Vural babası adına yaptırdıkları taş evde geleneği sürdürmeye çabasında.
Fincanların neden kulpsuz olduğu konusu ise bir muamma…
Mırra deyip, geçmeyin. Gerçekten olağanüstü bir tadı ve müthiş bir sosyalitesi var.
Her şeyden önce gelenlerle müthiş bir bağ oluşturuyor ve unutulmaz bir ortam yaratıyor.
Bir yudum olmasına rağmen, tadı gün boyu damakta kalıyor ve susuzluğu uzun süre geçiştiriyor.
Bu nedenle olsa ki, çöl yaşamında mırranın büyük önemi var. Sıcak havada, sımsıcak bir yudumluk acı bir tat.
Bir mırra Ustası olan Mustafayê Xerzo;
“Mırra bir yudumluk bir tad. Mideye değil, damakta kalan ve gün boyu etkisini sürdüren bir tad. Bu nedenle mırra içtikten sonra su içilmez. İçildiğinde mide yanması yapar.”
Bu acılık biber acısı değil, kahvenin kendi acılığının yarattığı olağanüstü bir tad…
Keyif veren içecek meselesi sanırım insanlık tarihi kadar eski olsa gerek. İnsan keyif veren meyveleri bir bir tespit edip, safrasına taşımayı en önce akıl etmiş olmalı. Su en temel içecek olsa da, değişik meyve ve tohumların, bitki , kök, dallar ve yaprakları suda bekletilerek içilecek kıvamına getirilmiş.
Bu gün dünyanın genelinde içilen kahve, çay, gazlı içecekler ve alkollü ürünler ciddi bir sektör halinde varlığını sürdürüyor. Başta su olmak üzere, içecek ekmek kadar değerli ve hayati.
Doğu toplumlarında çay ve kahve vazgeçilmez bir içecekken,batıda daha çok alkollü içecekler revaçta olduğu biliniyor.
Ama, sonuçta doğu ya da batı toplumları olsun, hepsinin de amacı keyifle içeceklerini yudumlamak.
Hatta bazı toplumlarda çay, kahve bir katık gibi sofrada yerini alır. Kahvaltıda çay, peynir ve ekmek Mezopotamya’nın vazgeçilmeziyken,
kahve daha çok dinlenme, soluklanmave muhabbet için tercih edilir.
Bu gün dünya genelinde çok değişik kahve çeşidi var. Kimisi yapılışına göre adlandırılıyor, kimisi tadından adını alıyor.
Mırra da bunlardan biri. Batıda çok bilinmez ve içilmez.
Daha çok Mezopotamya ve Arap Yarımadasında yaygın olan bir içecek.
Hem çok farklı, hem de benzersiz bir tat. Kahvetahl’ın bir yudumu insanı gün boyu uyanık tutmaya yetiyor.
Kürtler Kahvetahl derken, Araplar Mırra diyor. Tahl ya da Mund acı anlamına geldiği için, Türkçe’ye acı kahve olarak yerleşmiş.
Hem hazırlanması, hem servis edilmesi bilinen kahvelerden çok ama çok farklı.
Bildiğimiz kahve taneleri önce kısık ateşte kavruluyor, taş ya da tunç dibeklerde öğütülüyor. Kahvenin un haline gelmeden öğütme işi bitiriliyor. Bakır tencerelerde kaynamaya bırakılıyor. Köz ateşte 6-7 saat kaynayan ve belli bir kıvama gelen kahve, bir süzgeçten geçirilip, elde edilen şerbet tekrar aynı şekilde içine aynı miktarda kahve eklenerek yine 6-7 saat kaynamaya bırakılıyor. Uzunca bir süre kaynayan kahve ikinci aşama da aynı işlemi görüyor, süzgeçten geçirilerek üçüncü kaynamaya bırakılıyor. Yani üç kez aynı işlem devam ettirilerek, kahvenin içinde bulunan bütün tatlar ortaya çıkıyor. Son kaynama biraz daha uzun sürüyor, kıvamında ateşten alınarak soğumaya bırakılıyor. Kaynama ne kadar yavaş ve ne kadar uzun sürerse mırra o kadar kıvamına varıyor. Mırra hazırlanırken, hiçbir şekilde şeker kullanılmıyor ve başka bir katkı maddesi içine katılmıyor.Sadece birkaç kurutulmuş Kakula tohumu içine atılıyor, Kahve ve kakula tohumu eriyip, aromasının ortaya çıkması için çok uzun sürü ateşte kaynamaya bırakılıyor.Kakula dışında hiçbir katkı maddesinin kullanılmadı mırra asırlardır doğu toplumun vazgeçilmeyen içeceği acının en leziz hali olarak zamana dip not olarak düşüyor.
