Bir köprü hikayesi

Fotoğraf: kizilinortaokulu.meb.k12.tr

Evliya Çelebi‘nin cennete benzettiği ve tarihi gelgitlerin sıkça yaşandığı Adıyaman‘a bağlı Besni İlçesi’nin eski yerleşim yeri, artık eski önemini kaybedip, ören yerine dönerken, kent dokusu sokaklarından kırsala doğru gidildikçe daha eski tarihi dönemleri yansıtıyor.

Özellikle Fırat kıyılarında antik çağların izlerini görmek mümkün. Eski Besni kendine has bir mimari özellik gösterirken, Fırat kıyılarında bulunan yapılar, köprüler, dikili taşlar Kommagene‘nin izlerini günümüze taşıyor.

Özellikle taş yapılar Kommagene uygarlığının varmış olduğu aşamayı gösterme açısından önemli.

Kommagene uygarlığı Orta Fırat’a akan dere ve çaylar üzerine kurduğu çok sayıda köprü ile dikkatleri 2 bin yıl öncesine çekiyor. 

Bu köprülerden en çok bilinen ise, Adıyaman sınırları içinde akan Cendere Çayı’nın üzerinde kurulan köprüdür.
 

kizilin-koprusu-yeni-1024x576.jpg

Fotoğraf: kizilinortaokulu.meb.k12.tr

Yüzlerce yıldır ayakta olan Cendere Köprüsü, Roma mimarisinin harika bir anıtsal eseri olduğu biliniyor.

Dönemin taş ustaları tarafından inşa edilen köprü, çağının en iyi yapıları arasında gösteriliyor. Sadece Cendere Köprüsü değil, buna benzer altı köprünün varlığı daha biliniyor.

Çoğu gezgin, bu köprülerden Cendere’yi bilir. Bunun dışındaki köprüler ise pek bilinmez. 

Cendere Köprüsü’nün bir benzeri de Besni sınırlarında akan Göksu Çayı üzerinde yapılan 1800 yıllık köprüdür.

Harika taş işçiliği ve kademeli yokuş tekniği ile inşa edilen köprü, o dönemin taş ustalarının sanatsal güçlerini görme açısından önemli bir yapıdır.

18 asır önce yöreye özgü beyaz taşlardan inşa edilen köprü, asırlarca Kommagene Krallığı‘nın ticaret yollarını birbirine bağlamış, stratejik önemini koruyarak başkent olan Samsato’ya giden yolları birleştirmiştir. 

Tarihteki ismi, Singas olan Göksu Köprüsü hem Cendere’yi andırıyor, hem de Kommagene Krallığı’nın özelliklerini yansıtıyor.
 

Şeyhmus Çakırtaş (6).jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Köprü, Gümüşkaya ve Ağcin köyleri arasında akan Göksu Çayı üzerinde inşa edilmiş. 

Toplam uzunluğu 150 metre olan tarihi köprü, 8 metre genişliğinde olup biri geniş olmak üzere 3 kemerden oluşuyor.

Kemer yüksekliği 31 metre olan, tamamı doğal mermerden inşa edilen köprü, 19’uncu yüzyıl başlarında yaşanan karmaşa ortamında her nasılsa ciddi hasar görerek, yıkılıyor.

Köprünün orta kemeri dış müdahale nedeniyle çökerek, büyük ölçüde tahrip oluyor. Tarihi köprü 100 yılı aşkın bir süre boyunca Yıkık Köprü olarak varlığını sürdürüyor ve bütün iklimlere, savaşlara ve tahribatlara karşı direnç göstererek ihtişamını koruyor. 
 

Şeyhmus Çakırtaş (3).JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Köprünün yıkılma hikayesi ise, geçmişi kadar berrak değil. Herkes oturduğu ve gördüğü yerden, kendi dünyasına göre konuşuyor.

Yıkılma nedenleri tarihsel belgelerden ziyade halk arasında söylentilere bağlı olarak varlığını sürdürüyor. Bu konuda sisli bir süreç yaşandığı anlaşılıyor.

Kommagene Krallığı’nın önemli yapıları arasında gösterilen tarihi köprünün, orta kemerinin yıkılması ile ilgili halk arasında iki söylenti konuşuluyor.

Birinci söylentiye göre, çayın iki kıyısında yer alan köylerin birbirleriyle husumetli olması nedeniyle burada yaşayanlar tarafından dinamitle patlatıldığı ve bunun şiddetinden orta kemerin tümden çöktüğü ifade ediliyor.

Asırlar boyu deprem ve sellere dayanan, onlarca savaş gören tarihi köprünün 19’uncu yüzyılın başlarında dinamitle patlatıldığının iddia edilmesi ilginç geliyor bana.

Dolayısıyla o günün koşulları göz önüne alındığında devasa köprünün denilen şekilde havaya uçurulması bana pek inandırıcı gelmiyor.

Mutlaka başka önemli bir neden olmalı diye düşünüyorum. İnsanların ekmek bulmada zorlandığı bir dönemde sıradan köylülerin dinamit bulup, köprüyü havaya uçurması pek mümkün görünmüyor diye düşünüyorum.
 