Hala büyük bir coğrafyada mırra geleneği sürüyor.
Mustafa Vural 2011 yılının son baharında cezveden doldurduğu kahveyi bize sunarken ;
“Kahve ayakta ikram edilir ve fincanı kulpsuzdur. İlk gelen misafire bir fincandan sonra, isterse ikincisi de ikram edilir. Fincan asla yere konulmaz. Çünkü fincan yere bırakılırsa, bu çok büyük bir saygısızlık olur. Çünkü kahve ikram eden, fincanı almak için eğilmek zorunda kalacak ve belki de elindeki kaynamaya devam eden cezveyi düşürecek. Bu nedenle kahve içen kişi fincanı dağıtana eliyle vermek zorundadır. Bu saygıya, saygıyla karşılık verme anlamına gelir.
Ev sahibi ayakta kahve sunar, misafir de kahve fincanını eliyle dağıtana verir ki, karşılıklı saygı daim olsun.” diyordu bir bilge edasıyla.
.
Mırranın tarihçesi ne kadar eski bilmiyorum ama eski yılların, çağların ve zamanların buğusunda kıvamına gelen bir içecek.
İçme kıvamına gelen mırra, daha küçük cezvelere konularak, köz ateşin külünde bekletilip, servis ediliyor. Hiçbir şekilde soğumaması gerekiyor ki, kahvenin özü, aroması kaybolmasın.
Son olarak mırra ile ilgili efsaneyi hatırlatıyorum, gülerek cevap veriyor.
“Evet mırra fincanını yere bırakmak büyük bir saygısızlık. Mırrayı içen kişi fincanı yere bırakırsa, mırra içen kişi ya fincanı altınla dolduracak, ya da kişi bekarsa evlilik harcamalarını karşılayacak. Bu bir efsane. Yıllardır söylenir. Biz de büyüklerimizden duyduk. Ben şunu biliyorum, mırra fincanı yere bırakan kişi, servis edene bir bedel ödemek zorunda. Yani saygısızlığın bedelini vermek, yanlışını düzeltmek gibi. Bunun maddi karşılığı ne olur, bilmiyorum. Biz de asla fincan yere konulmaz, yanlışlıkla yere konulursa, düzeltme için uyarılır. Hepsi bu”
Mırra sunumu öyle rastgele yapılmaz. Kısa süreliğine gelenlere kahve ikramı genelde iki kezdir. Ama uzun süre oturan misafirlere ise ara da ikram edilir. Ne kadar az mırra, o kadar çok damak tadı demek.
Bu nedenle fincanın altına bir yudumluk kahve doldurulur ve damakta yayılarak,içimi sağlanır.
Öyle yarım fincan filan içilmez, yudumluktur mırra. Damakta tadına varılır ve en sert kahve çeşididir demek belki de en doğru olanı…
Ben odadan ayrılmadan son fincan kahveyi de yudumlarken, dışarıda gün batmak üzereydi.
Güneş Çemdin Kalesinde ortalığı kızıllığa boğarken, ağzımda mırranın eşsiz tadı zamana yayılarak, dağılıyordu.