Şeyhmus Çakırtaş (1).JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

İkinci söylenti ise daha farklı. Biraz daha siyasal ortamları ve toplumsal sorunları hatırlatan cinsten.

19’uncu yüzyılın başlarında ortaya çıkan iç ve dış karışıklık nedeniyle olası lojistik ikmal yapılmasının önüne geçilmesi için köprünün yıktırıldığı ifade ediliyor.  

O dönemde ne olduğuna dair herhangi bir bilgi, belge olmamasına rağmen, bölgede büyük bir toplumsal hareketlenmenin olduğu, iç karışıklık yaşandığı, bu nedenle de köprünün yıktırıldığı iddia ediliyor. 

Köprünün hem genişliği, hem de yüksekliği dikkate alındığında yıkımın sıradan bir iş olmadığı, organize bir patlatma olduğu anlaşılıyor.

Tıpkı Bosna Hersek’ te bulunan Mimar Sinan tarafından yapılan tarihi Mostar Köprüsü gibi.
 

Şeyhmus Çakırtaş (9).jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Nedeni ne olursa olsun, kimler tarafından yıkılırsa yıkılsın sonuç olarak 1800 yıllık bir tarihsel anıt büyük ölçüde zarar görerek geçmişin izleri kaybolmuş.

Uzun yıllar boyunca öyle yıkık halde kalan köprü, 2017 yılında Karayolları Genel Müdürlüğü tarafından onarılmaya başlanılarak, çayın iki yakasında yer alan yerleşim yerlerini yeniden birbirine kavuşturmuş.

Her ne kadar köprünün altından çok sular geçse,  iki yakada yaşayan toplulukların demografik yapıları önemli ölçüde değişse de köprünün günümüze ulaşması, yeniden yerleşim yerlerini birbirlerine yaya olarak bağlanması kıymetlidir. 
 

Şeyhmus Çakırtaş (2).JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Öte yandan, Göksu Köprüsü’nün tarihsel önemi ve mimari özellikleri göz önüne alındığında yıkılan kısımların yeniden inşa edilmesi, “Bu kadar büyük çaplı bir restorasyon ve onarım geçirmesi antik yapısına halel getirir mi” sorusu akla geliyor.

Bu durumu sanat tarihçilerine bırakıyorum. İşin uzmanları mutlaka bu konuda fikir beyan etmeli, sonuç hakkında kamuoyu bilgilendirilmelidir.  

Keza eski yapıların büyük ölçüde (güya) aslına uygun yeniden inşa edilmesi hep tartışma konusu olmuştur.

Kimisinin projeleri facia ile sonuçlanırken, kimisi de kısa sürede gözden düşerek önemini kaybetmiştir.
 

Şeyhmus Çakırtaş (5).JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

M.S. 2’nci yüzyılda inşa edilen ve Kommagene dönemine ait köprünün onarım ya da restore edilmesi için yaklaşık 5 bin ton kesme mermer taşı kullanıldığı ifade ediliyor.

Köprünün eski ve orijinal kemerleri göz önüne alındığında, ilk kullanılan taşların daha büyük ve tek tek ustaların ellerinde işlendiği bilinirken, onarım sırasında kullanılan taşların ise modern araçlarla kesildiği anlaşılıyor.  
 

Şeyhmus Çakırtaş (4).JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Kendine has bir mimari yapısı olan köprü hakkında değişik kaynaklar birbirlerine yakın bilgiler yazıyorlar.

Evliya Çelebi’nin hayranlıkla bahsettiği yapılar arasında yer alan köprü için yerel basında şunlar yazılmış:

Milattan sonra ikinci yüzyılda, Roma döneminde hüküm süren Kommagene Uygarlığı tarafından inşa edilen köprü 155 metre uzunluğunda, 8 metre genişliğindedir. Yuvarlak orta kemerin kilit taşı ile yerden yüksekliği 31 metredir. Düzgün kesme taşlarla inşa edilen yapının bir taşı bir buçuk ile 2 ton arasındaki bir ağırlığa sahiptir.

3 gözlü kemere sahip olan köprünün ana kemerini oluşturan orta gözün her iki yanında yer alan diğer kemerli gözler, çayın debisinin yükseldiği dönemlerde boşaltma gözü olarak kullanılmış. 1 

 

Şeyhmus Çakırtaş (8).jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

1800 yıl önce inşa edilen Göksu Köprüsü, Ortaçağ’da da önemli bir bakım ve onarımdan geçtiği bilgisi yazıtlarında yer alıyor.

Tarihi köprü yıllarca köyleri, kasaba ve kentleri birbirine bağlayarak tarihsel görevini sürdürmüş. 
 

Şeyhmus Çakırtaş (11).jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Göksu Köprüsü’nün inşa edilmesinin amacı iki yakada yaşayanları birbirine bağlamak, Kommagene Krallığı’nın denetiminde olan yolları birbirine kavuşturmak ve ticaretin gelişimine katkı sunmak olduğu görülüyor.

Roma Kommagenesi’nin ihtişamlı eserlerinden biri olan köprünün, Cendere Köprüsü’nün yapım teknikleriyle yapıldığı yazılı kaynaklarda mevcut.  