Gözden uzak, dolambaçlı dağ yollarında yapılan yolculukların zorunlu durakları olur. Çoğunlukla bir çeşme ve salaş bir yapı, çevresinde gökyüzüne doğru uzayan kavak, çınar, selvi ve zorunlu mola veren yolcular fotoğrafı tamamlar. Bugünkü modern tesislere ve ekonomik çarka tezat su, doğal mecrasında kaynaktan akar, susamışlığı giderir ve serinlik verir. Bu yollar, bu salaş yerler, her biri ayrı birer hikaye, ayrı bir dünyadır. Sadece bir mola yeri değil, yaşanmışlıkların tanığı ve aynı zamanda eskinin kendisidir. Çoğunlukla eski yol diye tabir edilen ve geçmişi asırlar öncesine dayanan kervan yolları üzerinde kurulan yerler daha bir ilginçtir.
Geçmişin izlerini yansıtır, eski tad, eski hikayeler ve eski yaşanmışlıkları yaşatır, ayakta tutar, geleceğe aktarılmasını sağlar. Bu yollar, bu salaş yerler hayatın ta kendisidir. Biraz unutulmuşluk, biraz burukluk ve kendini var eden insan sıcaklığını barındırır. Kendine has, kendine buyruk, kendi başına ve uzaktır gözlerden… Yıllardır bu tür yerlerde mola vermeyi adet edindim. Hatta imkan ve zamanım elverdiğinde yolculuğu eski yollarda sürdürmeyi tercih ettim. Bazen bir çeşme, bazen devasa bir ağaç ya da tadı marketlerde bulunmayan bir meyve, sebze beni bu tür alanlara çekti. Bu tür yerler giderek azalıyor, modern dünyanın ekonomik çarkı buraları da bitirmek üzere. Her şey ticari meta haline gelince, herhangi bir özelliği de kalmıyor.
Son demlerini yaşayan bu salaş yerlerdeki tatlar, kültür ve inançlar da yolların değişmesiyle yok olup, buharlaşıyor. Aşina olunan kaynak sularının yerine, hazır su satan dolaplar ve gölgesi para eden tenteler almış durumda artık. Neyse ki halen unutulmuş, tenha yerlerde kaynak sular akmaya, çevresine hayat vermeye devam ediyor. Malatya Hekimhan’a bağlı Hasan Çelebi Beldesi üç asır önce kurulan bir yer. Eski yerleşim yeri, Eski Köy olarak biliniyor. Osmanlının fetret devrinde imar ve iskan işlerinin yeniden ele alınmasıyla önem kazanan ve eski kervan yolları üzerinde kurulan Hasan Çelebi Beldesi o gün, bu gün yol güzergahındaki varlığını sürdürüyor. Sivas- Malatya karayolu üzerindeki belde, dağlar arasında sıkışmış bir yer. Yeşil bir doğa ve suyu bol bir alan olması nedeniyle öteden beri kervanların mola verdiği bir yer. Bu gün hala geçmişin izinde varlığını sürdürüyor. Yeni yol ve tünel yapımı biterse, transit geçişler yeni yola alınacak.Bu nedenle belki de bir mevsim sonrasında Hasan Çelebi beldesinin ortasından geçen yol, çok tenha olacak ve buraları görmek için, özellikle gitmek gerekecek.
Yeni yollar bazılarına umut olurken, bazı yerleşim yerleri için de sonbahar mevsimi oluyor. Bu yıl havaların aşırı ısınmasıyla yaz uzatmaları oynarken, yeni yol yapımı da henüz bitmediği için sonbahar gerçek anlamda yaşanıyor. Yol boyu 46 yıldır hizmet veren Garibin Yeri, yakın bir zamanda kapanacağının hüznünü üzerinde toplamış gibi. Oldukça yaşlı bir asma ağacının altında, üç beş masalık bir yerden ibaret olan bu salaş yere girdiğimizde, bütün masalarda toplamda iki kişi vardı. İşletme sahibi Garip Tuncel, 65 yaşlarında. Tam 46 yıldır burada lokanta işletiyor. Biz masaya oturur, oturmaz oğlu olduğunu düşündüğümüz gençten bir garson, elinde birbirlerine ters yapıştırılmış, metal çay bardağı tabağı ile geliyor. Tabakların birinde bayağı bir çekilmiş kahve ile geliyor.