Görev yaptıkları bölgelerin güvenliğinden sorumlu olan Roma lejyonları, aynı zamanda bu bölgelerdeki imar faaliyetlerini de yürütmüşlerdir. MS 1. yüzyılın ikinci yarısından itibaren imparatorluğun doğu sınırı olarak kabul edilen Fırat (Euphrates) Nehri’nin batısında konuşlanan lejyonlar da öncelikle askeri yollar ve nehrin kolları üzerine köprüler inşa etmişlerdir. İnşa yazıtlarına ve tespit edilebilen buluntulara göre, İmparatorluk Dönemi’nde bölgede lejyon tarafından inşa edilmiş üç köprü bulunmaktadır. Bu köprüler yol ağının kesintisiz biçimde devam edebilmesini sağlamıştır. Köprülerin bulundukları yol güzergahları, mimari üslupları ve inşa malzemeleri, imparatorluğun askeri hareketliliğinin ve doğu sınır politikasının anlaşılması için önemlidir. 2


1800 yıllık köprünün tarihteki ismi bazı kaynaklarda “Singas”3 olarak geçiyor. Son yüzyılda ise zaman zaman Kızılin Köprüsü, zaman zaman Göksu Köprüsü olarak anılıyor.

Son dönemlerde ise Yıkık Köprü olarak da bilinen yapı, artık iki yakada yaşayanları yaya da olsa bir asırdan fazla zamandan sonra kavuşturdu.

Üç Besni var, bir Besni içinde…

Küçüklüğümden bilirim; kavun, karpuz ve üzüm zamanı geldi mi Adıyaman kavun karpuz kokardı. En çok da Besni kavunu açık alanlarda, sokaklarda, yol kenarlarında sergilenerek satışa sunulur, kokusu bütün Adıyaman’ı sarardı.

O yıllarda, Besni kavununun kendine has bir kokusu ve harika bir aroması vardı. Uzun zamandır artık görmediğim, denk gelmediğim Besni kavunu hem sulu, hem de müthiş tatlıydı.  

Kavunuyla ünlü ilçe aynı zamanda üzüm diyarıydı. Hem de asırlar öncesi dağ köylerinde yetiştirilen çeşit çeşit bağlara sahipti.

Beyaz ve iri taneli üzümü yaz sıcaklarında sofraları süslerken, kurutulmuş olanı bütün mevsimlerde insanlara katık olurdu.

Bu nedenle, Besni denilince aklıma hep kavubn ve kuru üzüm gelir. Bu gün bile bu algıyı zihnimden silebilmiş değilim.
 

eski-besni-resimleri-6.jpg
Eski Besni Fotoğraf: anadolufotoğrafları.com

Çocukluğumda gördüğüm o fotoğraf öylece duruyor. Besni’nin nasıl bir yer olduğunu bilmeden, görmeden orayı kavun ve üzüm diyarı bellemiştim.

Sonra aradan yıllar geçti. Önce ben değiştim, çocukluk, gençlik derken zaman ilerledi. Yaşadığım coğrafyanın kentleri giderek değişti, kavun karpuz sergileri azaldı, yerel tohumlar buharlaştı, hibritlenmiş tohumlar poşete girdi ve eski zaman tılsımını yitirdi.
 

eski-besni-resimleri-8.jpg

Fotoğraf: anadolufotoğrafları.com

Yeni meyveler, alışkanlıklar ve çılgınca bir tüketim kültürü hayatımıza girdi. Yerel tatlar bir bir ortadan kalkmaya, azalmaya, hatta yok olmaya başladı. Yerel olana karşı bir itibarsızlaştırma ve tarımsal süreçlerin ilaçla tanışma süreci başladı.

Murathan Mungan’ın dediği gibi;

Yenik düşüyor her şey zamana
Biz büyüdük ve kirlendi dünya.


Zaman aktı, tarımsal faaliyetlerde kullanılan teknikler büyük ölçüde değişti. Ne dünya eski dünya, ne de Besni eski Besni idi. Zihnimdeki fotoğrafla örtüşen hiçbir ibare yok artık, her şey değişmiş, farklılaşmış, başkalaşmıştı.

Sokaklar değişmiş, kentler betonlaşmış, ürün çeşidi çoğalmıştı. Daha önce, özellikle Besni’nin ova kısmının genelinde, ekimi yapılan kavun zaman içinde giderek ekim alanlarını kaybetmiş, yerine başka ürünler yetiştirilmeye başlanmıştı.
 

eskianadolufotoğrafları.jpg

Fotoğraf: anadolufotoğrafları.com

İşte Besni’ye, o zihnimde müthiş kavun kokan kente, yanlış hatırlamıyorsam ilk kez 2008 yılında gitmiştim. Hem çocukluk yıllarımdaki Besni’yi görmek, hem de o damağımda unutulmaz izler bırakan kavunların fotoğraflarını çekmek üzere ilçeyi ziyaret etmiştim…

Adıyaman üzerinden kente ilk girdiğimde zihnimdeki fotoğrafla örtüşen kavun sergileri yoktu artık. Arada bir yol kenarlarında açılan birkaç küçük tezgahta az da olsa bal kavun, üzüm ve incir göze çarpıyordu.

Kavun yerine üzüm öne çıkmış, çocukluğumdaki kavun yığınları yok olmuştu. Oysa ben her sokak başında ya da tarla kenarında kavun yığınları bekliyordum.
 

(15).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Kentin çarşılarını gezerken bu hayal kırıklığıyla zaman geçirmiş, sonra Eski Besni’ye yönlendirilmiştim. 

Ben, Eski Besni denilince korunmuş çarşılar, evler, konaklar olabileceğini düşünerek söylenenlere uymuş ve eski kenti ziyaret etmiştim.

Oldukça derin bir vadi yatağında akan derenin, iki yakasında kurulan, Eski Besni Harabelerini görünce şaşıp kalmıştım. Doğrusu ben, bu kadar eski bir yerleşim yeri beklemiyordum.
 

(16).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Daha çok korunan ve halen yaşam olan bir çarşı bekliyordum. Karşımda duran ise basbayağı eski bir kentin harabeleriydi. Karışık duygular içinde Eski Besni’yi gezmiş, geçmişteki yaşamın izlerini görmeye çalışmıştım.

Yaz aylarıydı ve sıcak beynimi uyuşturuyordu. Buna rağmen dere tepe eski harabeleri, terk edilmiş camileri gezdim, değirmen ve hamam kalıntılarında dinlendim.
 

(17).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Böylesi eski bir kentin, neden terk edildiğinin hikayesinin peşine düşmek için, şu anki kent merkezine dönmüş, yeni yapılar arasında hem eski kavunu, hem de terk edilme nedenleri öğrenmeye çalışmıştım.  

Konuştuğum insanların anlatımları düşünce ve siyasal anlayışlarına göre değişiklik gösterse de ortak bazı ipuçları çıkıyordu ortaya.

Söylenenlere göre artık kavun, masrafını kurtarmadığı ve bostanlarının hasat zamanından önce kurumaya başladığı, hastalık geçirdiği için kavun ekim alanları daralmış, yerini başka ürünlere bırakmıştı.
 

(10).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Sonraki yıllarda birkaç kez daha ziyaret ettim Besni’yi. Her gittiğimde geçmişi, M.Ö 5 bin yıl öncesine kadar uzanan kentle ile ilgili yeni bilgilere ulaştım.

Halkın anlatımlarına kulak kabartarak zihnimde bilgiler biriktirdim, dostlar edindim. Bir gün belki, hikayesini yazmak üzere zihnimdeki arşive bıraktım.

Aradan bayağı zaman geçtikten sonra,  geçen hafta sonu 12-15 Mayıs tarihleri arasında kentte düzenlenen fotomaratona katılarak hem geçmişi yad ettim, hem de zihnimde oluşan fotoğrafın izlerini sürdüm.
 

(4).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Üç gün boyunca süren koşturmaca sonucu onlarca fotoğraf, güzel dostlar ve tarihsel kırılma süreçleriyle ilgili hikayeler edindim.En çok da Eski Besni’yi ziyaret ederek zaman içinde yaşanan değişiklikleri görmek istedim.

Eski Besni’yi güneş batımına yakın ziyaret ederek hem ışığın sihirli gücünü, hem de baharın serin esintisini hissetmek, duyumsamak ve ortamın güzelliğini fotoğraflamak istedim.

Oldukça derin bir vadide akan Besni Deresi, eski görkemini kaybetse de, suyun açtığı yarıklar vadi tabanında derin kavisler oluşturmuş.
 

(7).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Derenin batı kısmına düşen Besni Kalesi, yüksek rakımıyla göze çarparken, çevresinde imar edilen yerleşimlerden arda kalan harabeler arasında, ayakta kalan iki minare terk edilmişliğin ruhunu yansıtıyordu.

Sessizlik, vadi boyunca arada bir gelip geçen araba gürültüleriyle bozulurken, kentin harabelerinde dolaşan meraklı fotoğrafçılarla çobanlar arasında köşe kapmaca oynanıyordu.  
 

(1).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Seyir Tepesi olarak inşa edilen platformdan, kuşbakışı harabeleri izlerken, kentin eski hali gözlerimde canlandı ve bir an tarihsel süreçlerin karmaşasını yaşadım.

Bir zamanlar, bu vadi içinde oldukça canlı bir kent vardı ve kentin sakinleri ticaretle uğraşıp, tarımsal girdilerle hayatlarını sürdürüyordu.
 

(3).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Eski kent harabelerinin, biraz daha yıpranarak varlığını halen sürdürüyor olması sevindirici. Ama bir terk edilmişlik duygusu her adımda kendini belli ediyor.

Evlerden, köşk ve konaklardan taş yığınları kalmış. Kale hala heybetini korusa da bir koruma ve restorasyon çalışması göze çarpıyor.

İki minare de, sanki dini mekanlara karşı olan hassasiyetlerden dolayı ayakta kalmış.  Tek değişen, yeni yapılan prefabrik taş yapı ve dere boyunca uzanan yolun asfaltlanması. Onun dışında her şey, eskisi gibi duruyor. 