Bir yemek kaşığından biraz daha fazla kahveyi, metal tabakta, elindeki çakmağıyla yakarak bir kahve tütsüsü yapıyor. Kahve kokusu kısa sürede ortalığı kaplıyor ve dumanı nazlı nazlı etrafa yayılıyor. Siz hiç kahve tütsüsü gördünüz mü, kahvenin kokusunda eridi mi gözleriniz? Ben görmemiştim bu yolculuğuma kadar. Kahvenin kokusunun bu kadar güzel olduğunu da bilmiyordum, kahve içmeyi de pek sevmem birisi olarak. Kahve bana hep ağır misafirlikleri hatırlatır. Bu nedenle Kahve, anavatanı Habeşistan kadar bana uzak. Bir çok yerde tütsü görmüştüm ama kahve tütsüsünü de görmemiş, duymamıştım. Bana ilginç geldi. Yöresel bir ayrıntı mi diye düşünürken, farkında olmadan sesli düşünmüşüm. Bunun üzerine sima olarak ustasını andıran garson “Bu kahvedir, arılar gelmesin diye yakıyoruz.” deyiveriyor. Tam olarak anlamadığı düşünmüş olacak ki, meseleyi daha açıklayıcı bir şekilde anlatmaya başlıyor. Meğer yaşlı asma ağacında olgunlaşan üzüm salkımları arıları kendine çekince, müşteriler rahatsız olmasın, arılar kimseyi sokmasın diye böyle bir yöntem bulmuşlar. Kahve hem keskin bir koku, hem de dumanı tütsü görevi gördüğü için arılar asmadan uzak duruyormuş. Bana çok hoş geldi, kahve kokusunu ellisinden sonra keşfettim desem abarttığımı düşünürsünüz. Ama abartmıyorum, kahvenin bu kadar hoş koktuğunu o gün anladım. Kahve tütsüsü de bence hoş bir uygulama. Hasan Çelebi’deki molamız kahve tütsüsünün sönmesine, dumanının etkisini kaybetmesine kadar sürdü. Biz yolumuza devam ettiğimizde, masalar boş, arılar üzüm salkımlarına doğru kümelenmeye başladı ve Garib Usta, yeni müşterileri için kahve tabağı hazırlamaya çalışıyordu. Bir gariplik vardı, bir hüzün ve biraz burukluk vardı bu yolda. Yıllar önce yol genişlemesi için kamulaştırma yapıldığı halde, yeni yol, Hasan Çelebi’nın oldukça dışından geçiyor. Hem yolun duble olması, hem de tünellerle birbirine bağlanması yol boyunca yolculara hizmet için açılan mekanların kapanmasına neden olacak.
Yeni yol , Garip Usta’nın yarım asırlık mekanını da karanlığa gömecek, Garip Usta’da artık bu yıl çalışmaya nokta koyarak,hayatını başka şekillerde sürdürecek ve belki oğlu başka işler için uzak diyarlara göç edecek. Hasan Çelebi dört asır önce, burayı ziyarete gelen 4.Murat’tın emriyle şu anki ismini almış. Padişah burayı çok sevdiği için mi, yoksa kendi gücünün bir ifadesi için mi Hasan Çelebi adını vermiş, bilinmez. Bilinen o ki tarihi Medlere, Hititlere kadar uzanan, demir yataklarıyla bilinen Eski Köy viran olurken, Hasan Çelebi şenlenmiş. Ve o gün, bu gün kervanlar yoldaş, yolcuya sığınak, arıya, kuşa yuva olmuş.
Yol kıvrılarak Doğanşehir’e, Doğanşehir’den de Sürgü’ye akıyor. Ağaçlar kızıllaşma deminde, gün akşama varırken Sürgü Barajında gözlerim güneşin son ışıklarında kapanıyor. Burnumda hoş bir kahve kokusu ve nazlı nazlı yayılan tütsü ve uçuşan arılar zihnimde raks ediyor…