19’uncu yüzyıl başına kadar oldukça canlı bir ticaret merkezi olan Eski Besni, zaman zaman Malatya’ya, Maraş, Antep ve Diyarbakır’a bağlanan bir sancak şeklinde varlığını sürdürdü, takvim yaprakları 1954 yılını gösterdiğinde ise artık Adıyaman’a bağlanan bir ilçe olacaktı.  
 

(9).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Kentin yaşlılarının anlattıklarına göre; Eski Besni’de oldukça canlı bir çarşı ve her türlü ihtiyaca cevap olacak bir esnaf yapısı vardı.

Kürtlerin, Osmanlılar tarafından yerleştirilen Türkmenlerin ve Ermenilerin iç içe yaşadığı, 19’uncu yüzyıl başlarında başlayan sosyal çöküntü ve savaş ortamı kentin dokusunu bozmuş, göç hızlanmış ve sık sık eşkıyaların saldırılarına uğramıştır.

Bu nedenle, kent merkezi taşınma gündeme gelmiş, karar alındığı halde bazı alileler Eski Besni’yi terk etmeyerek burada hayatlarını sürdürmüşlerdir.
 

(5).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Eski Besni’nin tamamıyla terk edilmesi ise kentin Adıyaman’a bağlandığı yıl olan 1954 yılına denk gelir ve 1965 yılına kadar taşınma süreci devam eder.

1965 yılına gelince Eski Kent, artık hayalet bir kente dönerek, tarihsel sürecini tamamlar. Camiler, kiliseler, hanlar, hamamlar, su değirmenleri, çarşılar ve Besni Kalesi baykuşların öttüğü bir alan haline gelir.

Bugün ayakta kalan cami ve eski hamam kalıntıları dışında kale varlığını bütün yıkımlara karşı sürdürüyor.

Yeni kent de kendi içinde ikiye ayrılmış. Orta Besni diye anılan şu anki kent merkezi ve Sarhan Mevki giderek daha da büyüyen, beton bloklarıyla göze çarpan Yeni Besni geçmişin gölgesinde büyüyor.
 

(2).jpeg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Bu nedenle, Besni’de üç farklı yerleşim yan yana ama biraz ayrık olarak, üç zamanlı bir yerleşim yeri özelliklerini gösteriyor.

Yeni yapılar Antep yolunda kümeleşirken, yakın zamanda kurulan kent merkezi ise eski ile yeni kentin arasında yüksek tepelerde kurulmuş.  

Kentin yer değiştirmesi ve farklılık göstermesinin nedenleri arasında her ne kadar heyelan, sel baskınları gibi sonuçlar gösterilse de, tarihsel süreçte kentin sosyolojik yapısının, zaman zaman savaş ve istila nedeniyle değişmesi, göçlere sahne olması yer değiştirmesinde neden olan başka etkenler olduğu kuvvetle muhtemel.

Devam edecek…

Bir vekil profili Ömer Faruk Gergerlioğlu…

Ömer Faruk Gergerlioğlu, Türkiye kamuoyunun yakından tanıdığı bir milletvekili. 24 Haziran 2018 tarihinde yapılan genel seçimlerde HDP listesinden İzmit Milletvekili olarak meclise girdi. Kendisini gıyaben, Mazlum – Der Genel Başkanı olduğu dönemden beri biliyorum. Zaman zaman adını duyuyor, yazılarını okuyordum. Ama yakından dinleme, tanışma fırsatım  hiç olmamıştı. Ta ki geçen haftalarda, Urfa’ya yaptığı iki günlük ziyarete kadar.  KHK’lılarla bir araya gelme amacıyla  düzenlenen iftar yemeğinde kendisiyle tanışma fırsatı buldum. Programa katılanlar hem yaşadıklarını anlattılar, hem de bazı soruların cevabını bulmak için sorular sordular. Her bir katılımcı ayrı bir hikaye, ayrı bir dramı dile getirdi. Böylelikle hem kendisini , hem de KHK ile işlerinden olan farklı kesimlerden insanları dinledim. Program sonrası karşılıklı kısa sohbet ise ortaya mini bir röportaj çıkardı. Dinlediklerimi, sorup cevabını aldıklarımı, kafamın bir köşesine atıp, biraz demlemeye bıraktım ama  yazı güncel sorunlar barındırdığı için kaleme almayı daha uygun gördüm. 

Kanımca Gergerlioğlu, mevcut milletvekili yapısı içinde farklı bir profil çizenler arasında yer alıyor. Kendisi de  KHK ile görevinden uzaklaştırılmış uzman bir doktor. Yaşadıkları, yakın tarihi anlama açısından önemli ip uçları barındırıyor. İslami bir hayat tarzı sürdüren, aynı zamanda çok farklı kesimlerin dertlerini kendine dert edinen birisi olarak dikkatleri üzerine çekiyor. Sanırım,  Urfalı olması da, hayat hikayesinin daha  ilginç hale gelmesini sağlamış diye düşünüyorum.

 “Urfalıyım. Annem babam Urfalı. Dedem, Balıklıgöl cıvarında bulunan Hekimdede Mahallesinde doğup, büyümüş, yaşamış. Marangozdu dedem. Babam da, veteriner hekimdi. Annem ise Balıkgöl’ün hemen karşısında bulunan evlerin birinde oturuyormuş. Annem babam bir şekliyle tanışmışlar, evlenmişler.

Babam, veteriner hekim olduğu için tayin nedeniyle başka illere gitmek zorunda kalmış. Babam rahmetli dindar bir insandı, büyük doğu geleneğinden gelen, daha sonra milli görüş geleneğini benimsemiş olduğundan muhalif bir kimliği vardı ve dini görüşleri, dindarlığı nedeniyle de devlet dairelerinde sevilmeyen, dışlanan ötekileştirilen bir insandı. Çocuklarını imam hatibe gönderdiği için hor görülen, sürgüne gönderilen birisiydi. Eski devirlerde öyleydi, şimdi devirler biraz değişti, ama o devirlerde de maalesef  dindar olmak başörtüsü ve benzeri şeyler büyük suç olarak görülüyordu ve insanlar bundan dolayı zorluklar yaşıyorlardı. Babam bu nedenle değişik il ve ilçelere sürüldü. Ben 2 Kasım 1965 tarihinde Isparta’nın  Şarkikaraağaç  ilçesinde yani sürgünde doğmuşum. Bütün bu evrelerde Urfa’ya dönemedik ancak akrabalar vardı ara sıra gidip geliyorduk. Urfalıyız, kültürünü yaşıyoruz çiğköftesi, yemekleri, annemin, babamın konuşma tarzı, akrabalarım o kültürel birikimiyle tüm benliğiyle Urfalıyız. Ama tabi dışarda yaşıyoruz. Çocukluğumuzda kültürel farklılıkları hissederek Aydın, Denizli, Antalya, Bursa’da yaşadık. Bir türlü oralı olamıyorsun, aslında bir başka yerlisin ama orda yaşıyorsun, ailenin kültürü, bir başka kültür, bir ikilemde yaşıyorsunuz. Bulunduğunuz yere pek uyamıyorsunuz. Çünkü Urfa’nın sıcakkanlı misafirperver, kanlı canlı bir kültürü var, ama batıya gidince o biraz daha mekanik ilişkilere dönebiliyor, biz aile olarak bunu yaşadık, şaşırıyorduk.” diyor, Gergerlioğlu.

Çocukluğu Türkiye’nin batı illerinde geçen Gergerlioğlu, babasının görevi nedeniyle ilk ve ortaokulu Antalya, Aydın, Denizli’de, imam hatip lisesini Bursa’da okudu. Liseyi bitirdiğinde babası artık emekli olmuş, kendisi de 1984 yılında Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesini kazanmıştı. Elazığ’da Tıp  öğrenimine başlayan Gergerlioğlu ileriki yıllarda  Anadolu Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne yatay geçiş yaparak 1990 yılında okulunu bitirir. Aynı yıl Iğdır’a bağlı Orhaneli Beldesine doktor olarak atanır. Mecburi hizmetinden sonra Bursa’ya döner. Çeşitli sağlık ocaklarında pratisyen doktor olarak çalışır ve 1995 yılında Tıpta Uzmanlık Sınavını vererek Süreyyapaşa Göğüs Hastalıkları ve Göğüs Cerrahisi Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde, Göğüs Hastalıkları ve Tüberküloz alanında uzmanlık eğitimine başlar. Beş yıllık eğitiminden sonra İzmit Seka Devlet Hastanesi’nde uzman doktor olarak mesleğini sürdürür. Bundan sonraki hayatı giderek zaman içinde farklılaşacak ve şu an kamuoyunun bildiği, yakından tanıdığı Ömer Faruk Gergerlioğlu sahnede belirecektir.

O günlerle ilgili şunları ifade ediyor: “Ben zaten İslami bir aileden geliyordum. Milli görüş, babamın, annemin dindar olması, imam hatip mezunu olmam yani bu camianın içindeydim.  Ama, giderek Türkiye’nin tüm sorunlarına da ilgi göstermeye başladım.  Bir meseleyi teğet geçer gibi ilgilenmeyi sevmem,  meseleyle ilgileneceksin, tutup koparıp alacaksın. Benim tavrım budur. Bir meselede haksızlık varsa hakkı istemek için süreklilik lazım ve ben de  bu sürekliliği göstermeye başladım. Mazlum- Der  Kocaeli Şubesinde başkanlık, yöneticilik yaptığım 2005-2010 yılları arasında her hafta türban yasağına karşı açıklama yaptım. Sivil, barışçıl bir açıklama, amacım ortadaki haksızlığı göstermek, farkındalık yaratmaktı.”diyor.

Beş yıl gibi uzun bir süre belli bir çerçevede talepler dile getirince kamuoyunda bilinen bir isim olmaya başlanır ve giderek daha fazla insan hakları alanında görünür hale gelir.

“2002- 2005 arası Mazlum- Der Kocaeli Şube başkanı olarak görev yürüttüm. 2007 yılında Mazlum- Der Genel Başkanı oldum. 2009 kendi arzumla görevi bıraktım ama insan hakları savunuculuğunu bırakmadım. Daha sonra da Hrant Dink’in cinayetinin aydınlanmaması  ile ilgili Adalet Talebi Platformunu kurdum. Etik medyacılık için “Sessiz Kalmamak Gerek İnsiyatifi” ile ahlak dışı haber yapan medya kuruluşlarına karşı tepki  gösterdik. Çözüm süreci gelince Kocaeli Barış Platformu kurduk. Farklı, herkesin geldiği, katıldığı sağcısı, solcusu, Türkü, Kürdü, Alevisi, Sünnisi yer aldığı bir çalışma yürüttük. Yani, insan hakları alanına girince kendi Müslüman kimliğimle başka kimlikleri kucaklayan bir anlayışla yola devam ettim. Yani, babamdan bana devir olunan İslami yapı ile yetinmedim. Onu daha da geliştirerek, herkesin sorununa duyarlı bir hale geldiğimi düşünüyorum. Hani Kürt olmasam da, bir Türk olsam da, Kürt Meselesine çok büyük duyarlılık gösterdim. Bana göre  İnsan Hakları çalışması budur. Yani Kürt olmasan da, Alevi olmasan da,LBGT olmasan da şu bu olmasan da onların hakları için uğraş vermen demektir. Yani, biz bu süreç içinde sadece İslami kimliğimizle kalmadık. Bir insan hakları kimliğine doğru evrildik. Bunu çok önemli buluyorum, Bundan dolayı da gurur duyuyorum. Ve böyle olması gerektiğini düşünüyorum. Zaten böyle olunca mesafe kat ediyorsun. Yoksa kimlikçi duruşlar, ben şucuyum, ben şurada durayım, sen bucusun, burada dur, herkes kendi köşesinde dursun. Birbirinden uzak dursun demekle bir yere varılmıyor. Zaten süreç içinde farklı kimliklerin bir arada durmasının, ortak paydada bulunmasının da çok önemli olduğunu  gördük.”

Gergerlioğlu, bu süreçlerde Türkiye’deki sorunları irdelerken Kürt Sorunu üzerinde yoğun bir okuma süreci yaşıyor. İrdeliyor, sorguluyor ve sorunun kaynağına inmeye çalıştığında  “Eyvah!” diyor kendi kendine.

“ Kürt Meselesini anlamaya başladığımda eyvah dedim. Demek ki büyük acılar yaşanıyor bu toplumda. Ben Kürt olmasam da , Kürtler çok büyük sıkıntılar çekiyor diyerek irkilmiştim. Bu  benim insan hakları alanında kulaç atmamı sağlamıştı. Kürtler, daha sonra bir Ermeni Hrand Dink mücadelesi, Alevilerin  üzüntüsü, dışlanmışlığı, sol camianın o yaşadığı korkunç zulümler, linçler ve benzerleriyle karşılaşınca o dünya senin bildiğin gibi değil, çok farklı bir dünya demeye başlıyordum.. Bunlar beni her aşamada, hayatımın her evresinde etkiledi. Mecburi hizmetimi bir Kürt Köyünde yaptım. Orada Kürt Halkının yaşadıklarını birebir insanlarla oturup konuştuğumda anlamış, çok etkilenmiştim. Zaten bunları biliyordum. Bir de pratikte görmüş olunca sorunları daha yakıcı hissetmeye başladım.” diyor.

Gerek Kocaeli, gerekse de Mazlum –Der’de yürüttüğü çalışmalar, ötekileştirilen insanlarla kurduğu ilişkiler, Kürt Sorunu hakkında resmi yaklaşımları aşan düşünceler dillendirmesi dikkatlerin üzerinde toplanmasına neden olur. 15 Temmuz olayı yaşandığında Gergerlioğlu, Kocaeli’de  bir insan hakları aktivisti doktor olarak kamu hizmetini yürütmekteydi. Konunun tam ortasında kendisini bulan Gergerlioğlu, bir süre sonra kendisi de sürecin mağduru olacak ve kendiliğinden sorunun hem parçası, hem de KHK karşıtı mücadelenin odağı olacaktı.

“KHK’ler yayınlanmaya, ihraçlar ilk başladığında yaşanılanları görünce inanılmaz hukuksuzluklar olabilir, ülke mahvolur demiştim. Haklı da çıktım. Kısa sürede zaten olmayan demokrasi ve hukuk  yerle bir oldu, bir de üzerine darbe girişimi ve OHAL ilan edilmesi ülkeyi mahvolma sürecine soktu. Olup bitenleri izleyince daha ilk günlerde eyvah , kasırga geliyor dedim. Ve ardından süreci takip ederken bu kasırga beni de vurdu. İlk başta açıkçası şunu düşünmüştüm. Evet yani büyük ihlaller geliyor ama Gülen grubundan değilim, bu kasırga beni de bulur mu diye düşünüyor, yapılanları eleştiri ile izliyordum. Meselenin  sadece o grupla alakalı olmadığı, meselenin demokrasinin ayaklar altında alma meselesi olduğunu da daha yakinen anlamış olduk. Kürt Meselesinde olduğu gibi,  sen konuştuğun anda aynı şey senin de başına geliyor ve geldi benim başıma.  Aynı KHK ile ihraç edildik, başıma gelmeyen iş kalmadı, sosyal dışlanmışlık, damgalanma. Ben uzman hekimim, 6 ay işsiz kaldım, bir şekliyle kendimi idare edebildim, zor bela Batman’da  özel bir hastanede iş buldum. Ya iş bulamayanlar? Ekonomik sefalet yaşayan, sosyal dışlama, ayrımcılık, psikolojik baskı ve bin bir sorun yaşayan yüzbinlerce insan kitlesi oluştu. Ben bunların dramlarını takip etmeye başladım, kulak kesildim. Ne oluyor anlamında gözlemledim. Yaşanan acılara hissetmeye, empati geliştimreye başladım. Bundan dolayı yaşanan olaylara karşı duyarlı oldum. Bana, bir insan hakları savunucusu olarak mağdurlar yaşadıklarını, dertlerini göndermeye başladılar. Dertler, sıkıntılar Twiter, gmail, şurdan burdan gelince  şoke oldum, hak ihlalleri gelmeye devam etikçe ben şoke olmaya  devam ettim. Çünkü inanılmaz hak ihlaller gelmeye başlamıştı. İnanılmaz hak ihlalleri…

Ve bütün bunlardan dolayı da eyvah dedim kasırga hakikaten gelmiş, ben bütün olanlara duyarlı olmalıyım. O zaman bazı demokrat sitelerde Kürt Sorunu ağırlıklı yazılar yazıyordum. Ama artık bütün gündemim hak ihlalleri olmuştu. Bir baktım ki, çok akut bir kasırga gelmiş. Yeni bir kasırga. Kürt meselesi zaten kronik ve felaket bir sorundu. Bir de baktım yeni bir kronik sorun gelmiş. Ve çok canlı yaşanıyor. Ve bu insanlar kimsesiz. Haksız, hukuksuz ihraçlar, anne babaların cezaevine girmesi, binlerce çocuğun ortalıkta kalması, hasta mahpuslar dev gibi bir felaket  vardı karşımızda. Ve ben hepsine yetişmeye çalıştım. Benim siyasetle bir alakam yoktu. Kendi halimde ihraç edilmiş, Batman’da doktorluk yapan, orada bir yaşam kurmuş birisiydim. Yarın öbür gün milletvekili olacağım hesabı yaban birisi değildim. Ama bana bir gün bir teklif geldi. Kocaeli’den HDP birinci sıra adayı ol diye. Durdum, şaşırdım. Ben HDP üyesi değildim. Evet, ben HDP fikriyatı gibi konuşuyordum ama aktif siyasette değildim. Farklılıklar içinde birlikte olmak lazım , Kürt meselesi şöyledir böyledir   gibi yazılar yazan bir adamdım, orada aktif olarak yokum ama oradan bir teklif alıyorum. Bu biraz ürküttü beni. Ben o ana kadar bağımsız bir insan hakları savunucusuydum. Bir partinin siyaseti içine girersem  bağımsızlığım, tarafsızlığım bozulur mu diye düşündüm?

Ama sonrasında şöyle bir anlayışla ‘hayır bu teklifi kabul edeyim’ dedim.

Düşüncem şuydu: “Ben şu ana kadar sivil toplumda bir sürü hak ihlalleri mücadelesi veriyorum. Giderim siyasi parti içinde aynı mücadeleyi devam ederim. Ben zaten Kürt Meselesinden dolayı görevimden ihraç olmuş bir insanım. Zaten bu konuda HDP’den farklı bir tarafım yok. Ben o mücadeleyi biliyorum, bedelini de ödemişim. Oraya girip de farklı  bir şey olacak durum yok. Öbür taraftan KHK’lar var, başka insan hakları ihlalleri var ve ben siyasete girip, yaptıklarımın aynısı yaparım diye düşünerek teklifi kabul ettim.”

Bu gün HDP sıralarında siyasi faaliyetini sürdüren, zaman zaman yol kazaları yaşayıp, kırmızı kart gören, vekilliği düşürülen, sonra anayasa mahkemesi kararı ile milletvekilliliği geri iade edilen birisi olarak, her fırsatta KHK sorunlarını gündeme getiriyor. İlginç olan  Gergerlioğlu’nun da KHK mağdurluğu devam ediyor. O da binlerce insan gibi ihraç olmanın derin sancısını yaşıyor. Ekonomik olmasa da psikolojik travmasını içinde hissediyor.

Siyaset içinde farklı duruşu, hem HDP kimliği, hem de kendi İslami Kimliğini yaşatabilme becerisi kendisine güç katıyor. Eleştiren de var, gittiği yolun doğru olduğunu söyleyen de.

Doğal olan da bu zaten. Sanırım bu zeminde ne herkes tam doğru, ne de herkes tam yanlış. Günahı, yanlışları çok olanlar var, kendi konumunu korumaya çalışanlar ve hakikat için ilkelerinden ödün vermeyenler de var…

Gergerlioğlu, bu karmaşa içinde mecliste var olma mücadelesi veriyor, Kürtlerin çektiği sıkıntıları dile getiriyor ve KHK zulmünü yüksek sesle dile getiriyor. Yaşadıkları ise aslında dile getirdiği hak ihlallerinden çok farklı değil…

devam edecek…